top of page

Boş arama ile 74 sonuç bulundu

  • Şair ve Roman Yazarı Dostum Mustafa Miyasoğlu

    Mustafa Miyasoğlu, 1946 Kayseri doğumludur. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunudur. (1973) Uzun yıllar liselerde edebiyat öğretmenliği, üniversitede okutmanlık yaptı. Millî Gazete ve Yeni Devir Gazetelerinde kültür ve edebiyat yazılarının yanında birçok edebiyat ve sanat dergisinde şiir ve hikayeleri yayınlandı. İlk şiiri Kayseri’de yayınlanan ‘Filiz’ dergisinde çıktı. (1966) Şiir, Deneme ve Roman türünde eserler yazdı. Suffe yayınlarını kurarak Kültür Sanat Yıllıkları yayınladı. İlk şiirlerinde korkuyu, yalnızlığı, imkânsız aşkı konu olarak ele aldı. Sonraki dönemlerde edebiyat geleneğimizin motifleri ile çağdaş insanın iç dünyasındaki kırılmaları ve bunun doğurduğu hüznü dile getirdi. 1978’de yayınlanan ‘Devran’ adlı şiir kitabında Endülüs İslam Medeniyeti'nin yitişine odaklanır ve hayli hüzünlenir. Bugün o yerlerde, kıvrak İspanyol danslarının ayak sesleriyle, uzakta bir gitarın nağmeleri yankılanmaktadır. Sanat eserlerinde olduğu gibi sanat anlayışında da milli, İslami ve evrensel özü yakalamaya çalıştı. Deneme ve incelemelerinde dünya görüşü yüzünden ihmal edilen kişileri inceledi. Mustafa Miyasoğlu ile uzun yıllar mektuplaştık. Bana yazdığı ilk mektubun tarihi; Ocak. 1977. O tarihlerde İzmit İmam Hatip Lisesi’nde yazar Ali Nar’la birlikte edebiyat öğretmeni olarak çalışıyordu. Onun ve diğer sanatçı dostlarımın bana yazdıkları mektupları titizlikle saklıyorum. Bir gün birileri gelir bunlara sahip çıkar diye. Edebiyatçı ve sanatçı dostlarımın bana yazdıkları mektupların tamamı beş yüzün üstündedir. Yıl 1982. Temmuz ayı. Aydın'dayım. Mustafa Miyasoğlu beni İstanbul’a davet etti. O zamanlar Miyasoğlu’nun hazırlayıp yönettiği Yeni Devir  Gazetesi’nin sanat sayfasında şiir sanatına ilişkin yazılar yazıyorum. Hayatımda, yazdığım sanat yazılarından ötürü ilk defa telif alıyorum. Bunda Mustafa Miyasoğlu’nun payı büyüktür. Emeğe, sanata ve sanatçıya saygılı bir yazardı. Yeni Devir Gazetesi’nin o günkü Yazı işleri Müdürü Hüseyin Evliyaoğlu ile buluştuk. Yazı yazma konusunda anlaştık. İş telif ödemeye gelince, Hüseyin Bey yan çizdi. Bize dedi ki; ”Ben istersem gazeteyi, liseli öğrencilerin bize gönderdiği yazılarla da çıkarabilirim. Ama siz yazın istiyorum. Ancak yazılarınıza telif filan ödeyemem. Siz, Allah rızası için yazacaksınız.” Diyerek bize ve vereceğimiz emeğe karşı bir saygısının olmadığını esefle gördüm. Ben de “İnsan emeğine saygı duyulmayan bir yerde, bir dakika bile durmamalıyız.” deyip oradan ayrıldık. Vahap Akbaş Çorlu’ya döndü. Akşam Mustafa Miyasoğlu, beni evinde misafir etti. Kitaplarla dolu misafir odasında gece yarılarına kadar sohbet ettik. Entertipte Kurşun Döken İşçiler Ertesi gün Mustafa bizi, Millî Gazete'nin basıldığı Milsan Matbaa Tesisleri'ne götürdü. Ben de çok merak ediyordum doğrusu bu tesisleri. Orada çalışan, sonradan ortak dostumuz olan yazar, Abdurrahman Şen’le tanıştırdı bizi. Abdurrahman Bey bizi, Milsan’nın dizgi tesislerini gezdirdi. Entertip dizgi makinaları yeni çıkmıştı. Nasıl bir şey diye merak ediyordum doğrusu. Dizgi makinaları bodrum katındaydı. Burada havalandırma, aspiratör, pencere filan hiçbir şey yoktu. Havasız ve karanlık bir yerdi. Çok düşük sarı ışık veren elektrik ampulleriyle aydınlatılıyordu. Entertip dizgi makinelerinin başında, süratle dizgi yapan gençleri gördüm. Temmuz ayı ateş püskürüyordu. Hava çok sıcaktı. Çalışırken kan-ter içinde kalan gençler, gömlek ve iç çamaşırlarını çıkarmış oldukları halde on parmakla yazıyor, makinaya kurşundan harfler dökerek dizgi yapıyorlardı. Büyük bir özveri ile çalışıyorlardı. Ben bu manzara karşısında, ”İşte gerçek emekçi, gerçek idealist gençler bunlar. Merak ederek Abdurrahman Şen’e sordum. “Bu gençler aylık ne ücret alıyorlar? Herhalde patronlar en yüksek ücreti bu arkadaşlara veriyordur.” Dememe kalmadan Abdurrahman Şen, acı acı güldü ve bana dönerek dedi ki; “Ne parası abi, bunlar asgari ücretle çalışıyorlar. Hiçbir güvenceleri de yok. Hiçbiri sigortalı bile değil. Patronun bir işaretiyle her an kapının önüne konulup işsiz kalabilirler.” Çok şaşırmıştım. Bodrumdaki bu odalardan içeriye güneş girmiyor, düşük mumlu ampulün ışığı ile odalar aydınlatılıyor. Bu manzaradan çok etkilenmiştim. Kendi kendime dedim ki: “Kim olursa olsun, inancı ne olursa olsun, tatbikatta, vahşi kapitalizmin kanunları burada da işliyor.” Tesislerin sahibi Müslüman da olsa bu böyle oluyor. Emeğin karşılığı tam olarak ödenmiyor. Şahidi olduğum bu tabloyu hayatım boyunca hiç unutamadım. Oysa aziz Kuran'da, emeğin insana ait en büyük değer olduğu bildiriliyordu:   Leyse lil insani illâ ma seâ . (Necm - 39) ‘İnsan için, kendi emeğinden başka bir şey yoktur.' Miyasoğlu’nun bana yazdığı ilk mektuplarından biri: 17. 01. 1977. İzmit Azizim, Mektubunu aldım. İki kere cevap yazmak istedim, olmadı. O kadar soru sormuşsun ki, “konuşmalıyız” kabilinden yazışamayacağım için, beni bağışla. Zaruretler bazı şeyleri daha öne almamızı gerektiriyor. Öğretmenlerin zor günlerine yormasaydınız “uzun ve tafsilatlı” cevaplar yazabilirdim. Mazur görün. Mavera ’ya sevindim Ötekileri sizin kadar ben de merak ediyorum. Çünkü uzun zamandır ben de görmüyorum. Ne de olsa taşradayız! Düşünceyi bulamıyorum…(Düşünce Dergisi) Şiirlerinizi sevdiğimi daha önce yazmıştım. İkinci kitabı oluşturacak dosyayı biraz da size özenerek götürüp verdim. (Dergâh yayınlarından çıkan şiir kitabımı kastediyor. ) Altı aydır ellerinde, iki aya kadar çıkarmazlarsa Dergâh ’tan alıp bir köşeye atarım. Tasavvurların eskimesi çok kötü bir şey. Kutlu, (Mustafa Kutlu) kaçamak cevap veriyor, kitap Kasım’la Mayıs arasında sallanıp duruyor. Ansiklopediye sık sık madde göndererek, bazen listelere bakarak yardım etmeye çalışıyorum. (Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi) İnşallah bu çizgiyi korur. Yeni ansiklopedi hazırlığını duymuşsundur. Biraz acele etmediler mi ? Kitabınızdan iki nüsha rica ediyorum yanınızda varsa. Biri üzerinde sekiz on şiiri işaretlerseniz iyi olur. Aramızda kalsın, bir antoloji hazırlığı var da… Bu mektup cevaptan çok bu isteği ifade için yazılmıştır bilesin. (Çağdaş İslami Şiirler Antolojisi) Mustafa Özer “Evsa” adlı bir kitap çıkarmış, sevindim, haberiniz olsun. Büyük Dağıtım, Divan yolu Cad. 103/13 İstanbul’dan istenebilirmiş. Fiyatı 15 lira. Pahalı değil mi? Ne yapalım, birbirimizinkine para verip almaktan başka çare yok. Nasıl olsa kimsenin alıp sattığı yok! Ama ben yine de okuyasınız diye kitabımı gönderiyorum. Akşam sabah çalışıyoruz, on ay önce de evlendik, geçim ilmi yapıyoruz. Şunu yazıp bunu yazmamak konusunda tamamen hür değiliz. Çarşamba günleri Millî Gazete’ye bakın, gönderirseniz sizden de yazılar bekleriz. Selam ve sevgiler. M. Miyasoğlu Mustafa’nın bana yazdığı en eski tarihli mektubu bu. İzmit İmam hatip Lisesi’nde Edebiyat öğretmeni olarak çalışıyordu, yazar Ali Nar’la beraber. Dosyamdaki son mektubunun tarihi ise 24, Eylül 1986, İstanbul. Tam dokuz yıl mektuplaşmışız. Tek tek saydım 45 adet mektubu var. En kısa mektubu iki, en uzun mektubu on sayfa el yazısıyla. Önceki mektuplar el yazısı, sonrakiler daktilo ile. Bizim kuşak yazarlığa başlarken hep elle yazardık yazılarımızı. Hiç birimizin bir daktilosu yoktu. Sonradan elimiz genişleyince daktiloya kavuştuk. Ben ne çok sevinmiştim ilk daktilomu alırken, galiba sene 1982 idi ve o tarihte Aydında idim. Mesela Hikâyeci dostum Mustafa Kutlu daktiloya sahip olunca onu bir ömür boyu kullandı. Aynı şekilde denemeci yazar Atasoy Müftüoğlu da. Hep daktilo makinasını kullandılar ve bilgisayara asla itibar etmediler.  Mustafa Miyasoğlu’nun son yazdığı mektup çok kısa. A 4’ün dörtte biri. Önceki mektuplarda azizim diye başlayan hitaplar giderek azaldı. ‘Sayın Atilla Bey’e dönüştü. Resmi bir hitap var. Şöyle diyor: Sayın Atilla Maraş, Bayramı tebrik eden matbu kartını aldım, teşekkür ederim. Ben de hicri yeni yılınızı kutlamak isterim: Mübarek olsun… Bu arada İstanbul’a iş için de olsa gelip gittiğinizi öğrendim. Hatta bekledim. Ama matbu kartınız geldi… Yıllık ve Asaf Halet göndermiştim adresinize cevabi notu da yazmadınız. Eh artık siz de bir bürokratsınız… Fındıklı Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Türk Dili okutuyorum. Maveradaki şiirinizi görünce yazmayı düşündüm. Selam ve sevgiler. Mustafa Mustafa Miyasoğlu, İstanbul’da Ağustos, 2013’te vefat etti. Rahmet ola. Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Nisan 2026 , 1123. sayısında yayınlanmıştır.

  • | Mehmet Atilla Maraş’ın Şiir Külliyatı: Merhaba Ey Kalbim |   Meral Aydın

    Şair bir milletin kalbidir, vicdanıdır. Günümüzdeki şiir ve şair sözcüklerinin anlamına bakıldığında eskisine göre bambaşka bir manaya evrildiği görülür. Bu durum şiirin ve dahi şairin doğru anlaşılamamasından kaynaklanır. Her nereden başlaysa bu anlayış, şiir deyince akla sadece değişen ve dönüşen başka bir kavram olan aşk ile ilgili ilişkiler gelir. Bu yanlış bir tutumdur. Şiir, insanın kelimeye bürünmüş şekli, tüm varlığın birleştiği tefekkür çatısı ve fikirlerin hür mürekkebidir. Evet aşk, ayrılık, hasret, özlem gibi konular da ele alınır fakat şiir aslında evreni anlatır. Bu yüzden önce “Şiir nedir?” sorusunun cevabını iyi anlamak gerekir. Gerçek bir şair, dünyanın sahip olduğu en değerli hazinelerden biridir. Bilhassa kültür sanat hususunda önemli şahsiyetlerdir. “Şair, geleceği bugüne çeker. Bizden birkaç yüzyıl ileride yürür. Ülkemizin, geleceğin yüzüne işlenmesini istiyorsak ki bundan başka kaygı, kaygı olmaya değmez ve yaşamak bunun için olursa anlam var demektir, onu bugünden şiirin ve edebiyatın, sanatın, kültürün malı yapalım. Çünkü bugün şiir ve edebiyata giren, yarın hayata girecek.” Biraz önce ifade ettiğim gibi, belki de şiirin ve şairin doğru anlaşılmamasından süregelen bir sonuç da iyi şiir kitaplarının ortaya çıkamamasıdır. Ülkemizde kitap bastırmanın zor olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Bu durumda ya iyi yazanlardan bihaber olunmakta ya da tüm engelleri aşıp bastırılan kitapların kalitesi düşük olmaktadır. Özellikle şiir kitapları bu konuya örnektir. Elbette bazılarını tenzih ederek söylemek gerekir. Günümüzün yaşayan, kıymetli şairlerinden biri de şüphesiz Mehmet Atilla Maraş’tır. Dolayısıyla onun kitapları idrak edilebilmesi adına iyi incelenmeli ve anlaşılmalıdır. Bu yazının yazılış amacı da şairin “Merhaba Ey Kalbim” kitabını anlatmak, okumayanlar için tanıtmaktır. Yedi kitabım var, yazılmışyedi uzun şiir. Yedi çocuğum var, aşk olsunyedi ayrı fikir. Şairin kendi deyimiyle “yedi çocuğunu” bir çatı altında topladığı kitabı Merhaba Ey Kalbim , Ocak 2017 tarihinde ilk baskısı Öncü Basımevi tarafından yapılan, Edebiyat Ortamı Yayınları’ndan çıkan 407 sayfalık külliyatta 244 şiir bulunur. Bu kitapta şair Mehmet Atilla Maraş, 1976-2016 yılları arasında yayınlanmış tüm şiir kitaplarını bir araya getirmiş ve okurlarına sunmuştur. Kitap yedi bölümden oluşmakla birlikte her bölüm bir kitabını kapsar. Sıralama çıkış tarihine göre yapılmış, eskiden yeniye doğru dizilmiştir. 1976 yılında basılan ilk şiir kitabı “ Doğudan Batıdan Orta Doğudan ” ile başlayan eser, 2016 yılında çıkan “ Asel ” adlı kitabıyla son bulur. Hemen her bölümün başında divan edebiyatı şairlerimizden birer beyit bulunmaktadır. Beyitler, başlangıcında bulunduğu kitabın içeriği ve konusuyla ilintilidir. Şair ağırlıklı olarak Allah ve Peygamber aşkı, memleket hasreti, tefekkür ve ölüm konularını işlemiştir. İlk bölüm olan “ Doğudan Batıdan Orta Doğudan ” kitabının büyük bölümü öz kültürü olan Urfa’ya yazılan şiirlerden oluşur. Urfa kültürü üzerinden doğu anlayışının yanında şair, kendini ve iç dünyasını şiirle harmanlayıp bir demet halinde okura sunmuştur. “Çıkış” ve “Sergüzeşt-i İbrahim” adlı eserler dikkat çeken önemli şiirlerindendir. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 1981 senesinde “Yılın Şairi” ödülüne layık görülen “Şehrayin” kitabı, Merhaba Ey Kalbim ’in ikinci bölümünde yer alır. Beyit şeklinde şiirlerin de bulunduğu bu bölüm, divan şairlerinden Nefi’nin şu beytiyle başlar: Derdim nice bir sînede pinhân ederem benBir âh ile bu âlemi virân ederem ben Bu beyitten de anlaşılacağı gibi kitabın konusu insandır. Dünyayı kasıp kavuran savaş hâlinden, bundan en çok etkilenen çocuklara kadar uzanırken şair, durumu şu sözleriyle ifade etmiştir: Şaire çıktıysa adımız sebepsiz değil. Evet çünkü içimde bir yer yanıyor bir yığın acımasız tablo kör ve rezil olarak karşımda duruyor. Bu bölümde yer alan en güzel şiirlerden biri de “Şehinşah” adlı eserdir. Bu şiirde dünyayı bir çilehaneye benzeten şair, “üç ara not” ile öğüt vermeyi unutmamıştır: Bir: Deniz görmemiş bir dağlının yosundan, martıdan söz etmesi sahtedir.iki: Mucibince amel edilmeyen söz dahi zayi olmuş demektir.üç: Bilinmeyen bir şeyin peşine düşmek fiil olarak beyhudedir. Şairlik hassas ve vicdanlı olmayı gerektiren bir durumdur. Mehmet Atilla Maraş, yaşadığı dönemin betimlemesini ve çizgisini iyi resmeden şairlerdendir. Bu bakımdan gelecek nesiller de göremediği tarihin, kültürün hatta yaşayışın yansımalarını onun şiirlerinden okuyabilecektir. 1983 yılında yayınlanan ve daha sonraları “Aney Şairi” olarak anılmasına sebep olacak şiiriyle aynı adı taşıyan Aney  kitabı bu külliyatın üçüncü bölümünü oluşturur. Daha çok hüzün yüklü gurbet şiirlerinin var olduğu bu kısmın en başında kendisi gibi Urfalı olan şair Yusuf Nabi’nin “görmüşüz” adlı gazelinden bir beyit bulunur: Bağ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz. Biz neşâtın da gamın da rüzgârın görmüşüz. (Zaman bağının baharını da gördük güzünü de. Üzerimizden neşe rüzgârları da geçmiştir, gam fırtınaları da.) Mehmet Atilla Maraş, bir söyleşisinde ifade ettiği “Urfa, adamı şair eder.” cümlesini destekler nitelikte bu bölümde de memleketi Şanlıurfa’ya şiirler yazmayı ihmal etmez. Annesine yazmış olduğu ve kitaba ismini veren “Aney” şiiri yer yer öz kültüründen de bahsettiği en değerli yapıtları arasındadır. Ayrıca bu bölümde bulunan “Mağara Şiiri” adlı eser Urfalı bestekâr Kadir Algın tarafından bestelenmiştir. İçindeki hüznü taşıyan bir isim olarak seçtiği “Zor Sözler” adlı kitabı dördüncü bölümdür. Şair, “zor sözler” ifadesiyle boğazına takılan acı sözlerin dilinden aktığını belirtirken bir yandan da düşündürür. Yazılsın şu dünyanın şiir haritasına adın Ol zarif şuaradan bir Cahit geldi, gitti Kadim dostu Cahit Zarifoğlu’nun vefat ettiği 1987 yılında basılan kitapta, usta şairi kaybettikten sonra kaleme aldığı “Ol Zarif Şuara’dan” şiirini büyük bir özenle okumak gerekir. Beyit şeklinde yazılan şiir, özlem yüklü olduğu kadar okurun, ölümün kekremsi havasını da solumasını sağlar. Hayatında önemli yeri olan Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu’nun izlerini en çok bu kitapta görmek mümkündür. Şair, kimi zaman onların şiirlerine gönderme yaparken bazı şiirlerinde de isimlerini zikrederek şiiri daha da anlamlı kılar. Beşinci bölüme gelindiğinde “Merhaba Ey Hüzün” adlı kitap karşılar okuru. Divan şiirinin yapı taşlarından olan Fuzuli’nin bir dizesiyle başlayan kitap daha çok tefekkür şiirlerini barındırır: “Bi vefadır dar-ı dünya kimseyi şad eylemez.” (Vefasız olan dünya, kimseyi mutlu etmez.) Kitabın ilk şiiri “Münacaat”tır. Devamında dostlarına yazdığı şiirlerden “Ölüm Geçer Ad Kalır” adlı Rasim Özdenören’e ithaf ettiği eser ile Cahit Zarifoğlu’nun ağabeyi Sait Zarifoğlu’nun vefatına müteakip yazdığı “Zarif İnsanlar” şiiriyle onlara karşı duyduğu vefayı satır aralarından duymak mümkündür. Şehremini Şiiri Diyebiliriz ki kitabın en dikkat çeken şiiri Şehremini ’dir. Şiirin bir bölümü aşağıdadır: Sahi bu balkon da nedir? Kiler mi mezarlık mı? Çocuk ölümlerine bir dipnot Hayatla pazarlık mı? Yoksa balkon, sokağa açılan Açık penceresi mi evin? ... Bu şiire bakıldığında Sezai Karakoç’un “Balkon” şiiri hatırlanırken, Mehmet Atilla Maraş için önemini kavramak gerekir. Çünkü bir şairi hakkıyla anlayabilmek adına onun yaşadığı dönemi, psikolojisini ve etkilendiği ustaları bilmek mühimdir. Son Bölümler ve Değerlendirme Daha yaşarken en sevdiklerini kaybeden Mehmet Atilla Maraş, bilhassa “Adanmış Şiirler” diye adlandırılan altıncı bölümde bu duyguları yoğun şekilde işler. Kitabın son bölümünde şair “Asel” ile karşımıza çıkar. 2016 yılında çıkan bu kitap, adeta bir vefa borcunun ödenişidir. Şair, şiirlerini çoğunlukla kişilere ithaf etmiştir. Maraş’ın düşünce dünyasına bakıldığında Yedi Güzel Adam’dan etkilendiği görülür: Cahit Zarifoğlu, Mehmet Akif İnan, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt ve Nuri Pakdil…“ Merhaba Ey Kalbim ” hem kadim şiirin izlerini taşır hem de modern şiirin önemli eserlerindendir. Şiir ve edebiyata meraklı herkesin okuyabileceği nadir eserlerden biridir. Mehmet Atilla Maraş, 1 Temmuz 1949 tarihinde Urfa’da doğmuştur. Erzurum Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirmiştir. Öğretmenlik, mühendislik ve yöneticilik yapmıştır. Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanlığı yapmış, bir dönem Şanlıurfa milletvekili olmuştur. Yurt içi ve yurt dışında düzenlenen etkinliklere katılmış, şiirleri birçok dile çevrilmiştir. Çeşitli ödüller almıştır.

