Bu sitede ara
Boş arama ile 80 sonuç bulundu
- Etkilenmek
Doğu ve Batı Kültürleri, coğrafi keşifler sonucu yüz yüze gelerek hepsi biri birinden etkilendiler. Önce kadim Yunan düşüncesinin iki klâsiği olan Eflâtun ve Aristo doğu dillerine çevrildi. Sonra doğuda yetişen, Farabi, İbn-i Rüşt, İbn-i Sina gibi bilgin ve düşünce adamları doğunun bu klâsik düşünürlerinden bir hayli etkilendiler. Batıda orta çağ skolastik düşüncesinden sonra meydana gelen Rönesans ve Reform hareketlerinin hazırlayıcıları olan düşünürler de büyük ölçüde yukarıda isimleri zikredilen doğulu düşünürlerden etkilendiler. Bu etkileşim kaçınılmazdı. Çünkü kültürler, bir yerde sabit kadem kalamazlar, canlı ve hareketlidirler. İspanya’da kurulan Endülüs-İslâm Devleti’nin ortaya koyduğu ilim, kültür ve sanat, bir süre sonra batıyı etkisi altına almayı başardı. Başlangıçta kültürlerin bir vatanı da olsa zamanla şu ya da bu sebeple biri biriyle karşılaşma ve temas, karşılıklı etkileşim ve hatta bir birleşimi (sentez) ortaya koymaktadır. Meseleye bir başka açıdan baktığımızda; nerede ve hangi coğrafyada olursa olsun, küçük sular, büyük ırmaklara, büyük ırmaklar eninde sonunda büyük denizlere karışır. Parçalar bütüne koşmakta, parça bütünle birleşmektedir. Karakteri ve yapısı aynı olmayan parçaları, yan yana getirerek bir bütün oluşturamazsınız. Bütün, parçaları cezbediyorsa, kendinden bir cevher bulduğu içindir. Bu kaide, bütün kültürler için geçerlidir. Meselâ putperest kültürler biri birini cezbederler. Nerede olurlarsa olsun, temel benzeşme ve özdeşlikten ötürü bütün kültürler biri biriyle kaynaşır ve örtüşürler. Şu halde yeryüzünde iki millet, iki kültür ve iki inanç oluşumundan söz edebiliriz. Tevhidi kültür ile küfür kültürü, İslâm milleti ile küfür milleti, tek tanrılı din ile çok tanrılı din gibi. Meseleye Kur’an’ın terminolojisiyle bakarsak şöyle dememiz gerekir: Şeytani kültür, Rahmani kültür. Rahmani olan kültürün temeli, ilahi vahye dayanır. Buna aynı zamanda ‘tevhidi kültür’ de diyebiliriz. Şeytani olan kültüre ‘tağuti kültür’ denildiği gibi. Allah’ın yolunu engelleyen her şey tağuttur. Doğruları yanlışlarla yer değiştirip tahrif edenler, tağutların kendisidir. Tekçi (monist) kültürler, tarih boyunca çok tanrılı kültürlerle (politeist) hep çatışmıştır. Bu çatışma, Kur’an’ın kavramlarıyla söylersek ‘Hak’ ve ‘Batıl’ arasında devam etmiştir. İnsanlık tarihi, bir diyaloglar (uzlaşma) ve çatışmalar (diyalekt) tarihidir. Hakka ait kültürler biri biriyle uzlaşır, çatışmaz. Batıl kültürler de biri biriyle uzlaşır. Ama insanlık tarihi boyunca Hak ve Batıl kültürler hep biri birileriyle çatışmıştır. Hakk’ın, hukukun ve adaletin müstakil bir vatanı yoktur. Onun vatanı, bütün bir yeryüzüdür. Hak, hukuk ve adalet insanın yaşadığı her coğrafyada vardır. Hukukun üstünlüğü prensibi, bütün milletlerin anayasalarında yer almaktadır. Ancak tatbikatlarda bu prensiplere uymak veya uymamak tatbikatçıların elinde kalmaktadır. Bu yüzden birçok ülkede hukuk ihlalleri yaşanmaktadır. İnsanlar bu yönleriyle de biri birlerinden etkilendikleri gibi milletler ve devletler de biri birlerinden etkilenmektedirler. Doğu ve batı kültürleri, biri birlerinden etkilenmeye devam edeceklerdir. Çünkü insanlar her devirde etki ve tepkiye açık olarak yaşamışlardır. Bu, fiziki bir yasadır. Her etki, bir tepkiyi doğurur. Bütün zamanlar için bu böyledir. İnsanların tıpkı çatışma ve uzlaşmaya açık oldukları gibi, yapıp ettikleri de biri birlerinden etkilenerek devam edip gidecektir.
- Elit Seçkin Güzide
Yazının başlığı olan üç kelimenin her biri, ilk bakışta üç ayrı konumda ve anlamda olduğu izlenimi veriyorsa da aslında bu üç sözcüğün anlamı birdir. Elit Fransızca, seçkin Türkçe, güzide Farsçadır. Üç ayrı dildeki bu üç kelimenin morfolojik analizine girmeden bu gün dilimizde her üç şekliyle sıkça kullanılan, politik içeriğinden daha çok sosyal içeriği ile öne çıkan yapısından söz etmek istiyorum. Seçkinler; birileri tarafından veya bir kurum tarafından seçilmiş kişiler değildir. Meselâ halk tarafından seçilen her bir milletvekili, seçkin bir kimliğe sahip olmayabilir. Ancak bu seçilenler arasında daha önceleri, milletvekili olmadan önce seçkin bir kimliğe sahip olanlar çıkabilir. Bir beldenin, bir kasabanın ve bir şehrin ileri ve önde gelenlerinin hepsi seçkin veya güzide değildir. Ancak içlerinde güzide olanlar bulunabilir. Peki kimdir bu güzide ve seçkin insan? Seçkin insan, her şeyden evvel okumayı ve yazmayı bilen birisidir. Okumayı alışkanlık haline getirmiş, evinde kitaplığı olan, yazı yazma becerisinden ötürü bulunduğu kasabada veya ildeki gazetelere, dergilere yazılar yazan, sözü, savı dinlenir, olgun ve kendine güven duyulan biridir. İçinde yaşadığı cemiyet ve toplum tarafından sevilen ve sayılan dürüst biridir. Son derece açık tavırlı, ne söylediğini bilen, söylediğinin ve konuştuğunun arkasında duran, söz ve fikir namusuna sahip, toplumun ahlâk ilkelerine bağlı ve buna tam riayet eden, bütün bu mümeyyiz vasıflarıyla öne çıkmış duruş sahibi birisi seçkindir, güzidedir. Yaşını başını almış, sözü sohbeti dinlenebilir, bir derdi, bir davası olan, bu derdi ve bu davayı insanlığın yükselmesi ve yücelmesi için taşıyan, bunun için bütün bir ömrünü insanlığa adamış birisidir. Seçkin insan , gecesini ve gündüzünü, insanların hayrına tahsis eden biridir. Özveri sahibi, düşünen, duyan, hassas ve ince, tek kelimeyle rafine insan... Bu ve benzer özellikleri daha da çoğaltabiliriz Onlar toplumun önde gelen elitleridir. Elitleri biz böyle anlamak, böyle tanımak ve böyle görmek istiyoruz. Seçkinleri toplumun emrinde ve hizmetinde görmek istiyoruz. Bir toplum, ancak bu güzide ve güzel insanların omuzlarında yükselebilir. Farabi’nin Medine-i Fazıla ’sı nasıl bir şehir ve insan projesidir? Güzideler toplumu, erdemliler şehri, faziletli insanların kurduğu şehir hayatı ve şehir toplumu. Bu toplum medeni bir toplumdur. Böyle site şehirlerin yan yana geldiği bir devlet ve böyle devletlerden kurulmuş bir dünya, bir evren... Böyle bir dünya hayal belki. Belki böyle bir düşünce bir ütopya. Ama insanların asıl varmak istedikleri de güzel bir dünya, güzel bir hayat ve güzel insanlarla sürekli beraber olma... Böyle bir iklimin, böyle bir hayatın hayal edilmesi bile, gördüğümüz onlarca olumsuz tablolar karşısında insanı rahatlatıyor. Günümüzün kirli ve bunalımlı şehir hayatını yaşayan insanların arasından sıyrılarak öne çıkan güzideler var aramızda. Bunlar bu toplumun gerçek kahramanlarıdır. Bunların sayıları az da olsa bunlar vardır. Bunalım içindeki toplumlara bu güzideler, taze ve diri bir ruh aşısı yapmaktadırlar. Onları bunalımlardan, korkulardan uzaklaştırıp hayatın nasıl yaşanılır kılınacağının formüllerini üretmektedirler. 21. yüzyıla girdiğimiz bu günlerde, gelecek olan yılları kucaklayacak olanlar herkesten önce bu güzidelerdir. Bu toplum ve kanaat önderleri, gelmekte olan sivil ve özgür kuşakları, onların fıtratlarına uygun yaşamaya değer bir hayatı onlara öğreteceklerdir. Farabi’nin bir ütopyası olan Medine’yi Fazıla, belki yirmi birinci yüzyılda hayal olmaktan çıkacak, hayata geçerek gerçeğe dönüşecektir. İnsanlık, eski alışkanlıklarını bırakarak yeni bir yüz yılda yeni bir kültür ve medeniyet projesini insanlık adına realize edecektir, etmelidir. Belki medeni insanların kuracakları medeni şehir devletleri olacaktır. Tarihin sonu değil, medeniyetler arası çatışmaların değil, medeniyetler arası diyalogların kurulup hayata geçeceği yüzyıl, belki de içine girdiğimiz bu yeni yüzyıldır.
