Boş arama ile 74 sonuç bulundu
- Avam Ve Havas
Yazı bilmem Okuyup yazı bilmem Bu kış da böyle geçti Gelecek yazı bilmem Halk Manisi Avam, sözlük anlamı olarak halk güruhuna denir. Güruh, yani kalabalık. Bu üç kelime, biri birine yakın anlamlar içermekteyse de bugün üçünün de yerini tutacak bir kelime var: Kitle. Avam yerine kitle diyebiliriz. Meselâ kitle kültürü, avam bir kültürdür. Avam Kamarası, İngiltere’de milletvekillerinin oluşturduğu meclisin adıdır. (halk meclisi) Buna karşılık bir de Lordlar Kamarası var. Demek oluyor ki bizde olsun veya başka ülkelerde olsun halkın dışında bir üst sınıf var. Senato, Lordların (yani bizdeki havasın karşılığı) toplandığı meclisin adı. Bizde 1961 Anayasasıyla kurulan TBMM’nin dışında 180 kişilik bir Senato vardı, ancak 1982 Anayasasıyla bu senato ortadan kalktı. Osmanlı’nın son dönemlerinde yani l. ve II. Meşrutiyet dönemlerinde Meclis-i Mebusanın (millet meclisi) yanında bir de bugünkü senatoya karşılık gelen Âyan meclisi vardı. Lord; İngiltere’de babadan oğula geçen ve bir ailenin ilk erkek kişisine kral tarafından verilen soyluluk unvanıdır. Lortluk, aynı zamanda zenginlik nişanesidir. Havas kelimesi, tam olarak Lord ’un karşılığı değildir. Kendini, halktan üstün ve ayrı sanan kimselere bu havastandır denir. Havas, hasın çoğuludur. Üstün olanlar, üst tabakadan olanlar, okumuş bilgili kimselerdir. Peki Aydınlar havas mıdır? Aydın, yani eskilerin deyimiyle münevver (tenvir eden) havas olmaya özendiği günden beri halktan kopmuştur. Avam ve havas çatışmasında ilk çatışmayı başlatan havas tabakasıdır. Avamın, bilgi ve görgü yönünden havasa gücü yetmez. Aydın; daha çok, umur görmüş, deneyimli, kültürlü, bu anlamda doğu ve batı kültürünü özümsemiş, okuyan, okuduğunu içine sindirmiş kimselerdir. Halkla bütünleşmiş aydın tipine en çok ta günümüzde ihtiyaç var. Son iki yüzyıllık kültür tarihimize baktığımızda genellikle aydınların halktan kopuk yaşadığını, içinden çıktığı halkla ters düştüğünü gözlemlemek mümkündür. Onlar halka rağmen halkçılık yapmışlardır. Bizim halkımız, kendi aydınını bulduğu gün onu bağrına basmasını bilecektir. Aydınlar havasın içinden de avamın içinden de çıkabilir. Çoğunlukla halkın içinden gelen aydınlar, geldiği yeri korumakla beraber içinden çıktığı yeri de inkâr etmemektedir. İçinden çıktığı tabakaya tepeden bakma ve onları hor ve hakir gören sözde aydınlar olduğu gibi bu tabakayı olduğu gibi kabul eden, onların yükselmesi için çaba gösteren aydınlar da vardır. İkincisi, birinciye her zaman tercih edilir. Halk, kendi aydınına kavuştuğu zaman, sözde aydınlardan kurtulmuş olacaktır. Halk, kültürel açıdan cahil, okuma ve yazma bakımından ümmi dahi olsa, onun bir nitelikli yanı vardır. Buna ‘ halk irfanı’ denir. Ben, kendi payıma bu halkın irfanına her zaman itimat etmişimdir. Halkımız okuma, yazma bilmez ama ariftir, irfan sahibidir. Bu ister şehir ahalisi olsun, isterse köy ahalisi olsun bizim toplumda bu böyledir. Kaldı ki okuma ve yazma öğrenmekle gerçek anlamda ne aydın olunuyor, ne de havas. Bizde mevcut olan eğitim sistemi, boyuna kitle kültürü üretiyor. Bunca eğitim seferberliğine, bunca okula ve bunca üniversiteye rağmen ülkede gerçek aydın sayısı oldukça azdır. Mevcut eğitim sistemi, halkımızı eğittiği halde onu avam olmaktan bir türlü kurtaramıyor. Bu bağlamda avam ve avamiliği, halktan ve halk irfanından ayırmamız gerekiyor. Halk, hiç bir zaman avam olmadığı gibi, mevcut aydınlarımız da bir şekilde havas olamadı.
- Aydın Bilgin Ve Bilge
İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin Ya nice okumaktır Yunus Aydın; irfan sahibi, okumuş eli kalem tutan, görgülü, bilgili ve ileri düşünceli kimseye denir. Aydının görevi, aydınlatmaktır. Azerbaycan’da aydına ‘ziyalı’ diyorlar. Eskiden bizde aydına münevver derlerdi. (Tenvir eden, aydınlatan anlamında.) Ülke ve toplum sorunları hakkında açıklayıcı bilgiler veren, yeri geldiğinde toplumsal sorunlara çözümler üreten insanlar aydın insanlardır. Aydınların önemli özelliklerinden birini onların sorumluluk bilinci taşımalarında aramak gerekir. Gerçek manada aydın; doğu ve batı düşünce ve kültürünü özümsemiş, okuyan, yazan, düşünen ve konuşan kimsedir. Entelektüel; ilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel bir öğrenim görmüş, kendini bu konularda yetiştirmiş ve geliştirmiş kişidir. Entelektüel, düşünsel etkinliği olan adamdır. Düşünceye büyük önem veren, zihinsel faaliyetleri ağır basan kişidir entelektüel. Bilgin; bilimsel bir konuda düşünebilen, bilgi sahibi kimseye denir. İlim sahibi kimse, yani âlim. Âlim, kendi dalında yetkin bir kimsedir. Âlim veya hoca... İlmi öğretenler, muallimlerdir. Âlimler üretir, muallimler öğretir. Bilgin, bilgi sahibi, kişidir. Malumat sahibi kimselere, bilgiç diyebiliriz ama bilgin diyemeyiz. Bilgin, kendi dalında sistematik bilgi sahibi olan kimsedir. Bilge; erdemli, faziletli, iyi ahlâk sahibi, olgun, kâmil ve bilgisiyle amel eden, kendisine itimat ve itibar edilen kimseye denir. Kişiliğine ve bilimsel kimliğine güvenilen kimse hem bilgindir hem aydındır ve hem de bilgedir. Bilgi; İnsan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütünüdür. Bir iş, bir olay ve herhangi bir şey konusunda bilinen. Bir başka deyişle bilgi; doğruluğu gerekli ve yeterli delillerle temellendirilmiş şuur muhtevalarıdır. Bilginin kaynağı, metodu, sınırları gibi konularla bilgi teorisi (epistemoloji) ilgilenir. Bir bilginin bilimsel bilgi olması, malumat olmaktan kurtarılması için o bilginin araştırma ve gözleme dayanıyor olması, yani deneysel olması gerekir. Bir başka söyleyişle bilgi; insan zekâsının çalışması sonucu, ortaya çıkardığı düşünce olarak da tanımlanabilir. Sezgilerimizle, zihnimizin kavradığı temel düşünceler, bizim için bir bilgi mahiyetindedir. Bilim; (ilim) kuru bir bilgi değildir. Bilgide eşyanın dış yüzü ile temas söz konusu ise, bilimde eşyanın iç yapısına kadar sistematik bir şekilde nüfuz etmek söz konusudur. Toplumumuzu aydınlatacak, onlara yol gösterip rehberlik edecek, onlara bir istikamet, bir doğrultu verecek olan hocalara, aydınlara, bilginlere ve kişiliğinde bu üç vasfı birden taşıyan, gönlünü ve kafasını toplumumuzun yeniden inşasına, ihyasına vakfetmiş, adeta yardan ve serden geçmiş muhabbet fedaisi, sivil toplum önderlerine, bilgelerine çok ihtiyacımız var. Kuşkusuz bu vasıfta yetişkin insanımız vardır ve giderek sayıları artmaktadır. Ülkemiz, bugün için böyle entelektüel birikime sahip kimlik ve kişilik sahibi aydınlara her zamankinden daha çok ihtiyaç duymaktadır. Bu insanlar, toplumun gerçek mürebbileridir. Bunların her biri, insanımızın ruhsal, insani ve ahlaki yönden yükselmesine, yücelmesine vesile olacaklardır. Bu yeni içine girdiğimiz yirmi birinci yüzyılın, bilgi çağının bilgi toplumu, ancak bu vasıftaki insanların omuzları üstünde kurulacaktır. Geleceğin aydınlık ve müreffeh Türkiye’si, fedakâr ve cefakâr âlimlerin, aydınların, kültür ve sanat adamlarının, sivil ve özgür bir ortamda gösterecekleri ceht ve çabaları sonucunda kurulacaktır. Bir şair olarak sezgilerim, bana bu umudu yeşertmekte ve yaşatmaktadır.
