Bu sitede ara
Boş arama ile 80 sonuç bulundu
- | Nef’'îce Bir Edâ, Nâbîce Bir Duruş: Atilla Maraş’ın Şiiri | Eyüp Azlal
Edebiyat çevrelerinde Mehmet Atilla Maraş’ın şiirinde tatlı ve sert bir üslubun var olduğu söylenir. Şair-yazar Vahap Akbaş, kendisiyle yapılan bir söyleşide, Maraş’ın şiirinde Nef’î’ce bir eda olduğunu söylemişti. Bu niteleme doğrudur. Nef’î’nin tarzı şiirde erkeksi bir üsluptur. Gerçekten de Maraş’ın şiirlerine baktığımızda “Hey yar, ey dost, hey ah” ve benzeri kelimelerde sert ünsüzlerin hâkim olması tesadüfî değildir. Abdulvahhap Akbaş’ın bu doğru tespitine katılarak doğru olan bir başka şeyden daha bahsetmek istiyoruz. Maraş, Nef’î olduğu kadar Nâbî’dir de. Bunun nedeni, Urfa’da doğup üniversiteyi Erzurum’da okuması ve şiirinde bu bölgenin coğrafyasını yansıtmasıdır. Kan akar içimizde bir feryat bir ahımız yoktur Kitabın kaybolduğu yerde bir sahafımız yoktur Kanakan devridir gül demek bile kanatır bizi Çirkinedir bu kurşun söz güzele lafımız yoktur Dost bilsin hey canım hey hele ki düşman bilsin Bu kavgada bizim kimseye eyvallahımız yoktur Kaldır başını eğlenme yüz görün bin kerem et Ahir zamandır bu son kıyamda bir safımız yoktur (Şehrayin, s.12) Eline kılıcı alıp cenge çıkan, şahlanan, isyana kalkan bir Alperen edasındadır Atilla Maraş. Şair burada hak yolunda savaşan, mücadele eden, başı dik, sözü gür, özgür bir Nef’î’ce söyleyişe sahipken; Mirim, üstadım yalnızım üstelik perişanım Gam dağılır çağırsan gelirim sohbetine (Şehrayin, s.13) Kendinden geçmiş, perişan bir halde mürşidini arayan bir derviş portresiyle de karşımıza çıkıyor. Bu da Nâbî üslubunun en canlı örneğidir. Maraş, şiirinde “hakikatten parıltılar” gösterirken kuruluğa, ucuz söyleyişe, slogana da karşıdır. Ona göre böyle söyleyişler şiiri ciddiye almamanın ve yeteneksizliğin ifadesidir. Türk şiirinde anlam ve estetik kayması, İkinci Yeninin kargaşalığı ve uyumsuzluğuyla da alakalıdır. M. Atilla Maraş, şiirinde “imgeyi” değil istiareyi, zaman zaman da doğrudan ifadeyi seçiyor. Bu tutum bazı beyitlerin kuruluğuna, bazılarının da fevkalade uyum ile fark atmasına sebep oluyor. Böylece 10-15 beyit içinde kendini belli eden birkaç mısra öne çıkıyor. Atilla İlhan’da da böyle birkaç mısraının sürüklediği şiirler yaygındır.(1) Bürokrat şiirinde; Sesten rakamdan yoruldun imzalardan Tükenişe direndin uyarılara bilendin Beyti böyledir. Aşağıdaki beyit bu beyite göre doğrudan anlatım seçilmesine rağmen daha şairanedir: Geçtik dünya derdinin Telaşlı yorgun aşamasından Maraş’ın hayatının geçtiği yerleri ve olayları anlattığı şiirleri manzum hikâyeye daha yakındır. Bu durum anlattığı konunun gerçekliğinden ve şairin onu şiire yansıtmak istediğinden kaynaklanmaktadır. Bu şiirlerden biri de Şehrayin’in ikinci bölümünün ikinci şiiridir. Şiirdeki şehir isimlerinden, şairimizin görev yaptığı yerleri takip edebiliyoruz. Maraş, kimi şairlerde yenilik adına yapılan artistik söyleyişlere yanaşmaz. Kullandığı imajlar basit ve basmakalıp olmamakla beraber hiçbir şey düşündürtmeyecek kadar da anlaşılmaz değildir. Okuyucuyu bilmece çözer gibi zorlamaz. Ama bu kolay anlayış kimi şairlerin tekrar okunmasını engeller. Şairin tanınmasını sağlayan ve yazıldığı günden beri gecelerde, programlarda sıkça okunan Aney şiiri buna örnektir. Aslında henüz şiire yeni başladığı yıllarda yazılmıştır. Bu şiirde baştanbaşa gurbet kokan Anadolu coğrafyası vardır; halkın inancı, folkloru, günlük yaşamı vardır. Daha sonra şairin hatıralarında “Bütün bunları, gurbete gitmiş bir gencin annesine yazdığı mektup biçiminde düşündüm ve mektup-şiir şekline getirdim”(2) der. Şair, şiire yöneltilen birçok eleştiriyi, kendi şiirinin sadece Aney’den ibaretmiş gibi değerlendirilmesini haksız bulmaktadır. Şiir teknik bakımdan zayıf olsa da “saf, yoğun, içten, duygu akımı, şiirdeki bu acemiliği sevimli kılmaktadır. Acemilik, bu şiire has bir unsur