- Eleştiri Üzerine
Eleştiri nedir sorusuna verilecek bütün cevaplarda, eleştirinin formüle edilmiş tam bir tanımını bulmak oldukça güçtür. Eskilerin, 'tenkit' dedikleri şey de bu günkü anlamıyla eleştirinin yerini pek tutmamaktadır. Bizde eleştiri, daha çok 'critique' in karşılığı olarak kullanılmakta ve bu haliyle dışarıdan ve bize sonradan intikal etmiş bir kavram olarak görülmektedir. Nitekim çoğu yazarlarca, geçmiş toplum yapımızın diyalektiğinde tenkidi (eleştirel) bir tavrın olmadığı varsayılmaktadır. Bunun nedeni de doğulu bir toplum oluşumuza bağlanmaktadır. Doğulu toplumların önemli özeliklerinden birisi, eleştiriye açık bir tavrı değil fakat, 'teslimiyetçi' bir ruha açık oluşu ile bilinmektedir. Hatta ilerleme, gelişme, kalkınma gibi kavramların bile bugün tenkidi bir mantığın ürünü olduğu söylenmektedir. Doğulu toplumların yapıları, Müslüman olsun olmasın genelde "mistik" bir konumda seyrederken batılı toplumların hemen hemen tamamı maddi ve reel bir düzlemde yer alırlar. Konuyu, böyle çok klâsik bir yaklaşımla açıklamaya çalışmak, bu genel-geçer ifadelerde doğruluk paylarının olduğunu bir an için bize kabul ettirebilir. Ancak konuyu, daha özel bir çerçeve içinde ele aldığımızda geçmiş toplum yapımızda eleştiri denilen şeyin, başka başka formatlarda var olduğunu ve yaşamaya devam ettiğini tespit etmek güç olmayacaktır. Yani tenkit ; her biri ayrı bir muhteva içeren tetkik, tahkik, tasrih ve tashih gibi adlar altında varlığını sürdürmeye devam etmiştir. İslami düşüncede, naslar hariç hemen her konuda tartışma ve tenkit yapılabilir. İslami düşüncenin özündeki bu eleştirel tavrın, bugüne kadar ihmali yüzündendir ki kimi yazarları, bugün bile bir eleştiri geleneğinin bizde olmadığı varsayımına götürmektedir. Hatta Müslüman toplumların gerilemesini, dinamizmini kaybetmesini bile bu tavrın olmayışına bağlayanlar çıkmıştır. Bu, tamamen yanlış bir kanaat ve hükümdür. Kötülüklerden caydırma, yanlışlıkları düzeltme, iyiliği yayma, doğru olanı söyleme gibi kısaca 'Münker 'i nehiy, 'Maruf’u emr olarak formüle edilmiş olan İslami ilkelerin temelinde eleştiri vardır. Burada eleştiri, hoş görünün sınırları içinde kalmaktadır. İslami düşüncede eleştiri ; zümre, sınıf, tabaka, makam, mansıp tanımadan herkesin yüzüne karşı ve açık olarak yapılır. Örnekleyelim: Bir gün mescitte Hz. Ömer'in "Ey müminler, eğer bir gün adaletten ayrılırsam bana ne yaparsınız"? Deyişine karşılık cemaatten birisi ayağa fırlayıp, "Ya Ömer seni bu eğri kılıcım gibi doğrulturum " Demesi, bize eleştirinin ve özgür düşüncenin boyutlarının nerelere kadar uzandığını göstermektedir. Bir hadiste, " Ümmetin ihtilâfı rahmettir " deniliyor. Bir meselede, ittifak değil de ihtilâf varsa yani o konu üzerindeki görüşler, değişik yorumlara yol açıyorsa görüşünde isabet kaydedenin iki, etmeyenin bir birim Ecir’e kavuşması, İslami düşüncede eleştirinin var olduğunu ve canlılığını koruduğunu göstermektedir. Bu gün içi eleştiri kavramını, çok daha geniş boyutlarda ele almak, eleştirinin tabiri caizse eleştirisini yapmak kaçınılmaz bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun gündemde tutulması, kimi tavırlarımızın daha bir netleşmesine yarayacaktır. Eleştiri adına bir takım endişe ve hesapların bir yana bırakılarak hasbi ve açık olmamız gerektiğini hatırımızda tutmalıyız. Ancak bugün için hemen her konuda ve hemen herkes, kendi inanç, dünya görüşü ve kanaatları doğrultusunda kimi konulara ilişkin düşüncelerini, eleştiri adı altında ulu orta sergilemektedirler. Çoğu dergi ve gazete sayfalarında kalan bu tür yazılar, zaman aşımına uğrayarak ilerisi için hiçbir anlam ifade etmemektedir. Eleştiri adı altında çoğu zaman, bir kitabın kritiğini yapmak yerine o kitabın tanıtım yazısıyla karşılaşıyoruz. Ya da methiyelerle. Bu durum, eleştiri kavramı hakkında zihinlerde nasıl sığ bir şey oluştuğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Oysa eleştiri kavramına ait bilgilerimiz bize, konunun daha geniş boyutlarının olduğunu haber vermektedir.
