top of page

Boş arama ile 74 sonuç bulundu

  • Söylem Ve Eylem

    Söylem; bir şeyi telâffuz etmek, söylemek, demek anlamındadır. Eylem; bir şeyi, bir kuramı gerçekleştirme, iş, oluş ve hareket manasında kullanılmaktadır. Eskilerin deyimiyle eylem, bir şeyi kuvveden fiile geçirmek demektir. Kelime olarak fiilin karşılığı olarak da alınabilir. Bu iki sözcüğe bugüne kadar birçok anlam yüklenmiştir. Bu da bu iki kelimenin içeriğinin giderek zenginleşmesini sağlamıştır. Söylem ve eylem kelimelerini tanımlarken hep ‘bir şey’ den söz ettik. Nedir o bir şey? O bir şey dediğimiz şey, tek tek birçok şeydir. Yani ayrı ayrı birçok şeyin kendine göre bir söylemi vardır. Biz birçok şeyi, telâffuz ederiz, heceleriz veya tanımlarız. Bu telâffuz ettiğimiz birçok şey, söylenmiş olur. Bir başka deyişle, vaaz edilmiş olur. Söylenmesi gereken birçok şey, sadece söylemde kalmış tatbikata geçememişse, o söylenen birçok şey, teoriden ibarettir. Ya da tatbiki gayri kabil laf spekülasyonlarıdır. Demek oluyor ki söylemin önemi ve değeri, onun eylem kabiliyetiyle ölçülebiliyor. Eyleme geçemeyen söylemin hiç bir değeri yoktur ve o kuru bir söz yığınından ibarettir. Eğer söylem, eyleme dönüşmüşse, o birçok şey de pratiğe geçmiş olur. Söylem eyleme dönüşürse hareket kazanır ve canlanır. Düşüncede kalan, hayata geçirilmemiş bir takım ilkeler, varsayımlar, kurallar, birer söylem gurubudur. Düşüncede kalmayıp hayata geçen bu söylem gurupları, varsayım ve kuram olmaktan çıkmış pratikte işlerlik kazanmış hareketler, eylemler haline dönüşmüştür. Bir mecelle ilkesi: 'Her şey zıddı ile kaimdir' .  Buna göre bir şeyin söylemi olmadan pratiği olmaz. Düşüncelerini, hayallerini hayata geçirdiğin zaman asıl işi yapmış olursun. Bunun için düşünce ve hayallerinin, pratik hayatta uygulanabilir olması gerekir. Bu konuda birçok proje üretebiliriz, birçok komplo teorisi düşünebiliriz. Ancak bu projelerden kaç tanesinin gerçek hayatta uygulanabilirliği vardır bunu iyi hesaplamak gerekir. Aksi taktirde belki düşünmekle; bir fikir jimnastiği yapılmış olur, bir beyin fırtınası estirmiş oluruz ama hiçbir işe yaramayan, spekülatif düşüncelerle hem kendimizi ve hem de toplumu oyalamaya hakkımız yoktur. Söylem; potansiyel halde duran birtakım kuramların ve kuralların dillendirilmesi, ete ve kemiğe büründürülmesi anlamına da çekilebilir. Gerçek hayatta ispatlanmış, gerçekliği hayata geçmiş düşünceler birer söylemdir. Bunlar eylemi tamamlanmış söylemlerdir. Kuşkusuz bir işin, kuramını yapan da, onu pratiğe dönüştüren de insandır. İnsan, geliştirdiği bütün teorileri uygulansın diye ortaya atar. Uygulansın ve insanlar bundan yararlansın. İlk başta, bir söylemin vaaz edilmesinde ve geliştirilmesinde hep bir iyi niyet vardır. Ancak iş, eyleme dönüştüğünde, insanlık için iyi sonuçlar vermeyen, insanlığın yararına değil aksine zararına işleyen söylemler de olmaktadır. Başlangıçta niyetin halis olması, olumsuz sonuçlar karşısında bir işe yaramıyor. Burada önemli olan husus, söylemin ve eylemin asıl sonucudur. Teori, bir başlangıçsa, pratik, bir sonuçtur. Bir başka deyişle söylem, bir işin başlangıcıysa eylem, o söylemin bir sonucudur. Bir çoğumuzun, pek çok konuda benimsediği söylem biçimleri vardır. Ancak öyle şeyler vardır ki o şeyin söylemi kişiden kişiye değişmez. O şey, söz konusu olduğunda o konu hakkında bilgi sahibi olan herkes aynı söylem biçimini kullanmak zorunda kalır. Çünkü o şeyin söylemi, kendine hastır. Dilimizde çok sık kullandığımız ‘ şey ’ sözcüğü, eşyanın tekilidir. Bir söylem için verilen örnekler aslında ‘şey’ değildir. Örnekler, söylemden eyleme dönüşünce ‘şey’ haline gelirler. Yani bir cesamet, bir hacim kazanırlar. Amaç, insanın yüceltilmesi ise nasıl ve nereden başlanılması gerektiğini bilmek zorundayız. Aksi halde insanoğlunun düşünceleri, pratikte yine insanları çok vahim sonuçlara götürebilir. Toplu katliamlara, toplu yok edişlere götürerek insanın onuruna gölgeler düşürebilir. Tarihte bunun örnekleri çok görülmüştür. Bugün ülkemizde, düşünce ve inanç özgürlüğü, eylem ve söylem olarak en çok tartışılan bir konudur.