- İslâmda Sanat Düşüncesi
İslâm’da sanat düşüncesi, İslâm’dan söz eden sanat manasına gelmemektedir. Ancak İslâm adına sanat yapacakların İslâm’ı kabul etmiş ve hayatına geçirmiş olmaları gerekmez mi? İslâm’ın temel kitabı, Kur’an-ı kerimdir. Kuran’ın mesajı nedir? Bu mesaj kime, nasıl ve niçin verilmektedir? Kur’an’ın ilk emri ‘Oku’ dur. Peki neyi, nasıl okuyacağız? İşte İslâm’da sanatın anlam ve önemi bu soruların cevabında yatmaktadır. Kur’an’ın ilk mesajı, evrenin sahibi olan Allah’ı tanımaktır. Allah; görünen ve görünmeyenin, yeryüzünün ve gökyüzünün, doğunun ve batının Allah’ıdır. Makro ve mikro âlemin, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin Rabbi ve malikidir. Allah, Mülkün tek sahibidir. Mülkünde yarattığı her şeye bir düzen bir ahenk vermiştir. Ve mülkünü hiçbir şekilde hiç bir şeyle paylaşmaz. O, her zaman diri ve ölümsüzdür. O açık ve gizili olan, o öncesiz ve sonrasız olan, Tek İlâh, tek Rab, ve tek Melik olan odur. Kur’an’ın ikinci mesajı, insanı tanımaktır. Yani nefsi tanımak. Bu mesajın içinde şu var: Ey insanlar doğru yol üzre olun. Bir müstakim çizgi üzerinde yürüyün. Bir kararla yürüyün. Kamet ve istikamet üzre olun. Yoksa ziyana uğrayacaksınız. Ancak iman eder ve Salih amel işlerseniz, sabreder ve hakkı tavsiye ederseniz kurtuluşa erersiniz. Kur’an, insanlara doğruyu ve güzeli arayın ve bulun diyor. Arayışlarınızı sanatlı bir şekilde yapın. İşe sevgiyle başlayın. Nefret ettirmeden başarmaya çalışın. Ve her zaman helâl olanı tercih edin. Sınırı tecavüz etmeyin ve hadleri sürekli kollayın. İnsan bu mesajlara, kendisine verilen bir ömür içinde sürekli muhatap oluyor. Bir ömrü, şuurlu ve aklı başında olarak geçirin. Bir geleceğinizin ve bir sonunuzun olduğunu hiç aklınızdan çıkarmayın. Eylemlerinizi, amellerinizi bu bilinçle yapın. ‘Sonunda bize döneceksiniz.’ Deniliyor. Sanata nedir? Bir işi meydana getirme, deneme ve sınama sonunda kazanılan bilgidir. Bu kazanılan bilgi sayesinde ustalıkla bazı aletleri kullanma, bu sayede bir takım işler yapma, zanaat, bilgi, beceri ve maharet elde etme, bir işi yapabilme yetisidir. Bir duygunun ve bir güzelliğin ifadesi için başvurulan usullerin tamamı sanat kavramı içinde yer alır. Bir başka açıdan sanat, insanın duyguları ve sezgileri yardımıyla varlığın içinden aldığı uyarıları, etkili ve güzel bir şekilde tasvir etme çabasıdır. Sanatkâr; ince duygulara sahip, özel nitelikleri ve yetileri olan, çok hassas, evrendeki ses ve işaretleri yakalayabilen, bunları estetik bir biçimde insanlara sunan adamdır. İslâm; insan hayatını, varlık hakkındaki telakkilerini, maddi ve manevi unsurlarıyla ve bütün oluşuyla birlikte ele almaktadır. İslâm insana hem fert ve hem de cemiyetin bir mensubu olarak bakar. İnsanı, evrenin diğer asli unsurları ve diğer varlıklarla birlikte ele alır. İslâm, bir yandan Allah’ı tanımayı öngörürken, bir yandan da evreni ve bu evrenin bir özeti olan insanı tanımayı öngörmektedir. İnsan ve evren, Allah’ın en büyük iki ayetidir. İslâm; insanı ve evreni, akıllara durgunluk veren, hayretlere düşüren yenilmez kuvvet ve kudretin arz yeri olarak görüyor. Evren ve insan, Allah’ın harika birer eseridir. İnsan, bu mükemmel tablonun farkına vardığı gün, Kitabın mesajını da kavramış olur. Kur’an, bu güzel tablonun sanatkârını, insana tanıtmakla mesajını tamamlamış olur. İçinde yaratıcı düşünce olmayan bütün sanat telakkileri, bütünsellikten yoksundur. İnsanın yeni, büyük ve kalıcı eserler ortaya koyabilmesi için unutmuş olduğu yaratıcıyı yeniden hatırlamak zorundadır. Bunun için insanlığın, İslâm’ı yeniden tanıması gerekmektedir. Din, bir yaşayış biçimidir. Duygu ve düşüncelerimizin, hayatımız boyunca yapıp ettiklerimizin, evrensel adı dindir. Mukaddes kitabımız Kur’an-ı kerim bize, Allah indinde dinin sadece İslâm olduğunu haber veriyor. İslâm’ın dışındaki bütün siyasal, sosyal ve ekonomik sistemler, felsefi kanaatların tümü, kendi başlarına birer dindir. Ancak hak din İslâm’dır. Bu din, ilahi vahye dayanan, fıtrata uygun bir dindir. Bu dinin tanıdığı sanat, güzelliğin ve ahengin sınırları içindedir. Bu dinin nihai hedefi, mutlak güzel olan yaratıcıya varmaktır. Sanatın da nihai hedefi budur. İnsanlar, bir olgunluğa erişince ancak bunun farkına varırlar.