- Çatışma Ve Uzlaşma
İnsanlara gerek ruhsal ve gerekse toplumsal açıdan baktığımızda, onları ya bir uzlaşmanın veya bir çatışmanın içinde bulunduklarını görürüz. İnsan, fert olarak bile zaman zaman kendi kendisiyle ya kavga eder ya da barışır. Fertler için geçerli olan bu olgu, onların meydana getirdikleri topluluklar için de geçerlidir. Tarih boyunca toplumlar, bazen sudan bahanelerle birileriyle çatışarak savaşmışlar, bazen de çok zor şartlarda bile belli süreler içinde bir araya gelerek barışmış ve uzlaşmışlardır. Milletler için geçerli olan bu toplumsal haller meselâ iki komşu esnaf için de geçerli olduğu gibi, iki aynı işi yapan firma içinde bu böyledir. İnsanoğlunun ezelden beri içinde var olan bu çatışma ve uzlaşma duygusu, giderek onların oluşturdukları siyasal, sosyal ve ekonomik örgütleri için de geçerli olmuştur. İşin sonunda çatışma (diyalekt), yerini bir uzlaşmaya (diyalog) bırakmakta, her uzlaşmayı yeni bir çatışma takip ederek bu iki olgu, bütün zamanlar boyunca biri birini takip ederek akar. Aslında bu iki olgu, insan fıtratından kaynaklanmaktadır. İnsanın tabiatında bu iki olgu hep var ola gelmiştir. Dostluk ve düşmanlık kavramlarını, savaş ve barış süreçlerini, hep bu iki olgunun ışığında ele alıp değerlendirmek gerekir. Yunus’un Yunus miskin çiğ idik Piştik elhamdülillah Deyişindeki çiğ ve pişkinlik kavramlarını bu iki olgu bağlamında incelersek; çiğlik, çatışmalar yaşayan, oturmamış bir ruh halinin açık bir tezahürü, pişkinlik ise, ruhsal diyalektiği aşmış, mutmain bin insanın ruh halini yansıtmaktadır. Böyle bir halet-i ruhiye, hem kendi kendisiyle ve hem de içinde yaşadığı toplumla barışıktır. Böyle biri, içinde bulunduğu toplumun bireyleriyle rahatlıkla uzlaşabilir ve onlarla diyaloga girebilir. Uzlaşmak, her zaman yozlaşmak manasına gelmez. Önemli olan insanların ve toplumların birileriyle yozlaşmadan uzlaşma sağlamalarıdır. Ancak insanlar, zaman zaman çatışırlar ve bunu hayatlarında bir kader olarak yaşarlar. Bu da doğaldır. Ve fakat insan, yine kendi fıtratı gereği, uzlaşmadan yanadır ve hep bir uzlaşmayı talep eder. Savaş, insanın hayatında kaçınılmaz bir olgudur. İnsanlık tarihi, hani neredeyse savaşların tarihidir diyeceğiz. İnsanın olduğu yerde savaş bitmez. Çünkü savaş, yani çatışma, o şeytani vesvese, ha bire insan beynini bir burgaç gibi oyar ve o şeytani kamçı, iner kalkar insanın beyninde. Savaş, önce insanın zihninde meydana gelir. Oradan pratik hayata yansır. İnsanoğlunun kaderinde savaş mutlaka vardır. Ancak tek tek fertler, hep birlikte barış içinde yaşamaktan yana tavır koyarlar. Çünkü savaş istenmez. Fakat o gelir sizi bir şekilde bulur. İnsan, doğuştan barış ve kardeşlikten, dostluk ve sevgiden yanadır. Ama bir yandan da düşmanlık yapmadan duramaz. İşte insandaki bu iç çatışma olgusu, bir yerde kaçınılmaz bir olgudur. Ancak yine de bütün marifet ve hüner, düşmanı dost kılmakta yatmaktadır. İnsan; savaşı barışa çevirmenin, düşmanı dost kılmanın bilgisini mutlaka öğrenmelidir. İnsan çatışma yerine diyalogu nasıl ikame edeceğini öğrendiği gün, hayatı yaşanabilir bir konuma nasıl yükselteceğini de öğrenmiş olacaktır.
- Bir Hakikat Şairi Mehmet Akif Ersoy (II)
Mehmet Âkif Ersoy, vefatının 62. yıldönümü olan 27 Aralık 1998 günü Ankara'da ve yurdun çeşitli yerlerinde saygıyla ve şükranla anıldı. Türkiye Yazarlar Birliği kendi kuruluş yılı olan 1978'den beri Mehmet Âkif'i İstiklâl Marşı'nın yazıldığı Tacettin Dergâhında anıyor. Mehmet Âkif, İstiklâl Marşı'nı 1921 Şubat ayında yazdı. 1 Mart günü Büyük millet Meclisinde okunurken üyelerin ayakta büyük alkış ve heyecanı ile karşılandı. İstiklâl Marşı 12 Mart 1921 de Büyük Millet meclisi tarafından resmen kabul edildi. Âkif bu şiirini milletine hediye ettiği için yedi kitaptan oluşan Safahatına almamıştır. Akif Safahatın girişinde; Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım! Derken; bir yandan sanatkâr olmadığını, tasannu bilmediğini, acz içinde olduğunu ifade eder. Diğer yandan hissettiklerini anlatamamanın üzüntüsünü kalbinin derinliklerinde duyduğunu çünkü gördüğü olumsuz tablolar karşısında kalbinin nasıl titrediğini, ancak kalbin dili olmadığı için de bundan çok müşteki olduğunu şiirin dili ile anlatır. Orhan Veli'nin; Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum. Anlatamıyorum. Deyişindeki anlam ne ise, duyup ta söyleyememek, duyup ta anlatamamak odur. Bu tamamen şairlere has bir haldir. Mehmet Âkif için sanatkâr değildir, şair değil, manzumecidir diyenler onun Safahatını baştan sona okumadıklarını, okumuş olsalar da ciddi bir tahlile gitmediklerini ortaya koymaktadır. Vakıa; Safahatta manzume, muhavere, mükâleme ve tahkiye vardır. Hasta, Seyfi Baba, Küfe gibi toplumsal sorunları anlatan popülist şiirler de vardır Ancak Fâtih Câmii, Tevhid gibi şiirlerde şiir sanatına ait bütün teknikleri ve unsurları bulup görmek mümkündür. Yakın arkadaşları onun nasıl dürüst ve dosdoğru bir insan olduğunu, 'sıratı müstakim ‘den asla inhiraf etmediğini itiraf ederler. O, şiirlerinde kullandığı kelimelerinin bile bir gün hesabının verileceğine inandığından; Budur benim cihanda bildiğim meslek Sözüm odun gibi olsun hakikat olsun tek Demektedir. Akif, gerçek bir mümin, bir inanmış adamdır. İnancını, imanını pratikte hayatı boyunca yaşamış adamdır. Kur'an-ı Kerim’den birçok ayetin yorumunu, şiir sanatının imkânlarını kullanarak yapmaya çalışmıştır. Referansı Kur'an'dır. Kendisi ise bir medeniyet savaşçısıdır. Doğrudan Kur'an'dan alarak ilhamı Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı Safahat; Anadolu insanın yüzyıllar boyu sürüp gelen dertlerini, buhranlarını, sosyal ve ekonomik sıkıntılarını anlatır. İleride gelecek olan bir imanlı neslin (kendisi buna ‘Asım'ın nesli’ der.) Anadolu'yu dert ve sıkıntılarından kurtaracağına inanır. Sırat-ı müstakim ve Sebilürreşat dergilerinde sürekli yazdı. Bu dergiler o zaman bütün İslâm coğrafyasında okunuyordu. Bu dergilerde parça parça yayınladığı şiirleri daha sonra onun yedi kitaptan oluşan Safahatını meydana getirdi. Şiiri, belirli fikirleri savunma ve telkin etme uğruna belki bir vasıta olarak kullandı. Ancak içinde kopan fırtınalar, heyecan ve imanla yazdıkları, birer nasihat seviyesinde kalmayarak önemli birer sanat eseri seviyesine yükseldi. Bu hususu, bugün onu yeniden okuyarak ve üzerinde yeniden düşünerek anlıyoruz.