  • Sahih Aydın Kimliği

    Aydın; kültürlü, bilgili, münevver, fikri etkinliği ağır basan, okuyan ve yazan, düşünen ve konuşan, değerlendirme yetisi gelişmiş insan için kullanılan önemli bir kavramdır. Aydın, aynı zamanda sorumluluk taşıyan kişi anlamına da kullanılmaktadır. Aydın kimseler hayatlarını kol gücüyle değil, daha çok kafa (zihin) emeği ile kazanan insanlardır. Zihinsel faaliyetlerde bulunan insana entelektüel yani aydın denilmektedir. Her ülkenin bir aydın kesiminden söz edilebilir. Bir ülkede üst düzeyde her ne oluyorsa, bu aydın kesimin o işte bir parmağının olduğuna inanılır. Bu kesim, sivil veya resmi bir konumda olabilir. Aydın, nihayet bir toplumun içinden çıkan insandır. İçinden çıktığı topluma ve ülke gerçeklerine uyum da gösterebilir, yabancılaşabilir de. Halkına ve kendi kültürüne giderek yabancılaşan aydınların zaman içinde kendi medeniyetlerine ihanet ettikleri çok görülmüştür. Türkiye toplumu, iki yüz yıldan bu tarafa batılılaşma serüveni içinde fiilen bulunmasına rağmen ne tam batılı olabilmiş ne de tam doğulu kalabilmiştir. Toplumu batıya entegre etmek isteyen kesim şüphesiz aydın kesimdir. Türkiye’de bugün tam anlamıyla bir batıcı aydın kesiminden söz etmek mümkündür. Bu kesim, dindar olmamakla da övünür. Bırakalım dindar olmayı, dini, bir bilgi objesi olsun için dahi öğrenmek niyetinde ve zahmetinde olmazlar. Bunlar, dinden uzak durmanın kendilerini aydın yapmaya yeter zannederler. Ya da gelenekle yüz yüze gelmenin kendilerini aydın kimliğinden koparacak zannederler. Hep bir vehim ve zan psikozu altındadırlar. Batının bütün değerlerinin bilimsel değerler ve yaklaşımlar olduğunu peşinen kabul ederken, Doğunun bütün geleneksel değerlerinin peşinen bilimden uzak değerler olduğunu varsayarlar. Bu bağlamda, batıya öykünen bir aydın varlığından ve mağlubiyetinden söz etmek mümkündür. Bizde batıcı aydınların tavrı, batıyı eleştirmeden körü körüne taklit ve kabuldür. Doğulu değerleri peşinen ret ve tasfiyedir. Bu tutum ve davranış, aslında batı tefekkür tarzına ve tavrına aykırıdır. Çünkü batı da kritik etme anlayışı vardır. Batıcı aydının peşin kabul ve taklit anlayışı, aslında onun doğulu bir yanı olan teslimiyetçi yapısından gelmektedir. Doğulu, geleneksel olarak teslimiyetçi, batılı ise tenkitçidir. Batıcı aydının bir başka yanılgısı da içinden çıktığı halkına karşı olan bakışıdır. Halkı, adeta ‘Harputlu Zenci’, kendini de ‘Harput’ta Bir Amerikalı’ gibi görmesidir. Oysa öykündüğü Amerika, kendisine de zenci gözüyle bakmakta ancak bunu fark edememektedir. Hatta bu aydın tipi daha ileri giderek batıyı ve onun bütün değerlerini kutsallaştırıyor, kendi değerlerini horluyor. Kutsadığı batıyı, kendi içini boşalttığı yerli yanlarının yerine ikame ediyor. Bu durum, tamamen bir ‘mustağrib’ psikolojisi, bir müsteşrik tavırdan başka bir şey değildir. Böyle bir aydına sahici aydın diyebilir miyiz? Türkiye’de sahici aydın kimdir sorusuna vereceğimiz cevap, elbette yukarıda çizdiğimiz aydın tipi olamaz. Türkiye’de sahici aydın, hem doğulu ve hem de batılı olabilen aydındır. Doğuyu ve batıyı bilen, olaylara bütüncül bir yaklaşımla yaklaşan, Hem doğulu ve hem de batılı olmanın bilincini taşıyan, bir varoluş iradesinin davasını güden, içinde bir isyan ahlâkı geliştiren adam, sahici bir aydındır. Bu sahici aydınlar zinciri tarihimiz boyunca hep var ola gelmiştir. Yakın geçmişimizde, Cumhuriyet dönemi boyunca ve günümüzde de bu aydınlar hep var olmuştur. Bir Mehmet Akif, bir Necip Fazıl, bir Nurettin Topçu böyle aydınlardır. Bir Yahya Kemal, bir Cemil Meriç, Bir Kemal Tahir böyle aydınlardır. Ahmet Hamdi Tanpınar, İdris Küçükömer, bir Oğuz Atay böyle aydınlardır. Bir Sezai Karakoç, bir Şerif Mardin ve bir Erol Güngör böyle aydınlardır. Siz de birçok sahici aydın adını böyle sıralayabilirsiniz.

  • Renklerin Simyası

    Cisme çarptığı zaman o cismin kazandığı görünüşün gözde uyandırdığı hislerden biri olan Renk, Farsça bir kelime. Işığın terkibinde bulunan çeşitli dalgalardaki ışınların her biri bir renktir. Rengin bir de mecazi anlamı var. Bir şeyin rengi, o şeyin tarzı, sureti, görünüşü anlamındadır. Bir başka manada renk; hile, düzen, desise ve oyun demektir. Siyah veya beyazdan başka rengi olmayan şeye renksiz denilirse de beyaz, asıl renklerin anasıdır ve bünyesinde yedi rengi barındırır. Bir prizmadan geçen beyaz bir ışık, kırılınca renklerine ayrışır ve bu beyazdan bütün renkler doğar. Bütün bu renkleri bir arada, bir yağmur sonrası doğan ve bir tabiat harikası olan gökkuşağında görmek bizi oldukça heyecanlandırır. Renk; bir duygudur, bir göz yanılmasıdır, bir şeyin sıfat olarak görüntüsüdür. Geçmiş medeniyetlerde renkler, birer remiz olarak kullanıldılar. Bu gün de bir şeyin simgesi olarak kullanılıyor. Ben de renk merdivenine tırmanarak aklıma geleni beyaz kâğıda kaydettim. Ne çok zenci ve ne çok beyaz adam varmış ülkemde meğer. Anadolu insanı olarak biz, uçlarda gezmeyi pek severiz. Çünkü esmeriz. Erkeksek bıyık da bırakırız. Bozkırda, siyah kıl çadırlarda ne güzel göçebe bir hayatı yaşayıp giderken birden bire ne olduysa oldu çadırın orta direği kırıldı ve siyah kıl çadır yere serildi. Biz dahi çadırın altında kalakaldık bir süre. Çadırı ayakta tutan orta direk çökünce birden, orta sınıf ve orta tabaka kalmadı. Geceler, zaten ay ışığı olmadığı zamanlar karanlıktı. Gündüzler ise sırf bu yüzden esmer günlere dönüştü. Bize de kala kala bu esmer günler kaldı. Kadının adı yok, dünyanın hiç tadı yok. Sararmış otların üstünde bir bozkır kelebeği, bir aşağı bir yukarı uçtuğunu zannediyor. Kelebek bu ne bilsin boşlukta uçmanın ne manaya geldiğini... Onun kendi dili var biz bilmeyiz, bizim dilimizi de o anlamaz. Ve o, ömrünün çok kısa olduğunu da bilemez. Sonbaharda sarı salkım üzümlerin asma dalındaki o asil duruşuna hayranım. Bağbozumu başlayınca, üzüm dalından koparılır ve o edalı duruş da bozulur ve bir süre sonra yok olur. Bir daha o duruşu görebilmek için bir başka sonbaharın gelmesini bekleriz. O tabloyu bir daha aynı şekilde görmek imkânsızdır. Biri çıkmış, duyan düşünen, gülen ağlayan, acı çeken insanları yok etmeye çalışıyor. Adamın eylemleri aylarca gazetelere konu oluyor. Adı etrafında bir efsane oluşuyor. Adam öldü, yok yaşıyor gibi ülkenin ve insanın gündemini sürekli meşgul ediyor. Adamın kod adı Yeşil. Biri çıkmış gösteri yaparak beyaz camda boy veriyor. Adamın kod adı Beyaz. Adamın biri bir roman yazıyor, adını “ Benim Adım Kırmızı”   koyuyor. Kırmızı deyince yaz ve sıcak, herhalde ateş akla geliyor veya ateş dansı . “Bazıları Sıcak Sever”  nedense. M. M mi dedin yoksa? Sarı deyince güz ve limon ilk akla gelen. Atila İlhan, ‘Fena Halde Leman’  demiş her ne hal ise. Beyaz deyince kış ve kar, yağmur, toprak ve rahmet. Ölü ve kefen. Uyku, derin bir uyku...Yeşil deyince bahar ve masmavi bir gök yüzü. Diriliş ve evren, hayat ve canlılık... Zaman zaman düşüncenin derinliklerine yaptığımız yolculuk, beyaz bir yolculuktur. Biz de hemen beyaz bir sayfa açalım. Sanki hiç bir şey olmamış gibi. Sanki her yer güllük, gülistanlık, sanki her şey yerli yerinde. Sanki zaman, donmuş, dondurulmuş bir tablo gibi. Yahut beyaz bir masaya bütün müşküller yatırılmış, üretilen çözümlerle çözülecekmiş gibi öylece bekliyor. Bırakınız Bay Beyaz, beyaz camda sanal bir ortamda gösteri yapsın. Yahut İbrahim Sadri, şiirler okusun müzik eşliğinde binlere, on binlere... Şiir kasetleri bir milyona dayansın ve satış rekorları kırsın. İlk defa şiir, adam gibi gündeme geliyor olsun. Şiir okunuyor ve dinleniyor olsun ülkemde, ülkemin insanları tarafından. Bu masum eylemin kime ne zararı var? Kaşı kara, gözü kara, çatal kara çingeneler ve romanlar gündeme gelsin. Bedri Rahmi okunsun. Kurultaylar yapılsın da Karatay medresesi yeniden gündeme gelsin. Kara çadırın kızı, giysin kırmızı fermanasını. Toy olsun, düğün olsun ne olur? Yeşil pop on yıldır icra ediliyor. Yeşil sermaye holdingler kurdu. Bunun kime ne zararı oldu bilelim. Sam amcanın önüne yeşillik koyalım da artık Irak’a füzeler atıp çocukları öldürmesin. Zor zaman, mor kitap, mosmor dünya!.. Ringlerde Muhammed Ali yok artık. Ya gözler altındaki o mor halkalar? Sen sağ olaydın Cahit Sıtkı. Korkunun ecele faydası yok, görürdün. Ölümden bir şeyler umarak ölürdün. Gittin işte her ölümlü canlı gibi ey Cahit! Üç büyük zat, divanlarda kalan üç büyük söz söylemiş. Sonra onlarda gitmiş. Aşk imiş her ne var alemde ilim bir kıyl ü kal imiş ancak(Fuzuli) Ayineyi pür tab-ı mücellâda nihanız, (Neşati) Hoşça bak zatına kim zübdeyi âlemsin sen, (Şeyh Galip) Avni Doğan, bu karmaşık günlerin şiirini yazdı. Metin Önal Mengüşoğlu, ‘Sevda Söze Dönüşmez’ dedi. Cahit Koytak ‘Gazze Risalesi’ni yazdı. Nurullah Genç, ‘Aşk Ölümcül Bir Hülyadır’, ateştir, yakar dedi. Vakıa ‘Ateş’ redifli akkor şiirler yazılmıştı geçmiş divan edebiyatında. ‘Evet İsyan’ demişti bir zamanlar şair İsmet Özel. Ve ‘Bir Gün Mutlaka’ demişti şair Ataol Behramoğlu. Sonunda Hilmi Yavuz, ‘Hüzün En Çok yakışandır Bize’ dedi. Şimdi her şey unutuldu. İsyan da yok, nisyan da...