- Sanat Ve Muhalefet
Sanat-edebiyat faaliyetlerine her devirde ve özellikle yeni zamanlarda çeşitli kesimlerden tepkiler ve itirazlar gelmektedir. Gündelik yaşayan insandan tutun, devlet adamlarına, bilim çevrelerine kadar. Sanat çabaları; daha çok duygu alanımıza seslendiğinden, her meselenin çözümünü kuru aklın kuralları içinde arayanlar için bir tenkit ve itirazlar alanıdır. Gündelik işlerin yoğunluğu içinde kitap okumaya vakit ayıramayan insanlar için ise edebiyat, bir fanteziden ibarettir. Meselâ edebiyatın önemli bir dalı olan şiir böyle düşünenler için, fayda getirmeyen, karın doyurmayan gereksiz boş bir uğraştır. Vakit öldürmekten başka bir işe yaramaz. Sanat-edebiyat faaliyetlerine zaman zaman kanun koyuculardan da itirazlar gelmektedir. Onların uygulamalarda yaptıkları yanlışlıkları eleştiren yazar ve sanatçıları hiç hoş karşılamazlar. Hatta düşünceyi ve onun pratikte yansıması olan eserleri suç sayıp toplatırlar, sahipleri hakkında soruşturma açar, gerekirse mahkûm ettirirler. Sanırlar ki bu tür eleştiriler, giderek kurulu olan kamu düzenini bozacaktır. Devleti idare edenlerin yaptıkları hata ve yanlışlar, duyarlı olan sanat adamlarının gözünden kaçmadığı için onlar her vesile ile muhalefet görevlerini yaparlar. Sanat ve fikir adamları, yaptıkları yazılı ve ya sözlü eleştirileriyle devlet adamlarını zor durumda bırakabilirler. Onların tepeden inmeci, (jakoben) baskıcı tutum ve davranışlarını toplumun önüne, ellerindeki yayın araçlarıyla duyururlar. Sanat ve edebiyat adamları, bir çeşit halkı uyarıcı eylemler içinde olduklarından, tarih boyunca kanun koyucular ve devleti idare edenlerle aralında sürtüşme ve gerginlik hep devam etmiştir. Bu açıdan onlar sanat adamlarından oldukça çekinirler. Kendi kurulu düzenleri adına bir tehlike sezildiği an bu tür faaliyetlere sansür uygulayabilirler. Bu ve benzeri uygulamalar sanat adamının önündeki açmazlardır. Yöneticiler içinse bir tür korunma silahıdır. Namuslu bir aydın ve sanatçı, bu tür durumları peşinen bilecek ve doğru bildiği şeyleri söylemekten ve yazmaktan asla çekinmeyecektir. Bu onun hem aydın olma sorumluluğu hem de insanlık borcudur. Sanatkârlar, özellikle şairler, toplumuna veya bütün insanlara yapılan her türlü haksızlıklar karşısında muhalefet görevini yaparak sesini yükseltecektir. Bu soylu davranış, insanın ve sanatın haysiyetini korumak adına vardır. Bir de şu var: Her meslek erbabı, kendi mesleğine ve meşrebine bağlıdır. Kendisinin uğraştığı alanların dışında kalan mesleklere ilgisi dolaylı bir ilgidir. Sanat faaliyetleri ile ilgilenmek ise başlı başına bir ilgi ve bağlantı alanıdır. Meselâ hayatında bir kere olsun bir tiyatro eseri seyretmemiş birisi için, bu kesimin bütün sanatçıları birer palyaçodan ibarettir. Şair İsmet Özel’in dediği gibi insanlar hangi dünyaya kulaklarını açmışlarsa diğerlerine sağırdırlar. Hayatında sanat alanlarıyla hiç ilgilenmemiş birileri için bu alanın gerçeklikleri ona pek bir şey ifade etmez. Sanattan başka alanlarda çalışan insanların, sanatçılarla çatışmalarının temelinde, sanat meselelerine yabancı, kör ve sağır kalmaları yatmaktadır. Sanatın, dün olduğu gibi bu gün de ve yarın da bir işlevi olacaktır kuşkusuz. Sanat çabaları, insanın ve onun çevresi arasında bir denge sağlamaya yardımcı olmaktadır. İnsanoğlu yaratılışı gereği, bir savaşçı bir de barışçı yönelimler içindedir. Kimi insanlarda savaşçı, kimi insanlarda barışçı eğilimler öne çıkmaktadır. İnsan ruhu; bazen bir coşku, bazen da bir sükûn içinde yer almaktadır. Bu noktada sanat, kişinin ruhundaki met ve cezrin, iniş ve çıkışların, durulma ve kabarmaların ortaya dökülmesine yardımcı olmaktadır. İnsanın özünde, kendini aşma cehdi ve eğilim vardır. Ferdi olandan toplumsal olana, oradan evrensel olana açılmak ve ebediliğe yükselmek arzusu, insanın fıtri bir eğiliminden kaynaklanmaktadır. Asıl sanat ve edebiyat çabaları, insanın bu eğiliminden doğmaktadır. Sanatkâr, yaşadığı hayatı kavrayıp ruhunun derinliklerinde duyumsadıktan sonra çeşitli renk, ses, şekil ve işaretler halinde tekrar insanlara armağan eder. Sanatın bu bağlamda bir görevi var: İnsanın kendi bütünlüğü içinde, kendi kendisinin farkına varması, kendini aşma istek ve iştiyakı uyandırması, sanatın görevidir. Sanat çabaları, insanda var olmak şuuru uyandırır. Ben neyim, ben kimim derken ben de varım der sonunda. Bir kere sanat çabaları, varlık (ontolojik)problemi alanına girince varlık ötesini de araştırmaya namzet olur.