  • | Şiir ve Gelenek Üzerine Konuşmalar | Tayyib Atmaca

    Önümüzde tarihi bir kapı var ve siz bu kapıyı elinizde avuç alanınızı aşan bir usta elinde düğümlü bir anahtar ile açtığınızda gelenek ve şiir üzerine döşediğiniz, ruh ve gönül işçiliği ile süslediğiniz şiir otağı nasıl meydana geldi? Elli yıldır üzerinde çalıştığım şiir otağımı artık tamamlamış gibiyim. 1966’da başlayıp 2016’da tamamlanan şiir otağımın yedi adet sarsılmaz kolonu var. Bunlar benim, yedi ile on yılda bir yayınladığım şiir kitaplarımın sayısıdır. Aynı zamanda benim çocuklarımın sayısını da çağrıştırır. Bu otağ, iki yüz elli şiir ile örülmüştür. Bunu elli yıla böldüğümüzde her yıla beş şiir düşer. Demek oluyor ki çok verimli bir şair değilim. Ya da titiz bir şairim diye yorumlanabilir. Şiir, bir ceht ve çaba işidir. İlham ile ilişkisi varsa da esas olan emektir. Şiirin yüzde doksanı emek ve ustalıktır. Okuya okuya, düşüne düşüne ve yaza yaza geçirdiğimiz uykusuz geceler, saatler, sabahlamalar, bir yoğun emek ve göz nuru olsa gerek. Şiir yazmaya harcanmış bütün bir mesaiye ve zamana rağmen, şairde ruhsal bir kıvam, bir istidat ve yetenek yoksa bu çaba, boşa bir çaba olur. Bu işte sabır ve heder edilmiş bir ömrün sonunda; tanınmamak, bilinmemek gibi bir tehlikesi de vardır bu işin. Zaten işin tabiatında para, pul olmayan ve asla karın doyurmayan böyle zahmetli bir işe soyunmak, her baba yiğidin harcı değildir. Bunun için biraz deli olmak gerekir. Gönlü ve ruhu doyuran böyle bir işten zevk alıyorsanız, manevi bir haz duyuyorsanız emelinize kavuşmuş olursunuz. Gerisi bir uzun hikâyedir. Çünkü bu çaba, bir aşk işidir. İşin içinde aşk varsa, her şey var. Ne demiş şair Fuzuli: Bende mecnundan füsun aşıklık istidadı var. Aşık-ı sadık menem mecnunun ancak adı var. Yanınıza genç bir şair adayı geldi. Elinde üç beş tane şiiri var ve günümüz şairlerinin parmak izlerini taşıyan ya da taşımayan şiir eskizlerini size sunarak ”ağabey bu şiirlerime bir bakar mısınız, benden şair olur mu?” Dedi. Bu şair adayının yol hazırlığı gönül çantasında neler olmalı? Elinde şiir eskizlerini içeren defteriyle bize gelen genç bir şair adayına neler söyleyebiliriz? Bütün bir ömrünü şiir sanatına vermiş bir şair olarak ona deriz ki: ”Evladım, öncelikle çok okumalısın. Her şeyin yolu, bilgi birikiminden geçer. Kendini yetiştirmelisin. Bilgi ile donanmalısın. Sonra şiir okumalarına başlamalısın. Nereden diye sorarsan önce Fuzuli Baba’dan derim. Şiir sanatının vaz geçilmez teması olan Aşk’ı ondan, onun mısralarından öğrenmelisin. Ne diyordu Fuzuli: Aşk imiş her ne var alemde İlim kıyl ü kal imiş ancak Divan şiirimizin belli başlı ustalarının divanlarını tetkik etmelisin. O ustaların, tanınmış özgün şiirlerinden seçmeler yaparak bir kısmını hafızana almalısın. Yani o şiirleri bire bir ezberlemelisin. O ustalardan bir kısmını şöyle sıralayabilirim: Fuzuli, Bâki, Nâbi, Nef’i, Nedim ve Şeyh Galip Dede. İkinci aşama olarak halk şiirimizin ustalarını tanımalısın. Bunlardan da birkaç şair adı sayayım: Başta Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Emrah, Köroğlu, Dadaloğlu ve Karacaoğlan. Tanzimat ve Servet-i Fünun şairlerini bir kalem geçiyorum. Cumhuriyet Dönemi’ne gelince; Burada Yahya Kemal ve Ahmet Haşim ile işe başlamalısın. Sonra heceyi en iyi kullanan Necip Fazıl, ardından Nazım Hikmet’le devam edip Cahit Sıtkı, Ahmet kutsi, Ahmet Hamdi, Ahmet Muhip’le tanışmalısın. Serbest şiirimizin ilk temsilcileri, başta Orhan Veli ve arkadaşlarını tanımalısın ki onların başlattıkları şiir akımına ‘ Birinci Yeni’  diyorlar. Bu akıma tepki olarak doğan ‘ İkinci Yeni’  akımı şairlerinden özellikle Sezai Karakoç ve Cemal Süreyya’yı tanımalısın. Sonra Ahmet Arif, Hilmi Yavuz, Erdem Bayazıt, İsmet Özel ve Cahit Zarifoğlu’nu. Sana tavsiye edeceğim şairlerin bir kısmı bunlar. Bu şairler nasıl yazmışlar, şiir anlayışları nedir? Bunları öğrenmelisin. Şiir sanatına ait yazılmış poetik kitapları arayıp bulmalı ve okumalısın. O kitaplar teorik olarak sana çok yardımcı olacaklardır. Bütün bu bilgilerin dışında destek bilgilere de ihtiyacın olacaktır. Bunun için önce insan denen varlığı veya kendini arayıp tanımalısın. İnsan psikolojisini bilmelisin. Genel anlamda bir felsefe ve mantık bilgisine sahip olmalısın. Ayrıca yol, yöntem bilgisi olarak eskilerin usul dedikleri, şimdilerdeyse metot bilgisi denilen şeyi öğrenmelisin. Ve bütün bunların dışında ve üstünde hangi dil ile yazıyorsan o dilin bütün inceliklerini tez elden öğrenmelisin. Yazdığın ve konuştuğun dili çok iyi bilmelisin Bunun için yanında, başucunda lügat, sözlük hiç eksik olmamalı. Bunlar, bu saydıklarım, şiir yazmaya başlaman için gerekli olan malzemelerdir. Bütün bunların dışında şiir sanatına karşı bir kabiliyetin, bir istidadın, doğuştan bir yeteneğin olması gerekir. Ve sende bu işe karşı aşırı bir istek, bir iştiyak ve bir aşk olmalıdır. Bütün bunlar sana ağır bir yük gibi geliyorsa okumaya devam edip yazmayı bırakmalısın. İyi bir okuyucu olmak da iyi bir yazar kadar önemlidir evlâdım.” Acizane tavsiyelerim bunlardan ibaret efendim. Gelenekle gelecek arasında kurulan köprüden elimizi kolumuzu sallayarak geçebilir miyiz? Bu köprüden geçebilmek için hangi çığırdan geçmemiz gerekir? Çok hızlı bir çağda yaşıyoruz. Kitle iletişim araçlarının çoğalması, bize bilgiye ulaşımın ve erişimin kolaylaşmasını sağladı. Bu kolaylık, aynı zamanda büyük bir tehlikenin de ayak seslerine işaret ediyor. Toplum hayatı, sürekli bir değişim ve dönüşüm içindedir. İnsanlık tarihi boyunca da bu böyle olmuştur. Değişen eşya ve sosyal olaylar karşısında birer edebiyat ürünü olan roman, hikâye, şiir, deneme vs. gibi yazı türleri de bu değişime ayak uydurmak zorunda kalacaktır. Gelenekle gelecek arasında kuşkusuz bir köprü var. Bu köprünün üstünde biz şairler de varız. Bu demektir ki sorumluluğumuz çok büyük. Geleneksel olanı, geleceğe taşıyacak olan bizleriz. Divan ve hece geleneğinden serbest tarza kadar uzanan bir şiiri, içinde bulunduğumuz çağın tanıkları olarak geleceğe taşımak sorumluluğu ve bilinci içinde olmalıyız. Türk şiirinde, Tanzimat’tan beri süregelen yenilik arayışları, günümüze kadar devam ede gelmiştir. Bu arayışlar devam edecek gibi duruyor. Çünkü denenmemişi denemek, söylenmemişi söylemek bir yeniliktir. Siyasetten edebiyata kadar her yeniliğe doğru koşup duruyoruz. Çünkü “Yeni”, sihirli, esrarlı bir kelimedir. Her kesimi insanı cezbediyor, adeta çarpıyor. Günümüzde geleneksel şiirin memelerinden emmeden modern şiir yazılabilir mi? Bence yazılamaz, yazılmamalıdır da. Yeni ile eski arasında bir kopukluk olsun istemem. Çünkü her yeni olan, üstünden zaman geçince, tabiri caizse zaman aşımına uğrayıp eskiyince ne oluyor? Gelenek zincirine bir halka olup takılıyor. Geçmişte kalmış şiirimize, tarihi unutmadan onun üstüne yeni bir şiir bina edilebilir, eklenebilir. Edilenler kalıcı, edilmeyenler kaybolup gidiyor. Divan ve halk şiirini tanımadan günümüz “modern şiirini” yazarken karşılaştığımız engelleri nasıl aşmalıyız? Bir defa bu engeller nedir? Bir ölçü sorunu mu, yani aruz, hece ve serbest ölçü sorunu mu bu engeller? Sanırım özde ve içerikte bir sorun ve bir engelle karşılaşmamız mümkün değildir. Şekil şartlarında, ölçü ve uyak gibi birtakım zorluklarla karşılaşılabilir. Bir de tabi dil sorunu var. Bugünün şairi, ne ağdalı bir dille ne de ‘Öztürkçe’ gibi uydurulmuş bir dille değil ve fakat şu anda yaşayan bir Türkçe ile yazması, farklı düzlemlerde ele alındığında, modern yani çağdaş olanla kadim olan arasında bir farklılık olmayacaktır. Farklılaşma; eşya ve sosyal olaylar arasında yaşanacaktır. Bence hepsi budur. Sözlü bir medeniyetin köşe taşını oluşturan şiir nasıl oldu da gönül ve ruh ikliminden uzaklaşarak içi boş kelime yığınlarıyla dolu sadece manası yazanın karnında saklı şiir şekline dönüştü? Bu durum, tamamen insanımızın maddeler dünyasına olan rağbetinin artmasından meydana gelmektedir. Ruh ve mana iklimi, insan hayatından yavaş yavaş çekilirken yerine madde ve maddecilik inancı gelip insanın gönlüne ve kalbine taht kurdu. Bu hal, insanımızın zaman içindeki tercihine kalmış bir durumdur. Şiir iklimi, insanın ruh ve gönül dünyası ile ilgili bir keyfiyettir. İnsan, kendisinin varlık sebebi olan yaratıcıdan uzaklaşınca iklim değişiyor, manevi iklim maddi iklime dönüşüyor. İnsan ölümden kaçıyor, yaratıcıdan kaçıyor, ahiretten kaçıyor, geçici olan bu dünyayı esas ve ebedi imiş gibi algılıyor. İşte insanın bu yanılgısı ve sanısı, onu rabbinden uzaklaştırdığı gibi şiir ikliminden de uzaklaştırıyor. Kafa karışıklığı, yazıya ve şiire kadar intikal edebiliyor demek ki. Şiir bize neyi anlatır? Şiir, güzel sanatların bir dalı, edebiyatın bir şubesidir. Şiir, güzelliğin nefes alışıdır. Şiir, güzeli arama cehdi ve çabasıdır. Şiir, bir işaret, bir ima, bir çığlık, belki deruni ve lahuti bir sestir. Şiir, sonsuz bir deniz, umman-ı bi-sahildir. Şair olmak Allah’ın bir lütfudur. Şiir, hiç kimsenin söyleyemediğini, bir üst dille söyleyebilmek maharetidir. Ve nihayet o, hayatımızın bir bahanesidir. Bir şiir metninde; üslup, mimari ve musiki üç önemli esastır. Bir şiirin şiir olabilmesi için; onda ses, ahenk ve ölçü gibi birtakım kuralların boy göstermesi lazımdır. Şairin ustalığı, bunu gerçekleştirebilir. Bunun için bir şiir metninde; kelimelerin birbiriyle raks etmesi, dans etmesi gerekir. Bu açıdan bakıldığında, bir şiir metnine giren kelimeler sanki seçilmiş kelimelerdir. Ve şair, şiirine alacağı kelimeleri titizlikle seçme hassasiyetinde olmalıdır. Şiirin teması ve konusu, insan ve onun yapıp ettikleridir. İnsanın dünyadaki konumu, hayalleri, rüyaları, idealleri, düşünceleri, algıları eşya ve sosyal olayları yorumlayış biçimleri vs. gibi her birisi bir şiirin konusu olabilir. Şiir sanatının sahibi, bizden başkası değildir. Biz insanlar şairlerin yazdıkları şiir metinlerini hep okuyup dururuz. Peki, şiir kimi olur? Beni, seni, onu okur. İşin temelinde ben ve O vardır. Yani yaratıcı… Usta şair Necip Fazıl soruyor: Ben kimim ve bu hal neyin nesi? Söyleyin aynalar ben kimim? Şiirde usta çırak ilişkisi var mıdır? Şiir sanatı, güzel sanatlardan bir sanat olup bu sanatın mutlaka büyük ustaları vardır. Eseri, müessir yaratır. Müessir burada usta şairlerdir. Bu sanatın çilesini çekmiş, emek harcamış bu işin ustaları. Ustanın olduğu yerde elbette bu işin müptedileri yani çıraklar da olacaktır. Ustanın eserine bakarak onu inceleyen çıraklar olduğu gibi ustanın dizinin dibinde yüz yüze, rahlenin karşısında diz kırıp şiir dersi almak da vardır. Geçmiş edebiyatımızda usta-çırak ilişkisi vardı. Bugün için şiir mektepleri yok belki ama bazı yazar kuruluşları yazarlık dersleri, şiir atölyeleri ihdas ediyorlar. Bu gibi kuruluşlarda şiir dersleri veren şairlere rastlıyoruz. Benim 1999, 2000 yıllarında Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı olduğum dönemde, Türkiye Yazarlar Birliğinde iki yıl, dört sezon süren şiir okulumuz vardı. Mesela tarihte ilk şiir okulu, Miladın başlarında Sicilya adasında Şair Safo tarafından kurulmuştur. Şair kendi üslubunu nasıl oluşturur? Üslup’un sözlük anlamı; tarz, oluş anlatım tarzı, söyleyiş biçimidir. Bir şairin üslubu, kendine ait olan ve asla taklit edilemeyen şiirlerindeki söyleyiş biçimidir. Ya da biçemi… Üslup; bir şiir metninde izlenen yol, biçem ve usuldür. Üslup, usule aittir, esasa değil. Ancak bir metinde esas yansıtan şey, muhtevayı yansıtan şey üsluptur. Şiirin bir özü, bir de biçim vardır. Üslup şiirin biçimi değil, biçemidir. Ama üslup, şiirde biçime ait bir olgudur. Bir şairin, bir yazarın kendi eserinde kullandığı ve oluşturduğu dilin içinde o şairin veya yazarın üslubunu bulabiliriz. Üslup, sanatkârın kendine aidiyetini vurgulayan önemli bir özelliktir. Şair bunu nasıl oluşturur? Şöyle: Bu iş, yıllara mal olan bir keyfiyettir. Çok çaba ve emek ister. Özgün olma adına verilen gayretler sonucu şair kendi sesine ve üslubuna kavuşur. Kendi özgün üslubunu yakalar. Üslup, sahibinin kendi sesidir, soluğudur. Üslubunu kurmuş olan şairler, yarına kalacak olan şairlerdir. Gelenekten habersiz geleceğe şiir nasıl taşırız? Gelenekten habersiz olan bir şiiri geleceğe taşımamız oldukça zor görünüyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek zaman birbirini takip eden bir akıştır. Bu zaman akışı içinde bir halkanın, bir ilk halkanın olmaması asla kabul edilemez. Modern şiir ya da günümüz şiiri deyince neyi anlıyoruz? Günümüz şiiri deyince bugünün şartlarında ve bugünün şiir anlayışında yazılan şiirler geliyor aklımıza. Bugünün şiirleri, daha çok serbest tarzda yazılmış gibi görünüyor. Ancak günümüz Türk şiirinde bir tıkanma var. Bunu rahat bir şekilde gözleyebiliyoruz. Çok hızlı bir çağda yaşıyoruz. Her şey, modernitenin etkisi altında gelişiyor. Haberleşme ağının, kitle haberleşme araçlarının çoğalması, internetten bilgiye rahat bir şekilde ulaşmamızı sağlıyor. Bu büyük bir kolaylık belki fakat ama büyük bir tehlikenin gelmekte olduğunu da bize işaret ediyor. Her şey elektronik ortama aktarılıyor. Ve giderek kitabın, derginin hükmü kalkıyor. Sen bile Hece Taşları dergisini elektronik ortamda yayınlıyorsun. O halde yapılacak iş, tekniğe ve gelişen teknolojiye bigâne kalmamak olacaktır. Çünkü çağ bir başka yöne doğru kayıyor. Edebiyat dergilerinde şiir “başrol oyuncusu” olarak ön yazıdan hemen sonra “cam kenarı”nda yer almasına rağmen neden şiir kitapları basılmıyor, basılsa da satmıyor. Şiir dergilerinin ya da okurun “dolgu malzemesi” oldu? Yo olaya öyle bakmayalım. Şiir öteden beri, ben kendimi şair olarak bildim bileli elli yılda onlarca edebiyat dergisi takip etmişim, her zaman şiir ön saftadır. Bu onun dolgu maddesi olduğu anlamına gelmez. Bilakis hikâye ve denemeden daha çok ona değer verildiğinin bir işaretidir. Yayınevleri, olaylara her zaman bir ticari kaygıyla bakar. Bu açıdan şiir kitabına para yatırmaz. Eskiden de yayınevleri şiir kitaplarını az basardı. Şimdi de şiir kitabı bassalar bile bu yayınevi için bir fedakârlıktır. O da çok çok bin adet basar. Bu durum yadırganacak bir şey değildir. Demek ki şiirin okuyucusu azdır. Bu da üzülecek bir olay değil, sevinecek bir şeydir. İyi ve has şiir, hiçbir zaman dolgu malzemesi olmadı. Şiir kitaplarının da hikâye, deneme ve roman kitapları gibi çok okunması için özellikle Millî Eğitim Bakanlığının öncülüğünde edebiyat öğretmenlerinin öğrencilerine şiir ezberletmeleri ve şiir kitaplarının alımına kapı aralamaları yararlı olur mu? Kuşkusuz faydası dokunur. Bizde her şey emir komuta zinciri içinde yürür. Asker milletiz ya. Bir tarihte, bundan on yıl önce MEB müsteşarı bir genelge yayınladı ve dedi ki: Mayıs ayının son haftasında bütün orta dereceli okullarda şiirler okunacak, şiir geceleri tertip edilecek. O yıl ve ondan sonra birkaç yıl okullar harıl harıl bu tür geceleri tertiplemişler, ciddi çaba ve emek sarf ederek hazırlanmışlar. Sonraları bu iş de tavsadı. Bu işler emir komuta zinciriyle olmaz. Bu şiir işi, sivil bir alanın işidir. Özgürce olacak. Devletin müdahalesi ile olmuyor. İşin başında ve sonunda şiir sanatının öğretilmesi ve sevdirmesi gerekiyor. Mesela bir acı haber vereyim. Benim Balıkesir Dursunbey’de 1993 yılında ihdas ettiğim ve 20 yıl kesintisiz süren “ Şu Çıktı Şiir Akşamları ” 2014 yılında, ilçeye yeni seçilen belediye başkanı tarafından iptal edildi ve üç yıldır yapılmıyor. Bu belediye başkanını protesto eden bir aklı başında adam çıkmadı. Bir şair, bir yazar, bir gazeteci çıkmadı. Üstelik bu adam, iktidardaki partinin Belediye Başkanı E ne yaparsın, burası Türkiye nitekim… Osmanlı Padişahlarının kahir ekseriyeti şiir ya da bir güzel sanatla ilgilendiğinden bir ince ruha sahiptir. Bundan dolayı içinde yaşadığımız yüzyıldan önce yaşamış şairler şiirleriyle hâlâ yaşamayı devam ediyorlar. Bu hususta gerek devlet yönetenler gerekse şehrin eminlerine reçete olacak düşünceleriniz nelerdir? Evet, geçmişimizin bize bıraktığı edebiyat ve şiir mirası, büyük bir kültür ve medeniyetin sonucudur. Büyük uygarlıkların, evrensel çapta büyük sanat eserleri ve büyük sanatkârları olur. Bu bağlamda geçmişimizle övünebiliriz. Ancak bugün işler öyle değil. Şiir sanatına ilişkin herhangi bir eğitim verilmiyor ve şiir sanatı sevdirilmiyor. Edebiyat, sanat öğretmenlerinin kendilerinin önce bu işi sevmeleri gerekir. Devlet katından söz ederken, merkezi otoritenin böyle bir aklı yok. Yani siyasetin sanata bakan bir yüzü ve bir sanat aklı yok maalesef. Parti programlarının inceleyin bu dediğimi daha iyi anlarsınız. Kültür bakanlığı, turizme indirgenmiş bir ülkede yaşıyoruz. (Kültür Bakanlığı, Bakanlar Kurulu sıralamasında da en sonda yer almaktadır. Bunu, Resmî Gazeteyi incelerseniz görürsünüz.) O takdirde iş yerel yönetimlere düşüyor. Şehrin eminlerine düşüyor. Yukarıda verdiğim örneğin devamıdır. Adam, bırakın yeni yeni şiir akşamı ihdas etmeyi düşünmesin, mevcut ve geleneksel hale gelmiş bir geceyi, bir sanat etkinliğini iptal ediyor ve hiçbir cenahtan en ufak bir tepki gelmiyor. Şu geldiğimiz hale bakın. Bu sorumsuzluğa bakın. Şu cahil cesaretine bakın! Ve iktidar olduğunu söyleyen adamın iktidarsızlığına bakar mısınız? Şehirlerimiz, eski şehirler olmaktan çıktı. Yeşile karşı düşmanlık var sanki. Beton ve demir uygarlığına doğru gidiyoruz. Yapılaşmalarda en ufak bir estetik kaygı yok. Bu estetik kaygısızlık ve sorumsuzluğu, ülkenin meclisine yapılan) yeni yapılarda dahi görmek mümkün. Şehirlerde devasa yapılar, mesela Ankara’nın göbeğinde Çukurambar semtinde yeşil sahası olmayan, yeterli otoparkı olmayan, kırk katlı beton yığını var. O binaya bir bakın! ucube yapılara bir bakınız Allah aşkına. Pıtrak gibi yükseliyorlar ve buna bir dur diyen irade yok. Üstelik bu, İslami hassasiyeti olduğunu söyleyen bir iktidar zamanında yapılıyor. Çok acı bir durum ve çok acınası bir hal. Eh, dost acı söyler. Ruh gidince geriye ölü cesetler kalır. Ruhsuz, sanatsız, duyarsız insan kalabalıklarıyla estetik bir ortam, bir çevre, bir şehir, bir kitap ve bir nesle asla ulaşılamaz. Din elden gitmiyor, laiklik elden gitmiyor. Ve fakat gençlik, hızla bir şekilde elden gidiyor. Ruhsal ve kültürel erozyon oldukça hızlı yayılıyor. Şu andaki gençlik, sanata meyilli bir gençlik değil. Edebiyata meyilli bir gençlik değil. Okumayan, düşünmeyen, yazmayan, konuşamayan, kekeme, bir stadyum gençliği var karşımızda. Bu, adeta robotlaştırılmış, mankurtlaştırılmış, slogancı bir gençlikle karşı karşıyayız. Siyasal iktidarların ülkeyi getirdiği somut gerçek maalesef budur. Allah sonumuzu hayr eyleye. Vesselam.