  • Mahrem

    Mahrem deyince aklımıza hemen gizli, sırlı, herkese açık olmayan, herkese söylenmeyen şey, herkese söz akla geliyor. Mahrem; bir şeyi gizleme, sırlamak değil, bir şeyin muhatabından başkasına kapalı olması demektir. Mahremiyette bir cazibe ve aidiyet vardır. Bir şeyin, kutsiyeti, o yerin mahremiyetini de beraberinde getirir. Mahremi sözlük anlamında alırsak haram olan, yasak olan anlamına da gelir. Bir aile reisinin mahremi, kendi ailesi fertleridir. Sır saklanmayan, yakın kimselerdir bunlar. Namahrem, kendisinden kaçınılan kimseler manasınadır.  Mehmet Âkif'in, 'Değmesin mabedime namahrem eli'   Dediği kimse, kendisine şerri bakımından nikâh düşen, bu yüzden kendisinden uzak durulan kimsedir namahrem. Biz daha çok mahremin, sır ve gizeme yakın olan anlamı üzerinde duruyoruz. Günümüzde mahrem olan hiç bir şey hemen hemen kalmadı. Her şey öylesine aşikâr, öylesine deşifre edilmiş ki... Böyle olunca da hiçbir şeyin kalıcı hiç bir cazibesi yok. Her şeyin sırrı dökülmüş, eczası uçmuş ve büyüsü gitmiştir. Bu açıdan baktığımızda, işlerimizde bir lezzet bulamıyoruz. Hiç bir şekilde kazancımızın tadı, tuzu ve bereketi olmuyor. Görüntüde, çok şey renklenmiş ama renkler uçuk ve soluk... Siyah ve beyaz günleri hep arıyoruz. Teknoloji, birçok işi kolaylaştırdı. Eşyanın boyutlarını küçülttü. Ağır sanayi, yerini hafif ve mikro boyutlara bıraktı. Bunlar güzel gelişmeler. Lâkin, elimizin altındaki eşyanın cazibesini aldı. Her şey fabrikasyon olunca, sadece el emeği, göz nuru ürünlerde kaldı o cazibe, o gizem ve o mahremiyet... Medya, en mahrem yerlerimize kadar sokulabiliyor. Bize hiç sormadan, bize hiç danışmadan kendi programını istediği biçimde ve boyutta, istediği muhtevada, hiç bir ahlâk kuralı tanımadan, pervasızca ve fütursuzca kendi bildiğince icra ediyor. En mahrem odalarımıza, en mahrem alanlarımıza girebiliyor ve biz bu durum karşısında hiç bir şey yapamıyoruz. Ne acı !.. Medya bizi, şeytanın iğvasına sarmalayıp duruyor habire. Kalbimizin, ruhumuzun en mahrem yerlerinde, en ücra köşelerinde geziniyor ve bizi bombalıyor âdeta. Artık hiç birimizin bu medya sayesinde gizili - kapaklı mahrem olabilecek bir tarafı kalmadı. Ne güzel şeffaflaşıyoruz işte!.. Liberalizme tutunduysak, sonuç böyle mi olacaktı? Tarihin sonu mu geldi yoksa? Kontrolsüz, dolu dizgin giden atlara, tavlanın bütün kapılarını açarsanız, bir baştan girip öbür baştan duvarı delerek çıkar gider, yine de hızını alamaz. 'Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin'  politikalarının bu gün için toplumumuzu getirip bıraktığı yer, mahremiyetin, hayânın ve hicabın bombalanıp tarumar edildiği yerdir. Bütün bir hayatı, inancımıza uyumlu kılacağımıza, inançlarımızdan tavizler vererek mevcut yaşanan bir hayata eklemlenmenin bir acı faturasıdır bu olup bitenler... Hiç bir olaydan, hiç bir olgudan ders çıkaramıyoruz. Öylesine uyuşmuş, bir toplum haline geldik ki durmuş nabzımız, atmıyor ne yazık... Mukaddeslerimiz ayaklar altına alınıyor bir feryat, bir ah-ı enin yok. Depremler oluyor, on binlerce insan ölüyor, bir dakika içinde meskenler yerle bir oluyorken, etkisi birkaç gün ancak sürüyor. Cazibe, mahrem olandadır. Hicap ve hayâ, mahremin iki alt başlığı hükmündedir. Harim-i ismetimize kadar girmiş olan virüsler yok edilmedikçe, bataklıklar, okaliptüs ağacı dikerek kurutulmadıkça ve uzun bir zamandan beri ters yüz edilen değerlerimizi yeniden ihya ve inşa etmedikçe, yeni ve çağa uygun bir kültür ve medeniyet projesi geliştirmedikçe, yaşadığımız hayattan bir hayır beklemek, gelecek için iyi şeyler hayâl etmek, yaşamaktan zevk almak boşuna ve beyhude bir çaba olur. Tahrip edilmiş olan insanlık; bu içine girdiğimiz yeni yüz yılda, kendi iç zenginliğine, kendi iç derinliklerine ve kendi mahremine yeniden dönmek zorundadır.