- Sanat Yazısı
İnsanoğlunun sanat gayretlerini irdelediğimizde; sanatçının kendini tekrarlamasından, dönüp dolaşıp aynı şarkıyı söylemesinden, tabiatı aynen kopya etmesinden dolayı sanat ürünlerini yakından takip edenlerde bir bıkkınlık meydana getirdiklerini görmek mümkündür. Okumaya alışık insan, sanatkârdan çoğu zaman değişik sesler ve renkler beklemekte ve bu bekleyişi kendinde bir hak olarak görmektedir. Oysa sanatkârın değişik ve yeni olarak verdiğini sandığı şey, o güne kadar belki binlerce kere tekrarlanmıştır. Aslına bakarsanız ‘yeni’ olan bir şey yoktur. Sanatkârın ilettiği veya verdiği mesaj, insandan ve tabiattan soyutlanmış, dünya coğrafyasının dışından gelen bir şey değildir. Sanatkâr mesajını iletirken kendi iç dünyasının iklimlerinden ve sanatçı mizacından başka, sanat kültürü ve duyarlığı ile birlikte o güne kadar ki sanat tecrübelerinden de yararlanarak söylemek istediğini sözle, yazıyla, resimle, musikiyle veya herhangi bir vasıtayla ifade eder. Sanatkâr, eserini hangi formda sunarsa sunsun, onun vazgeçemediği tek şey estetiktir. Onun bütün çabası, güzelliği yakalama ve onu terennüm etmektir. İnsanoğlunun ilk dönem medeniyetlerindeki sanat anlayışı tabiatı olduğu gibi kopya edip yansıtmak şeklinde tezahür ediyordu. Bu medeniyet kalıntılarına baktığımızda, şekilsiz taşların geometrinin yardımıyla şekillendiğini görürüz. İnsan idrak ve şuurunun gelişmesiyle sanat eserleri şaheserlere dönüşecek, soy sanatkâr da kendi iklimi içinde yetişecektir. Bir gülün yetişip yetmesi iklim ve toprak şartlarına bağlıdır. Sanatkârın eserini verebilmesi için de belli bir ortam ve bir sanat iklimi gerekir. Klasikleşmiş bir sanat eserinde, objeler dünyasının kalıplar içinde dondurulmuş olduğunu ilk bakışta hemen fark edebiliriz. Sonsuzluğu kucaklayan esereler acaba klâsik olmuş eserler midir? Doğu klâsikleri bir yana, batı klâsiklerinin, insanın sonsuzluk özlemini tümüyle tatmin ettiğine inanıyor muyuz? Batıda Klasizm’e karşısı realizmin çıkışı hiç de gecikmemiştir. Realizm dahi kısa bir süre sonra yerini sürrealizme terk ederken sanat dünyasında nesnelerden kaçış başlamış, ‘iç gözlem’(introspection), öze inmek kaygısı baş göstermiştir. Bu bağlamda batıda sübjektivizmi şuurlu olarak savunan sanatkârların çıkışı gecikmemiştir. Camus’un absürdünü (saçma), Nietzsche’nin nihilizm ’indeki isyanını nasıl açıklamalı? Çünkü bu yüzyılın sanatçısı artık eşyanın değil, kendi kendisinin bir açıklanmasının yapılmasını istemektedir. Günümüz sanatçısı, somut bir düzlemde insanı soyut bir âleme ve ebedi bir varoluşa doğru götürmek istemektedir. Batı, ebedi varoluş inancını yanlış yorumladığından insanlığı ebedi varoluşa götürme işi, inancı yüklenmiş sanatkârlara kalmaktadır. Klâsik sanatçı dışa dönük olup ilhamını eşyalar dünyasından alırken, çağın sanatçısı ilhamını önce kendi iç değerlerinden almaktadır. Çağın sanatçısı bu haliyle çağdaş insanın bütün dramını omuzlamaktadır. O fizik ve metafizik ayrımı yapmadan bütün yanını ve yönünü insana ve onun ötesine (mavera) çevirmiştir. Sanatı, muhayyile için bir fantezi, sanat eserini bir vehimler sistemi (halüsinasyon) sananlar, sanat çabalarını ve sanatkarın dünyasını anlamayanlardır. Sanat çabaları için harcanan emek ve zaman onlara göre boşa harcanmıştır. Onlara göre sanatçı, abesle iştigal eden zavallı bir insan, sanat ise ilgi çekici ve oyalayıcı bir oyundan ibarettir. Ancak işin bu kadar ucuz olmadığını sanatla uğraşanlar bilir. Sanat eserinde; tekliğin, birliğin ve hürlüğün rüzgârı esiyorsa, sırlar âleminin ihtişamı parıldıyorsa o eser gayesine doğru yol alıyor demektir. Bu bağlamda meselâ Eflâtun’un ‘Sanat, insanın düşünce düzenin bozabilir.’ deyişi biraz havada kalır. Yoksa sanatta ilham ve keşif kavramlarını nasıl ve neyle açıklayabiliriz? Sanat çabalarına yapılan itirazlar, tarih içinde ahlakçılardan geldiği gibi devlet adamlarından ve gündelik hayatını yaşayan yığınlarından da gelmiştir. Politika mı yoksa poetika mı tartışmasında poetik olan, politik olanın her zaman üstünde yer almıştır. Sanat çabaları, mevcut yerleşik düzenleri ve gelenekleri zorladığı, yapılan yanlış uygulamaları acımasızca eleştirdiği için zaman zaman idarecileri kızdırmışta olabilir. Pratik insanlar gündelik yaşamaya alışık olduklarından, herhangi bir sanat eserini okumaya fırsat bulamadıklarından sanatı, özellikle edebiyat ürünlerini kendileri için ağır bir yük olarak görmüşlerdir. Ancak bütün zamanlarda sanat eserlerinden zevk alanların sayısı belli bir sayıda kalmıştır. Sanatın kaderi budur.
- Sanatta Ahlâk Telakkîleri
Tarih boyunca sanat çabalarına ilk tepkilerin hep ahlâkçılardan geldiği söylenir. Burada batının sanat ve ahlâk anlayışı ile İslâm'ın sanat ve ahlâk anlayışını bilmekte fayda vardır. Sanat faaliyet ve çabalarının evrensel olmasına karşılık sanatkârın içinde yetiştiği kültür ve medeniyetin, yaşadığı iklim ve coğrafyanın sanat adamının kimlik ve kişilik kazanmasında paylarını inkâr etmek mümkün değildir. Genel olarak ahlâkçıların sanatkârı suçlamasındaki temel neden şudur: Hayat gibi ciddi ve üzerinde düşünülmesi gereken bir iş varken bu sanatkârlar neden hep duygusal şeylerle oyalanıp duruyorlar? Bu suçlama bir anlamda yersiz ve gereksizdir. Zira genel sanat faaliyetleri, hayattan uzak ve kopuk şeyler değildir. Bu etkinlikler, hayatın içinde ve onun vazgeçilmez bir parçası olmakla beraber, hayatın işleyişini güzel bir biçimde ifade ve terennüm etmektedirler. Eflâtun, bütün şiirlerini yakıp şairliği bırakarak felsefeye başlayınca hemen sanata karşı bir tavır almıştır. O tavır şudur: ‘Sanat, bir yerde insan düşüncesinin bütünlüğünü ve düzenini bozabilir.’ Eflâtunun kendisi ahlâkçı ve kuralcı olduğundan meslek ve meşrebi gereği sanat çabalarına karşı duruşu ve tepkisi normal karşılanmıştır. Sanat faaliyetleri; insan aklının sınırlarını aşarak sonsuzluğun derinliklerine doğru uzanırken, akıl alanından akıl üstüne, realiteler dünyasından gerçek üstüler bölgesine, fizikten metafiziğe, maddeden manaya ve maveraya kadar uzandıkça gerçek anlamını ve değerini bulmaktadır. Bir sanat eseri, eşyaların sadece biçimsel güzelliğini yansıtıyorsa, doğayı körü körüne taklit ediyorsa, böyle eserlere ve sanatkârlara tepkiler ahlâkçılardan dışında başka kesimlerden de gelebilir. Ortaya çıkan eserler, insan fıtratına aykırı, meselâ müstehcen alanlarda dolaşıyorsa bunlara karşı tepkiler toplumun değişik kesimlerinden gelmekte gecikmez. Bir sanat eserine nereden bakılırsa bakılsın onda hürlüğün, birliğin rüzgarını yakalamak, gizemin ihtişamını görmek her zaman mümkündür. Orta çağ Hristiyan Avrupa'sında sanata, 'Şeytan çömezinin işleri' gözüyle bakılırken, aynı dönem İslâm dünyasında sanat faaliyetlerine hız verilmiş, İslami kuralların müsaade ettiği alanlarda harika eserler ortaya konmuştur. İslâm medeniyetinde sanat, 'sonsuzluğun eşyada dondurulmuş bir ifadesi' olarak algılanmıştır. Sanat, edebiyat faaliyetlerine her dönemde olduğu gibi özelikle yeni zamanlarda da çeşitli kesimlerden tepkiler ve itirazlar gelmektedir. Devlet adamlarından, politikacılardan bilim adamlarına, gündelik yaşayan sıradan insanlara kadar. Sanat ve edebiyat çabaları akıldan çok duyguya hitap ettiğinden, her meselenin çözümünü kuru aklın dar kalıpları içinde çözmeye alışmış insanların itiraz alanlarına girmektedir. Kitap okumaya zaman ayırmayan, gündelik yaşayan sıradan insanlar için edebiyat, sanat çabaları; bir fantezi, faydasız, gereksiz ve karın doyurmayan içi boş çabalardır. Karşılığında para getirmeyen her faaliyet aslında boş bir çabadır bu kesimleri için. Kanun koyucular da zaman zaman sanat çabalarına ve ortaya çıkan sanat ürünlerine itiraz etmektedirler. Onların politik uygulamalarını eleştiren, bu konuda yazılar yazan, eserler ortaya koyan sanatçı ve yazarlara hoş bakmazlar. Onların politik uygulamalarda ortaya çıkan yanlışlıkları, bu yazarlar ve sanatçılar tarafından toplum önünde sergilendiği ve eleştirildiği içindir ki çoğu zaman siyaset adamları ile sanat adamları arasında bir uyum sağlanamaz. Çünkü onlar için bu tür eleştiriler, giderek kurulu düzeni bile bozabilir. Devleti idare edenlerin yanlış, tepeden inmeci uygulamaları, sanat adamlarının gözünden kaçmadığı içindir ki durum yazıya döküldüğünde işin rengi de değişir. Sırf bu yüzden düşünce suçundan yargılanan sanat adamlarının varlığı tarih boyunca hiç eksilmemiştir. Ama tarih boyunca da görülmüştür ki poetika (sanat), politikadan (siyasa) hep üstün sayılmıştır.
- Sanatta Hayret Durakları
Sanat eserleri, soy zekanın eserleridir. Bir mimar bir mermeri, bir şair bir şiiri, üstün zekâsının ve ilhamının yardımıyla şekillendirir. Şair ve mimarın ortaya koyduğu esere bakan saf akıl, zaman zaman hayrete düşmekten kendini alamaz. Demek ki eserde estetik bir formda ortaya çıkan zekâ, insanoğlunu ‘hayret’ duraklarında bırakır. Yeryüzü, gökyüzü ve bütün bir evren bütünüyle harika bir sanat eseridir. Düşünce sahipleri için evrenin her bir parçasında bin hayret gizlidir. Tabiatın güzelliği ve ahengi üzerinde düşünmek, insanoğlunu binlerce defa hayret ettirir. İnsanların zaman zaman yaşanan hayattan kaçarak sanatın alanlarına sığınmalarının tek sebebi, maddi dünyanın insan ruhu üzerindeki dayanılmaz ağırlığı ve baskısıdır. Maddi dünyanın baskısı altında kalarak ezilen ve sıkılan insan ruhu, hür ve bağımsız olmak arzusuyla tabiatın bağrına doğru koşar. Tabiatta, insan ruhunu tatmin eden bir sır gizlidir. Bu sır insanı kendine doğru çeker. İnsan ruhunun zaman zaman madde ötesi ve madde üstü bir yerleri arzulaması, ruh denen varlığın, esas itibariyle bu dünyaya, bu maddi dünyaya değil de onun madde ötesi bir dünyaya aidiyetinden ötürüdür. Ruh, yapısı itibarıyla madde üstü lâtif bir varlıktır. Bu maddi âlemde adeta bir misafirdir. Her ruh, gezgindir, göçmendir. Belirli bir süre yabancısı olduğu bu dünyada, belli bir zırh içinde bir serüveni yaşayacaktır. Sonra günü ve zamanı geldiğinde taktir edilmiş olan bir ‘an’ da zırhından soyunarak asli vatanına hicret edecektir. Çünkü ruh, bu dünyada muhacirdir. Her insanın ruhunda sanata dair bir yan bulabiliriz. İnsan bu yönünü geliştirdikçe, bir takım sanat faaliyetlerinde bulunabilir. İnsanoğlu, sanat adına yapıp ettikleriyle en büyük sanatkâr olan Allah’ı aklından ve hatırından çıkarmadıkça ona rakip olmaya iltifat etmez. İnsanın sanat adına yaptıkları, bir modelden hareketle bir taklit hareketidir. Ancak buna rağmen sanat adına birtakım eserler ortaya koyan insanın, kendi nefsini kutsaması, kendini aşırı derecede önemsemesi, acınacak bir haldir. Yaratıcının verdiği bir takım imkân ve kabiliyetlerle, onun koyduğu kanunlar doğrultusunda sanat faaliyeti yapan, bir takım sanat eseri ortaya koyan sanatçının hali güzel bir haldir. Edası güzel bir eda, tavrı güzel bir tavırdır.