  • |Şair Mehmet Atilla Maraş'a Şiir Sanatı Üstüne Sorular | Şair Mevlüt Ceylan

    13 Nisan 2015, Ankara Sayın Maraş, sözcük seçiminde özel bir dikkatinizin olduğu hemen belli oluyor. Sözcüklerinizi seçerken neye dikkat ediyorsunuz? Bu seçimde muhtevanın mı, duyarlığın mı önceliği var? Şiir yazarken, her şairin yaptığı gibi sözcük seçimine çok dikkat ediyorum. Çünkü her sözcüğü bir şiir metnine koyamayız. Müzikalitesi olan kelimeleri seçerim ben. Taş gibi, moloz gibi yontulmamış kelimeler vardır. Onları mümkün mertebe şiirime koymamaya özen gösteririm. Bu seçimi yaparken o sözcüğün içeriğinin zenginliği yanında, duyarlılığına ve müzikalitesine de dikkat ederim. Şiir yazmanın ortamı var mıdır? Şiir sizde mi siz şiirde mi yaşarsınız? Şiir yazmanın kuşkusuz bir ortamı olmalıdır. Her yerde ve her zaman diliminde şiir yazılmaz. Şiirin yazılacağı bir zaman parçası vardır. Bu da tek ve tenha kaldığım bir zamandır ve bu da genellikle gecelerdir. Bir şiir metni oluşturmadan önce, bir ilham, bir kıvılcım, bir şimşek çakması gibi bir olaydan, bir kelimeden, bir yaşanan olgudan veya ne bileyim bir işten, bir oluştan etkilenmem gerekir ki o etki bana o olay hakkında kısa notlar aldırır. Sonra dönüp o notu gözden geçiririm. Uygun bir zaman ve ortam bulunca da şiiri yazmaya koyulurum. Sonra ortaya çıkan metin üzerinde oynamalar yaparım, rötuşlar, düzeltmeler... Bütün bu ameliyeler sonrasında bir metin oluşur. Ortaya çıkan bu metni, bir şair olarak değil de bir okuyucu olarak beğenirsem o şiire olur verir ve yayınlarım. Beğenmezsem, bir köşeye atar orada bekletirim. Ta ki bir gün yeniden ele alıp üzerinde yeni çalışmalar yapıncaya kadar. Böylece ben şiirde yaşarım adeta. Şiir denen o nazlı gelin de hep benimledir, bir ömür boyu yaşar benimle. Özelde şiirin, genelde edebiyatın bugün gelip dayandığı noktayı açıklar mısınız? Bir şiir metni, bir şiir metnidir. Düz yazının şiir gibi olduğu metinlerin olması gibi bir şiirin de bir düz yazı metni gibi olduğu çeşitli örneklerde görülmektedir. Hatta son zamanlarda bütün edebiyat metinlerine uzun bir şiir gözü ile bakanlar bile olmuştur. Ne bileyim mesela Tolstoy’un Harp ve Sulh  romanına bu uzun bir şiirdir diyenler bile vardır. Bir hikâye metnine de bir uzun şiir diyenlerin olduğu gibi. Edebiyat ürünleri, türleri biri birine dönüşebilir. Artık eskisi gibi aralarında kesin sınırlar yoktur. Bütün metinler biri birine geçişlidir. Örneğin Rasim Özdenören’in iki uzun hikâyesi bir arada kitaplaştı, adına ‘Gül Yetiştiren Adam’ dedi. Okuyucular, iki uzun hikâyeden oluşan bu kitaba ‘Roman’ dediler. Bunun gibi...  Şiir sanatının dünyanın gidişatını değiştireceğine inanıyor musunuz? Niçin şiir? Şiir, dünyanın gidişatını asla değiştiremez. Ama bu gidişata bir dur demek için bir ikazda bulunabilir. Şair sesini yükseltir ve kötü gidişlerin habercisi olabilir. Bu takdirde toplumları uyarır. Şiirin böyle bir fonksiyonu da vardır. Niçin şiir? Sorunuza gelince; ben şairim ve bütün ömrüm şiir ikliminde, şiirin dünyasında, kelimeler ormanında geçti. Şiiri seviyorum. Şiir yazmayı ve okumayı seviyorum. Özellikle de kalabalıklara karşı şiirle sesimi yükseltmek istiyorum. Şiir, hep şiir... Öz ve biçim arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Şiirde öz ve biçim hep vardır. Şiirin özü o şiirin şeklini etkileyip kurduğu gibi her şekilde yeni bir öz yaratabilir. Şiirde öz ve biçim, karşılıklı biri birini etkileyen, şiir sanatının olmazsa olmazıdır. Ama önemli olan şiirde içeriktir, muhtevadır, özdür. Sizce şiirin kalıcılığı neye bağlıdır? Bir şiir metninin kalıcılığı, o metnin okuyucuları üstünde bıraktığı kalıcı etkiye bağlıdır. Bir şiir metni üzerinden yıllar ve hatta asırlar geçse dahi tazeliğini ve etkililiğini koruyorsa o kalıcı şiirdir. Mesela benim Aney  şiiri, yazılışından bu yana üstünden kırk beş yıl geçmesine rağmen halen şiir severler tarafından okunuyor ve seviliyor. Çok popüler olmuş bir şiir. Demek ki halkın hoşuna gitmiş ve okuyucu o şiirde kendini bulmuş. Bunun gibi Necip Fazıl’ın Sakarya’sı , Cahit Sıtkı’nın Otuz Beş Yaş  şiiri, Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Marya  şiiri, Attila İlhan’ın Ben Sana Mecburum  şiiri ve Sezai Karakoç’un Mona Roza’ sı gibi şiirler. Örnekleri çoğalta biliriz... Şiirle ilk tanışmanız nasıl oldu? Şiirle ilk tanışmam ilkokul sıralarında başladı. Önemli günlerde bana o günün anlam ve önemini vurgulayan şiirler okuturlardı. Bayramlarda okunacak şiirleri ben çıkar meydanlarda okurdum. Böyle böyle ortaokula gelince Şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir şiir risalesi elime geçti her nasılsa. Ölüm temalarını içeren bir kitapçıktı. Şiir sanatını ‘ölüm’ teması ile tanıdım böylece. Lise yıllarında artık şiir yazıyordum ve mahalli gazetelerin sanat sayfalarında da yayınlıyordum. İlk şiirim 1966 yılında Urfa’da çıkan Şafak Gazetesi’nin sanat sayfasında yayınlanmıştı ve adı “Eski kent” idi. Üniversite öğrencisi iken İstanbul ve Ankara’da çıkan önemli sanat ve edebiyat dergilerinde şiirlerim yayınlanıyordu. Adımız şaire çıkmıştı artık.