- Beyaz Adamın Kutusu
3 Şubat 1993’te Balıkesir’deki büromda beni ziyarete gelen ünlü çizgi ustalarımızdan Hasan Aycın, bana Amerika’da yaşayan Kızılderililerin bir hikâyesini anlatmıştı. Bu hikâyede Kızılderililer, beyaz adamların hayatları boyunca kutularda nasıl yaşadıklarına hayret ediyorlardı. Hikâyeyi dinleyince ben de hayret ettim. Kutularda yaşamak nasıl bir şey? Çağdaş insanın bütün bir ömrü gerçekten kutularda geçiyor. Peki nedir bu kutular? Pandora’nın kutusu değil elbet. Düpedüz içinde, zamanımızın hemen hemen tamamını geçirdiğimiz yapılardır söz konusu olan. Yapılar, yani evlerimiz, iş yerlerimiz, arabalarımız ... Örnekleyelim isterseniz, bir beyaz adamın bir günlük yaşayışını ve kutularda geçen zamanını...Haydi bakalım. Sabahleyin; üst üste bindirilmiş beton kutulardan oluşan apartmanın bilmem hangi blok, hangi kat ve hangi no.lu dairesinin yatak odasından oturma odasına, oradan adına mutfak denen kutuya, oradan da tuvalet denilen kutuya biraz telaşlı ve acele ile bilmem kaç defa taşındıktan sonra sokağa fırlayıp kapıda bekleyen ve adına araba denilen saç veya teneke bir kutuya binerek yine adına işyeri denilen bir başka beton kutuya ulaşmak için yol boyunca sıkışık ve çok hızlı bir akış içinde olan trafikten geçerek, biraz egzoz gazı yutup ve kulak zarlarının, arabadan çıkan acayip seslerin yardımıyla rezonansa geldiği bir ortamda, mesaiye yetişmek için çok hor kullanıldığından artık çalışmayan işyeri asansörünün önünden süratle geçip yedinci kattaki büroya ulaşmak için yüz kırk merdiven basamağını tek tek sayarak ve döne döne çıkıldığından dolayı başı dönen beyaz adamın nefes nefese kendini büroya attığında, usulca gider, her zaman oturmaya alışık olduğu sandalyesine gömülür ve biraz soluklanır. ‘Oh be hayat varmış’! der. Ancak, beyaz adamın önünde, masa denen ve fakat aslında bir çarpı iki metre boyunda ve yerden yüksekliği yetmişle doksan santim arasında değişen çelik veya ahşaptan mamul bir kutu daha vardır. Yani masa, bir kutudur. İş bu masanın gözlerine, her ne kadar çekmece denilmekteyse de aslında bu masanın gözleri, kutu gibidir. Birazdan beyaz adam, çanta dediği bir kutudan bir tomar evrak-ı perişanı çıkarıp masaya koyar. Sonra masanın çekmecelerinde saklı duran bir takım gizemli kağıtları da çıkarıp masanın üstüne koyar. Tabii ki bu gizlilik derecesi yüksek olan kağıtların konduğu masanın kutuları kilitlidir. Sonra ceketinin iç cebinden, birkaç değişik fonksiyonları olan kalemleri de masanın üstüne koyar. Tam bu sırada kapının zili çalar ve elinde çay tepsisiyle odacı sabah çayını getirir, beyaz adamın masasına koyar. ‘Masa da masaymış ha’, şairin dediği gibi...Beyaz adam çayından bir yudum alır ve adına önceleri kompüter sonradan bilgisayar denilen önyüzü saydam, diğer yüzleri sert plastikten yapılmış acayip bir kutunun başına geçerek çalışmaya başlar. Oda, gün ışığı görmediği için floresan lambalarıyla aydınlatılmıştır. On altı metrekare taban alanı ve iki metre yüksekliği olan bu beton kutuda tam dört beyaz adam çalışmaktadır. Bu iş merkezindeki bütün kutularda insanlar, mutat olduğu üzere harıl harıl çalışmakta, iş üretmektedir. Artık öğlen vaktidir. Yemek için iş hanının teras katındaki adına ‘aş evi’ denilen uzun kutuya insanlar doluşmakta, kaşık, çatal, şakırtıları acayip bir senfoni sergilemektedir. Beyaz adamlar bu uzun kutuda karınlarını doyurmaktadırlar. Birazdan hep beraber çay içeceklerdir. Sonra biraz dinlenme ve sonra tekrar iş başına gideceklerdir. Ve akşam olur, mesai biter. Beyaz adamlar, sabahleyin geldikleri gibi yine acele ve telaşla toparlanırlar. Her bir beyaz adam, bu işyerindeki kutulardan boşalarak merdivenleri ikişer, üçer atlayarak iş merkezinin cümle kapısına doğru yönelirler. Kendilerini bekleyen adına servis, minibüs, otobüs denen değişik ve garip gürültüler çıkaran bu kutulara binerek alışık oldukları ve adına ev denilen kendi kutularına veya kiralık kutulara doğru giderler. Bu hâl , bu gidiş her Allah’ın günü tekrar eder (pazar hariç). Ve kadın erkek fark etmez, çocuk yaşlı fark etmez bütün beyaz adamların hal-i pür melâli hep böyledir. Bu, böyledir zaten. Beyaz adam yorgun, beyaz kadın yorgun, yemek yapacak hâl ve takat kalmamıştır onlarda. Sahanda iki yumurta, bir parça bayat ekmek ve iki bardak acı çay içerek akşam yemeğini tamamlamışlardır. Artık dinlenme odasına geçmenin tam vaktidir. Geçerler, televizyon denilen cam bir kutunun tam karşısına. Buradan âlemi seyran ederlerken, neden sonra koltuk denilen yapay kumaşlarla kaplı birer açık kutuda uyuyakalırlar... Kızılderili öyle mi? Sabah çadırından çıkınca, atına atladığı gibi özgür ormanların, gür ağaçların altından geçerek avladığı hayvanlarla beraber büyük bir sevinç ve haz duyarak, geniş ve mümbit bir ovanın ortasında kurulmuş olan çadır-köyüne döner. Ertesi gün ya göle balık avlamaya ya ırmakta kürek çekerek kano ile dolaşmaya başlar. Bir başka gün, bir başka serüven peşindedir. Ömrü, her gün değişik bir iş yapmakla, değişik bir mekânı görmekle geçer. Kızılderili doğanın ortasında, doğaya uygun olarak yaşar hür ve özgür olarak. Ah, beyaz adamın kutusundan ben de bir çıkabilseydim, Kızılderili olmaya razı olurdum.