- Sanatta Yabancılaşma Ve İslâm
Toplumdan kaçış, yabancılaşma, isyan ve başkaldırı, hippiliğin doğuşu, bir yerde sanayi toplumu olan batının kaçınılmaz bir sonucu olacaktı. İçinde bulundukları maddeci düşünce sistemi, sınıflı ve doğal olarak çatışmalı bir toplum yapısına sahip oldukları tarihsel özgeçmişleri, onları Karl Marksın eliyle tarihlerini materyalist bir yoruma mahkûm etti. Batı için bu gidişat kaçınılmazdı ve bir çöküşe gebeydi. Böyle bir toplumun çöküş haberini, Alman bir tarih filozofu olan Oswald Spengler yıllar önce yazdığı “ Batının çöküşü ” adlı eserinde veriyordu. Batı insanının önemli bir kısmı bu gün tanrıtanımaz (ateist) bir konumda bulunuyorsa elbette bunun bir takım sebepleri vardır. Allah; yarattığı evren, dünya ve insanlarla kendi varlığını apaçık ispat ediyor. İnsan, kendini ve yaratıcısını tanımakta güçlük çekiyor ve bu tanıma mesuliyetinden kaçıyorsa bu sorumsuzluk onu kurtarmayacaktır. Batı insanını bugün tanrıtanımazlığa kadar götüren nedenleri, kadim Yunan kültüründe, o kültürün putperest ve çok tanrılı bir din anlayışında aramak gerekir. Rönesans ve eski kaynakların ihya edilmesiyle birlikte batının sonuçta bu noktalara kadar gelmesi mukadderdi. Çünkü temelde Grek düşüncesi, tanrılarla insanlar arasındaki savaşı kendilerine bir hayat anlayışı olarak benimsemişlerdi. Günümüzün önemli bir düşünürü olan Alman Friedrich Nietzschze,(Niçe) ‘Tanrıyı öldürmeli ki insan özgür olsun.’ Diyordu. Tanrının yerine insanın nefsi, benliği tanrılaşsın ve sonunda ‘Üstün insan’ haline gelsin. Bu tür düşünceler, sanat ve edebiyat felsefelerinin yakın geçmişteki dayanaklarıdır. Mümin bir sanatkârın, bu açıdan batının bütün sanat ve edebiyat telakkilerine, edebiyat ve sanat ürünlerine, sanat akımlarına şüphe ile bakması doğaldır. İslâm düşüncesinde realitenin varlığı ve onun insanlar tarafından kabulü, ancak bir ölçü iledir. ‘ Doğru ’ ve ‘ Yanlış ’ kavramları, her insanın gerçeklik anlayışına göre değişebilir. Nihayet bu anlayışlar, birer kabulden ibarettir. İslam inancına göre helâl ve haramlar belirlenmiş olduğundan bir fiilin doğru veya yanlış olarak kabulü, onun haram veya helâl oluşuyla ölçülmektedir. Dünya hayatında iyiyi veya kötüyü talep etme iradesi insanın eline verilmiştir. (Cüz’i irade) İnsanlar, yarın ancak kendi elleriyle yapıp ettiklerinden sorumlu olacaklardır. İslam, insanı hem zaaflarıyla ve hem de sahip olduğu kuvvetleriyle ele alır. İnsan, düşkünlüğünden ötürü horlanmaz. Bundan kurtulması için yardım edilir. İslam, bütün zamanların dinidir. Batı düşüncesinde insana bu tarz bir yaklaşım sürekli değildir. Batı düşüncesine göre insan doğarken günahkâr doğar. Onun günahından arınması için kilisede vaftiz edilmesi gerekir. İslâm inancındaysa böyle bir şey yoktur. Her doğan insan fıtrat üzre günahsız doğar. Hayat, zıtların varlığı ile kaimdir. Doğal denge, bu zıtlar arasındaki çekimden doğar. Sevgi nefret, erkek dişi, gece gündüz gibi ... İnsanın hayattaki hedefi, zamanı şu veya bu şeklide yaşayarak tüketmek değildir. İnsanın nihai amacı, yaşadığı hayatın yüceltilerek güzelleştirilmesi olmalıdır. Sanatın gayesi de budur, ilmin hedefi de budur. İnsanı alçaltan her düşünce çirkindir. İnsanı yücelten her eylem güzeldir. Evreni çepeçevre kuşatan yasalar, insanı da kuşatmaktadır. Doğru bir sanat anlayışı, bu gerçeği de görmek zorundadır. Hayat; sadece ekonomiden, sadece cinsellikten ibaret değildir. Hayatı, sadece bu boyutları ile algılayanlar eksik algılıyorlar. Hayatı bu şekilde algılayış, aldatıcı ve noksan algılayıştır. Bu algılayıştan yola çıkarak yapılan sanat, noksandır. Eşyayı öne çıkarıp insanı ve onun ruh dünyasını arka plana iten sanat anlayışları yetersizdir. İnsanı ve eşyayı putlaştırmadan yapılan sanat, fıtrata uygun bir sanattır. İslâm düşüncesinde sanat anlayışı, hayatı bütünüyle kucaklar ve kuşatır. İslâm, sanata bütüncül bir anlayışla bakar. Varlık ve oluşu, güzel bir üslupla bütüncül olarak yorumlar. İnanan insan; bugüne kadar ortaya çıkan eserlere bakarken, kendi bakış açısını ve tavrını belirlemekle yükümlüdür. Allah, inancı ve Allah fikriyle bağlantısını koparmış her sanat akımı, her düşünce sistemi, her yaklaşım ve her yorum eksiktir. İslâm’ı, inanç olarak kabul etmiş bir sanatkârın, insana, doğaya, olaylara ve eşyaya bakışı farklı olmalıdır. Evren ve insan, biri büyük, diğeri küçük birer âlemdir. Her devirde ve bütün zamanlarda mümin sanatkârlar, bu iki âlemin doğasının bir olduğunun bilincinde olarak eserlerini vermeye çalışmışlardır.
- Sanattan Fayda Ummak
Kimi sanat adamları dünyayı olduğundan daha güzel gösterme çabasına girerler. Bunun için renklerin, ışığın, şekillerin ve seslerin imkânlarından yaralanırlar. Bütün çabaları insanları güzel olanla tanıştırmaktır. Sanat çabaları sonunda ortaya bir takım eserler çıkar. Bu eserlere insanların maddi bir değer biçmesi çoğu kez bizi yanıltır. Sanatkâr, eserine paha biçmekten uzak durmalıdır. Böyle bir çabaya girmesi hem kendini hem de eserinin değerini küçültür. Çünkü sanatkâr, faydacı olmaktan çok estetiğe yakın olmalıdır. Fayda ve güzellik, biri birine zıt olan iki kavramdır. Sanat alanında estetik kaygı ve heyecanlar sürekli vardır. Bu kaygı, yerini faydacılığa, para ve üne kavuşma arzusuna bıraktığı an, sanat eseri eser olmaktan çıkar, ucuz işporta malına döner. Çünkü sanat bir amaç için yapılır. Ancak amaç, büsbütün para kazanmak adına olursa bu çabaya da sanat çabası ve sanat faaliyeti demek olmaz. Sanatkâr; gözünü güzeli görmeye, dilini güzel söz söylemeye, kulağını güzel sesler duymaya, açan adamdır. Gayesine ulaşan sanat çabaları, duygusal bir oyalanış olmaktan çıkar. Duygunun ne olduğunu bize, hayattaki tecrübelerimizden çok sanat ve edebiyat faaliyetleri öğretmektedir. Sanat faaliyetleri, duygusal alandan düşünce alanına kadar her türlü tecrübemize ışık tutmaktadır. Sanat ve edebiyat çabası, bizim dağınık olan düşüncelerimizi bir düzene sokmada da yardımcı olmaktadır. Sanatla zanaat arasındaki en bariz fark şudur; birinde güzellik öbüründe fayda ön plandadır. En zaruri ihtiyaçlarımızda bile sanat kırıntılarına rastlamak mümkündür. Meselâ çömlek yapmak bir zaruretten doğmuştur. Ancak çömlek yapılırken, ona bir biçim verilmiş, üzeri süslenmiştir. Demek oluyor ki çömleğin pratik hayatta sağladığı fayda ile onun bir sanat eseri haline gelmesi, bir sanat endişesinden kaynaklanmaktadır. İnsanda sanat fikri, ta ilk baştan bugüne kadar var ola gelmiştir. Anadolu insanı, üzerine oturmak için dokuduğu kilimi ve halıyı mutlaka nakışlamaktadır. En basit ihtiyacı olan bir un çuvalını bile örerken üzerine motifler, figürler, nakışlar işlemektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. İnsanlar hayatta kalabilmek için zaruri ihtiyaçlarını temin ederlerken fayda boyutunu öne çıkarır, ardından sanat yaparak güzellik boyutunu da ihmâl etmez. Maddi ve manevi ihtiyaçlar içinde olan insan, bu ihtiyaçlarını karşılarken bir sanat endişesine de kendini kaptıracaktır. Süleymaniye Camii, sadece bir sanat eseri değildir. Mimar Sinan, onu sırf bir sanat abidesi yükselteyim, ya da bir mimarlık şaheseri ortaya koyayım diye inşa etmemiştir. Süleymaniye, her şeyden önce bir mabettir. Müslümanların ibadet ihtiyaçlarını karşılamak için inşa edilmiştir. Ama o ihtiyaçla birlikte sanatkâr, tekniğin ve mimarlık sanatının bütün inceliklerini kullanarak bir eser ortaya çıkarmıştır. Bu durum, bir yerde inancın mermerde somutlaşmasıdır. İnancın, mimarinin yardımıyla kalıplarda dondurularak bir biblo gibi, yeryüzüne kondurulmasıdır. Her insan hayat boyu var olmak ister. Biz biliyoruz ki insan fani bir varlıktır ve her fani gibi ölümü tadacaktır. Ancak sanatkâr, arkasında bıraktığı eserleriyle adeta ölümsüzleşecektir. Sanat çabalarının altında birazda insanın bu ebedi var olma istek ve arzusu yatmaktadır. Süleymaniye’nin güzelliği, ihtişamı ve o heybeti karşısında insanoğlu hayretini ve hayranlığını gizleyemez. Ayrıca onu ortaya çıkaran zekâya da meftun olur.
