Sanattan Fayda Ummak
- Mehmet Atilla Maraş

- 3 gün önce
- 2 dakikada okunur
Kimi sanat adamları dünyayı olduğundan daha güzel gösterme çabasına girerler. Bunun için renklerin, ışığın, şekillerin ve seslerin imkânlarından yaralanırlar. Bütün çabaları insanları güzel olanla tanıştırmaktır. Sanat çabaları sonunda ortaya bir takım eserler çıkar. Bu eserlere insanların maddi bir değer biçmesi çoğu kez bizi yanıltır.
Sanatkâr, eserine paha biçmekten uzak durmalıdır. Böyle bir çabaya girmesi hem kendini hem de eserinin değerini küçültür. Çünkü sanatkâr, faydacı olmaktan çok estetiğe yakın olmalıdır.
Fayda ve güzellik, biri birine zıt olan iki kavramdır. Sanat alanında estetik kaygı ve heyecanlar sürekli vardır. Bu kaygı, yerini faydacılığa, para ve üne kavuşma arzusuna bıraktığı an, sanat eseri eser olmaktan çıkar, ucuz işporta malına döner. Çünkü sanat bir amaç için yapılır. Ancak amaç, büsbütün para kazanmak adına olursa bu çabaya da sanat çabası ve sanat faaliyeti demek olmaz.
Sanatkâr; gözünü güzeli görmeye, dilini güzel söz söylemeye, kulağını güzel sesler duymaya, açan adamdır.
Gayesine ulaşan sanat çabaları, duygusal bir oyalanış olmaktan çıkar. Duygunun ne olduğunu bize, hayattaki tecrübelerimizden çok sanat ve edebiyat faaliyetleri öğretmektedir. Sanat faaliyetleri, duygusal alandan düşünce alanına kadar her türlü tecrübemize ışık tutmaktadır. Sanat ve edebiyat çabası, bizim dağınık olan düşüncelerimizi bir düzene sokmada da yardımcı olmaktadır.
Sanatla zanaat arasındaki en bariz fark şudur; birinde güzellik öbüründe fayda ön plandadır. En zaruri ihtiyaçlarımızda bile sanat kırıntılarına rastlamak mümkündür. Meselâ çömlek yapmak bir zaruretten doğmuştur. Ancak çömlek yapılırken, ona bir biçim verilmiş, üzeri süslenmiştir. Demek oluyor ki çömleğin pratik hayatta sağladığı fayda ile onun bir sanat eseri haline gelmesi, bir sanat endişesinden kaynaklanmaktadır. İnsanda sanat fikri, ta ilk baştan bugüne kadar var ola gelmiştir.
Anadolu insanı, üzerine oturmak için dokuduğu kilimi ve halıyı mutlaka nakışlamaktadır. En basit ihtiyacı olan bir un çuvalını bile örerken üzerine motifler, figürler, nakışlar işlemektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.
İnsanlar hayatta kalabilmek için zaruri ihtiyaçlarını temin ederlerken fayda boyutunu öne çıkarır, ardından sanat yaparak güzellik boyutunu da ihmâl etmez. Maddi ve manevi ihtiyaçlar içinde olan insan, bu ihtiyaçlarını karşılarken bir sanat endişesine de kendini kaptıracaktır.
Süleymaniye Camii, sadece bir sanat eseri değildir. Mimar Sinan, onu sırf bir sanat abidesi yükselteyim,
ya da bir mimarlık şaheseri ortaya koyayım diye inşa etmemiştir. Süleymaniye, her şeyden önce bir mabettir. Müslümanların ibadet ihtiyaçlarını karşılamak için inşa edilmiştir. Ama o ihtiyaçla birlikte sanatkâr, tekniğin ve mimarlık sanatının bütün inceliklerini kullanarak bir eser ortaya çıkarmıştır. Bu durum, bir yerde inancın mermerde somutlaşmasıdır. İnancın, mimarinin yardımıyla kalıplarda dondurularak bir biblo gibi, yeryüzüne kondurulmasıdır.
Her insan hayat boyu var olmak ister. Biz biliyoruz ki insan fani bir varlıktır ve her fani gibi ölümü tadacaktır. Ancak sanatkâr, arkasında bıraktığı eserleriyle adeta ölümsüzleşecektir.
Sanat çabalarının altında birazda insanın bu ebedi var olma istek ve arzusu yatmaktadır. Süleymaniye’nin güzelliği, ihtişamı ve o heybeti karşısında insanoğlu hayretini ve hayranlığını gizleyemez. Ayrıca onu ortaya çıkaran zekâya da meftun olur.