- Avam Ve Havas
Yazı bilmem Okuyup yazı bilmem Bu kış da böyle geçti Gelecek yazı bilmem Halk Manisi Avam, sözlük anlamı olarak halk güruhuna denir. Güruh, yani kalabalık. Bu üç kelime, biri birine yakın anlamlar içermekteyse de bugün üçünün de yerini tutacak bir kelime var: Kitle. Avam yerine kitle diyebiliriz. Meselâ kitle kültürü, avam bir kültürdür. Avam Kamarası, İngiltere’de milletvekillerinin oluşturduğu meclisin adıdır. (halk meclisi) Buna karşılık bir de Lordlar Kamarası var. Demek oluyor ki bizde olsun veya başka ülkelerde olsun halkın dışında bir üst sınıf var. Senato, Lordların (yani bizdeki havasın karşılığı) toplandığı meclisin adı. Bizde 1961 Anayasasıyla kurulan TBMM’nin dışında 180 kişilik bir Senato vardı, ancak 1982 Anayasasıyla bu senato ortadan kalktı. Osmanlı’nın son dönemlerinde yani l. ve II. Meşrutiyet dönemlerinde Meclis-i Mebusanın (millet meclisi) yanında bir de bugünkü senatoya karşılık gelen Âyan meclisi vardı. Lord; İngiltere’de babadan oğula geçen ve bir ailenin ilk erkek kişisine kral tarafından verilen soyluluk unvanıdır. Lortluk, aynı zamanda zenginlik nişanesidir. Havas kelimesi, tam olarak Lord ’un karşılığı değildir. Kendini, halktan üstün ve ayrı sanan kimselere bu havastandır denir. Havas, hasın çoğuludur. Üstün olanlar, üst tabakadan olanlar, okumuş bilgili kimselerdir. Peki Aydınlar havas mıdır? Aydın, yani eskilerin deyimiyle münevver (tenvir eden) havas olmaya özendiği günden beri halktan kopmuştur. Avam ve havas çatışmasında ilk çatışmayı başlatan havas tabakasıdır. Avamın, bilgi ve görgü yönünden havasa gücü yetmez. Aydın; daha çok, umur görmüş, deneyimli, kültürlü, bu anlamda doğu ve batı kültürünü özümsemiş, okuyan, okuduğunu içine sindirmiş kimselerdir. Halkla bütünleşmiş aydın tipine en çok ta günümüzde ihtiyaç var. Son iki yüzyıllık kültür tarihimize baktığımızda genellikle aydınların halktan kopuk yaşadığını, içinden çıktığı halkla ters düştüğünü gözlemlemek mümkündür. Onlar halka rağmen halkçılık yapmışlardır. Bizim halkımız, kendi aydınını bulduğu gün onu bağrına basmasını bilecektir. Aydınlar havasın içinden de avamın içinden de çıkabilir. Çoğunlukla halkın içinden gelen aydınlar, geldiği yeri korumakla beraber içinden çıktığı yeri de inkâr etmemektedir. İçinden çıktığı tabakaya tepeden bakma ve onları hor ve hakir gören sözde aydınlar olduğu gibi bu tabakayı olduğu gibi kabul eden, onların yükselmesi için çaba gösteren aydınlar da vardır. İkincisi, birinciye her zaman tercih edilir. Halk, kendi aydınına kavuştuğu zaman, sözde aydınlardan kurtulmuş olacaktır. Halk, kültürel açıdan cahil, okuma ve yazma bakımından ümmi dahi olsa, onun bir nitelikli yanı vardır. Buna ‘ halk irfanı’ denir. Ben, kendi payıma bu halkın irfanına her zaman itimat etmişimdir. Halkımız okuma, yazma bilmez ama ariftir, irfan sahibidir. Bu ister şehir ahalisi olsun, isterse köy ahalisi olsun bizim toplumda bu böyledir. Kaldı ki okuma ve yazma öğrenmekle gerçek anlamda ne aydın olunuyor, ne de havas. Bizde mevcut olan eğitim sistemi, boyuna kitle kültürü üretiyor. Bunca eğitim seferberliğine, bunca okula ve bunca üniversiteye rağmen ülkede gerçek aydın sayısı oldukça azdır. Mevcut eğitim sistemi, halkımızı eğittiği halde onu avam olmaktan bir türlü kurtaramıyor. Bu bağlamda avam ve avamiliği, halktan ve halk irfanından ayırmamız gerekiyor. Halk, hiç bir zaman avam olmadığı gibi, mevcut aydınlarımız da bir şekilde havas olamadı.
- Aydın Bilgin Ve Bilge
İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin Ya nice okumaktır Yunus Aydın; irfan sahibi, okumuş eli kalem tutan, görgülü, bilgili ve ileri düşünceli kimseye denir. Aydının görevi, aydınlatmaktır. Azerbaycan’da aydına ‘ziyalı’ diyorlar. Eskiden bizde aydına münevver derlerdi. (Tenvir eden, aydınlatan anlamında.) Ülke ve toplum sorunları hakkında açıklayıcı bilgiler veren, yeri geldiğinde toplumsal sorunlara çözümler üreten insanlar aydın insanlardır. Aydınların önemli özelliklerinden birini onların sorumluluk bilinci taşımalarında aramak gerekir. Gerçek manada aydın; doğu ve batı düşünce ve kültürünü özümsemiş, okuyan, yazan, düşünen ve konuşan kimsedir. Entelektüel; ilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel bir öğrenim görmüş, kendini bu konularda yetiştirmiş ve geliştirmiş kişidir. Entelektüel, düşünsel etkinliği olan adamdır. Düşünceye büyük önem veren, zihinsel faaliyetleri ağır basan kişidir entelektüel. Bilgin; bilimsel bir konuda düşünebilen, bilgi sahibi kimseye denir. İlim sahibi kimse, yani âlim. Âlim, kendi dalında yetkin bir kimsedir. Âlim veya hoca... İlmi öğretenler, muallimlerdir. Âlimler üretir, muallimler öğretir. Bilgin, bilgi sahibi, kişidir. Malumat sahibi kimselere, bilgiç diyebiliriz ama bilgin diyemeyiz. Bilgin, kendi dalında sistematik bilgi sahibi olan kimsedir. Bilge; erdemli, faziletli, iyi ahlâk sahibi, olgun, kâmil ve bilgisiyle amel eden, kendisine itimat ve itibar edilen kimseye denir. Kişiliğine ve bilimsel kimliğine güvenilen kimse hem bilgindir hem aydındır ve hem de bilgedir. Bilgi; İnsan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütünüdür. Bir iş, bir olay ve herhangi bir şey konusunda bilinen. Bir başka deyişle bilgi; doğruluğu gerekli ve yeterli delillerle temellendirilmiş şuur muhtevalarıdır. Bilginin kaynağı, metodu, sınırları gibi konularla bilgi teorisi (epistemoloji) ilgilenir. Bir bilginin bilimsel bilgi olması, malumat olmaktan kurtarılması için o bilginin araştırma ve gözleme dayanıyor olması, yani deneysel olması gerekir. Bir başka söyleyişle bilgi; insan zekâsının çalışması sonucu, ortaya çıkardığı düşünce olarak da tanımlanabilir. Sezgilerimizle, zihnimizin kavradığı temel düşünceler, bizim için bir bilgi mahiyetindedir. Bilim; (ilim) kuru bir bilgi değildir. Bilgide eşyanın dış yüzü ile temas söz konusu ise, bilimde eşyanın iç yapısına kadar sistematik bir şekilde nüfuz etmek söz konusudur. Toplumumuzu aydınlatacak, onlara yol gösterip rehberlik edecek, onlara bir istikamet, bir doğrultu verecek olan hocalara, aydınlara, bilginlere ve kişiliğinde bu üç vasfı birden taşıyan, gönlünü ve kafasını toplumumuzun yeniden inşasına, ihyasına vakfetmiş, adeta yardan ve serden geçmiş muhabbet fedaisi, sivil toplum önderlerine, bilgelerine çok ihtiyacımız var. Kuşkusuz bu vasıfta yetişkin insanımız vardır ve giderek sayıları artmaktadır. Ülkemiz, bugün için böyle entelektüel birikime sahip kimlik ve kişilik sahibi aydınlara her zamankinden daha çok ihtiyaç duymaktadır. Bu insanlar, toplumun gerçek mürebbileridir. Bunların her biri, insanımızın ruhsal, insani ve ahlaki yönden yükselmesine, yücelmesine vesile olacaklardır. Bu yeni içine girdiğimiz yirmi birinci yüzyılın, bilgi çağının bilgi toplumu, ancak bu vasıftaki insanların omuzları üstünde kurulacaktır. Geleceğin aydınlık ve müreffeh Türkiye’si, fedakâr ve cefakâr âlimlerin, aydınların, kültür ve sanat adamlarının, sivil ve özgür bir ortamda gösterecekleri ceht ve çabaları sonucunda kurulacaktır. Bir şair olarak sezgilerim, bana bu umudu yeşertmekte ve yaşatmaktadır.
