Sanat Yazısı
- Mehmet Atilla Maraş

- 3 gün önce
- 3 dakikada okunur
İnsanoğlunun sanat gayretlerini irdelediğimizde; sanatçının kendini tekrarlamasından, dönüp dolaşıp aynı şarkıyı söylemesinden, tabiatı aynen kopya etmesinden dolayı sanat ürünlerini yakından takip edenlerde bir bıkkınlık meydana getirdiklerini görmek mümkündür. Okumaya alışık insan, sanatkârdan çoğu zaman değişik sesler ve renkler beklemekte ve bu bekleyişi kendinde bir hak olarak görmektedir. Oysa sanatkârın değişik ve yeni olarak verdiğini sandığı şey, o güne kadar belki binlerce kere tekrarlanmıştır. Aslına bakarsanız ‘yeni’ olan bir şey yoktur.
Sanatkârın ilettiği veya verdiği mesaj, insandan ve tabiattan soyutlanmış, dünya coğrafyasının dışından gelen bir şey değildir. Sanatkâr mesajını iletirken kendi iç dünyasının iklimlerinden ve sanatçı mizacından başka, sanat kültürü ve duyarlığı ile birlikte o güne kadar ki sanat tecrübelerinden de yararlanarak söylemek istediğini sözle, yazıyla, resimle, musikiyle veya herhangi bir vasıtayla ifade eder. Sanatkâr, eserini hangi formda sunarsa sunsun, onun vazgeçemediği tek şey estetiktir. Onun bütün çabası, güzelliği yakalama ve onu terennüm etmektir.
İnsanoğlunun ilk dönem medeniyetlerindeki sanat anlayışı tabiatı olduğu gibi kopya edip yansıtmak şeklinde tezahür ediyordu. Bu medeniyet kalıntılarına baktığımızda, şekilsiz taşların geometrinin yardımıyla şekillendiğini görürüz. İnsan idrak ve şuurunun gelişmesiyle sanat eserleri şaheserlere dönüşecek, soy sanatkâr da kendi iklimi içinde yetişecektir. Bir gülün yetişip yetmesi iklim ve toprak şartlarına bağlıdır. Sanatkârın eserini verebilmesi için de belli bir ortam ve bir sanat iklimi gerekir.
Klasikleşmiş bir sanat eserinde, objeler dünyasının kalıplar içinde dondurulmuş olduğunu ilk bakışta hemen fark edebiliriz. Sonsuzluğu kucaklayan esereler acaba klâsik olmuş eserler midir? Doğu klâsikleri bir yana, batı klâsiklerinin, insanın sonsuzluk özlemini tümüyle tatmin ettiğine inanıyor muyuz? Batıda Klasizm’e karşısı realizmin çıkışı hiç de gecikmemiştir.
Realizm dahi kısa bir süre sonra yerini sürrealizme terk ederken sanat dünyasında nesnelerden kaçış başlamış, ‘iç gözlem’(introspection), öze inmek kaygısı baş göstermiştir. Bu bağlamda batıda sübjektivizmi şuurlu olarak savunan sanatkârların çıkışı gecikmemiştir. Camus’un absürdünü (saçma), Nietzsche’nin nihilizm ’indeki isyanını nasıl açıklamalı? Çünkü bu yüzyılın sanatçısı artık eşyanın değil, kendi kendisinin bir açıklanmasının yapılmasını istemektedir.
Günümüz sanatçısı, somut bir düzlemde insanı soyut bir âleme ve ebedi bir varoluşa doğru götürmek istemektedir. Batı, ebedi varoluş inancını yanlış yorumladığından insanlığı ebedi varoluşa götürme işi, inancı yüklenmiş sanatkârlara kalmaktadır. Klâsik sanatçı dışa dönük olup ilhamını eşyalar dünyasından alırken, çağın sanatçısı ilhamını önce kendi iç değerlerinden almaktadır. Çağın sanatçısı bu haliyle çağdaş insanın bütün dramını omuzlamaktadır. O fizik ve metafizik ayrımı yapmadan bütün yanını ve yönünü insana ve onun ötesine (mavera) çevirmiştir.
Sanatı, muhayyile için bir fantezi, sanat eserini bir vehimler sistemi (halüsinasyon) sananlar, sanat çabalarını ve sanatkarın dünyasını anlamayanlardır. Sanat çabaları için harcanan emek ve zaman onlara göre boşa harcanmıştır. Onlara göre sanatçı, abesle iştigal eden zavallı bir insan, sanat ise ilgi çekici ve oyalayıcı bir oyundan ibarettir. Ancak işin bu kadar ucuz olmadığını sanatla uğraşanlar bilir.
Sanat eserinde; tekliğin, birliğin ve hürlüğün rüzgârı esiyorsa, sırlar âleminin ihtişamı parıldıyorsa o eser gayesine doğru yol alıyor demektir. Bu bağlamda meselâ Eflâtun’un ‘Sanat, insanın düşünce düzenin bozabilir.’ deyişi biraz havada kalır. Yoksa sanatta ilham ve keşif kavramlarını nasıl ve neyle açıklayabiliriz?
Sanat çabalarına yapılan itirazlar, tarih içinde ahlakçılardan geldiği gibi devlet adamlarından ve gündelik hayatını yaşayan yığınlarından da gelmiştir. Politika mı yoksa poetika mı tartışmasında poetik olan, politik olanın her zaman üstünde yer almıştır.
Sanat çabaları, mevcut yerleşik düzenleri ve gelenekleri zorladığı, yapılan yanlış uygulamaları acımasızca eleştirdiği için zaman zaman idarecileri kızdırmışta olabilir. Pratik insanlar gündelik yaşamaya alışık olduklarından, herhangi bir sanat eserini okumaya fırsat bulamadıklarından sanatı, özellikle edebiyat ürünlerini kendileri için ağır bir yük olarak görmüşlerdir. Ancak bütün zamanlarda sanat eserlerinden zevk alanların sayısı belli bir sayıda kalmıştır. Sanatın kaderi budur.