  • Bilgi Çağına Doğru

    Bilgi edinmenin en kısa yolu, kitap okumaktan geçer. Kitap denilen olgu, herhalde insanoğlunun bulduğu en yarayışlı bir hafıza arşividir. Zira bilgi, kitap denen bir nesnede barınmakta ve saklanmakta, ileri zamanlara taşınabilmektedir. Kitaplar içinde bizim için en değerli ve kutsal olanı hiç şüphesiz Kur’an’dır. Bütün okunan kitaplar, bir bakıma bu eşsiz Kur’an’ın anlaşılması içindir. Bu açık ve anlaşılır olan kitabın ilk ayeti, ‘oku’ emriyle başlamaktadır. Bu manidar bir emirdir. Bu kitapta yaratıcı, insana ilk yapacağı işin okumak olduğunu daha ilk başta emrediyor. İnsanlar, o zamanlardan ve daha evvel zamanlardan bu yana önce kendini, sonra doğayı, evreni ve bu evrenin kitabını sayfa sayfa okumaya ve anlamaya çalışıyor. İlim, bu okumalardan doğuyor. Fen, bu okumalar sayesinde gerçekleşiyor. İnsanı doğrudan ilgilendiren olayları, olayların sebeplerinden kalkarak meydana çıkan sonuçları, bu çaba ve tecrübeler sonunda elde ettikleri bilgilerle yeni bilgiler elde etmeyi, insanın hayallerini, rüyalarını, duygu ve düşüncelerini, geleceğe ait tasavvurlarını, düşünceler arasındaki ilişkilerden doğan tarihi değerleri ve sonuçları, üzerinde yaşadıkları coğrafyanın bütün inceliklerini hem okuyorlar hem inceliyorlar ve hem de tutanaklara geçiriyorlar. İnsanlar okumak, yazmak, düşünmek ve konuşmak suretiyle arzu ettikleri, merak ettikleri bilgilere ve birtakım sonuçlara ulaşabiliyorlar. Bilgiye hızla ulaşmak için günümüzde iletişim araçları oldukça çok gelişti. Öyle ki artık bir haberleşme ve iletişim aracı olan telefon evlerimizden iş yerlerimizden sonra artık ceplerimizde taşınmaya başlandı. Bulunduğunuz yerden, dünyanın herhangi bir yerinde duran bir insana ulaşmanız, görüntüsünü, sesini ve mesajını almanız artık çok kolay. Hepsi on veya on beş rakamın başında. Haberleşme sistemleri sayesinde mesajınızı yazılı ve görüntülü olarak istediğiniz noktaya ulaştırabilirsiniz. İnternet sayesinde dünyayı oturduğunuz yerden gezebilirsiniz. Artık ulaştığınız veya elde ettiğiniz bilgileri belleğinizde boş yere muhafaza etmenize gerek yok. Bilgisayarınızın belleği ne güne duruyor? O size yardımcı olsun. Siz bilgi hamalı olmayınız. Bir koca arşivlik bilgilerinizi kolaylıkla avuç içine sığacak bir diske yükleyip göğüs cebinizde gezdirebiliyorsunuz. Siz istediğiniz zaman ve istediğiniz yerde alıp bunu kullanabiliyorsunuz. Bugün için ileri veya geri ülke kavramları bu sayede tarihe karıştı. Bunun yerine, bilgi toplumuna ulaşmış veya ulaşamamış toplumlardan söz ediliyor. Bugün yeryüzünün hiçbir kara parçasında teknolojinin ve onun ürünlerinin girmediği yer kalmamıştır. Kitle haberleşme araçları, dünyamızı küçültmüş adeta bir köy mesabesine indirgemiştir. Artık uzak mesafe diye bir yer yok. Kitle ulaşım araçları sizi istediğiniz yere çok kısa zamanda götürebiliyor. Üçüncü bin yıla girdik. Bu yakınımıza kadar gelen yeni yüzyıl, şüphesiz ki bilgi yüzyılıdır, bilgi çağıdır. Bütün insanlık âlemi, bilgisayar kullanımına açılacaktır. Yapay zekâ sayesinde belki bilgi savaşları başlayacaktır. İnsanın içindeki savaş hiç bitmeyecektir. İnsanın fıtratı değişmeyecektir. İnsanın doğasındaki zıt yöndeki eğilimleri değişmeyecektir. İnsan birçok yönü ve yanıyla yine aynı kalacaktır. İlk insandan böyle gelmiştir ve son insana kadar bu böyle devam edecektir. Bilgi bakımından donanımlı olanlar, olmayanlara her zaman olduğu gibi bu yeni çağda da üstünlük sağlayacaktır. Çünkü bilenle bilmeyen hiç bir olur mu? Elbet de olmayacaktır. Bakışlar bu yeni çağda, sadece Avrupa’ya ve Amerika’ya değil, bakışlar bu kez Asya’ya, Pasifik’e ve Orta doğu’ ya çevrilecektir. Bir takım şeylerin konumu ile birtakım dengeler değişecektir. Daha önce şu veya bu şekilde öne çıkan değerler gerileyecek, yeni değerler ön alacaktır. Dünya yine eski emektar dünya, insan, doğasıyla yine eski insan ama, değişiklik insanın serüvenin de olacaktır. İnsan serüvenin temelinde, kendi aslını kendi cevherini arama endişesi yatmaktadır. Bilimden ve ilimden asıl amaç, Yunus’un deyimi ile “Kişi kendin bilmektir”.  Kendini bilen, yaratıcısını ve terbiye edicisini bilir. İnsan, bu dünyaya ayak bastığı ilk günden beri sürekli bir gurbeti yaşıyor. Sürekli kendini ve yaratıcısını arıyor. İnsanın yüzyıllardır değişmeyen serüveni bu aslında; arayış, hep arayış... Bu dünya gurbetine gelen insanoğlu, vakit ve saat tamam olduğunda ‘öz ülkeye’  esas ana yurduna tekrar geri dönecektir. Çünkü her şey aslına rücu eder...

  • Hür İnsanın Yalnızlığı

    Hayat dediğimiz ontolojik gerçeklik, başı ve sonu olan, zamana bağlı ve belli bir mekân içinde yaşanan gerçekliktir. Başı ve sonu bizim tarafımızdan değil, inandığımız ilahi güç tarafından tayin edilmiş insanın varoluşsal gerçeğini, aklı başında olan herkes kabul ediyor ve bu gerçeğe boyun eğiyor. İnsanın; bir yanda hür iradeye sahip bir kimliği ve yapısı var, bir yanda da bu kimliği ile tanınmak, var olmak, yapıp ettiğinde hür olmak ve nihayet ebedi olmak istek ve arzusu var. Hiçbir insan kendi arzu ve isteği ile ölmek istemiyor. Ancak bir kesim müstesna. Varoluşun dayanılmaz ağırlığı altında ezilen, hiçbir dünya nimeti karşısında tatmin olmayan, kendini büyük bir yalnızlığın içinde hisseden ve hayatın sonunu bir hiçliğe (Nihilizm) bağlayanlar, varlığının kendisine ağır geldiğini hissettiği an ölmek ve yok olmak istiyor, bunu da intihar biçiminde gerçekleştirmeyi düşünüyor. Eğer bir defada intihar etmeyecekse kendi varlığının dayanılmaz ağırlığı altında ezilmekten kurtulmak için her gün, bir başka intihar ve kaçış biçimi olan alkolün kanatları altına sığınıyor. Çünkü yalnızdır, çünkü çaresizdir, çünkü acizdir. Ne alkol ne de intihar etmek insanın varoluşsal sorununu çözmüyor. Zaman hızla akıp giderken, olayların karmaşık bir hal aldığı dünyamızda hayatın ağır baskısı altında kalan yalnız insan teki ne yapmalı ne etmeli? Alkol ve intihar çare değil. Yalnızlıktan kurtulmanın çaresi ne? İnsan bir takım arzu ve isteklerinden geriye çekilerek kendine vakit ayırmalı. Düşünmeye vakit ayırmalı. Kendi kişisel ve bireysel alınana zaman zaman çekilerek varoluşu ve yok oluşu anlamaya çalışmalı. “ Ben neyim ve bu hal neyin nesi?”  derken kendi siperlerinde dolaşmalı insan. Hedeflerini küçültüp, daraltmalı bir süre. Çarpıştığı, mücadele verdiği alanlarını azaltmalı. Günümüzde insanoğlunun vaktini harcayacağı o kadar çok alan var ki. Bu alanların hangisi yararlı, hangisi zararlı ayrımını yapabilmesi için zamana ve düşünmeye ihtiyacı var. İnsanın kendi aczini idrake ihtiyacı var. Yalnızlığını paylaşacak bir dosta ihtiyacı var. Bütün bunların üstünde, inanmaya ihtiyacı var. İnsan, doğuda da olsa batıda da olsa insandır. Fıtrat aynıdır çünkü. Bütün bunları niçin yazdım? Bugün ramazanın ikinci günü ve benim bu yazıyı yazdığım tarih 21 Aralık 1988. Gece saat 1.00 Bu gece ve bütün geceler mübarektir. Bu gece Şeb-i yelda  ayrıca. En uzun gece yani. Bu geceyi anlamlandıran bir beyitle başlayıp bu geceyi, mübarek ramazanın bereketini ve feyzini anlatan bir yazı yazacaktım. Ancak yıllar önce tanıdığım ve şiirlerini severek okuduğum inançlı bir şairin yıllar sonra bir şiir ödülü alışı nedeniyle bir gazeteye verdiği mülakatta geldiği çizgiyi görünce yazının konusu böyle değişti. O şair, şimdi kendi varoluş gerçeğinden kaçarak ve yalnızlığını hafifletmek için her gece evinin tenha bir köşesinde veya izbe bir meyhanede alkole yaltaklanıyor olmalı. Muhtemelen yalnızlığını paylaşacak bir dostu da yoktur. Eminim yalnız ve kimsesizdir. Bu mübarek günlerde ve Allah’ın her gününde O’nun yarattığı bütün varlığa merhamet ederek yaklaşmamız gerekiyor. Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir Müptelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat Uzun gecenin anlamını, vakitleri tanzim edenle yıldızları inceleyen adam ne bilir. Sen asıl gam ehline sor ki bu uzun geceler kaç saattir o sana söylesin.