- İslâmda Sanat Düşüncesi
İslâm’da sanat düşüncesi, İslâm’dan söz eden sanat manasına gelmemektedir. Ancak İslâm adına sanat yapacakların İslâm’ı kabul etmiş ve hayatına geçirmiş olmaları gerekmez mi? İslâm’ın temel kitabı, Kur’an-ı kerimdir. Kuran’ın mesajı nedir? Bu mesaj kime, nasıl ve niçin verilmektedir? Kur’an’ın ilk emri ‘Oku’ dur. Peki neyi, nasıl okuyacağız? İşte İslâm’da sanatın anlam ve önemi bu soruların cevabında yatmaktadır. Kur’an’ın ilk mesajı, evrenin sahibi olan Allah’ı tanımaktır. Allah; görünen ve görünmeyenin, yeryüzünün ve gökyüzünün, doğunun ve batının Allah’ıdır. Makro ve mikro âlemin, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin Rabbi ve malikidir. Allah, Mülkün tek sahibidir. Mülkünde yarattığı her şeye bir düzen bir ahenk vermiştir. Ve mülkünü hiçbir şekilde hiç bir şeyle paylaşmaz. O, her zaman diri ve ölümsüzdür. O açık ve gizili olan, o öncesiz ve sonrasız olan, Tek İlâh, tek Rab, ve tek Melik olan odur. Kur’an’ın ikinci mesajı, insanı tanımaktır. Yani nefsi tanımak. Bu mesajın içinde şu var: Ey insanlar doğru yol üzre olun. Bir müstakim çizgi üzerinde yürüyün. Bir kararla yürüyün. Kamet ve istikamet üzre olun. Yoksa ziyana uğrayacaksınız. Ancak iman eder ve Salih amel işlerseniz, sabreder ve hakkı tavsiye ederseniz kurtuluşa erersiniz. Kur’an, insanlara doğruyu ve güzeli arayın ve bulun diyor. Arayışlarınızı sanatlı bir şekilde yapın. İşe sevgiyle başlayın. Nefret ettirmeden başarmaya çalışın. Ve her zaman helâl olanı tercih edin. Sınırı tecavüz etmeyin ve hadleri sürekli kollayın. İnsan bu mesajlara, kendisine verilen bir ömür içinde sürekli muhatap oluyor. Bir ömrü, şuurlu ve aklı başında olarak geçirin. Bir geleceğinizin ve bir sonunuzun olduğunu hiç aklınızdan çıkarmayın. Eylemlerinizi, amellerinizi bu bilinçle yapın. ‘Sonunda bize döneceksiniz.’ Deniliyor. Sanata nedir? Bir işi meydana getirme, deneme ve sınama sonunda kazanılan bilgidir. Bu kazanılan bilgi sayesinde ustalıkla bazı aletleri kullanma, bu sayede bir takım işler yapma, zanaat, bilgi, beceri ve maharet elde etme, bir işi yapabilme yetisidir. Bir duygunun ve bir güzelliğin ifadesi için başvurulan usullerin tamamı sanat kavramı içinde yer alır. Bir başka açıdan sanat, insanın duyguları ve sezgileri yardımıyla varlığın içinden aldığı uyarıları, etkili ve güzel bir şekilde tasvir etme çabasıdır. Sanatkâr; ince duygulara sahip, özel nitelikleri ve yetileri olan, çok hassas, evrendeki ses ve işaretleri yakalayabilen, bunları estetik bir biçimde insanlara sunan adamdır. İslâm; insan hayatını, varlık hakkındaki telakkilerini, maddi ve manevi unsurlarıyla ve bütün oluşuyla birlikte ele almaktadır. İslâm insana hem fert ve hem de cemiyetin bir mensubu olarak bakar. İnsanı, evrenin diğer asli unsurları ve diğer varlıklarla birlikte ele alır. İslâm, bir yandan Allah’ı tanımayı öngörürken, bir yandan da evreni ve bu evrenin bir özeti olan insanı tanımayı öngörmektedir. İnsan ve evren, Allah’ın en büyük iki ayetidir. İslâm; insanı ve evreni, akıllara durgunluk veren, hayretlere düşüren yenilmez kuvvet ve kudretin arz yeri olarak görüyor. Evren ve insan, Allah’ın harika birer eseridir. İnsan, bu mükemmel tablonun farkına vardığı gün, Kitabın mesajını da kavramış olur. Kur’an, bu güzel tablonun sanatkârını, insana tanıtmakla mesajını tamamlamış olur. İçinde yaratıcı düşünce olmayan bütün sanat telakkileri, bütünsellikten yoksundur. İnsanın yeni, büyük ve kalıcı eserler ortaya koyabilmesi için unutmuş olduğu yaratıcıyı yeniden hatırlamak zorundadır. Bunun için insanlığın, İslâm’ı yeniden tanıması gerekmektedir. Din, bir yaşayış biçimidir. Duygu ve düşüncelerimizin, hayatımız boyunca yapıp ettiklerimizin, evrensel adı dindir. Mukaddes kitabımız Kur’an-ı kerim bize, Allah indinde dinin sadece İslâm olduğunu haber veriyor. İslâm’ın dışındaki bütün siyasal, sosyal ve ekonomik sistemler, felsefi kanaatların tümü, kendi başlarına birer dindir. Ancak hak din İslâm’dır. Bu din, ilahi vahye dayanan, fıtrata uygun bir dindir. Bu dinin tanıdığı sanat, güzelliğin ve ahengin sınırları içindedir. Bu dinin nihai hedefi, mutlak güzel olan yaratıcıya varmaktır. Sanatın da nihai hedefi budur. İnsanlar, bir olgunluğa erişince ancak bunun farkına varırlar.