  • Davasına Sevdalı Bir Adam: Mustafa Güner Yazgan

    Türk düşünce dünyasının tanınmış isimlerinden Mustafa Yazgan’la ne zaman tanıştım, şimdi tam olarak hatırlayamıyorum. Üniversitedeki öğrencilik yıllarından itibaren adını duymaya başlamıştım. Üstadı, Necip Fazıl Kısakürek gibi Anadolu’da verdiği konferanslarıyla tanınmıştı. Kendileri iyi bir hatip ve konferansçıdır. Aslen Urfa’nın Halfeti ilçesinden olup ataları da Halfetilidir. Kendi deyişiyle “Benim asıl memleketim; baba, dede memleketi Şanlıurfa’nın Halfeti kazasıdır.” Halfeti, Fırat kıyısında çok güzel ve şirin bir yerleşim yeridir. Fırat Nehri, Birecik ilçesinin tam ortasından geçer, Urfa ile Antep’i birbirinden ayıran sınır çizgisi olarak yoluna devam eder. Nehrin öbür yakası Antep, beri yakası Urfa’dır. Fırat üzerine Birecik barajı yapılınca Halfeti toprakları ilçe merkezi ile baraj gölünün içerisinde kalmıştır. Mustafa Yazgan’ın dedesinin imamlık yaptığı cami de baraj gölünün suları altında kalan yapılardandır. Şimdi su altında kalan caminin sadece minaresi görünmektedir. Mustafa Yazgan, 16 Kasım 1940’ta Gaziantep’te doğdu. Liseyi Gaziantep’te okudu. Babası; eğitimci, öğretmendir. 1958’de geldiği Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesine kaydını yaptırdıktan sonra öğrencilikle birlikte çeşitli kuruluşlarda memuriyetlerde bulundu. Vali, kaymakam olma hayali ile girdiği Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinin İdari Şubesinden 1963’te genç bir Mülkiyeli olarak mezun oldu. Doktora çalışmasını aynı fakültede yaptı. (1964) Bu okulun eskileri “Önce Mülkiye, sonra Türkiye” derdi; ancak Mustafa Yazgan öyle demiyor: “Eğer gerçekten bir kaymakam veya bir vali olabilseydim herhâlde yüzü yerde, mahcup, utangaç, mütevazı, vatandaş ile kucaklaşan, onlarla oturup çorba içen, onların derdine deva olmaya çalışan biri olurdum.” Mezuniyetini müteakip Türkiye Amme İdaresi Enstitüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Daha sonra bir süre Diyanet İşleri Başkanlığında özel kalem müdürü olarak görev yaptı. Yeni İstanbul gazetesinde yazmaya başladığı yıllarda gazetenin başında Cem Uzanın babası Kemal Uzan vardı. Bu gazetede iki ay süreyle yazılar yazdı. Bir yazısında masonluktan bahsettiği için işine son verdiler. 1971-76 yılları arasında yayıncılık yaptıktan sonra devlet hizmetine geri döndü. Sanayi ve Kültür bakanlıklarında müşavir olarak çalıştı. Sonra tekrar yayın hayatına döndü. (1979). 1978’de Türkiye Yazarlar Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı. O dönemde Ankara’da Edebiyat ve Mavera dergileri de yayınını sürdürmektedir. Kültür Bakanlığında müşavir iken askeri ihtilal olur. 17 Eylül 1980’de tutuklanır. 29 gün Merkez Komutanlığında tutuklu kaldıktan sonra Mamak Cezaevine gönderilir. Üç buçuk ay hücrede kalır. 1981 yılının Nisan ayında mahkemeye çıkarılır. 9,5 ay hapiste kaldıktan sonra tahliye edilir. Suçu, “fikir suçlusu” olmak! Mustafa Yazgan bu konuda şunları söylüyor: “Bu düzen, bu rejim; okuyana, yazana, konuşana ve hatta düşünen insanımıza olmadık işkenceler, tecritler ve hapis cezaları uygulamış bir rejimdir. Tamamen tasfiye edilmeli. Hür ve özgür bir rejime geçilmelidir.” Böyle düşünmek ve böyle konuşmak bile bir zamanlar suçtu. Çünkü rejimi eleştirmek suçtu. 1981’de çocuk yayınlarını sürdürür. Gazetecilik, yayıncılık ve yazarlıkla meşgul olur. Yurt içinde konferanslara çağrılır. 23-24 yaşlarından itibaren konferanslar vermeye başlar. Yaz ve kış, gece ve gündüz demeden, mesafe nedir bilmeden, çağrılan yerlere koşarak gider. Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşarak konferanslarıyla halkı aydınlatmaya çalışır. 1990’larda, beş bini abone olmak üzere, on bin satan “Tomurcuk” adlı çocuk dergisini çıkardı. Necip Fazıl’ın yakın çevresinde bulunarak, İslami Düşünce Hayatının bilinen isimlerinden biri olarak tanındı. Mustafa Yazgan, bütün bir ömrünü, sevdalısı olduğu İslam davasına adadı. Mustafa Yazgan’ın; Adalet, Yeni İstiklal, Yeni İstanbul, Büyük Doğu, Yeni Ülkü, Düşünen Adam, Yeni Devir, Sebil ve Vesika dergilerinde pek çok yazısı yayımlandı. Bu yazıların çoğu derlenip toplanarak kitap hâline getirildi. 1992’den sonra bir gazetede uzun süre köşe yazarlığı yaptı. Mustafa Yazgan, Necip Fazıl Kısakürek ile tanışmasını şöyle anlatıyor: “1963’te Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezuniyetimden sonra Gaziantep’e konferansa gitmiştim. Orada üstatla karşılaştık. Karşımda son derece kibar ve nazik bir insan gördüm. Onunla tanışınca sanki on yıldır tanışıyormuşuz gibi bana sahip çıktı. ‘İstanbul’a gelirsen mutlaka beni gör, beraber yürüyeceğiz’ dedi. Nitekim 18 yıl üstatla beraber olduk. 1963’ten 1987’e kadar... Ankara’da Üstadın bütün konferanslarını, bendeniz Büyük Doğu Fikir Kulübü Ankara Şube Başkanı olarak koordine ediyordum. O günler, heyecan dolu günlerdi. Üstat bana ‘Oğlum’ diye hitap ederdi.” On sekiz yaşında Gaziantep’ten çıkıp 1958’de Ankara’ya yüksel tahsil için gelmişti. 24 yıl Ankara’da ikamet etti. 12 Eylül Askerî Darbesi’nden sonra 1982’de Ankara’da görülen MSP davasından beraat edince Ankara’dan ayrılıp Kocaeli’nin Karamürsel ilçesine yerleşti. 30, 40 yıldır Karamürsel’de ikamet ediyor. Orada ikamet etmekten de fevkalade memnun. Çünkü bu güzel ilçemiz denize sıfır ve İstanbul’a çok yakın bir mesafededir. Evinin penceresinden her gün denizi seyretmek mümkündür. Mustafa Yazgan Bey’le gerek Ankara’dayken ve gerekse Karamürsel’e yerleştikten sonra bayramlarda hep tebrikleştik. Ta ki tebrik kartları piyasadan kayboluncaya kadar… O da bu konuda çok titiz biridir. Kendisine gelen bir mesaja, bir bilgiye ilgisiz kalmaz ve hemen cevap verir. Bunu samimi bir sorumluluk bilinciyle yapar. Ayrıca nezaket de böyle yapmayı gerektirir ki, zaten Yazgan’ın da dâhil olduğu o nesil, yani Büyük Doğucular böyle terbiye görmüş, böyle eğitilmişlerdir. Mustafa Yazgan, bir süreliğine ilgilenmek durumunda kaldığı sıcak siyaset hakkındaki görüşlerini şu şekilde aktarıyor: “1987’de Şanlıurfa’da Refah Partisinden birinci bölge, birinci sıradan aday oldum. Daha doğrusu arkadaşlar beni tercih etmişler. Biz Urfa’da bir seçim dönemi hizmet verdik. O dönemde Urfa’da İl başkanı Şevki Hafız, Belediye Başkanı İbrahim Halil Çelik’ti. Genel barajı aşamadığımız için seçilemedik. İyi de oldu. Çünkü politika karakteri ile yaşayacak insanlardan değilim. Bu yaptığımız çalışmaların tamamı ‘siyasetü’l-mürselin’ dir , resullerin siyasetidir. Siyaset; ahlâktır, dürüstlüktür, erdemdir, fazilettir, fedakârlıktır, şefkattir, hoşgörüdür. Doğumdan ölünceye kadar siyasetin içindeyiz ama politikanın içinde olmadık.” Mustafa Yazgan’la 1977’de Gaziantep Havaalanı’nda karşılaştık. Kendisi bir konferanstan dönüyordu. Ben o tarihlerde Adana Teknik Ziraat Başmüdür Yardımcısı olarak görev yapıyordum. Tarım Bakanı’mız sayın Fehim Adak’ı karşılamak için havaalanına gelmiştim. Nihayet bizim siyasiler uçaktan indiler. Mustafa ağabey bana dönerek şöyle dedi: “Bir bize bak, bir de bunlara bak! Kitleler, yığınlar onların peşinde; bizim önümüzde, arkamızda kimse yok! Bu dünya böyledir. Kimi eker, kimi de yetişeni toplar ve yer. Durum bundan ibarettir, Atillacığım, azizim!” 1993’te Balıkesir’de TZDK Bölge Müdürü olarak görev yaparken, Mustafa Yazgan Bey de Hak yol Vakfı’nın daveti üzerine Balıkesir’e konferansa gelmişti. Akşam, programlandığı üzere konferansını verdi. Ertesi gün, onu otobüs terminalinde uğurlamaya gitmiştim. Ne garip, onu davet edenlerden bir teki bile onu yolcu etmeye gelmemişti. Bunu görünce çok üzülmüştüm. Ne tuhaf şeydi bu! Düşündüm; bizim kasabalı Müslümanlarımız nezaketin, usul, adap ve erkânın, yol ve yordamın neresindeydiler acaba? Bu gayri medeni ahvalimizle bir yere gidemediğimizi ta o vakitler sezmiştim. Mustafa ağabeyi otobüse bindirirken, bütün Balıkesirliler adına ona bir teneke zeytin armağan etmiştim. Mustafa Yazgan, ailenin tek erkek evladı ve en küçük bireyidir. Kendisinden büyük üç ablası vardır. Onlar da babaları gibi eğitimci ve öğretmendirler. Yazgan’ın tahsil hayatı başarılarla geçmiştir. O zamanlar başarılı olan sınıf birincilerinin resimleri iftihar tablosuna asılırdı. Ailelerine okul idaresi tarafından teşekkür belgeleri yazılıp gönderilirdi. Mustafa Güner Yazgan’ın, bu mütevazı dava adamının bizlere ve gençlere vasiyeti şudur: “Allah’ı en büyük hedef ve sevgilisi kabul ederek, Resulü rehber edinerek, sahabeyi, veliyullahı, âlimleri, fazıl kişileri, günümüzün değerli insanlarını takip ederek, sevilen insanları ön plana çıkararak, birbirimize destek olarak büyük bir mücadele vermemiz gereklidir. Biz de gideceğiz, kalıcı değiliz. Bizi ananlar, kabrimizde de bizi yalnız bırakmasınlar, duayı eksik etmesinler!”    Otuzu aşkın kitaba imza atmış olan şair ve yazar Mustafa Yazgan, 5 aralık, 2021’de, 81 yaşında, Kocaeli - Karamürsel’de vefat etti. Gideriz, silinmez izde gideriz Taş bağırda sular dizde gideriz Bir gün akşam olur biz de gideriz Kalır dudaklarda şarkımız bizim Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Mart 2026 , 1122. sayısında yayınlanmıştır.

  • Mustafa Miyasoğlu'ndan Mektup 17. 1. 77 İzmit

    Azizim, Mektubunu aldım. İki kere cevap yazmak istedim, olmadı. O kadar soru sormuşsun ki, “konuşmalıyız” kabilinden yazışamayacağım için, beni bağışla. Zaruretler bazı şeyleri daha öne almamızı gerektiriyor. Öğretmenlerin zor günlerine yormasaydınız “uzun ve tafsilatlı” cevaplar yazabilirdim. Mazur görün. Mavera ’ya sevindim Ötekileri sizin kadar ben de merak ediyorum. Çünkü uzun zamandır ben de görmüyorum. Ne de olsa taşradayız! ‘Düşünce’yi bulamıyorum…(Düşünce Dergisi) Şiirlerinizi sevdiğimi daha önce yazmıştım. İkinci kitabı oluşturacak dosyayı biraz da size özenerek götürüp verdim. Altı aydır ellerinde, iki aya kadar çıkarmazlarsa Dergâh ’tan alıp bir köşeye atarım.(Dergâh yayınevi) Tasavvurların eskimesi çok kötü bir şey. Kutlu, (Mustafa Kutlu) kaçamak cevap veriyor, kitap Kasım’la Mayıs arasında sallanıp duruyor. Ansiklopediye sık sık madde göndererek, bazen listelere bakarak yardım etmeye çalışıyorum. İnşallah bu çizgiyi korur. Yeni ansiklopedi hazırlığını duymuşsundur. Biraz acele etmediler mi? Kitabınızdan iki nüsha rica ediyorum yanınızda varsa. Biri üzerinde sekiz on şiiri işaretlerseniz iyi olur. Aramızda kalsın, bir antoloji hazırlığı var da… Bu mektup cevaptan çok bu isteği ifade için yazılmıştır bilesin. Mustafa Özer “Evsa” adlı bir kitap çıkarmış, sevindim, haberiniz olsun. Büyük Dağıtım, Divan yolu Cad. 103/13 İstanbul’dan istenebilirmiş. Fiyatı 15 lira. Pahalı değil mi? Ne yapalım, birbirimizinkine para verip almaktan başka çare yok. Nasıl olsa kimsenin alıp sattığı yok! Ama ben yine de okuyasınız diye kitabımı gönderiyorum. Akşam sabah çalışıyoruz, on ay önce de evlendik, geçim ilmi yapıyoruz. Şunu yazıp bunu yazmamak konusunda tamamen hür değiliz. Çarşamba günleri Millî Gazete’ ye bakın, gönderirseniz sizden de yazılar bekleriz. Selam ve sevgiler. Tez canlı haberler bekliyoruz. M. Miyasoğlu