  • Etkilenmek

    Doğu ve Batı Kültürleri, coğrafi keşifler sonucu yüz yüze gelerek hepsi biri birinden etkilendiler. Önce kadim Yunan düşüncesinin iki klâsiği olan Eflâtun ve Aristo doğu dillerine çevrildi. Sonra doğuda yetişen, Farabi, İbn-i Rüşt, İbn-i Sina gibi bilgin ve düşünce adamları doğunun bu klâsik düşünürlerinden bir hayli etkilendiler. Batıda orta çağ skolastik düşüncesinden sonra meydana gelen Rönesans ve Reform hareketlerinin hazırlayıcıları olan düşünürler de büyük ölçüde yukarıda isimleri zikredilen doğulu düşünürlerden etkilendiler. Bu etkileşim kaçınılmazdı. Çünkü kültürler, bir yerde sabit kadem kalamazlar, canlı ve hareketlidirler. İspanya’da kurulan Endülüs-İslâm Devleti’nin ortaya koyduğu ilim, kültür ve sanat, bir süre sonra batıyı etkisi altına almayı başardı. Başlangıçta kültürlerin bir vatanı da olsa zamanla şu ya da bu sebeple biri biriyle karşılaşma ve temas, karşılıklı etkileşim ve hatta bir birleşimi (sentez) ortaya koymaktadır. Meseleye bir başka açıdan baktığımızda; nerede ve hangi coğrafyada olursa olsun, küçük sular, büyük ırmaklara, büyük ırmaklar eninde sonunda büyük denizlere karışır. Parçalar bütüne koşmakta, parça bütünle birleşmektedir. Karakteri ve yapısı aynı olmayan parçaları, yan yana getirerek bir bütün oluşturamazsınız. Bütün, parçaları cezbediyorsa, kendinden bir cevher bulduğu içindir. Bu kaide, bütün kültürler için geçerlidir. Meselâ putperest kültürler biri birini cezbederler. Nerede olurlarsa olsun, temel benzeşme ve özdeşlikten ötürü bütün kültürler biri biriyle kaynaşır ve örtüşürler. Şu halde yeryüzünde iki millet, iki kültür ve iki inanç oluşumundan söz edebiliriz. Tevhidi kültür ile küfür kültürü, İslâm milleti ile küfür milleti, tek tanrılı din ile çok tanrılı din gibi. Meseleye Kur’an’ın terminolojisiyle bakarsak şöyle dememiz gerekir: Şeytani kültür, Rahmani kültür. Rahmani olan kültürün temeli, ilahi vahye dayanır. Buna aynı zamanda ‘tevhidi kültür’ de diyebiliriz. Şeytani olan kültüre ‘tağuti kültür’ denildiği gibi. Allah’ın yolunu engelleyen her şey tağuttur. Doğruları yanlışlarla yer değiştirip tahrif edenler, tağutların kendisidir. Tekçi (monist) kültürler, tarih boyunca çok tanrılı kültürlerle (politeist) hep çatışmıştır. Bu çatışma, Kur’an’ın kavramlarıyla söylersek ‘Hak’ ve ‘Batıl’ arasında devam etmiştir. İnsanlık tarihi, bir diyaloglar (uzlaşma) ve çatışmalar (diyalekt) tarihidir. Hakka ait kültürler biri biriyle uzlaşır, çatışmaz. Batıl kültürler de biri biriyle uzlaşır. Ama insanlık tarihi boyunca Hak  ve Batıl  kültürler hep biri birileriyle çatışmıştır. Hakk’ın, hukukun ve adaletin müstakil bir vatanı yoktur. Onun vatanı, bütün bir yeryüzüdür. Hak, hukuk ve adalet insanın yaşadığı her coğrafyada vardır. Hukukun üstünlüğü prensibi, bütün milletlerin anayasalarında yer almaktadır. Ancak tatbikatlarda bu prensiplere uymak veya uymamak tatbikatçıların elinde kalmaktadır. Bu yüzden birçok ülkede hukuk ihlalleri yaşanmaktadır. İnsanlar bu yönleriyle de biri birlerinden etkilendikleri gibi milletler ve devletler de biri birlerinden etkilenmektedirler. Doğu ve batı kültürleri, biri birlerinden etkilenmeye devam edeceklerdir. Çünkü insanlar her devirde etki ve tepkiye açık olarak yaşamışlardır. Bu, fiziki bir yasadır. Her etki, bir tepkiyi doğurur. Bütün zamanlar için bu böyledir. İnsanların tıpkı çatışma ve uzlaşmaya açık oldukları gibi, yapıp ettikleri de biri birlerinden etkilenerek devam edip gidecektir.