- Sanat Ve Muhalefet
Sanat-edebiyat faaliyetlerine her devirde ve özellikle yeni zamanlarda çeşitli kesimlerden tepkiler ve itirazlar gelmektedir. Gündelik yaşayan insandan tutun, devlet adamlarına, bilim çevrelerine kadar. Sanat çabaları; daha çok duygu alanımıza seslendiğinden, her meselenin çözümünü kuru aklın kuralları içinde arayanlar için bir tenkit ve itirazlar alanıdır. Gündelik işlerin yoğunluğu içinde kitap okumaya vakit ayıramayan insanlar için ise edebiyat, bir fanteziden ibarettir. Meselâ edebiyatın önemli bir dalı olan şiir böyle düşünenler için, fayda getirmeyen, karın doyurmayan gereksiz boş bir uğraştır. Vakit öldürmekten başka bir işe yaramaz. Sanat-edebiyat faaliyetlerine zaman zaman kanun koyuculardan da itirazlar gelmektedir. Onların uygulamalarda yaptıkları yanlışlıkları eleştiren yazar ve sanatçıları hiç hoş karşılamazlar. Hatta düşünceyi ve onun pratikte yansıması olan eserleri suç sayıp toplatırlar, sahipleri hakkında soruşturma açar, gerekirse mahkûm ettirirler. Sanırlar ki bu tür eleştiriler, giderek kurulu olan kamu düzenini bozacaktır. Devleti idare edenlerin yaptıkları hata ve yanlışlar, duyarlı olan sanat adamlarının gözünden kaçmadığı için onlar her vesile ile muhalefet görevlerini yaparlar. Sanat ve fikir adamları, yaptıkları yazılı ve ya sözlü eleştirileriyle devlet adamlarını zor durumda bırakabilirler. Onların tepeden inmeci, (jakoben) baskıcı tutum ve davranışlarını toplumun önüne, ellerindeki yayın araçlarıyla duyururlar. Sanat ve edebiyat adamları, bir çeşit halkı uyarıcı eylemler içinde olduklarından, tarih boyunca kanun koyucular ve devleti idare edenlerle aralında sürtüşme ve gerginlik hep devam etmiştir. Bu açıdan onlar sanat adamlarından oldukça çekinirler. Kendi kurulu düzenleri adına bir tehlike sezildiği an bu tür faaliyetlere sansür uygulayabilirler. Bu ve benzeri uygulamalar sanat adamının önündeki açmazlardır. Yöneticiler içinse bir tür korunma silahıdır. Namuslu bir aydın ve sanatçı, bu tür durumları peşinen bilecek ve doğru bildiği şeyleri söylemekten ve yazmaktan asla çekinmeyecektir. Bu onun hem aydın olma sorumluluğu hem de insanlık borcudur. Sanatkârlar, özellikle şairler, toplumuna veya bütün insanlara yapılan her türlü haksızlıklar karşısında muhalefet görevini yaparak sesini yükseltecektir. Bu soylu davranış, insanın ve sanatın haysiyetini korumak adına vardır. Bir de şu var: Her meslek erbabı, kendi mesleğine ve meşrebine bağlıdır. Kendisinin uğraştığı alanların dışında kalan mesleklere ilgisi dolaylı bir ilgidir. Sanat faaliyetleri ile ilgilenmek ise başlı başına bir ilgi ve bağlantı alanıdır. Meselâ hayatında bir kere olsun bir tiyatro eseri seyretmemiş birisi için, bu kesimin bütün sanatçıları birer palyaçodan ibarettir. Şair İsmet Özel’in dediği gibi insanlar hangi dünyaya kulaklarını açmışlarsa diğerlerine sağırdırlar. Hayatında sanat alanlarıyla hiç ilgilenmemiş birileri için bu alanın gerçeklikleri ona pek bir şey ifade etmez. Sanattan başka alanlarda çalışan insanların, sanatçılarla çatışmalarının temelinde, sanat meselelerine yabancı, kör ve sağır kalmaları yatmaktadır. Sanatın, dün olduğu gibi bu gün de ve yarın da bir işlevi olacaktır kuşkusuz. Sanat çabaları, insanın ve onun çevresi arasında bir denge sağlamaya yardımcı olmaktadır. İnsanoğlu yaratılışı gereği, bir savaşçı bir de barışçı yönelimler içindedir. Kimi insanlarda savaşçı, kimi insanlarda barışçı eğilimler öne çıkmaktadır. İnsan ruhu; bazen bir coşku, bazen da bir sükûn içinde yer almaktadır. Bu noktada sanat, kişinin ruhundaki met ve cezrin, iniş ve çıkışların, durulma ve kabarmaların ortaya dökülmesine yardımcı olmaktadır. İnsanın özünde, kendini aşma cehdi ve eğilim vardır. Ferdi olandan toplumsal olana, oradan evrensel olana açılmak ve ebediliğe yükselmek arzusu, insanın fıtri bir eğiliminden kaynaklanmaktadır. Asıl sanat ve edebiyat çabaları, insanın bu eğiliminden doğmaktadır. Sanatkâr, yaşadığı hayatı kavrayıp ruhunun derinliklerinde duyumsadıktan sonra çeşitli renk, ses, şekil ve işaretler halinde tekrar insanlara armağan eder. Sanatın bu bağlamda bir görevi var: İnsanın kendi bütünlüğü içinde, kendi kendisinin farkına varması, kendini aşma istek ve iştiyakı uyandırması, sanatın görevidir. Sanat çabaları, insanda var olmak şuuru uyandırır. Ben neyim, ben kimim derken ben de varım der sonunda. Bir kere sanat çabaları, varlık (ontolojik)problemi alanına girince varlık ötesini de araştırmaya namzet olur.
- Sanat Yazısı
İnsanoğlunun sanat gayretlerini irdelediğimizde; sanatçının kendini tekrarlamasından, dönüp dolaşıp aynı şarkıyı söylemesinden, tabiatı aynen kopya etmesinden dolayı sanat ürünlerini yakından takip edenlerde bir bıkkınlık meydana getirdiklerini görmek mümkündür. Okumaya alışık insan, sanatkârdan çoğu zaman değişik sesler ve renkler beklemekte ve bu bekleyişi kendinde bir hak olarak görmektedir. Oysa sanatkârın değişik ve yeni olarak verdiğini sandığı şey, o güne kadar belki binlerce kere tekrarlanmıştır. Aslına bakarsanız ‘yeni’ olan bir şey yoktur. Sanatkârın ilettiği veya verdiği mesaj, insandan ve tabiattan soyutlanmış, dünya coğrafyasının dışından gelen bir şey değildir. Sanatkâr mesajını iletirken kendi iç dünyasının iklimlerinden ve sanatçı mizacından başka, sanat kültürü ve duyarlığı ile birlikte o güne kadar ki sanat tecrübelerinden de yararlanarak söylemek istediğini sözle, yazıyla, resimle, musikiyle veya herhangi bir vasıtayla ifade eder. Sanatkâr, eserini hangi formda sunarsa sunsun, onun vazgeçemediği tek şey estetiktir. Onun bütün çabası, güzelliği yakalama ve onu terennüm etmektir. İnsanoğlunun ilk dönem medeniyetlerindeki sanat anlayışı tabiatı olduğu gibi kopya edip yansıtmak şeklinde tezahür ediyordu. Bu medeniyet kalıntılarına baktığımızda, şekilsiz taşların geometrinin yardımıyla şekillendiğini görürüz. İnsan idrak ve şuurunun gelişmesiyle sanat eserleri şaheserlere dönüşecek, soy sanatkâr da kendi iklimi içinde yetişecektir. Bir gülün yetişip yetmesi iklim ve toprak şartlarına bağlıdır. Sanatkârın eserini verebilmesi için de belli bir ortam ve bir sanat iklimi gerekir. Klasikleşmiş bir sanat eserinde, objeler dünyasının kalıplar içinde dondurulmuş olduğunu ilk bakışta hemen fark edebiliriz. Sonsuzluğu kucaklayan esereler acaba klâsik olmuş eserler midir? Doğu klâsikleri bir yana, batı klâsiklerinin, insanın sonsuzluk özlemini tümüyle tatmin ettiğine inanıyor muyuz? Batıda Klasizm’e karşısı realizmin çıkışı hiç