  • Şiir Sanatının Okumaya Çalıştığı Bir Alan Mavera

    Vahiy kaynaklı bir düşünce ve medeniyetin bünyesinde sanat faaliyetleri önemli bir yer işgal eder. Bu bağlamda şiir sanatının da İslam düşünce ve medeniyetinin içinde önemli bir yeri ve payı vardır. Düşünce dünyası İslam merkezli olan şairlerin, hikâyeci ve yazarların bir araya gelerek çıkardığı aylık bir derginin adıdır Mavera. İş bu derginin ilk sayısı Aralık 1976’da yayınlanmış, 1990 yılına kadar 163 sayı çıkmıştır. Mavera kavramı bir dergiye ad olarak seçilirken belli ki çok düşünülmüş, yapılacak olan edebî faaliyetlerin hangi alana doğru evirileceğinin ipuçları daha işin başındayken verilmiştir. Gerek dergiyi çıkaranların ve gerekse dergide yazanların dünya görüşleri, eşya ve olayları algılayış biçimleri ile yapacakları sanat ve edebiyat etkinlikleri arasında fikir birliği ve uyum vardır. Bir defa dergide yazanların tamamı, din olarak İslam’a inanmış insanlardır. Hepsi tek tanrıya yani Allah’a, dolayısıyla tevhide inanmışlardır. Hayatı ve ölümü yaratan Allah’a inanan bu insanlar, öldükten sonra dirilişe de inanırlar. Bu dergide yazanların kamet ve istikametleri bellidir. Hepsi de ‘Sırat-ı müstakim’ (doğru yol) üzere yaşayan insanlardır. Mavera dergisi, ilk çıkış bildirisini bir mektupla yapmıştır. O mektup şu cümlelerle son buluyordu: “Mavera; bir yaşama biçimi hâlinde (dünya görüşü) öz uygarlığımızı (İslam medeniyeti) yeniden yürürlüğe koymanın davasını güdenlerin edebiyat alanındaki bir buluşma yeridir.” [1] Ben de bu derginin şairlerinden biriyim. İlk şiirim derginin beşinci sayısında yayımlandı (Mayıs, 1977). Yıl, 2012... Demek oluyor ki, tamı tamına 35 yıl önce bu dergide yazmaya başlamışım. Şiirin adı: Günün, Gecenin ve Akan Suların Şiiri... 1977’den 1987’nin sonlarına kadar on yıl süreyle bu dergide şiirlerim yayımlandı. Eylül 1987’de yayımlanan son şiirimin adı: Ol Zarif Şuaradan (Sayı 129). Bu sayı özel bir sayıdır ve 7 Haziran 1987’de aramızdan ayrılan şair Cahit Zarifoğlu’na adanmıştır. Bu sayıdan sonra Mavera’ya şiir göndermedim. Bu on yılda Mavera’da toplam 27 şiirim yayımlanmıştır. Mavera’nın lügat anlamı; bir şeyin arkasında, gerisinde olan; öte, ötelerin ötesi; görünen âlemin, yaşanan âlemin ötesi demektir. Mavera; fiziki dünyanın ötesine, metafizik âleme işaret eder. Bu doğrudan doğruya “gayb” âlemidir. Gaybı biz bilemeyiz. Ancak merak ederiz; nedir, nasıldır diye... İnancımıza göre gaybı Allah’tan başkası bilemez. “Allah’tan başka ilah yoktur. O gayb (bilinmeyen) âleminin de, şahadet (bilinen) âleminin de âlimidir. O Rahman ve Rahimdir” (Haşr, 59/22). “Onlar ki gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden bizim yolumuzda harcarlar” (Bakara, 2/3). Gayb: Göz önünde olmayan, alamet ve emare ile bilinmeyen, gizli olan demektir. Gayb âlemi, görünmeyen varlıklar âlemidir. Duyularımızla algılanmayan, deney ve gözlemlerimize konu olmayan varlıklara inanmak gayba inanmaktır. Allah’a, meleklere, vahye, cennet ve cehenneme inanmak gibi... Biz; bir insan olarak, bir sanat adamı olarak veya düşünen bir varlık olarak gayb âlemini, metafizik âlemi, görünmeyen varlıkları kısaca maverayı merak ediyoruz. Kısakürek’e göre şair, gaybı kurcalayan adamdır. Her insan gibi şair de gayb âlemini merak ettiği için üst üste sorular sorar: Ölüm nedir, nasıl oluyor? Ölüm ötesi hayat nasıl bir hayattır? Ahiret yurdu nasıl bir yurttur? Bu ve benzeri sorular zihnimizi işgal ediyor hep. Ölümden sonraki hayat yani mavera, beni ilgilendiriyor. Çünkü eninde sonunda oraya gidecek olan benim; benim bedenim, benim ruhum... Benim varlığım nasıl bir şey? Varlığımın mahiyeti ne? Beni yarattığına inandığım yüce varlık (Allah Teala) nasıldır diye hep merak eder, hem kendimize hem de başkalarına sorular sorarız: “Ben kimim ve bu hâl neyin nesi?” İşte, insanoğlunun sanat faaliyetleri de bu merakla başlar. Şiir sanatı; sadece somut olanla, doğa ile ilgilenmez. Aynı zamanda ve belki daha çok soyut olanla, mücerret alanla ilgilenir. Mesela hepimiz, insanlık olarak birer yolcu hükmündeyiz. Hayatımız boyunca öz benliğimizden öz varlığa (Allah’a) doğru yolculuklarımız var. Kendi iç benliğimize doğru yolculuklarımız var. Dışımıza, insanlara, eşyaya, tabiata doğru yolculuklarımız var. Bütün bunların üstünde aşka doğru, doğaüstü varlıklara doğru düşünsel ve zihinsel yolculuklarımız var. Baktığımızda şunu görüyoruz: Doğumumuzdan ölümümüze kadar geçen zaman içindeki bütün yolculuklarımız maveraî bir yolculuktur. Bu dünya gurbetinde neden kalıcı değiliz? Neden “hepimiz yolcuyuz hep o meçhule” , o önceden bilinmeyene? Ve soruyoruz: Nereye ey yolcu? El cevap: Öteye, öteye, ötelerin ötesine gitmekteyim. Çünkü insanım, kaderim bu, kalmak elimde değil. Maveraünnehir diye bir kavram var. “Nehrin ötesi” demektir. Şimdi biz, bir bakıma nehrin beri yakasındayız. Ama her an nehrin öbür yakasına geçebiliriz. Çünkü yolculuğumuz elan devam ediyor. (Ahiret yurduna olan yolculuğumuz daha iyi anlaşılsın diye nehir metaforunu özellikle seçtik.) Nehrin öbür yakası; asıl yurt, anayurttur. Nehrin beri yakası, dehr ’dir, fâni dünyadır ve orada yaşanan göçebe hayattır. Burası bizim kalıcı yurdumuz değildir. Biz bu yanda âdeta göçmen kuşlar gibiyiz. Bedenimizde gezinen ruhumuzun asıl ebedî yurdu, nehrin öte yakasında yani maveradadır. Şairin, 11 Mayıs 2012’de Mardin Artuklu Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yaptığı konuşmadan alınmıştır.

  • Hikayeci Mustafa Kutlu'dan Mektup 15 Mart 1980 İstanbul

    Aziz dost, Önce ailece sıhhat ve selâmet içinde olmanızı Allah'tan niyaz eder Cümlenin selâmını iletirim. Geçende Rasim Özdenören'den bir mektup aldım. Daha doğrusu ben ona Ansiklopedi'ye girmeleri için oradaki yazar arkadaşların hal tercümelerini göndermelerini yazmıştım. O da Akif İnan maddesini göndermiş, birlikte bir de mektup yazmış. Mektubunda "Gül yetiştiren adam" üzerine "Harekette" çıkan yazımı konu ediyor. Teşekkür ediyor ve fakat yazıyı biraz "müstehzî" ifadeli bulduğunu söylüyor. Ancak bizim cephede yazılanlar üzerine dergide aracılığı ile değerlendirmelerin yapılmasını o da istiyor. Bu münasebetle Mavera'nın Mart sayısında "Yokuşa akan sular" üzerine bir yazı koyacaklarını anlatıyordu. Ben kendisine ,Ülkemizde müslüman yayım ortamının , sanat-edebiyat ortamının doğru dürüst işlemediğini -bunu Devir gazetesinin soruşturmasına da aynen yazdım,belki okumuşsundur- bu münasebetle ortam oluşturmak gayesi ile Hareket'te 1979 içinde çıkan dikkate değer eserler üzerinde "halisane" durmaya çalıştığımı belirttim.Ayrıca katiyyen bir "istihza" niyetimin olmadığını "ama yazıdan -yani üslûbumdan- böyle bir şeyin hissedilebileceğini, bundan da vazgeçeceğimi belittim. Ancak "Gül Yetiştiren Adam"ın beni R.Özdenören hesabına hayal kırıklığına uğrattığını da ilave ettim. Böyle bir mektuplaşmamız oldu. Sonra "Yokuşa akan sular" üzerine çıkacak yazıyı beklemeye başladım. Çıka çıka senin yazı çıkmaz mı? Hay Allah razı olsun. Eline sağlık.İyidir,yazı genel hatları ile iyidir. Bir iki noktayı belirtmeme müsade et. Aslında bu kitap üzerine çok yazı çıktı ama dişe dokunur olarak senin yaz ile Beşir Ayvazoğlu'nun "Hergün Gazetesi" ilavesinde çıkan yazısı görüldü. Yani diyeceğim, eserler üzerine dikkatle eğilen pek yok. Çoğunluk yazı yazsa da eh işte yazmış olmak için yazıyor. Biz de maalesef bazan öyle yapıyoruz. Hikâyelerin tek tek üzerinde duracak değilim. Sadece genel olarak şu ifadenin " yanlış sanayileşme" ifadesinin tam bir ifade olmadığını, yani bu kitabın böyle bir deyişle -doğru sanayileşme- diye bir düşünce taşımadığını belirtmek isterim. Ben bu kitapta "sanayi" kavramına, uygulamasının her türlüsüne karşı bir anlayış getirdim. Yani fabrikasyona, üretim için veya tüketim için her neyse doğrudan "sanayi" ye karşı çıktım.Ama kitap bu intibaı veremiyorsa kabahat benim. Bir küçük nokta daha."Bayramdan Kaçanlar" da Bican bayram ziyaretine gittikleri zengin akrabalarını kıskanmıyor, onlara gıpta etmiyor. Ziyaret esnasında yaşadığı bir "şaşkınlık,yabancılıktır -ki bu bütün kitaba şamil bir duygudur- hikâyenin sonunda mide bulantısı, kaçış, kaşını kapıya çarpması da bunu simgeliyor. Her neyse.. Bu sanayi meselesine devam edeceğiz. Yeni hikâyelerimi takip ediyor musun.Onlar da bizlerin ,insanlarımızın, insanların iç fakirliklerine , iç boşluklarına , iç ve gönül meselelerine eğilmeye çabaladım. Her halde sonunda bir kitap da böyle olacak. Aziz dost. Şiire devam. Şiir okuma kılavuzu isminde bir kitap yayınlandı; İsmet Özel'in. Dikkate değer bir kitap, mutlaka okumalısın. Sonra bana düşündüklerini yaz. Bata-çıka Hareketi sürdüreceğiz. Bize de şiir yazı gönder. İşte böyle. Yahu ne zaman geleceksin. Veya hiç gelmiyorsun. Başka bir deyişle:"Arkadaş biz gelemiyoruz, bari sen gel". Gözlerinden öperim. Mustafa.

  • Filistin Soykırımı ve Gazze ile İlgili Soruşturma ‘ya Cevap

    Filistin'de sekiz aydan beri yaşanan ve kırk bin insanın ölümüne neden olan soykırım ve vahşet, bize bir cümle ile " insanlığın " bittiğini söylüyor. İnsanlığın yüce değerleri olan vicdan, merhamet, adalet gibi kavramların bittiğini, gücü ve imkânı ele geçirenin diğer güçsüz ve imkânı sınırlı olan insanlara, acımasızca hükmettiğini, gerekirse insan öldürücü, gelişmiş silahlar kullanarak kitleleri yok edebileceğini gösteriyor. Emperyalist ABD ve ortaklarının, Ortadoğu'daki bir ileri 'karakol'u olan İsrail Devleti'ne destek vermeleri, kurmak istedikleri ‘ Dünya Devleti' nin ipuçlarını vermektedir. Bütün bu olup bitenler, insanları kitleler halinde yok eden silahların üretilmesi ve güçsüz kitleler üzerinde denenmesini, nihayet bir Siyonist-Yahudi Dünya Devleti  ve hükümranlığının kurulmasına zemin hazırladığını gösteriyor. Sekiz aydan beri aralıksız devam eden Filistin'e yönelik bu acımasız " soykırım"  karşısında, dünya insanlığının ve gençliğinin ayağa kalkmasını, bu insanlık suçu işleyen İsrail'e karşı bir tavır ve bir tutum sergilemesine karşılık, okur-yazarların,Türk aydın ve sanatçılarının,Türk Akademisyenlerinin, oldukça pasif ve işlevsiz kaldığını, sesinin olabildiğince cılız çıktığını ve her nedense bir şeylerden korkmakta olduğunu maalesef yaşayarak görebiliyoruz. Batılılar kadar ciddi bir eylem ve tavır sergileyemediklerini gözlemleyebiliyoruz. Bu sessiz ve duyarsız kalış hiç de hayra alamet değildir. Bir başkaldırı gerçekleştiremedikleri gibi, bir 'isyan ahlakı'  oluşturamadıkları da ortadadır. Demek ki, insanî yanlarımız bir şekilde dumura uğramış, uğratılmıştır. Demek ki, bağımsız düşünmekten ziyade bağımsız bir toplum da değiliz. Bizler de bir şekilde Emperyalist hegemonyanın susturulmuş, korkutulmuş, sindirilmiş ve pasifize edilmiş bir toplumu olduğumuzu bize ihtar ediyor. Oysa batılı aydın ve sanatçıların tutumu ve tavır alışları bizimkiler gibi değil. Onlar henüz insanlıklarını, vicdanlarını kaybetmedikleri için bu insanlık dramı karşısında başkaldırı ve isyan ahlakını kuşanabiliyorlar. Sözde bizim toplumun aydınları ' Müslüman ', onlarınkiler ise değil. Filistinlilerin bu soykırım karşısında yiğitçe direnişlerini, Müslümanların uyanışına dirilişine ve birlik oluşturmalarına bir katkı sunacak mıdır? Benim kanaatim inşallah ama sunamayacakları yönündedir. 'İslam Birliği'nin gerçekleşmesi, mümkün ama oldukça zordur. Ancak Birliğin gerçekleşmesi, İslam inancının kaynaklarına inmek ve yeniden kitaba (Kur'an) dönmekle olacaktır. 7 Ekim’den bu yana Türkiye'de siyasal iktidar, bu konuda bir 'siyasal irade'  ortaya koyamamıştır. Hamas ve direniş hareketi, İslam'ın haysiyetini temsil etmektedir Bu gün Gazze'de bir bağımsızlık mücadelesi veriliyor. Bu direniş hareketine maalesef Türk ve Arap dünyası romantik bir tepki vermekten öteye gidememiştir. Bu direniş hareketine tam bir destek vermekten uzak durmuşlardır. ABD'ye ve NATO'ya bağlı ve bağımlı oluşları nedeniyle Kudüs, Filistin ve Gazze'yi bir iç siyaset malzemesi haline getirmişlerdir. Arap ve Türk Dünyası, kendi bağımsızlıklarını tam olarak tamamlayamamışlardır. Bu ülkeler, Türkiye de dahil ABD ve NATO'ya ev sahipliği yapmaktadır. NATO'nun onlarca üssü, bu ülkelerin toprakları üstünde konuşlanmıştır. Bu ve benzeri yapısal sorunlar çözülmedikçe,Türk ve Arap dünyası ülkeleri bağımsız birer devlet haline gelmedikleri sürece Filistin davasına tam ve yeterli desteği veremeyeceklerdir.