- Somut Ve Soyut Anlayış
Güzel sanatlar, çeşitli etkenlerin tesiriyle ya somut (müşahhas, konkre), veya soyut (mücerret, abstre) bir düzlemde yer almaktadır. Kimi yazarlar, sanatçıların somut bir alandan soyut bir alana kaymalarını bir ‘sapma’ olarak nitelemektedir. Soyut sanat anlayışının; ruhsal bunalım ve baskının, sorumsuz, sınırsız ve korkusuz bir boşalımın sonucu olduğunu söylüyorlar. Bu anlayıştaki sanatkârların eserlerinde hep hastalıklı bir yapının varlığından söz ediyorlar. Bu yaklaşımlar daha çok batılı sanatçılar için varsayılıyor. Bugün batılı insanın çağdaş teknoloji ve makine ile iç içe olması, içinde yaşadığı sosyal ve ekonomik şartların sonucu olarak ruhsal açıdan birçok sorunlar yaşamaktadır. Çoğu ruh ve sinir hastasıdır. Şizofren, melankolik, alkolik, morfinman sanatçılar olduğu gibi, sanatçılar arasında etik sapmalar da yaygındır. Gözle görülen ve elle tutulan her şeyin bir sınırı vardır. Soyut bir alanda bir sınırlamadan, bir kayıtlamadan söz edilemez. Klâsik sanat anlayışlarında soyut bir alandan çok somut bir alan söz konusudur. Kimi düşünce adamları, somut sanatı matematiğin, soyut sanatı da geometrinin kurallarıyla açıklamaktadırlar. Soyut sanat anlayışının ürünlerini anlama, tanıma ve onlardan zevk almak için insanın öncelikle sanata karşı bir sempatisinin olması gerekir. Bir toplum sanata karşı ilgisiz ise ortaya çıkan eserler de sahipsiz kalacaktır. Soyut sanat yapmak gelenekten kopmayı asla gerektirmez. Geleneğe bağlı kalarak da somut alanlarda sanat eseri verilebilir. Soyut sanat eserlerinden zevk alamayan ve hatta anlamadığını söyleyenlerin sayısı oldukça kabarıktır. Bu tür eserlerin neyi anlatmak istediğini çözemeyenler, sanatçılara birçok sorular yöneltmektedirler. Sanatkârlar bu sorulara cevap bulmakta oldukça zorlanmaktadır. İçilen bir kahvenin tadını tarifte zorlandığımız gibi… Günümüzde sanat, teknolojinin ağır baskısı altındadır. Eşyanın hükümranlığına son verecek bir anlayışın, yeni zamanlarda insan ruhuna egemen olmasıyla ancak insan eşyanın tutsaklığından kurtulabilecektir. Eşyanın elinden kurtulan sanatkâr; yeni, diri, ve kalıcı eserler verme imkânına bir kez daha kavuşacaktır. Batı insanı, yüzyıllar boyunca, içinde yaşadığı adaletsiz hayat şartlarının, tahrif edilmiş bir inancın baskısı altında ve mevcut realitelerin etkisiyle küfre ve isyana bulandı. Sanat alanında verdiği eserler, isyanın ve inkârın verimleri olageldi. Yaşadığı hayatın iğrençliği ve çirkinliği karşısında zaman zaman isyan etti, zaman zaman intihar. Son iki yüzyıllık Batı sanatı, eşyayı ve doğayı tersinden okuyarak insan ruhunda meydana getirdiği boşluklar yüzünden bir bunalımlar ve krizler sanatı oldu. Bugün batıda soyut sanat anlayışı, daha çok kendini resim sanatı alanında kabul ettirmiştir. Soyut sanatın resim alanındaki yankısı, nonfigüratif ve sürrealist birer akım olarak sürmektedir. Sürrealist akımın resimdeki en önemli iki temsilcisi Picasso ve Salvador Dali’dir. Bu ressamlara göre soyut sanatın psişik olaylarla yakın ilgisi vardır. Soyut sanat, çok garip ve mevcut toplumun normal alışkanlıklarının dışında bir takım normlar ortaya koyar. Bu anlayıştaki resim sanatı için delilerin, manyakların, melankoliklerin ruh dünyasını yansıttığı söyleyenler çoğunluktadır. Batıda bir zamanlar romantizm akımı, nasıl ki veremli hastalarda hayranlık uyandırdıysa, bu tür resimler de toplumun kabul edilmiş normlarının dışında yaşayanlar tarafından kabul görmekte ve hayranlık uyandırmaktadır. Batıda bir zamanlar ‘Genç Verter’in Acıları’n ı okuyanlar bir intihar furyasına ve modasına kapıldılarsa bugün de aynı batı, bu tür resim anlayışlarının etkisinde kalmaktadır. Etkiye kapılanlar toplumun yerleşik nizamını değiştirmek için ya baş kaldırıyorlar veya pasif direnişler gösteriyorlar. Bir zamanlar batıda gençler arasında çok yaygın bir akım olan ‘Hippilik’, toplum normlarına bir çeşit başkaldırıydı. Acayip giyim kuşamlarıyla, Hıristiyanlıktan uzaklaşıp Uzak Doğu’da Budizm’i aramakla, müzikte ‘Heavy metal’ anlayışına kadar, bugün batı gençliği bir hevesin, bir arayışın, bir modanın gönüllü kurbanları arasına girmektedir. Ancak bütün bu moda hevesler elbette geçicidir. Kalıcı olan, bütün insanlığı kuşatacak evrensel arayışlardır.