  • Elit Seçkin Güzide

    Yazının başlığı olan üç kelimenin her biri, ilk bakışta üç ayrı konumda ve anlamda olduğu izlenimi veriyorsa da aslında bu üç sözcüğün anlamı birdir. Elit Fransızca, seçkin Türkçe, güzide Farsçadır. Üç ayrı dildeki bu üç kelimenin morfolojik analizine girmeden bu gün dilimizde her üç şekliyle sıkça kullanılan, politik içeriğinden daha çok sosyal içeriği ile öne çıkan yapısından söz etmek istiyorum. Seçkinler; birileri tarafından veya bir kurum tarafından seçilmiş kişiler değildir. Meselâ halk tarafından seçilen her bir milletvekili, seçkin bir kimliğe sahip olmayabilir. Ancak bu seçilenler arasında daha önceleri, milletvekili olmadan önce seçkin bir kimliğe sahip olanlar çıkabilir. Bir beldenin, bir kasabanın ve bir şehrin ileri ve önde gelenlerinin hepsi seçkin veya güzide değildir. Ancak içlerinde güzide olanlar bulunabilir. Peki kimdir bu güzide ve seçkin insan? Seçkin insan, her şeyden evvel okumayı ve yazmayı bilen birisidir. Okumayı alışkanlık haline getirmiş, evinde kitaplığı olan, yazı yazma becerisinden ötürü bulunduğu kasabada veya ildeki gazetelere, dergilere yazılar yazan, sözü, savı dinlenir, olgun ve kendine güven duyulan biridir. İçinde yaşadığı cemiyet ve toplum tarafından sevilen ve sayılan dürüst biridir. Son derece açık tavırlı, ne söylediğini bilen, söylediğinin ve konuştuğunun arkasında duran, söz ve fikir namusuna sahip, toplumun ahlâk ilkelerine bağlı ve buna tam riayet eden, bütün bu mümeyyiz vasıflarıyla öne çıkmış duruş sahibi birisi seçkindir, güzidedir. Yaşını başını almış, sözü sohbeti dinlenebilir, bir derdi, bir davası olan, bu derdi ve bu davayı insanlığın yükselmesi ve yücelmesi için taşıyan, bunun için bütün bir ömrünü insanlığa adamış birisidir. Seçkin insan , gecesini ve gündüzünü, insanların hayrına tahsis eden biridir. Özveri sahibi, düşünen, duyan, hassas ve ince, tek kelimeyle rafine insan... Bu ve benzer özellikleri daha da çoğaltabiliriz Onlar toplumun önde gelen elitleridir. Elitleri biz böyle anlamak, böyle tanımak ve böyle görmek istiyoruz. Seçkinleri toplumun emrinde ve hizmetinde görmek istiyoruz. Bir toplum, ancak bu güzide ve güzel insanların omuzlarında yükselebilir. Farabi’nin Medine-i Fazıla ’sı nasıl bir şehir ve insan projesidir? Güzideler toplumu, erdemliler şehri, faziletli insanların kurduğu şehir hayatı ve şehir toplumu. Bu toplum medeni bir toplumdur. Böyle site şehirlerin yan yana geldiği bir devlet ve böyle devletlerden kurulmuş bir dünya, bir evren... Böyle bir dünya hayal belki. Belki böyle bir düşünce bir ütopya. Ama insanların asıl varmak istedikleri de güzel bir dünya, güzel bir hayat ve güzel insanlarla sürekli beraber olma... Böyle bir iklimin, böyle bir hayatın hayal edilmesi bile, gördüğümüz onlarca olumsuz tablolar karşısında insanı rahatlatıyor. Günümüzün kirli ve bunalımlı şehir hayatını yaşayan insanların arasından sıyrılarak öne çıkan güzideler var aramızda. Bunlar bu toplumun gerçek kahramanlarıdır. Bunların sayıları az da olsa bunlar vardır. Bunalım içindeki toplumlara bu güzideler, taze ve diri bir ruh aşısı yapmaktadırlar. Onları bunalımlardan, korkulardan uzaklaştırıp hayatın nasıl yaşanılır kılınacağının formüllerini üretmektedirler. 21. yüzyıla girdiğimiz bu günlerde, gelecek olan yılları kucaklayacak olanlar herkesten önce bu güzidelerdir. Bu toplum ve kanaat önderleri, gelmekte olan sivil ve özgür kuşakları, onların fıtratlarına uygun yaşamaya değer bir hayatı onlara öğreteceklerdir. Farabi’nin bir ütopyası olan Medine’yi Fazıla, belki yirmi birinci yüzyılda hayal olmaktan çıkacak, hayata geçerek gerçeğe dönüşecektir. İnsanlık, eski alışkanlıklarını bırakarak yeni bir yüz yılda yeni bir kültür ve medeniyet projesini insanlık adına realize edecektir, etmelidir. Belki medeni insanların kuracakları medeni şehir devletleri olacaktır. Tarihin sonu değil, medeniyetler arası çatışmaların değil, medeniyetler arası diyalogların kurulup hayata geçeceği yüzyıl, belki de içine girdiğimiz bu yeni yüzyıldır.

  • Eleştiri Üzerine

    Eleştiri nedir sorusuna verilecek bütün cevaplarda, eleştirinin formüle edilmiş tam bir tanımını bulmak oldukça güçtür. Eskilerin, 'tenkit' dedikleri şey de bu günkü anlamıyla eleştirinin yerini pek tutmamaktadır. Bizde eleştiri, daha çok 'critique' in karşılığı olarak kullanılmakta ve bu haliyle dışarıdan ve bize sonradan intikal etmiş bir kavram olarak görülmektedir. Nitekim çoğu yazarlarca, geçmiş toplum yapımızın diyalektiğinde tenkidi (eleştirel) bir tavrın olmadığı varsayılmaktadır. Bunun nedeni de doğulu bir toplum oluşumuza bağlanmaktadır. Doğulu toplumların önemli özeliklerinden birisi, eleştiriye açık bir tavrı değil fakat, 'teslimiyetçi' bir ruha açık oluşu ile bilinmektedir. Hatta ilerleme, gelişme, kalkınma gibi kavramların bile bugün tenkidi bir mantığın ürünü olduğu söylenmektedir. Doğulu toplumların yapıları, Müslüman olsun olmasın genelde "mistik" bir konumda seyrederken batılı toplumların hemen hemen tamamı maddi ve reel bir düzlemde yer alırlar. Konuyu, böyle çok klâsik bir yaklaşımla açıklamaya çalışmak, bu genel-geçer ifadelerde doğruluk paylarının olduğunu bir an için bize kabul ettirebilir. Ancak konuyu, daha özel bir çerçeve içinde ele aldığımızda geçmiş toplum yapımızda eleştiri denilen şeyin, başka başka formatlarda var olduğunu ve yaşamaya devam ettiğini tespit etmek güç olmayacaktır. Yani tenkit ; her biri ayrı bir muhteva içeren tetkik, tahkik, tasrih ve tashih gibi adlar altında varlığını sürdürmeye devam etmiştir. İslami düşüncede, naslar hariç hemen her konuda tartışma ve tenkit yapılabilir. İslami düşüncenin özündeki bu eleştirel tavrın, bugüne kadar ihmali yüzündendir ki kimi yazarları, bugün bile bir eleştiri geleneğinin bizde olmadığı varsayımına götürmektedir. Hatta Müslüman toplumların gerilemesini, dinamizmini kaybetmesini bile bu tavrın olmayışına bağlayanlar çıkmıştır. Bu, tamamen yanlış bir kanaat ve hükümdür. Kötülüklerden caydırma, yanlışlıkları düzeltme, iyiliği yayma, doğru olanı söyleme gibi kısaca 'Münker 'i nehiy, 'Maruf’u  emr olarak formüle edilmiş olan İslami ilkelerin temelinde eleştiri vardır. Burada eleştiri, hoş görünün sınırları içinde kalmaktadır. İslami düşüncede eleştiri ; zümre, sınıf, tabaka, makam, mansıp tanımadan herkesin yüzüne karşı ve açık olarak yapılır. Örnekleyelim: Bir gün mescitte Hz. Ömer'in "Ey müminler, eğer bir gün adaletten ayrılırsam bana ne yaparsınız"?   Deyişine karşılık cemaatten birisi ayağa fırlayıp, "Ya Ömer seni bu eğri kılıcım gibi doğrulturum " Demesi, bize eleştirinin ve özgür düşüncenin boyutlarının nerelere kadar uzandığını göstermektedir. Bir hadiste, " Ümmetin ihtilâfı rahmettir "  deniliyor. Bir meselede,   ittifak  değil de   ihtilâf  varsa yani o konu üzerindeki görüşler, değişik yorumlara yol açıyorsa görüşünde isabet kaydedenin iki, etmeyenin bir birim Ecir’e kavuşması, İslami düşüncede eleştirinin var olduğunu ve canlılığını koruduğunu göstermektedir. Bu gün içi eleştiri kavramını, çok daha geniş boyutlarda ele almak, eleştirinin tabiri caizse eleştirisini yapmak kaçınılmaz bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun gündemde tutulması, kimi tavırlarımızın daha bir netleşmesine yarayacaktır. Eleştiri adına bir takım endişe ve hesapların bir yana bırakılarak hasbi ve açık olmamız gerektiğini hatırımızda tutmalıyız. Ancak bugün için hemen her konuda ve hemen herkes, kendi inanç, dünya görüşü ve kanaatları doğrultusunda kimi konulara ilişkin düşüncelerini, eleştiri adı altında ulu orta sergilemektedirler. Çoğu dergi ve gazete sayfalarında kalan bu tür yazılar, zaman aşımına uğrayarak ilerisi için hiçbir anlam ifade etmemektedir. Eleştiri adı altında çoğu zaman, bir kitabın kritiğini yapmak yerine o kitabın tanıtım yazısıyla karşılaşıyoruz. Ya da methiyelerle. Bu durum, eleştiri kavramı hakkında zihinlerde nasıl sığ bir şey oluştuğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Oysa eleştiri kavramına ait bilgilerimiz bize, konunun daha geniş boyutlarının olduğunu haber vermektedir.