  • Ankara’da Bir Dönemin ‘Ağabeyi’ Musa Çağıl  Nam-ı diğer: Saatçi Musa

    1927 Sivas-Kangal İlçesi, Akşehir Köyü doğumlu. Dört yaşındayken ailesi Malatya’ya göç eder. Bu göç, onun kişiliğinin belirlenmesi ve farklılaşması açısından önemlidir. Babasının adı Hacı Osman. İlkokuldan sonra orta birinci sınıfta tahsil hayatı son bulur. Zira ağabeyi askere alınınca baba mesleği olan saat tamirciliğine döner. Ortaokul, Malatya Lisesi’nin içinde olup Milli Eğitim Müdürlüğü de aynı binadadır. İkinci Dünya Savaşı yılları. Seferberlik ilân edilmiştir. Ekmek karneye bağlanmıştır. ‘Üç Beyaz’ da karneye bağlanmıştır: Tuz, şeker ve kaput bezi. Halk arasında ‘Karne Senesi’, kıtlık senesi diye anılır. Ekmek Karnesindeki mühür resmidir. Karnesini kaybedene yeni karne verilmez. İkinci Dünya Savaşı 1944’te sona erer. Böylece karne uygulaması da kalkar. Roman yazarı Yılmaz Akkoyunlu, ‘ Salkım Hanımın Taneleri’  adlı romanında ikinci Dünya Savaşı yıllarındaki Türkiye’yi anlatır. Tekke ve Zaviyeler kapatılınca onun yerine Halk Evleri ve Halk mektepleri kurulur. (1931) Kuruluş amacı; Kemalist ideoloji ve CHP’nin ilkelerini yaymak, (6 ok) inkılâpların yerleşmesini sağlamaktır. İlk Halkevi Malatya’da açılır. Şehir merkezlerinde halkevleri, ilçelerde halk odaları açılır. Malatya Ekolü ve Üç Saitler Malatya Ekolü; İslami anlamda bir yenileşmenin, bir tecdit, ihya ve ibda hareketi olan ‘ Ana kaynağa dönüş’  ü savunan bir harekettir. Ana kaynak, Kur’an’dır. Kuranın okunup öğrenilmesi, ezberden ziyade, okunup anlaşılması için yapılan çalışmalardır. Mistik ve duygusal yaklaşımlardan uzak, olayları ve eşyayı, akıl yoluyla kavramak, olaylara akılcı bir perspektifle yaklaşmak, doğru düşünmek, bilinçlenmek, ilmi davranış metoduyla Kuran’ın ışığında olayları değerlendirmektir. Bu ekol, geçmişe ve içe kapanmayı değil, şimdiye ve geleceğe odaklanmayı savunuyordu. Mevcut statükonun fikri planda sorgulanması, eleştirilmesi gerektiği konusunda savunmalar yaptı. Bu ekol içinde yer alan üç Sait’ten söz edilir. 1. Terzi Sait (Çekmegil), 2. Topal Said Hoca (Sait Ertürk), 3. Tamirci Sait (Sait Köse) Saatçi Musa’nın ‘Malatya Ekolü’ denilen bu üç Said ile yakın ilişkisi vardır. Bu ekol sayesinde meselelere Kuran perspektifinden bakmayı öğrenir. Saatçi Musa, 1952’de, ‘Malatya Hadisesi’  diye bilinen ve gazeteci Ahmet Emin Yalman’a yapılan suikast teşebbüsünde bulunan bir ekibin içinde olduğu gerekçesiyle tutuklanır. Ahmet Emin Yalman’a, bisikletiyle olay yerine gelip bisikletini olay yerinde unutan Hüseyin Üzmez adlı genç üç el ateş etmiştir. Ahmet Emin Yalman yaralanır. Üzmez, olaydan kısa bir süre sonra tutuklanır. Saatçi Musa Çağıl, bir süre Malatya cezaevinde kaldıktan sonra Hüseyin Üzmez, Necip Fazıl Kısakürek, Cevat Rıfat Atilhan ve Osman Yüksel Serdengeçti ile Ankara Ulucanlar Cezaevine konulur. Kaldıkları koğuş, 6. no.lu koğuştur. Musa Çağıl, Ankara’da sekiz yıl bilfiil Ulucanlar Ceza ve Tutukevi’nde kaldıktan sonra, 1960’ta çıkan genel aftan yararlanarak, bugün müze olarak kullanılan Ulucanlar Cezaevi’nden çıkar. Saatçi, önceleri İstanbul’a yerleşmeye karar verse de daha sonra fikrini değiştirerek Ankara’ya yerleşir. Bankadan aldığı krediyle Kızılay’da (İzmir Cad.) bir saatçi dükkânı açar. Bu dükkânda saat tamiratı yapar. Ancak dükkânda saatten çok kitap vardır. Bu dükkân, Anadolu’dan Ankara’ya gelenler için (özellikle öğrenciler) bir adres, bir buluşma yeri hükmündedir. ’Saatçi Musa’da buluşalım’.  Sözü adeta bir slogan haline gelir. Musa Bey diyor ki; “Ben bu dükkândan hem geçimimi sağladım hem de burayı bir kültür merkezi haline getirdim. Burası bir dükkândan çok, bir kültür kurumu, bir eğitim kurumu ve bütün bunlarla birlikte Ankara’da ve Ankara’ya gelenlerin bir buluşma yeri, görüşme yeri ve birçok meselenin tartışıldığı bir mekân oldu.” Bu dükkân bir süre sonra milliyetçi ve muhafazakâr düşüncenin ocağı haline gelir. 1961’de, yakın akrabalarından bir hanımla evlenir. Bu evlilikten üçü oğlan, iki kızı dünyaya gelir. Türkiye’de Müslümanların kültürel ve siyasal hayatlarında, özellikle yazarların ve edebiyatçıların önemli bir etkisi vardır. Onlar insanlara yazılı olarak hitap ettiklerinden dolayı bir dönem oldukça etkili oldular. Kendisiyle ilgili yapılan bir söyleşide, dükkâna gelip giden fikir adamı, şair ve yazarlardan kim vardı sorusuna Musa Çağıl cevaben şu isimleri saymaktadır: ‘Fethi Gemuhluoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti, Sezai Karakoç, Erdem Beyazıt, Mehmet Akif İnan, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Zübeyir Yetik, Turan Koç, Arif Ay, Abdurrahman Dilipak, Fehmi Koru, Yavuz Bülent Bakiler, Mustafa Yazgan, Atasoy Müftüoğlu, Metin Önal Mengüşoğlu, İhsan Süreyya Sırma. Şimdilik aklıma gelenler bunlar.’ Kızılay’daki bu meşhur saatçi dükkânına siyasilerden de uğrayanlar az değildir. Korkut Özal, Turgut Özal, Recai Kutan, Süleyman Arif Emre, Oğuzhan Asiltürk, Bahri Zengin, Fehim Adak, Kahraman Emmioğlu, Cevat Ayhan, Reşat Aksoy, Muammer Dolmacı, Hasan Celal Güzel. Musa Çağıl, üstat Necip Fazıl ile 1948 de Malatya’da tanışır. Arkadaşları ile Onu Malatya’ya konferansa davet ederler. ‘Üstat, yüz kişiye yakın bir dinleyici kitlesine karşı müthiş bir konuşma yaptı.’ Der. Tarihini hatırlamıyorum şimdi, 2010 olabilir. Malatya Belediyesi’nin tertiplediği Kitap Fuarı’na davetliydim. Oraya Saatçi Musa da gelmişti. Beyan Yayınları’ndan yeni çıkan kitabını imzalıyordu. Sonra birlikte müşterek dostumuz, benim de meslektaşım olan Ziraat Yüksek Mühendisi Mehmet Helvacı’yı evinde ziyarete gittik. Hasta idi. Evden dışarı çıkamıyordu. Yatalak olmuştu ve yalnız yaşıyordu. Bir bakıcı kadın ona hizmet ediyordu. Nisan 1974’te Adana Devlet Su İşleri’ne tayin olduğumda, Mehmet Helvacı’nın çalıştığı işletmeye mühendis olarak atanmıştım. Onun tayini ise Ankara’ya DSİ Genel Müdürlüğüne çıkmıştı. Yani onunla halef-selef olmuştuk. Hasta yatağında durumu giderek ağırlaşıyordu. Bir müddet sonra da vefat etti. Musa Çağıl, Sezai Karakoç’la iyi dosttur. 1994’te Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanlığını kazanınca Musa Bey’in aklına bir fikir gelir. Sezai beyin evi yoktur. Bir ömür boyu çatı katlarında, bodrum katlarında kirada oturmaktadır. Sezai Bey’e şu teklifle gider. Der ki: “Senin bütün kitaplarından İstanbul Belediyesi satın alsın ve İstanbul’daki liselerin kütüphanelerine hediye etsin veya bağışlasın. Buradan elde edilecek gelirle sana bir ev alırız.” Deyince Sezai Bey sinirlenir ve Musa Çağıla şöyle der: “Sakın ha Musa böyle bir işe heveslenmeyesin. Yoksa bütün dostluğumuz ebediyen bozulur!” Bu anekdotu, Musa Çağıl’dan bizzat dinlemiştim. Musa Çağıl, saatçi dükkanını gözleri bozulunca işletemez, başka birçok işe girer, çıkar. Hiçbirinde başarılı olamaz. Bir defasında İthal olarak getirdiği ağaçları İstanbul Belediyesi’ne satmaya çalışır. Bunun için Faysal Finans Kurumu’ndan kredi kullanır. İthal ettiği ağaçlar yolda telef olunca ağaçlar satılmaz ve böylece bankaya borçlanır. Zaman içinde bankaya borcunu ödeyemeyince ev eşyalarına haciz konulur. O dönemlerde Faisal Finans’ın Genel Müdür Yardımcısı Sayın Bedri Sayın yakın dostumdur. Musa Ağabey benden, borcunun bir süre daha ertelenmesini talep eder. Borcu ertelenir ama süre dolunca evinin eşyalarına haciz konulma işlemi yeniden başlayacaktır. “Acil para bulmam lazım, yoksa durum çok kötü Maraş. Ne yapacaksan yap arkadaşlarını topla bana borç para bul. Beni hacizden kurtar. Sonra elim genişleyince borçlarımı öderim.” Der. Bunun üzerine dostum Bedri Sayın’la tekrar görüştüm. Haciz işlemini birkaç gün daha ertelemesini rica ettim. Musa Bey’in bankaya borcu olan parayı dostlarından rica ederek toplayacağım dedim. Hatır için işlem bir süre daha durduruldu. Ben konuyu rahmetli Mehmet Akif İnan Beye açtım. Akif Ağabey hasta olduğu halde bu duruma çok üzüldü. “Derhal arkadaşları toplayalım, benim evde bir çiğköfte partisi verelim. Çiğköfteyi de sen yoğur. Durumu lisanı münasiple arkadaşlara açarız ve bu işi hallederiz.” Dedi. Ankara’da o zamanlar ben Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanıydım. Sene 1999. Bir akşam Akif Ağabey’in kız kardeşinin evinde toplandık. Damatları hayrettin bey de vardı. Toplantıya katılanlara Musa Ağabeyin acil durumu tebliğ edildi. Toplanan paralarla Musa Ağabeyin haciz işlemi tamamen halledildi. Toplantıya katılanlar şunlardı: Başta Ben ve M. Akif İnan, Bahri Zengin, Rasim Özdenören, Atilla Koç, Halil İbrahim Sarı, Beşir Atalay, Osman Güleç ve Süleyman Gül. Musa Çağıl Ağabey iflah olmaz bir çiğköfte hastasıdır. Evlerine defalarca konuk olmuşum ve her seferinde mutlaka çiğköfte yapılmıştır. Aslında çiğköfte bir yemek değildir. Sohbetin sonunda ikram edilen bir acı lezzettir. Sonra sofraya gelen kadayıf tatlısıyla sohbet tatlıya bağlanır. Saatçi Musa Çağıl hakkında önemli iki biyografi çalışması yapılmıştır. İlki Asım Öz’ün İstanbul Beyan Yayınları’ndan Mayıs 2010’da yayınlanan ‘ Saatçi Musa’  adlı nehir söyleşi kitabı, ikincisi 2021 yılında İlem Yayınları’ndan çıkan Muhammed Mustafa Bilgilinin ’Bir Entelektüel Portre: Musa Çağıl’  adlı kitabı. Şimdi sene, 2026, aylardan Şubat. Musa Ağabey bugün için 99 yaşındadır. Asırlık Çınar’a sağlıklı bir ömür diliyorum. Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Şubat 2026 , 1121. sayısında yayınlanmıştır.

  • Atasoy Müftüoğlu’nun Mehmet Atilla Maraş’a ‘Şehrayin’ Adlı Şiir Kitabı İçin Yazdığı Mektup.

    Bismillahirrahmanirrahim: Aziz Kardeşim, Can Kardeşim, Efendim: Şehrayin kaç gündür önümde duruyor, aslında önümde durmuyor, gönlümde duruyor. Ben hiçbir zaman Müslüman hiçbir şairin şiirine alışılagelen çerçevelerden ve başkaları tarafından konulmuş kimi kayıtlar açısından bakmadım, bakamadım. Bunu kimileri bir yeteneksizlik saymışlardır. Mümkündür ki bir yetenek işidir şiiri tanımak ve konuşmak. Anlaşılıyor ki ben bu yetenekten mahrumum. Ama bunun yanında hemen belirtmeliyim ki, bana seslenen, beni seslenen, bizi seslenen her şiir gönlüme akmış, gönlüme dolmuş ve gönlümü doldurmuştur. Müslüman bir şairin şiirini ben hep bu yönüyle düşündüm, hep bu yönüyle düşünmek isterim. Şehrayin de bu cümleden olarak benim içime doğan bir coşkunluktur, seni ve hassasiyetlerini paylaşmaktır. Bunu bir yazı konusu yapmak istedim ama itiraf edeyim ki bunu başaramadım. Sıradan bir nezaket yazısı olmasından ise çok korktum. Bununla birlikte umuyorum ki Şehrayin cemaatimiz içinde gümrah bir sada olarak yürüyecektir. Sizi içimin bütün sıcaklığıyla tebrik ediyorum. Daha nice çalışmalar için Rabbimin bütün bir dünyanızı nimetleriyle bereketlendirmesini niyaz ediyorum. Zahmet buyurarak kitabınızı bana göndermek lütfunda ve inceliğinde bulunduğunuz için size bin can ile teşekkür ediyorum. Rabbim her çabanıza sonsuz hazinesinden en güzel karşılıkları versin dilerim. Ben sizin, sizinle onurlanan bir kardeşinizim. Sizin her şeyiniz, benim her şeyimdir. Benim her şeyim sizin her şeyinizdir. Her zaman emrinizde ve hizmetinizde olmak isterim. Her zaman sesinizi ve soluğunuzu içimde duymak isterim. Sizi gururla ve umutla anarım. Size selam veririm, sevgilerimi veririm. Sizi Hakk’a emanet veririm. Oradaki dostlara, kardeşlere ve arkadaşlara saygılarımı sunarım. Sizi en sıcak duygularla bağrıma basarım aziz kardeşim, efendim. Esselamualeykümverahmetullah. Atasoy Müftüoğlu 1 Mayıs, 1981

  • | "Bu Memleket Baştanbaşa Gurbettir"Mehmet Atilla Maraş ile Söyleşi | Zafer Acar

