İnsan Ve Sanat
- Mehmet Atilla Maraş

- 3 gün önce
- 2 dakikada okunur
Sanatın tarihi, insanlığın tarihi ile başlar. İnsanoğlunun özelliklerinden birisi onun alet yapıcı oluşudur. İşlerini kolaylaştırmak için çeşitli aletler yapan insan, yaptığı bu aletlere bir biçim, bir hacim vermektedir. Eşyaya kazandırdığı bu biçim ve bu hacmi, hangi işte kullanacaksa o işe uygun hale getirecektir. Yani aletin şekli, göreceği işe göre nitelik kazanacaktır. Bu zorunlu biçimin dışında eşya üzerinde yapılan her değişim ve çalışma o eşya üzerinde süs, bir başka söyleyişle sanat olacaktır. Bunun için belli bir deneyimin var olması gerekmektedir.
Zamanla eşyaların giderek çoğalması, insanın gün geçtikçe artan ihtiyaçlarıyla doğru orantılıdır. Oysa hepimiz biliriz ki insan ihtiyaçları sonsuz, bunları tatmin edecek olan kaynaklar ise kıttır. Bu taktirde insan ihtiyaçlarının bir öncelik sırası olması gerekir. Her yeni yapılan alet, bir önceki benzerinden daha da geliştirilir ve yeni ihtiyaçları karşılayacak fonksiyonlar kazandırılır. Bu, eşyanın tarih boyunca evrimidir. Eşyanın hem şekil ve hem de işlevsel evrimi ile birlikte sanat anlayışları da evrim geçirir.
İnsanın doğayı taklitle başlayan sanat faaliyetleri, zamanla tabiata hâkim olmak, ona üstünlük kurmak noktasına ulaşınca, birden bire hesaplar alt üst olmuş, insanın bütün dünyasını kaplayan eşya kalabalığı, insan tekini adeta cüceleştirmiştir. Bu noktadan sonra sanat faaliyetleri de anlamını yitirmeye yüz tutmuştur.
İnancımıza göre insan, bu evrenin bir özeti hükmündedir. Yer, gökler ve ikisi arasında yaratılanlar, insanoğlunun istifadesine sunulmuştur. Doğasında bencillik olan insan; istifadesine sunulan bunca nimete şükretme makamındayken, tam tersini yaparak süratle doğayı tüketmeye ve tahrip etmeye yönelmiş, nimetler hor ve insafsızca tüketilirken kendisine bir ceza olarak yine kendisinin yaptığı eşyalara boyun eğdirilmiştir.
Bir başka deyişle insan, yaptığı aletlerle övünürken esas yaratıcıyı unutmuş, buna karşılık kendisinin yaptığı eşyanın kulu ve kölesi durumuna düşmüştür. Bu açıdan bakıldığında, insanın kendi konumunu bugün için yeniden gözden geçirmesi ve yapıp ettiklerine yeniden bakması gerekmektedir. İnsan tabiatı, eşya ve olayları yeniden yorumlayarak bir senteze gitmek zorundadır.
Bir sanat eserinin ortaya çıkabilmesi için üç evreden geçmesi gerekir. Önce duyarlık ve ruhi etkileşim. Sonra bu duyarlığın insan ruhunda meydana getirdiği hareket ve değişim (metamorfoz). Daha sonra, sanatkârın deneyimleriyle birlikte içindeki etkileşimin dışlanması, dışa vurumu. Ancak bu son aşamadan sonradır ki eser ortaya çıkabilecektir. Böylece sanatkâr, duygu yoluyla algıladıklarını, kendi varlığını da buna katarak eser olarak geri verecektir. Bu oluşumla birlikte sanat eseri, kendi sahibinin damgasını ve kişiliğini üzerinde taşıyacaktır.
Sanatkârın ruh dünyasında şekillenen eser, onun dünya görüşü ve hayatı algılayış biçimiyle birlikte sanatçının mizacı ve karakteriyle yakın bir ilişki içine girmiş olur. Bu taktirde biz sanatkârı eğer tanımak istiyorsak, eserinden önce onun bağlı bulunduğu dünya görüşünü, hayatı algılayış biçimini, tanımamız ve bilmemiz gerekecektir.
Uçsuz bucaksız evren, onun uzun zamanlardan bu yana hiç bozulmayan dengesi ve ahengi, rengârenk yeryüzü, yeryüzünde bütün haşmetiyle doğa, doğada uyum içinde olan canlı ve cansız varlıklar, bütün bunların üstünde yaratılmışların en şuurlusu ve en onurlusu olarak insan... Böyle bir tablo karşısında insanın hayrete düşmemesi imkânsızdır. Hayrete düşen insanlar için sanat, sanat faaliyetleri ve sanatkârlar ancak bir anlam ifade edebilir. Bunun dışında kalanlar için sanatın dünyası, meçhul ve yabancı bir dünyadır.