  • Çatışma Ve Uzlaşma

    İnsanlara gerek ruhsal ve gerekse toplumsal açıdan baktığımızda, onları ya bir uzlaşmanın veya bir çatışmanın içinde bulunduklarını görürüz. İnsan, fert olarak bile zaman zaman kendi kendisiyle ya kavga eder ya da barışır. Fertler için geçerli olan bu olgu, onların meydana getirdikleri topluluklar için de geçerlidir. Tarih boyunca toplumlar, bazen sudan bahanelerle birileriyle çatışarak savaşmışlar, bazen de çok zor şartlarda bile belli süreler içinde bir araya gelerek barışmış ve uzlaşmışlardır. Milletler için geçerli olan bu toplumsal haller meselâ iki komşu esnaf için de geçerli olduğu gibi, iki aynı işi yapan firma içinde bu böyledir. İnsanoğlunun ezelden beri içinde var olan bu çatışma ve uzlaşma duygusu, giderek onların oluşturdukları siyasal, sosyal ve ekonomik örgütleri için de geçerli olmuştur. İşin sonunda çatışma (diyalekt), yerini bir uzlaşmaya (diyalog) bırakmakta, her uzlaşmayı yeni bir çatışma takip ederek bu iki olgu, bütün zamanlar boyunca biri birini takip ederek akar. Aslında bu iki olgu, insan fıtratından kaynaklanmaktadır. İnsanın tabiatında bu iki olgu hep var ola gelmiştir. Dostluk ve düşmanlık kavramlarını, savaş ve barış süreçlerini, hep bu iki olgunun ışığında ele alıp değerlendirmek gerekir. Yunus’un Yunus miskin çiğ idik Piştik elhamdülillah Deyişindeki çiğ ve pişkinlik kavramlarını bu iki olgu bağlamında incelersek; çiğlik, çatışmalar yaşayan, oturmamış bir ruh halinin açık bir tezahürü, pişkinlik ise, ruhsal diyalektiği aşmış, mutmain bin insanın ruh halini yansıtmaktadır. Böyle bir halet-i ruhiye, hem kendi kendisiyle ve hem de içinde yaşadığı toplumla barışıktır. Böyle biri, içinde bulunduğu toplumun bireyleriyle rahatlıkla uzlaşabilir ve onlarla diyaloga girebilir. Uzlaşmak, her zaman yozlaşmak manasına gelmez. Önemli olan insanların ve toplumların birileriyle yozlaşmadan uzlaşma sağlamalarıdır. Ancak insanlar, zaman zaman çatışırlar ve bunu hayatlarında bir kader olarak yaşarlar. Bu da doğaldır. Ve fakat insan, yine kendi fıtratı gereği, uzlaşmadan yanadır ve hep bir uzlaşmayı talep eder. Savaş, insanın hayatında kaçınılmaz bir olgudur. İnsanlık tarihi, hani neredeyse savaşların tarihidir diyeceğiz. İnsanın olduğu yerde savaş bitmez. Çünkü savaş, yani çatışma, o şeytani vesvese, ha bire insan beynini bir burgaç gibi oyar ve o şeytani kamçı, iner kalkar insanın beyninde. Savaş, önce insanın zihninde meydana gelir. Oradan pratik hayata yansır. İnsanoğlunun kaderinde savaş mutlaka vardır. Ancak tek tek fertler, hep birlikte barış içinde yaşamaktan yana tavır koyarlar. Çünkü savaş istenmez. Fakat o gelir sizi bir şekilde bulur. İnsan, doğuştan barış ve kardeşlikten, dostluk ve sevgiden yanadır. Ama bir yandan da düşmanlık yapmadan duramaz. İşte insandaki bu iç çatışma olgusu, bir yerde kaçınılmaz bir olgudur. Ancak yine de bütün marifet ve hüner, düşmanı dost kılmakta yatmaktadır. İnsan; savaşı barışa çevirmenin, düşmanı dost kılmanın bilgisini mutlaka öğrenmelidir. İnsan çatışma yerine diyalogu nasıl ikame edeceğini öğrendiği gün, hayatı yaşanabilir bir konuma nasıl yükselteceğini de öğrenmiş olacaktır.

  • Bir Hakikat Şairi Mehmet Akif Ersoy (II)

    Mehmet Âkif Ersoy, vefatının 62. yıldönümü olan 27 Aralık 1998 günü Ankara'da ve yurdun çeşitli yerlerinde saygıyla ve şükranla anıldı. Türkiye Yazarlar Birliği kendi kuruluş yılı olan 1978'den beri Mehmet Âkif'i İstiklâl Marşı'nın yazıldığı Tacettin Dergâhında anıyor. Mehmet Âkif, İstiklâl Marşı'nı 1921 Şubat ayında yazdı. 1 Mart günü Büyük millet Meclisinde okunurken üyelerin ayakta büyük alkış ve heyecanı ile karşılandı. İstiklâl Marşı 12 Mart 1921 de Büyük Millet meclisi tarafından resmen kabul edildi. Âkif bu şiirini milletine hediye ettiği için yedi kitaptan oluşan Safahatına almamıştır. Akif Safahatın girişinde; Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım! Derken; bir yandan sanatkâr olmadığını, tasannu bilmediğini, acz içinde olduğunu ifade eder. Diğer yandan hissettiklerini anlatamamanın üzüntüsünü kalbinin derinliklerinde duyduğunu çünkü gördüğü olumsuz tablolar karşısında kalbinin nasıl titrediğini, ancak kalbin dili olmadığı için de bundan çok müşteki olduğunu şiirin dili ile anlatır. Orhan Veli'nin; Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum. Anlatamıyorum. Deyişindeki anlam ne ise, duyup ta söyleyememek, duyup ta anlatamamak odur. Bu tamamen şairlere has bir haldir. Mehmet Âkif için sanatkâr değildir, şair değil, manzumecidir diyenler onun Safahatını baştan sona okumadıklarını, okumuş olsalar da ciddi bir tahlile gitmediklerini ortaya koymaktadır. Vakıa; Safahatta manzume, muhavere, mükâleme ve tahkiye vardır. Hasta, Seyfi Baba, Küfe gibi toplumsal sorunları anlatan popülist şiirler de vardır Ancak Fâtih Câmii, Tevhid gibi şiirlerde şiir sanatına ait bütün teknikleri ve unsurları bulup görmek mümkündür. Yakın arkadaşları onun nasıl dürüst ve dosdoğru bir insan olduğunu, 'sıratı müstakim ‘den asla inhiraf etmediğini itiraf ederler. O, şiirlerinde kullandığı kelimelerinin bile bir gün hesabının verileceğine inandığından; Budur benim cihanda bildiğim meslek Sözüm odun gibi olsun hakikat olsun tek Demektedir. Akif, gerçek bir mümin, bir inanmış adamdır. İnancını, imanını pratikte hayatı boyunca yaşamış adamdır. Kur'an-ı Kerim’den birçok ayetin yorumunu, şiir sanatının imkânlarını kullanarak yapmaya çalışmıştır. Referansı Kur'an'dır. Kendisi ise bir medeniyet savaşçısıdır. Doğrudan Kur'an'dan alarak ilhamı Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı Safahat; Anadolu insanın yüzyıllar boyu sürüp gelen dertlerini, buhranlarını, sosyal ve ekonomik sıkıntılarını anlatır. İleride gelecek olan bir imanlı neslin (kendisi buna ‘Asım'ın nesli’ der.) Anadolu'yu dert ve sıkıntılarından kurtaracağına inanır. Sırat-ı müstakim ve Sebilürreşat dergilerinde sürekli yazdı. Bu dergiler o zaman bütün İslâm coğrafyasında okunuyordu. Bu dergilerde parça parça yayınladığı şiirleri daha sonra onun yedi kitaptan oluşan Safahatını meydana getirdi. Şiiri, belirli fikirleri savunma ve telkin etme uğruna belki bir vasıta olarak kullandı. Ancak içinde kopan fırtınalar, heyecan ve imanla yazdıkları, birer nasihat seviyesinde kalmayarak önemli birer sanat eseri seviyesine yükseldi. Bu hususu, bugün onu yeniden okuyarak ve üzerinde yeniden düşünerek anlıyoruz.