    Atatürk Üniversitesinde okurken Mustafa Kutlu ile "Adımlar" dergisini çıkarmışsınız, dergicilik maceranızı dinlemek isterim. Liseyi bitirdiğim yıl olan 1966’da Urfa’da yeni yayın hayatına giren ve ser levhasının altında " Günlük Siyasi Gazete " demesine rağmen hemen onun altında parantez içinde "Şimdilik pazartesi ve perşembe günleri çıkar " ibaresi yazılı olan dört sayfalık " Şafak Gazetesi " vardı. Bu gazete, iç sayfalarının tamamını kültür-sanat sayfası olarak yayımlıyordu. Bu sayfaların hazırlayıcısı ise ben ve arkadaşlarımdan oluşan bir genç ekipti. İşte, benim dergicilik serüvenim bu sayfayı hazırlayan arkadaşlarla birlikte başlar. Zira bir süre sonra, aylık bir sanat ve edebiyat dergisi yayımlayalım dedik ve " Balıklı Göl " dergisini yayımlamaya başladık. Dergi olsun, gazete sayfaları olsun, küçük, tek göz bir odada, elle çalışan bir matbaa makinesinde basıyorduk. Kol gücüyle döndürülen pedal silindirleri harekete geçiriyor, dizilmiş olan gazete kalıbının sadece bir sayfasını basabiliyordu. Dizgi ise elle ve kumpas yardımı ile yapılıyordu. Bugünün genç matbaacıları bu söylediklerimden bir şey anlayamaz. Matbaada, hurufat kutularının her birinde ayrı bir harf vardı. Yan yana sıralanmış kutulardaki harflerden alıp elinizdeki kumpasa ters olarak yerleştiriyorsunuz. Sonra kumpasta yer kalmayınca onu önünüzdeki sayfa kalıbının uygun yerine koyuyordunuz. Tekrar harfler, tekrar kumpasa dizmeler ve kalıba yerleştirmeler... Dizgisini yapacağınız yazının metni önünüzde durur, oraya bakarak bütün bu işlemleri sırasıyla gerçekleştirirsiniz. Kalıp bağlandıktan sonra matbaa makinesine mürekkebi koyar, sonra da tek sayfanın basımını gerçekleştirirsiniz. Çok zahmetli velakin çok keyifli bir uğraşıydı. Balıklı Göl Dergisi’nin yazarları olarak yazılarımızı ve şiirlerimizi önce matbaaya getiriyor, dizgisini kendimiz yapıyor ve makinenin başına geçip baskıyı gerçekleştiriyorduk. Dergi veya gazete sayfalarının katlanması, derginin tel zımbayla zımbalanması, destelenmesi ve sonra satışa hazır hâle gelince de dergiyi veya gazeteyi, koltuğumuzun altındaki iki katlı büyük bir kartonun içine yerleştirip okuyucuya ulaştırılması tamamen bizim işimizdi. Üstelik kimseden yardım görmeden, reklam almadan, kendi cep harçlıklarımızla yapıyorduk bütün bu işleri. O yıl liseyi bitirince üniversiteye gitmedim. Dergi ve gazete merakının yanında bir de tiyatroya hevesim vardı. Lisedeyken Aka Gündüz’ün ‘ Mavi Yıldırım’  adlı oyununda başrol oynamıştım. Buradan cesaret alarak Urfa’da bir grup arkadaşla Halk Eğitim Tiyatrosu’nu kurduk. Başta Turgut Özakman’ın “ Duvarların Ötesi ” olmak üzere bir yıl içinde üç-dört oyun sahneledik. Hatta bilet satışlarından para bile kazandık. Tiyatroyu kurmadan önce arkadaşlarımıza bir ay boyunca tiyatro seminerleri aldırdık. Seminerleri bize daha sonra Gen-Ar tiyatrosuna, oradan ‘Yeşilçam’a geçecek olan Günay Güner arkadaşımız veriyordu. Balıklı Göl dergisi altı sayı çıktı. Ben 1967’de üniversiteye gidince benden sonra iki sayı daha çıktı ve ardından kapandı. Taşrada kısır imkânlar dâhilinde ve fakat gençliğin verdiği enerji ve heyecan çerçevesinde, biraz da “cahil cesareti” ile başımızdan büyük işlere girmiştik. Yüksek tahsil için Erzurum’a geldiğimde alışkanlığımız üzere boş durmadık. Çeşitli derneklerde; Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Zirai Ekonomi Derneği’nde, Anadolu Fikir Derneği’nde (AFD) görevler aldım. Adımlar Dergisi, bu derneğin çeşitli kültür faaliyetlerinden birisidir. O tarihlerde Erzurum Atatürk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Zirai Ekonomi Bölümü’nde öğrenciydim. Erzurum’u ve şehir ahalisini kendime ve Urfa kültürüne çok yakın buluyordum. Urfa ne kadar sıcak bir şehirse, Erzurum da o kadar soğuk bir şehirdi. Ancak biri büyük divan şairi Nef’i’yi, diğeri de şair Nabi’yi yetiştirip İstanbul’a, payitahta göndermiştir. Anadolu Fikir Derneği o zamanlar yeni kurulmuştu. Merkezi İstanbul’da olmak üzere taşrada üç yerde şubesi vardı: Ankara, Trabzon ve Erzurum. Derneğin faaliyetlerinden birisi de İstanbul’dan orijinal filimler getirip üniversitenin sinema salonunda hafta sonları öğrencilere, akşamları da öğretim üyelerine gösterimde bulunmaktı. Aklımda kalan filmlerden bazıları şunlardı: ‘İhtiyar Adam ve Deniz’ (The Old Man and Sea), ‘Selzburg Şemsiyeleri’ (Selzburg Ambrellas), ‘Batı Yakasının Hikâyesi’ (The West Side Story), ‘Kader Bağlayınca’ ve daha birçok orijinal film... Gösterime giren filmlerin eleştirilerini, o dönem fakültemizde asistan olan Prof. Dr. Orhan Güvenen yapıyor ve yapılan eleştirileri Adımlar dergisinde yayınlıyorduk. Bir yandan da Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı olarak Erzurum’da ‘Yurt-Kur Tiyatro Topluluğu’nu kurmuşuz. Urfa’daki tiyatroya olan bağlılığımız, burada da devam ediyordu. Bir yıl sonra Recep Bilginer’in ‘ İsyancılar’  adlı oyununu sahneye koyduk, Batı Karadeniz turnesine bile çıktık. Adımlar dergisi, 1970 -71 yıllarında 24 sayı yayımlandı. Benim mezuniyetimden bir süre sonra da kapandı. Günümüzün ünlü hikâyecisi dostum Mustafa Kutlu, benden önce mezun olmuş, Tunceli’nde edebiyat öğretmenliği yapıyordu. Yazılarını ve şiirlerini, oradan bize gönderiyor, derginin başyazılarını da A. Hacı Yakupoğlu imzasıyla yazıyordu. Mustafa’nın hikâyeciliği yanında ressamlığı da vardır. Çok güzel desenler çizer ve çok güzel bağlama çalardı. Ancak hikâyeciliği öne çıkınca ne resim yaptı ne de bağlama çaldı daha sonra. Adımlar dergisi, yayımlandığı yıllarda olsun, daha sonraları olsun, Erzurum’da çıkmış en uzun ömürlü ve istikrarlı, bir taşra, bir Anadolu dergisidir. Dergi, Anadolu edebiyatı, daha doğrusu Anadolu romantizmi yapma iddiasında ve sevdasındadır. Erzurumlu büyük düşünce adamı Nurettin Topçu’nun ‘Bir Anadolu Romantizmi yapılmalıdır’ tezinden hareketle, bütün bir yazı kadrosu, onun düşüncesine hürmeten böyle bir denemede bulunmuştuk. O dönem biz, Mustafa Kutlu dâhil hepimiz Anadolucuyduk. Hatta isim vermeyeyim, o dönemde Erzurumlu bir gençlik lideri, “Bir avuç Anadolucunun çıkardığı bu dergiyi okumayın!” demişti. Şiirlerimiz, hikâyelerimiz, yazılarımız memleket havası kokuyordu, Anadolu sevgisi ve gurbet kokuyordu. Arkadaş ne sen sor ne ben söyleyim Bu memleket baştanbaşa gurbettir Bu sloganla yola çıkmış, Anadolu edebiyatı yapmaya sevdalı ve kararlı bir gurup gencin sanat serüveniydi bu hareket. Adımlar adı dahi manidardır. Derginin sol üst başında çıplak yürüyen bir çift ayak deseni vardı. Derdimiz; Anadolu’nun köyleri, fakir insanları, çorak, susuz toprakları, bu toprakların kuşları, turnalarıydı. O zamanlar nüfusun %70’i köylerde, %30’u şehirlerde yaşıyordu. Teknoloji ve makina, tarım sektörüne henüz girmemişti. Bakir ve fakir bir Anadolu coğrafyası... Var gücümüzle çalışmak ve insanımıza hizmet etmek istiyorduk. Ben şahsen bu niyet ve istekle Ziraat Fakültesi’ne kaydımı yaptırmıştım. Üniversite giriş sınavlarında Tıp Fakültesi’ne girecek puanı almama rağmen. Üniversitenizde hocalık yapan Mehmet Kaplan ve Orhan Okay ile tanışma imkânı buldunuz mu? Prof. Dr. Mehmet Kaplan, biz Erzurum’a geldiğimizde İstanbul’a dönmüştü. Ama Orhan Okay Hoca o tarihlerde hâlâ Erzurum’da, üniversitedeydi. Tanışıyorduk. Dergi için kendisinden yazı da alıyordum. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu vardı, dilci ve tarihçi, ondan da yazı alıyordum. Ayrıca hocalardan Kaya Bilgegil vardı, asistanlardan Celal Tarakçı vardı. Ziraat okumama rağmen edebiyatla iç içeydim. O günün aylık dergileri olarak; Varlık, Hisar, Türk Dili, Edebiyat, Yeni Dergiyi muntazaman takip ediyordum, Kaldığımız erkek öğrenci yurdunda, ders salonundaki çalışma masamın üstünde, ders kitaplarımın yanında her zaman bu edebiyat dergileri de olurdu. Edebiyat Fakültesi öğrencileri bana gıpta ederlerdi. “Maraş, bizim takip etmemiz gereken bu dergileri sen takip ediyor ve okuyorsun. Bu ne merak ya hu?” derlerdi bana. Prof. Dr. Orhan Okay Hoca, Nurettin Topçu’nun da has öğrencilerindendir. Hareket dergisinin yeniden yayın hayatına girmesinde Topçu Hoca’nın İstanbul Erkek lisesinden öğrencisi Erzurumlu Ezel Erverdi’nin büyük katkıları vardır. Ezel Beyin, benim ve Erzurum’da eli kalem tutan herkesin üzerinde emeği vardır. Buna Mustafa Kutlu da dâhildir. Zira Mustafa’yı, resimden, musikiden alıp hikâye yazmaya teşvik eden, yüreklendiren Ezel Bey’dir. Çok çalışkan ve hareketli bir insandı. Bana Hareket dergisinde şiir yazmamı teklif ettiğinde olmaz demiştim. Neden diye sorunca da “sizin derginizde yayımlanan şiirler heceyle yazılmış şiirlerdir. Oysa ben serbest tarzda yazıyorum şiirlerimi. Sizin dergiye gitmez!” dediğimde, “olsun, sen nasıl yazarsan yaz, hiçbir müdahale yapmadan yayınlarız onları” demişti ve ondan sonra şiirlerim bu dergide yayımlandı. İlk şiirlerinizi yerel dergilerin ardından “ Hareket”  dergisinde yayımladınız. “ Mavera”  ve “ Edebiyat”  dergisinin hayatınızdaki yerini merak ediyorum. Bu iki dergi birçok şairin edebiyat ortamında kabul görmesini sağladı. Bu arada Harran dergisinin de hayatınızda özel bir yeri olduğunu biliyoruz. Dergilerin sizin ve genç edebiyatçıların yetişmesindeki katkılarından bahseder misiniz? Hareket dergisinde ilk şiirim 1968 yılında yayımlandı. Nuri Pakdil’in “Edebiyat” dergisi 1969 yılında Ankara’da çıkmaya başladı. Erzurum’da aslen Maraşlı olan ve Ziraat Fakültesi’nde beraber okuduğumuz Mustafa Sarıçiçek vasıtasıyla tanıdım bu yeni dergiyi. Takip ediyordum ama henüz orada yazmıyordum. Edebiyatın kurucuları arasında, hemşerim ve ağabeyim M. Akif İnan da vardı. Onun vasıtasıyla 1974 yılından itibaren bu dergide şiirlerim yayımlandı. 1975’te kısa dönem askere alındık İzmir Bornova’daki Topçu Tugay’ında. Tabii, o zamanlar büyük şehirlere karşı içimde bir korku vardı. İstanbul ve Ankara’da tutunamam diye korkuyordum. Bu yüzden yüksek tahsil için Erzurum’a gittim. Nurettin Topçu bize şöyle diyordu: “Anadolu’ya gidiniz, o fakir köylü, bakir topraklar sizden hizmet bekliyor, görev bekliyor!”  “Sesinizi yükseltmeyiniz! Gösterişsiz ve nümayişsiz olunuz! Zira Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama aşkından çok yaşatma aşkına gönül vermiş ruh cephesinin maden işçileri olacaktır.” Diyor ve bize bir istikamet çiziyordu. Onun kayınpederi, Birinci Meclis’in ateşli hatibi, Erzurum’un yiğit evladı, Hüseyin Avni Ulaş ise “ İstikametiniz sizi yaşatacaktır. ” diye sesleniyordu bizlere. Bu yüzden ve biraz da mesleğim gereği Anadolu’yu bir uçtan bir uca dolaştım; köylerde, ovalarda görev yaptım. Memuriyetimin sonuna doğru, 1996’da Ankara’ya geldim. 1999 yılında devlet memuriyetini tamamlayarak kendi isteğimle ayrıldım devlet kapısından. Mavera dergisi, bizim Akif İnan’la askerlik dönüşümüzün hemen sonrasında 1976’da yayın hayatına girdi. Erdem Beyazıt o tarihlerde Maraş’ta il halk kütüphanesi müdürüydü. Çağrılınca Ankara’ya geldi. Cahit Zarifoğlu İstanbul’dan geldi Ankara’ya. Rasim Özdenören ve M. Akif İnan zaten Ankara’daydı. Maveranın kurucu kadrosuyla Mehmet Akif İnan vasıtasıyla tanıştım. Şiir çalışmalarım, 1977’den 1987’ye kadar (on yıl) Mavera dergisinde yayımlandı. Harran dergisi, Urfa’da bir grup arkadaşla çıkardığımız bir şehir dergisidir. Şehrin tanıtılmasında önemli bir rol oynamıştır. Dergiler birer fikir fidanlığıdır. Bir ortam oluştururlar, bir edebiyat, sanat ortamı... Urfa’da yazı hayatına başlarken bir grup edebiyat meraklısı genç arkadaşla Şafak gazetesinin sanat sayfalarını hazırlamakla işe başlamıştık. Bu topluluk bizi bir sanat ortamına kavuşturdu. Okuduklarımızı her hafta düzenli toplanarak birbirimize anlatır, kitaplar üzerinde tartışma açardık. Dergilerden, şairlerden, hikâyecilerden konuşurduk. Bu edebiyat ortamı bizi daha da kamçılardı. Konuşmaları, tartışmaları bu kez yazıya döker ve yayınlardık. Kendimizi önemserdik. Bizim bildiklerimizi başkaları da bilsin, paylaşsın için gazetelerin sanat sayfalarını hazırlardık. Her şey size ve bu işlerdeki kararlılığınıza bağlıdır. Sonraki yıllarda soluğu tükenenler, yazı hayatından ayrıldı. Evlilik hayatının ağır yükü gibi mazeretler, ya da kafa konforu, çileden kaçış, birtakım arkadaşlarımızı yazı hayatından uzaklaştırdı. Israrla ve inatla devam eden kazanır. Dergiler bu bağlamda yazı yazmanıza imkân tanıyan birer fidanlıktır. O gün de bugün de bakıyorum yazarlar, şairler, edebiyatçılar bir dergi etrafında kümelenip bir araya geliyorlar. Bugün, düne göre daha çok dergimiz var. Bu sevindirici bir durumdur. İlk kitabınızı yayımlamakta sıkıntı çektiniz mi? Niçin soruyorum, çünkü hâlâ İslami camianın bir tanecik bile büyük yayınevi yok. Genç şairler, şiirlerini kitaplaştırmakta ciddi sıkıntılarla karşılaşıyor, hiçbir şekilde desteklenmiyorlar. İlk kitabımın yayınlanmasında hiç zorluk çekmedim. O dönem, şiirlerim Hareket dergisinde yayımlanıyordu. Daha sonra dergi ve yayınevi isim değiştirdi. Yeni yayınevinin ve derginin adı Dergâh oldu. Benim ilk kitabım olan ve adını sevgili dostum D. Mehmet Doğan’ın koyduğu “ Doğudan Batıdan Ortadoğudan ” şiir kitabım, Dergâh Yayınları’nın on dokuzuncu kitabı olarak 1976’da yayımlandı. Şiir kitabı yayınlamak her zaman için zordur. Yayınevleri, para kazandırmayan kitaplara yatırım yapmazlar. Bu da yayınevinin ayakta kalması için zaruri bir uygulamadır. Ancak buna rağmen bazı yayınevleri şiir kitapları yayımlayıp para bile kazanabilir. Bu biraz da teşvik ve işi sahiplenme meselesidir. Bizim kesimde şiir kitapları ile ilgili bugüne kadar üç önemli, ciddi hamle olmuştur. İlki Yazı Yayıncılık tarafından gerçekleştirildi. 1980’li yıllarda, sevgili şair Ahmet Kot’un “Şiir, yalnız şiir ” sloganı ile yola çıkıp yanılmıyorsam ayrı şairlerin 20 adet şiir kitabının yayımlanmasını gerçekleştirdiği cesur bir hamleydi. Doğrusu tebrike şayan bir girişimdi. Ardından, Konya’da kitapçılık yapan dostumuz sevgili Mustafa Çalışkan, Esra-Sanat yayınları başlığı altında on şairimizin 30 adet şiir kitabını cesaretle yayımlamıştır. Bu şiir kitaplarının sanat danışmanı şair M. Akif İnan’dı. Bu da şiir kitapları adına alkışlanacak bir hamleydi. Üçüncüsü, Beyan Yayınlarının sahibi sevgili Ali Kemal Temizer’in hamlesidir. Ayrı ayrı şairlerimize ait 40 kadar şiir kitabını yayımlayarak şiirimize büyük hizmetlerde bulundu. Bu şiir kitaplarının sanat danışmanı şair Metin Önal Mengüşoğlu idi. Hepsini alkışlıyorum. Böylece edebiyatımıza yüz kitaplık bir eser kazandırdılar. Böylesine cesur yayıncılar bundan sonra da ortaya çıkmalı, kaliteli şiir kitapları yayımlanmalı ve şiirimize, edebiyatımıza katkı sunmalıdırlar. Bu işin başı, bu işe duyulan sevgi ve samimiyettir. Peygamberlerin gelip geçtiği Urfa’nın kendine has bir kültürel iklimi var; bu iklimin size katkılarından bahsedebilir misiniz? Evet, doğru, farklı bir şehir Urfa... İki ayrı kitap yazdım Urfa için. Şehirlerimizi şairler yazmalı. Urfa ile ilgili ilk kitabımı 1987’de kaleme aldım. O güne kadar Urfa’yı muhtasar olarak anlatacak, tanıtacak bir kitap yoktu maalesef. 