de gecikmemiştir. Realizm dahi kısa bir süre sonra yerini sürrealizme terk ederken sanat dünyasında nesnelerden kaçış başlamış, ‘iç gözlem’(introspection), öze inmek kaygısı baş göstermiştir. Bu bağlamda batıda sübjektivizmi şuurlu olarak savunan sanatkârların çıkışı gecikmemiştir. Camus’un absürdünü (saçma), Nietzsche’nin nihilizm ’indeki isyanını nasıl açıklamalı? Çünkü bu yüzyılın sanatçısı artık eşyanın değil, kendi kendisinin bir açıklanmasının yapılmasını istemektedir. Günümüz sanatçısı, somut bir düzlemde insanı soyut bir âleme ve ebedi bir varoluşa doğru götürmek istemektedir. Batı, ebedi varoluş inancını yanlış yorumladığından insanlığı ebedi varoluşa götürme işi, inancı yüklenmiş sanatkârlara kalmaktadır. Klâsik sanatçı dışa dönük olup ilhamını eşyalar dünyasından alırken, çağın sanatçısı ilhamını önce kendi iç değerlerinden almaktadır. Çağın sanatçısı bu haliyle çağdaş insanın bütün dramını omuzlamaktadır. O fizik ve metafizik ayrımı yapmadan bütün yanını ve yönünü insana ve onun ötesine (mavera) çevirmiştir. Sanatı, muhayyile için bir fantezi, sanat eserini bir vehimler sistemi (halüsinasyon) sananlar, sanat çabalarını ve sanatkarın dünyasını anlamayanlardır. Sanat çabaları için harcanan emek ve zaman onlara göre boşa harcanmıştır. Onlara göre sanatçı, abesle iştigal eden zavallı bir insan, sanat ise ilgi çekici ve oyalayıcı bir oyundan ibarettir. Ancak işin bu kadar ucuz olmadığını sanatla uğraşanlar bilir. Sanat eserinde; tekliğin, birliğin ve hürlüğün rüzgârı esiyorsa, sırlar âleminin ihtişamı parıldıyorsa o eser gayesine doğru yol alıyor demektir. Bu bağlamda meselâ Eflâtun’un ‘Sanat, insanın düşünce düzenin bozabilir.’ deyişi biraz havada kalır. Yoksa sanatta ilham ve keşif kavramlarını nasıl ve neyle açıklayabiliriz? Sanat çabalarına yapılan itirazlar, tarih içinde ahlakçılardan geldiği gibi devlet adamlarından ve gündelik hayatını yaşayan yığınlarından da gelmiştir. Politika mı yoksa poetika mı tartışmasında poetik olan, politik olanın her zaman üstünde yer almıştır. Sanat çabaları, mevcut yerleşik düzenleri ve gelenekleri zorladığı, yapılan yanlış uygulamaları acımasızca eleştirdiği için zaman zaman idarecileri kızdırmışta olabilir. Pratik insanlar gündelik yaşamaya alışık olduklarından, herhangi bir sanat eserini okumaya fırsat bulamadıklarından sanatı, özellikle edebiyat ürünlerini kendileri için ağır bir yük olarak görmüşlerdir. Ancak bütün zamanlarda sanat eserlerinden zevk alanların sayısı belli bir sayıda kalmıştır. Sanatın kaderi budur.
- Sanatta Ahlâk Telakkîleri
Tarih boyunca sanat çabalarına ilk tepkilerin hep ahlâkçılardan geldiği söylenir. Burada batının sanat ve ahlâk anlayışı ile İslâm'ın sanat ve ahlâk anlayışını bilmekte fayda vardır. Sanat faaliyet ve çabalarının evrensel olmasına karşılık sanatkârın içinde yetiştiği kültür ve medeniyetin, yaşadığı iklim ve coğrafyanın sanat adamının kimlik ve kişilik kazanmasında paylarını inkâr etmek mümkün değildir. Genel olarak ahlâkçıların sanatkârı suçlamasındaki temel neden şudur: Hayat gibi ciddi ve üzerinde düşünülmesi gereken bir iş varken bu sanatkârlar neden hep duygusal şeylerle oyalanıp duruyorlar? Bu suçlama bir anlamda yersiz ve gereksizdir. Zira genel sanat faaliyetleri, hayattan uzak ve kopuk şeyler değildir. Bu etkinlikler, hayatın içinde ve onun vazgeçilmez bir parçası olmakla beraber, hayatın işleyişini güzel bir biçimde ifade ve terennüm etmektedirler. Eflâtun, bütün şiirlerini yakıp şairliği bırakarak felsefeye başlayınca hemen sanata karşı bir tavır almıştır. O tavır şudur: ‘Sanat, bir yerde insan düşüncesinin bütünlüğünü ve düzenini bozabilir.’ Eflâtunun kendisi ahlâkçı ve kuralcı olduğundan meslek ve meşrebi gereği sanat çabalarına karşı duruşu ve tepkisi normal karşılanmıştır. Sanat faaliyetleri; insan aklının sınırlarını aşarak sonsuzluğun derinliklerine doğru uzanırken, akıl alanından akıl üstüne, realiteler dünyasından gerçek üstüler bölgesine, fizikten metafiziğe, maddeden manaya ve maveraya kadar uzandıkça gerçek anlamını ve değerini bulmaktadır. Bir sanat eseri, eşyaların sadece biçimsel güzelliğini yansıtıyorsa, doğayı körü körüne taklit ediyorsa, böyle eserlere ve sanatkârlara tepkiler ahlâkçılardan dışında başka kesimlerden de gelebilir. Ortaya çıkan eserler, insan fıtratına aykırı, meselâ müstehcen alanlarda dolaşıyorsa bunlara karşı tepkiler toplumun değişik kesimlerinden gelmekte gecikmez. Bir sanat eserine nereden bakılırsa bakılsın onda hürlüğün, birliğin rüzgarını yakalamak, gizemin ihtişamını görmek her zaman mümkündür. Orta çağ Hristiyan Avrupa'sında sanata, 'Şeytan çömezinin işleri' gözüyle bakılırken, aynı dönem İslâm dünyasında sanat faaliyetlerine hız verilmiş, İslami kuralların müsaade ettiği alanlarda harika eserler ortaya konmuştur. İslâm medeniyetinde sanat, 'sonsuzluğun eşyada dondurulmuş bir ifadesi' olarak algılanmıştır. Sanat, edebiyat faaliyetlerine her dönemde olduğu gibi özelikle yeni zamanlarda da çeşitli kesimlerden tepkiler ve itirazlar gelmektedir. Devlet adamlarından, politikacılardan bilim adamlarına, gündelik yaşayan sıradan insanlara kadar. Sanat ve edebiyat çabaları akıldan çok duyguya hitap ettiğinden, her meselenin çözümünü kuru aklın dar kalıpları içinde çözmeye alışmış insanların itiraz alanlarına girmektedir. Kitap okumaya zaman ayırmayan, gündelik yaşayan sıradan insanlar için edebiyat, sanat çabaları; bir fantezi, faydasız, gereksiz ve karın doyurmayan içi boş çabalardır. Karşılığında para getirmeyen her faaliyet aslında boş bir çabadır bu kesimleri için. Kanun koyucular da zaman zaman sanat çabalarına ve ortaya çıkan sanat ürünlerine itiraz etmektedirler. Onların politik uygulamalarını eleştiren, bu konuda yazılar yazan, eserler ortaya koyan sanatçı ve yazarlara hoş bakmazlar. Onların politik uygulamalarda ortaya çıkan yanlışlıkları, bu yazarlar ve sanatçılar tarafından toplum önünde sergilendiği ve eleştirildiği içindir ki çoğu zaman siyaset adamları ile sanat adamları arasında bir uyum sağlanamaz. Çünkü onlar için bu tür eleştiriler, giderek kurulu düzeni bile bozabilir. Devleti idare edenlerin yanlış, tepeden inmeci uygulamaları, sanat adamlarının gözünden kaçmadığı içindir ki durum yazıya döküldüğünde işin rengi de değişir. Sırf bu yüzden düşünce suçundan yargılanan sanat adamlarının varlığı tarih boyunca hiç eksilmemiştir. Ama tarih boyunca da görülmüştür ki poetika (sanat), politikadan (siyasa) hep üstün sayılmıştır.