  • Beyaz Adamın Kutusu

    3 Şubat 1993’te Balıkesir’deki büromda beni ziyarete gelen ünlü çizgi ustalarımızdan Hasan Aycın, bana Amerika’da yaşayan Kızılderililerin bir hikâyesini anlatmıştı. Bu hikâyede Kızılderililer, beyaz adamların hayatları boyunca kutularda nasıl yaşadıklarına hayret ediyorlardı. Hikâyeyi dinleyince ben de hayret ettim. Kutularda yaşamak nasıl bir şey? Çağdaş insanın bütün bir ömrü gerçekten kutularda geçiyor. Peki nedir bu kutular? Pandora’nın kutusu değil elbet. Düpedüz içinde, zamanımızın hemen hemen tamamını geçirdiğimiz yapılardır söz konusu olan. Yapılar, yani evlerimiz, iş yerlerimiz, arabalarımız ... Örnekleyelim isterseniz, bir beyaz adamın bir günlük yaşayışını ve kutularda geçen zamanını...Haydi bakalım. Sabahleyin; üst üste bindirilmiş beton kutulardan oluşan apartmanın bilmem hangi blok, hangi kat ve hangi no.lu dairesinin yatak odasından oturma odasına, oradan adına mutfak denen kutuya, oradan da tuvalet denilen kutuya biraz telaşlı ve acele ile bilmem kaç defa taşındıktan sonra sokağa fırlayıp kapıda bekleyen ve adına araba denilen saç veya teneke bir kutuya binerek yine adına işyeri denilen bir başka beton kutuya ulaşmak için yol boyunca sıkışık ve çok hızlı bir akış içinde olan trafikten geçerek, biraz egzoz gazı yutup ve kulak zarlarının, arabadan çıkan acayip seslerin yardımıyla rezonansa geldiği bir ortamda, mesaiye yetişmek için çok hor kullanıldığından artık çalışmayan işyeri asansörünün önünden süratle geçip yedinci kattaki büroya ulaşmak için yüz kırk merdiven basamağını tek tek sayarak ve döne döne çıkıldığından dolayı başı dönen beyaz adamın nefes nefese kendini büroya attığında, usulca gider, her zaman oturmaya alışık olduğu sandalyesine gömülür ve biraz soluklanır. ‘Oh be hayat varmış’! der. Ancak, beyaz adamın önünde, masa denen ve fakat aslında bir çarpı iki metre boyunda ve yerden yüksekliği yetmişle doksan santim arasında değişen çelik veya ahşaptan mamul bir kutu daha vardır. Yani masa, bir kutudur. İş bu masanın gözlerine, her ne kadar çekmece denilmekteyse de aslında bu masanın gözleri, kutu gibidir. Birazdan beyaz adam, çanta dediği bir kutudan bir tomar evrak-ı perişanı çıkarıp masaya koyar. Sonra masanın çekmecelerinde saklı duran bir takım gizemli kağıtları da çıkarıp masanın üstüne koyar. Tabii ki bu gizlilik derecesi yüksek olan kağıtların konduğu masanın kutuları kilitlidir. Sonra ceketinin iç cebinden, birkaç değişik fonksiyonları olan kalemleri de masanın üstüne koyar. Tam bu sırada kapının zili çalar ve elinde çay tepsisiyle odacı sabah çayını getirir, beyaz adamın masasına koyar. ‘Masa da masaymış ha’, şairin dediği gibi...Beyaz adam çayından bir yudum alır ve adına önceleri kompüter sonradan bilgisayar denilen önyüzü saydam, diğer yüzleri sert plastikten yapılmış acayip bir kutunun başına geçerek çalışmaya başlar. Oda, gün ışığı görmediği için floresan lambalarıyla aydınlatılmıştır. On altı metrekare taban alanı ve iki metre yüksekliği olan bu beton kutuda tam dört beyaz adam çalışmaktadır. Bu iş merkezindeki bütün kutularda insanlar, mutat olduğu üzere harıl harıl çalışmakta, iş üretmektedir. Artık öğlen vaktidir. Yemek için iş hanının teras katındaki adına ‘aş evi’ denilen uzun kutuya insanlar doluşmakta, kaşık, çatal, şakırtıları acayip bir senfoni sergilemektedir. Beyaz adamlar bu uzun kutuda karınlarını doyurmaktadırlar. Birazdan hep beraber çay içeceklerdir. Sonra biraz dinlenme ve sonra tekrar iş başına gideceklerdir. Ve akşam olur, mesai biter. Beyaz adamlar, sabahleyin geldikleri gibi yine acele ve telaşla toparlanırlar. Her bir beyaz adam, bu işyerindeki kutulardan boşalarak merdivenleri ikişer, üçer atlayarak iş merkezinin cümle kapısına doğru yönelirler. Kendilerini bekleyen adına servis, minibüs, otobüs denen değişik ve garip gürültüler çıkaran bu kutulara binerek alışık oldukları ve adına ev denilen kendi kutularına veya kiralık kutulara doğru giderler. Bu hâl , bu gidiş her Allah’ın günü tekrar eder (pazar hariç). Ve kadın erkek fark etmez, çocuk yaşlı fark etmez bütün beyaz adamların hal-i pür melâli hep böyledir. Bu, böyledir zaten. Beyaz adam yorgun, beyaz kadın yorgun, yemek yapacak hâl ve takat kalmamıştır onlarda. Sahanda iki yumurta, bir parça bayat ekmek ve iki bardak acı çay içerek akşam yemeğini tamamlamışlardır. Artık dinlenme odasına geçmenin tam vaktidir. Geçerler, televizyon denilen cam bir kutunun tam karşısına. Buradan âlemi seyran ederlerken, neden sonra koltuk denilen yapay kumaşlarla kaplı birer açık kutuda uyuyakalırlar... Kızılderili öyle mi? Sabah çadırından çıkınca, atına atladığı gibi özgür ormanların, gür ağaçların altından geçerek avladığı hayvanlarla beraber büyük bir sevinç ve haz duyarak, geniş ve mümbit bir ovanın ortasında kurulmuş olan çadır-köyüne döner. Ertesi gün ya göle balık avlamaya ya ırmakta kürek çekerek kano ile dolaşmaya başlar. Bir başka gün, bir başka serüven peşindedir. Ömrü, her gün değişik bir iş yapmakla, değişik bir mekânı görmekle geçer. Kızılderili doğanın ortasında, doğaya uygun olarak yaşar hür ve özgür olarak. Ah, beyaz adamın kutusundan ben de bir çıkabilseydim, Kızılderili olmaya razı olurdum.

bottom of page