1984 Mart’ında İ. Halil Çelik Urfa’ya Belediye Başkanı olmuştu. Urfa’ya gelip gidenlere şehri tanıtacak ve anlatacak bir tek kitap olmadığından Sayın Çelik, bu işi benim yapmamı, bir kitap yazmamı rica etmişti. Bu bir ihtiyaçtan doğmuştu. Bir yıl içinde kitabı yazdım ve 1988’de Ankara’da yayımladık. Benim çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği Urfa’yı “ Rüya Şehir ” adı altında yazdım ve 2011’de yayımladım. Bu bir “ Urfa Şehrengizi ” idi. Bu şehir benim nazarımda bir rüya gibiydi. Biz o günkü şehir ahalisi, bir rüya, bir masal ortamında yaşıyorduk adeta. Sonradan fark ettim, o dönemin yaşayan insanlarının safiyeti, doğruluğu, mütevazılığı bugün yok. 1980’den sonra her şey değişti. Köyden şehre gelen göçlerle şehrin kimliği, dokusu bozuldu. Yerli ahali büyük şehirlere göçünce, şehir de köy hayatı yaşayan insanlarla doldu. Benim yaşadığım Urfa şehri; İslami hayatın gündelik hayata yansıdığı, yansıtıldığı bir şehir idi. Suyu bol, selamı bol bir şehir idi. Esnaf, aldatma nedir bilmezdi, ‘Emrolundukları gibi dosdoğru’ yaşarlardı. Esnafa ‘ Ahilik Kültürü’  hâkimdi. Ahi yani kardeş, İslam kardeşliği, dayanışma, yardımlaşma çok canlı idi. Herkes birbirinin derdi ile dertlenir, düğün ve derneklerde, toylarda birlikte güler, taziyelerde birlikte yas tutar ve ağlarlardı. Otuz bin nüfuslu bir şehir ki her aile birbirini çok yakından tanırdı. Şimdi şehrin merkez nüfusu bir milyon olmuş. Eskisi gibi kimse kimseyi tanımıyor. Ben ki oranın bir milletvekiliyim. Şimdi gitsem, şehrin çarşılarından geçsem beni bile tanıyan çok az kişi çıkar diye düşünüyorum. Şair Nabi’nin kurduğu divan şiiri okuma ve yazma geleneği hâlen Urfa’da devam ediyor. Ayrıca klasik musiki kültürü, gazel okuma kültürü de halen devam ediyor. Şehir halkı hem divan şiirini ve hem de halk şiirini biliyor, bunu sıra gecelerinde sözlü olarak dinliyor, öğreniyor. Urfa’da ‘Türkü çığırmak’ önemlidir. Halk arasında bağlama çalmak ve türkü söylemek ayıp sayılmaz, bilakis alkışlanır. Çok zengin halk kültürü içinde; deyimler, bilmeceler, atasözleri var. Kelam-ı kibarlar, kargışlar, dualar alabildiğince çeşitli ve zengindir. Bütün bunları, Harran Dergisi’ni yayımlarken ekip olarak yaptığımız çalışmalar sonunda ortaya çıkarıp kitap olarak yayımladık. Urfa’nın taş evleri, evlerin mimarisi, o yörenin sıcak iklimine ve İslami hayatına göre dizayn edilmiştir. İşte ben böyle bir kültür ortamında, bu şehirde doğdum. Şiir gibi bir ortamda büyüdüm. Yaz geceleri damlarda yatardık. Gökyüzünü seyre dalardık. Sabah selatin camilerden yükselen ezan sesleriyle uyanır, camilere koşardık. Ramazanlarda seher mukabelelerine gider, camiden çıkınca yaya olarak okula geçerdik, Kuran’ın getirdiği hayat, bu şehirde canlı olarak yaşanırdı. Bizim evimiz o kutsal mekânlara çok yakındı. ‘Balıklı Göl’e yani... Her gün Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı yerden geçerek okula giderdim reyhan ve gül kokuları arasından... Gökte uçan güvercinlerin, gölde salınarak gezen balıkların da her sabah dergâhta yapılan zikir virtlerine katıldığını tahayyül ederdim. Genelde şairler, Osmanlı şiiri denilince Fuzuli, Baki, Nedim, Şeyh Galip gibi isimlere hayranlıklarını belirtirler; ama siz, -kitaplarınızdaki epigrafi ve göndermelere bakarak söylüyorum-, Nabi’yi baş tacı yapıyorsunuz. Hikemî şair Nabi ile hemşeriliğinizin bunu tetiklemiş olabileceğini düşünüyorum, bilmem yanılıyor muyum? Doğru bir tespit yapmışsınız. Hikemî şiirin kurucusu, 17. yüzyılın zirve şairi Yusuf Nabi Urfalıdır. Döneminde kendisi gibi şiir yazan çok şair vardı Urfa’da. Ancak o, İstanbul’a, Osmanlı payitahtına gidince şöhrete kavuşuyor. Urfa şiirinde hüküm süren divan geleneği, Nabi dönemi ve Nabi’den sonra olmak üzere devam etmiştir, 19. yüzyılda Urfa’da ‘Sakibiye Medresesi’nde toplanan şairler bu geleneği sürdürmüşlerdir. Nabi, bir gazelinin son beytinde Urfalı olduğunu şöyle dile getirmiştir: Hâkimiz mevlididir Hazreti İbrahim’in Nabiyâ râst makamında Ruhaviyiz biz Ruha, Urfa’nın eski adıdır. Arapça, Farsça ve Türkçeyi iyi bilen, konuşan ve yazan Şair Nabi, divan edebiyatımızın diğer üstat şairleri gibi bir üslup ve ekol sahibidir. Onun çok bilinen bir şiirinin bir beytini buraya alıyorum: Sakın terk-i edepten, kûy-ı mahbûb-ı Huda’dır bu Nazargâh-ı ilâhidir, makam-ı Mustafa’dır bu İlk gençlik yıllarınızdan beri şiir yazıyorsunuz, şiirin sizi geliştirip dönüştürdüğünü tecrübe ettiğinizi söyleyebilir misiniz? Evet, geliştirdi, dönüştürdü, inceltti. Zaten yapımda, cevherimde sanata karşı olan yatkınlığım, şiir sayesinde ortaya çıktı. Şiir yazmam bir tesadüf eseri değildir. İçinde doğup büyüdüğüm şehrin ortamı ve benim hususi hayatım, okumaya, yazmaya olan istek ve iştiyakım, beni bu noktalara taşıdı. Tabii, ısrarcı ve kararlı oluşumun da kendimi disipline edişimin de bu sürece katkısı olmuştur. Yaşadığım hayat, inancım, kutsal kitabımız Kur’an, hepsi, sözü şiir biçiminde söylememe yardımcı olmuşlardır. Arayışlarım, tecessüs, merak etmelerim, hayretlerim hep bu olayın habercileriydi. Bilirim, şiir karın doyurmaz. Bu yüzden belki mühendis oldum. Rakamların adamıyım amma harflerde karar kıldım. Harflerin böyle bir maddi getirisi yok. Ama rakamların var. Harf mı rakam mı, tercihin nedir derlerse, her ikisi de derim. “Aney” şiirinizin çok sevilmesini neye bağlıyorsunuz? Bu şiirinizin popülerliğinin diğer şiirlerinizin bilinirlik kazanmasını engellediğini düşünüyorum. Ne dersiniz? Olabilir. Çok seviliyor. Çünkü çilekeş bir Anadolu kadınını temsil ediyor. Bir genç Anadolu’dan kalkıp okumak için gurbete gidiyorsa; sıladan, anadan, babadan, hatta yardan ayrılıyorsa, bu şiir kendini okutuyor ona. Saf bir şiir amma bir hikâyedir, bir mektup şiirdir nihayetinde. Söyleyiş önemli, takdim önemli yer alır bu şiirde. Tasvirler, Anadolu’dan memleket ve insan manzaraları... Bir Anadolu insanın hikâyesidir. Gurbet, sıla, özlem, hasret... Bu şiir, samimi ve saf bir şiirdir. İçinde kelime oyunları, zihin oyunları, süsleme sanatı yoktur, alabildiğine yalın söyleyişler içerir. Baştan sona insanımız ve toprağımız var. Bu, bizim serüvenimiz. Elli yıldır defalarca halkımız tarafından, gençler tarafından okunup ezberleniyorsa, buna ‘popülist bir şiir demek haksızlık olur. Kaldı ki, benim çıraklık dönemimin, ilk gençlik yıllarımın şiiridir. Bir on sekiz yaş şiiri yani. Bu açılardan da bu şiirimi sahipleniyorum. 1970 kuşağı, Türk şiirine bir yenilik getirmiş midir? Siyasi anlamda 68 kuşağı olarak biliniyorsunuz; o kaotik dönem şiirinizi nasıl etkiledi? Ahmet Kabaklının belirlemesi olan “Yeni İslami Akım” isminin tutmadığı görülüyor. Ama siz her şeye rağmen kendinizi bu belirleme ile tanımlamaya çalışıyorsunuz. Kuşak meselesine de bu açıdan bakmak gerekmez mi? 70 kuşağı değil de sizin için Mehmet Atilla Maraş şiiri dense, bu sizi daha biricik yapmaz mı? Kuşaklar edebiyat tarihçisinin işini kolaylaştıran bir sınıflandırmadır nihayetinde. Bunun birçok sebebi var. Bir defa bu kuşağın, kuşak oluşunun değerlendirmesi tam olarak yapılmadı; bu kuşak hakkında ilmi yazılar, eleştiriler kaleme alınmadı. Yani dönem ele alınıp şairleri üzerinde yeterli çalışmalar yapılmadı. Bu dönem, aynı zamanda ’68 kuşağı’ olarak da bilinir. Dünyanın çalkalandığı, öğrenci olaylarının dünyanın her yerinde özellikle Fransa’da artığı bir zaman dilimi. Çiçek çocukları, Hippi’ler, Uzakdoğu’ya Buda’ya gidişler, Vietnam savaşı, siyahilerin özgürlük hareketi, bizde de etkilerini kısa zamanda gösterdi. O yıllar, Türkiye’de, üniversitelerde öğrenci olaylarının başladığı yıllardır. İdeolojik kamplaşmalar, ‘Türkiye’yi Kurtarma’ adına gruplaşmaların, sonucunda giderek sokakta silahlı çatışmalara dönüştüğü, kurtarılmış bölgelerin oluştuğu yoğun politik bir dönemdir. Amerika’nın 6. Filosunun İstanbul’a geldiği bir zamanda ‘ Go Home Yankee’  deyişler, ‘Bağımız Türkiye’ sloganları, buna karşılık sabahları belli camilerde toplu namaz kılma eylemleri, kuşağın sağ ve sol gençlerini etkilemiştir. Bu dönemin şairlerinin önünde onları etkileyen ideolojik anlamda kutup şairler var. Bunlar, bir nevi savaşçı şairlerdir. Mesela tırnak içinde sağ kesimi etkileyen önemli üç şair var: Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç. Bunlar şiirleriyle birkaç nesli ve kuşağı etkilemiş şairlerdir. Öncü şairlerdir. Sol kesimi etkileyen, Marksist ideolojiyi benimseyen şairleri etkileyen öncü şair ise Nazım Hikmettir. Siyasetle uğraşan şairler, genelde edebiyattan uzaklaşıyorlar. Dergiler aracılığıyla usta şairleri tanımaya çalışan yeni neslin sizleri gereği kadar tanıyamadığını görüyorum. Yaşarken şiirden kopan şairler, genelde öldükten sonra hatırlanmıyorlar; ne dersiniz, şiir hayat boyu kesintisiz şekilde devam etmeli midir? Yazmaktan veya yazmamaktan değil, özellikle edebiyat ortamında bulunup yeni gelenlere ustalık yapmaktan bahsediyorum. Evet, şiir bir şair için hayat boyu devam etmelidir. O, hayat boyu okumalı ve yazmalıdır. Hatta kendini tekrar etse bile. Aksini düşünemiyorum. Yazdıklarımızı yayınlamıyorsak, bu, şiir yazmadığımız anlamına gelmez. Ben aktif siyasetin içindeyken de şiir yazdım. Dergilerde yeteri kadar görünmedim belki ama Meclis’teyken altıncı şiir kitabımı yayımladım. Şimdi de iki kitap oluşturacak kadar yayımlanmamış şiirlerim var. Şair, yazmak zorundadır. Bütün kitaplarımın baskıları bitti. Onları yeniden okuyucunun karşısına çıkarmak istiyorum. Görüyorum ki şairler, her vadide at koşturuyorlar. İslami duyarlığı olan genç şairlere sesleniyorum: Şeytanın iğvasına kapılmasınlar. Kıblelerine, kamet ve istikametlerine, hayatlarına ve yazdıklarına dikkat etsinler. Bir gün her şeyden, her yapıp ettiğimizden hesaba çekileceğimizin bilincinde olarak yazsınlar. Bizden; yazdığımız her kelimenin ve her harfin hesabının sorulacağı o güne hazırlıklı olsunlar, öyle yazsınlar diyorum. Yazmak; bir imkân, bir bağış, bir lütuftur. Bu imkânı sorumluluk bilinciyle kullanmalıyız. Kalıcı şeyler söylemeliyiz ve yazmalıyız. ‘E mr olunduğumuz gibi dosdoğru’  olmalıyız. Milletvekilliği yaptınız, ciddi manada anılarınız birikmiştir, portrelerin dışında bir edebiyatçı gözüyle siyasi anılarınızı yazmak gibi bir planınız var mı? Var. 'Milletin Meclisinde Beş Yıl'  genel başlığı altında anılarımı topladım, yazıyorum. O dönemde İstanbul’da çıkan haftalık bir gazetede siyasi yazılar yazıyordum. Onları topladım. Hepsi birer kitap olacak şekilde çalışıyorum, yayımlayacağım. Meclise sizden başka şair milletvekilleri de girdi; onlarla bir araya gelerek şiir meclisi kurup konuştuğunuz olur muydu? Daha da önemlisi, dönemin başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan sizi şair milletvekili mi yoksa milletvekillerinden bir milletvekili olarak mı görüyordu? Şaire ve şiire karşı nasıl bir yaklaşım sergiliyordu? Kendileri şiir severdir, en azından sizi meşhur “Aney” şiirinizden tanıyor olmalı. Şair milletvekilleri ile hep konuşurduk. Özellikle TBMM kulislerinde... Ancak şiir deyince, gerçek şiir sanatını tanıma fırsatı olmayanlar için şiir, ilkokuldaki ünite şiirlerini hatırlayabilmek oluyor. Adam; bir ilkbahar, sonbahar, yaz, kış şiirleri veya bir orman, dağ, bayır, çimen, çayır şiiri biliyor. Ya da Kızılay-Yeşilay haftası şiirleri filan... Pek çok milletvekili için şiir, bir şey ifade etmiyor. Çünkü o kültürü ona kimse vermemiş, okuldan da alamamış. Şiirin önemini bilmiyor, benimsemiyor. Bunun bir entelektüel faaliyet olduğunu dahi bilmiyor. Şiir sanatının gönlün ve ruhun doyuma ulaşmasında bir işlev gördüğünü asla düşünemiyor. TBMM’deyken seksen şair milletvekilini içine alan bir antoloji hazırladım. Beş yüz sayfalık bir kitap oldu. Bu kitap 2005’te TBMM Yayınları arasında çıktı. Yine bir şair olarak Meclis’te, 2005 yılında ilk defa yapılan bir şiir şölenini gerçekleştirdim. O günden bugüne de bir daha şiir şöleni yapılmadı. Şair Milletvekilleri antolojinin baskısı tükendi, yeniden basılmadı. Bir nevi, mecliste şairlerin de temsilcisiydiniz; bizleri iyi temsil ettiğinizi düşünüyor musunuz? Bu bağlamda neler yaptınız? Evet, her fırsatta şair arkadaşlarımın Meclis’te bitecek işlerine koştum. Bir şair siyasetçi olarak kendimi şair arkadaşlarımızı da temsil etmiş biri olarak görüyorum. Seçim meydanlarında elime yazılı bir metin almadan nutuk attığımı, daha önceki yıllarda bürokrasideki deneyimimi, birikimimi buralara taşıdığımı, okuma ve yazmaya düşkün bir aydın olarak kendimi orada iyi temsil ettiğimi düşünüyorum. Siyasi iktidara rağmen, sanat ve düşünce hayatında iktidar olamayışımızı, siyasanın sanat ve düşüncedeki içkin gücü fark edemeyişine, bu yüzden bizleri desteklemeyişlerine bağlayabilir miyiz?  Şahsen ben, sanat-düşünce hayatımız ile siyasetin hâlâ bir noktada buluşamadığı kanaatindeyim. Organik bir bütünlük sağlayabilmek adına birbiri içre eriyik hale gelmesi gerek bu ikisi... Sanki karşılıklı küçüksemeler var. Çok defa duyarlı sanat ve düşün adamlarının hükümete karşı küskünlüğüne şahit olmuşumdur. Ekonomik kalkınma, zihinsel ve ruhsal kalkınmayı arka plana atmışa benziyor. Bu meseleyi açmanızı arzu ediyorum. Bu çok önemli bir konu, bunu konuşalım. Bu konudaki düşüncelerinize katılıyorum. Kültürel iktidarı henüz yakalayamadık. Sosyal iktidarı yakaladık belki, kurum ve kuruluşlarda birtakım yeni düzenlemeler yaptık, birtakım yeni gelişmelere kapı araladık, ancak resmî ideolojinin yüzyıllık baskın iktidarı, yeni şekillendirmelere pek kolay izin vermiyor. Ekonomik kalkınmanın yanında kültürel kalkınmanın da gerçekleşmesi gerekir. Okuma, yazma ve düşünme seferberliği, yeniden ve doğru tanımlanarak derhal başlatılmalıdır. Milletin %95’i okuma ve yazmayı biliyor ve fakat buna rağmen okur-yazar oranı bu topraklarda % 5 bile değildir. Entelektüel gücü yüksek bir Türkiye’nin inşası için bu yeni dönemde var gücümüzle çalışmalıyız. 12 yıllık AKP iktidarları, ancak yol açıcı bir görevi üstlenebildi. Önümüzdeki dönemlerde daha güzel gelişmeleri hep birlikte göreceğimize inanıyorum. Genelde şairler, kendi kuşağını ve kendinden öncekileri okur, sonrakileri takip etmez. Sizin için durum nedir? Yeni nesil şairlerden ve şiirin istikametinden yeterince haberdar mısınız? Dikkatinizi çeken şairler var mı? Öte yandan gençlere önerileriniz olacaktır elbet. Bu kanaatinize katılıyorum. Genç kuşakları pek takip edemiyorum. Seksenden sonraki şairleri iyi bilmiyorum. Şiirimizi nereye götürüyorlar fazla takip edemedim. Doğrusu, gençler de bizleri pek bilmiyor, bilmek istemiyor. Bir eski-yeni çatışması, öncekileri yok sayma yaklaşımları, kendilerini önemseyip öne çıkarma çabaları hep olmuştur; yeni dönemlerde de bu olaylar devam ediyor. Edebiyat ve sanat ortamlarından bana aktarılanlar pek hoş şeyler değil. Bizden önceki bütün çabalara, gayretlere, verilen emeklere saygılı olmalı. Müslüman genç şairlerin, inançlarının ışığında sanat hayatlarını yeniden kurmalarını diliyorum. Geleneksel şiirimizi bilmeden, anlamadan yeni şeyler inşa etmek pek tutarlı olmayacaktır. Şiirimizin bu coğrafyada geçirdiği serüveni bilmeden çok yüksek bir edebiyat yapabileceklerine inanmıyorum. Dünyanın en özgün şiir metinleri bu topraklarda, bu coğrafyanın çoğulcu kültüründen üretilmiştir. Yeni bir medeniyetin inşasında, şiirin işlevi eskiden ne idiyse, yine öyle bir işlev üstlenecektir. Gençlerimiz, kendilerini böyle bir amaçla yarınlara hazırlamalıdırlar.

bottom of page