- Tecrübe
Hayat, tecrübelerden örülü bir demettir. İnsan hayatı, tecrübeler sonunda bir şekil alır ve bir anlam kazanır. İnsanın ilk tecrübeleri (deneyim) duyu organları vasıtasıyla eşyalar üzerinde yoğunlaşır. Eşyayı tanımak, insanoğlunun ilk tecrübelerindendir. Küçük evrenden (mikro kozmos) büyük evrene (makro kozmos) kadar her şey maddi ve manevi yapısıyla birer eşya hükmündedir. İnsanın eşya ile olan ilişkisinden ‘olay’ doğar. İnsanın bütün bir hayatını, eşya ve olaylar zinciri bütün zamanlar boyunca çepeçevre kuşatmaktadır. Tecrübenin alanı, hayatın akışı içinde insanın maddi ve manevi bütün boyutlarını kapsamaktadır. İnsanların tümü için yaşanılan hayat, bir yanıyla anlamlı, bir yanıyla anlamsız olabilir. Hayatın anlamı, hayatın gayesini de beraberinde getirir. Gayesi ve değeri olan bir tecrübe, hayatın anlamı üzerinde yoğunlaşan tecrübedir. Yaşanmaya değer olan hayatın manası neyse, insanoğlu için sanatın gayesi ve anlamı da o olmalıdır. Sanatın alanı, insanoğlunun bütün faaliyet alanlarını içine alır. Bu noktada, sanatın varlığı ve gerekliliğinden söz edebiliriz. Hayatın ne demek olduğunu kavrayan zekâ, sanatın da ne demek olduğunu kavrayacaktır. Bir ağacı toprağa dikip onu yetiştirmek şiir yazmak, şarkı söylemek gibi bir sanat işidir. Sanat faaliyetleri; bilgi, görgü ve nihayet bir tecrübe işidir. Sanat faaliyetlerimizde bize sezgilerimiz, aklımız ve duygularımız yardımcı olacak ve yol gösterecektir. Düşünce ve tasavvurlarımız, rüyalarımız ve hatıralarımız, hayal gücü ve ilhamımız bize yardımcı olacak ve ufkumuzu açacaktır. Nihayet bu evrenin en büyük sanatkârı olan varlık, sanat çabalarımızda bize yardımcı olacaktır.
- İnsan Ve Sanat
Sanatın tarihi, insanlığın tarihi ile başlar. İnsanoğlunun özelliklerinden birisi onun alet yapıcı oluşudur. İşlerini kolaylaştırmak için çeşitli aletler yapan insan, yaptığı bu aletlere bir biçim, bir hacim vermektedir. Eşyaya kazandırdığı bu biçim ve bu hacmi, hangi işte kullanacaksa o işe uygun hale getirecektir. Yani aletin şekli, göreceği işe göre nitelik kazanacaktır. Bu zorunlu biçimin dışında eşya üzerinde yapılan her değişim ve çalışma o eşya üzerinde süs, bir başka söyleyişle sanat olacaktır. Bunun için belli bir deneyimin var olması gerekmektedir. Zamanla eşyaların giderek çoğalması, insanın gün geçtikçe artan ihtiyaçlarıyla doğru orantılıdır. Oysa hepimiz biliriz ki insan ihtiyaçları sonsuz, bunları tatmin edecek olan kaynaklar ise kıttır. Bu taktirde insan ihtiyaçlarının bir öncelik sırası olması gerekir. Her yeni yapılan alet, bir önceki benzerinden daha da geliştirilir ve yeni ihtiyaçları karşılayacak fonksiyonlar kazandırılır. Bu, eşyanın tarih boyunca evrimidir. Eşyanın hem şekil ve hem de işlevsel evrimi ile birlikte sanat anlayışları da evrim geçirir. İnsanın doğayı taklitle başlayan sanat faaliyetleri, zamanla tabiata hâkim olmak, ona üstünlük kurmak noktasına ulaşınca, birden bire hesaplar alt üst olmuş, insanın bütün dünyasını kaplayan eşya kalabalığı, insan tekini adeta cüceleştirmiştir. Bu noktadan sonra sanat faaliyetleri de anlamını yitirmeye yüz tutmuştur. İnancımıza göre insan, bu evrenin bir özeti hükmündedir. Yer, gökler ve ikisi arasında yaratılanlar, insanoğlunun istifadesine sunulmuştur. Doğasında bencillik olan insan; istifadesine sunulan bunca nimete şükretme makamındayken, tam tersini yaparak süratle doğayı tüketmeye ve tahrip etmeye yönelmiş, nimetler hor ve insafsızca tüketilirken kendisine bir ceza olarak yine kendisinin yaptığı eşyalara boyun eğdirilmiştir. Bir başka deyişle insan, yaptığı aletlerle övünürken esas yaratıcıyı unutmuş, buna karşılık kendisinin yaptığı eşyanın kulu ve kölesi durumuna düşmüştür. Bu açıdan bakıldığında, insanın kendi konumunu bugün için yeniden gözden geçirmesi ve yapıp ettiklerine yeniden bakması gerekmektedir. İnsan tabiatı, eşya ve olayları yeniden yorumlayarak bir senteze gitmek zorundadır. Bir sanat eserinin ortaya çıkabilmesi için üç evreden geçmesi gerekir. Önce duyarlık ve ruhi etkileşim. Sonra bu duyarlığın insan ruhunda meydana getirdiği hareket ve değişim (metamorfoz). Daha sonra, sanatkârın deneyimleriyle birlikte içindeki etkileşimin dışlanması, dışa vurumu. Ancak bu son aşamadan sonradır ki eser ortaya çıkabilecektir. Böylece sanatkâr, duygu yoluyla algıladıklarını, kendi varlığını da buna katarak eser olarak geri verecektir. Bu oluşumla birlikte sanat eseri, kendi sahibinin damgasını ve kişiliğini üzerinde taşıyacaktır. Sanatkârın ruh dünyasında şekillenen eser, onun dünya görüşü ve hayatı algılayış biçimiyle birlikte sanatçının mizacı ve karakteriyle yakın bir ilişki içine girmiş olur. Bu taktirde biz sanatkârı eğer tanımak istiyorsak, eserinden önce onun bağlı bulunduğu dünya görüşünü, hayatı algılayış biçimini, tanımamız ve bilmemiz gerekecektir. Uçsuz bucaksız evren, onun uzun zamanlardan bu yana hiç bozulmayan dengesi ve ahengi, rengârenk yeryüzü, yeryüzünde bütün haşmetiyle doğa, doğada uyum içinde olan canlı ve cansız varlıklar, bütün bunların üstünde yaratılmışların en şuurlusu ve en onurlusu olarak insan... Böyle bir tablo karşısında insanın hayrete düşmemesi imkânsızdır. Hayrete düşen insanlar için sanat, sanat faaliyetleri ve sanatkârlar ancak bir anlam ifade edebilir. Bunun dışında kalanlar için sanatın dünyası, meçhul ve yabancı bir dünyadır.