olarak bu sevimliliği desteklemektedir. Şiiri güzel kılan bir yan da içinde sessiz bir tabiatın bulunuşudur. Bazen dışımızda bulunan tabiat birdenbire içimize giriverir. Yazar Bilal Davut, Aney kitabını değerlendirirken “Trajik Unsurlar ve Hüzün” diye bir başlık atar yazısına. Trajik unsurun ağır bastığını ve bunun en önemli belirtilerinden birinin de keder olduğunu dile getirir. Bu özel bir kederdir. Bu hüznün ne şairin özel yaşantısının birikimiyle ne de okuyucunun dışarıda olup bitenin içten duyulmasının sonucuyla ilgilidir. Bir başka deyişle şair, bağlantılı olanın trajiğini dile getiriyor bu şiirlerinde. Hamza Talas da Aylık Dergi’de Mavera’nın 62. sayısına kadar olan değerlendirmesinde, “Bizim kesimde fotoğraflı olan tek şair Maraş’tır.” diyerek bu açıdan farklılığını dile getirir. (3) Maraş, şiirdeki asıl başarısını küçük şiirlerde gösterir. Küçük şiirler Maraş’ın bir tutkusudur. Bu tutkusunu her şiir kitabında gösterir. Mustafa Kutlu’ya göre diğer şiirlerinin içinde de pek çok küçük şiirler vardır. Bunlar şiir hücreleridir. Espriye, şaşırtmaya, yoğun manaya dayamaya çalıştığı bu şiirlerini Şüphesiz Üstad Necip Fazıl’a borçludur. Üstad’ın: Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es Şeklindeki tek beyitlik şiirlerine karşılık, Maraş’ta, En leylî gecelere ışık İnsanlara gerekli biraz Şairin sevdiği kiraz Gibi söyleyişler etkindir. “Sehl-i mümteni” diyebileceğimiz bu şiirlerde ince bir süsleme ve ses güzelliği hâkimdir. Zorlamasız tabii kafiyelerin de bu ses güzelliğinde payı vardır. Gözlerin ne siyah ne elâ Gözlerin yangın yeri Kerbelâ Şiirindeki “gözlerin” kelimesinin tekrarı ve “ela”nın “Kerbela” tunç kafiye oluşturması ile “n” sesinin burada bir aliterasyon oluşturması şiire ayrı bir güzellik katmıştır. Şair, Aney kitabında başarıyı Yeryüzü Coğrafyam, Göç, Bu Kızgın Alazda ve Hüsran Notları şiirlerinde gösterir. Bütün bunlardan hareketle Mehmet Atilla Maraş şiirlerini şekil ve muhteva yönünden değerlendirecek olursak, bu şiirlerde Nef’îce bir eda ile Nâbîce bir duruşu görmemiz mümkün olmaktadır. Dipnotlar 1- Şehrayin Üzerine, Kutlu Mustafa, Yeni Devir 24 Nisan 1981 2- Kasır Ayşegül, “M. Atilla Maraş ile Söyleşi, Palandöken Gazetesi 3- Aylık Dergi sayı: 64-65-66
- | Şairin “Bulurum Ben Yâr Seni” Deyişine Güzellemedir | Nurettin Durman
Geçen yıl, baktım cıvıl cıvıl bir şehrayin var penceremin önündeki incir ağacının yaprakları arasında. Minicik, ufacık kuşlar. Bir hareket, aman Allah’ım! Bir kabile gibi, bir devletin fertleri gibi, birbirleriyle oynaşıp duruyorlar. İncir kuşları deniyormuş meğer. Serçeden küçük, minik, tatlı şeyler. Dünya kendi hallerini böyle de ortaya koyuyormuş demek ki! Ağaçlar, kuşlar, bulutlar, yağmurlar, Allah’ın ayetleri yerlerini muhafaza ediyorlar böylece. Yetmişli yıllardı, ilkin Mısırlı Hafız Abdussamed merhumun o harika okuyuşundan duymuştum: “Vettiyni vezzeytûni ve tûrisiniyne Ve hâzel beledil emiyn…” Aman Allah’ım, bu ses, bu okuyuş, insanı içten yakalayan bu ulvi sözler! Kelam-ı Kadim’in uhrevi bağışına duyarsız olmak ne fena bir şeydir! Hamdolsun, duyduk, inandık, iman ettik. Beni o gün bu gündür saran, bir yumak gibi kendine dolayan o okuyuş hep yanımda kalmış, beni hiç bırakmamıştır. “Niye böyle dolaşıp duruyorum kuşların, incir ağacının, Tur Dağı’nın ve Emin Belde’nin etrafında? İçerimde beni yakan bir şey mi var acaba?” diyerek kendimi yoklamaya alırken, şairin dünyayı başıboş dolaşıp yapmadıklarını yapıyor gibi davrananını değil de iman edip Salih amel işlemek için gayrete düşmüş olanını düşündüm de kendi hayatımla ilgili geriye dönüşler yaşayarak bunları hatırladım sessizce... Şiir, önemli heveslerimizin, bunalımlarımızın peşinde koşmak değil de hayatın onulmaz taraflarını onulur kılmak için çaba göstermek olmalıdır diye düşünerek tabii... Mehmet Atilla Maraş şiirine bir dahi müracaat edelim Kerim olanın izniyle... Ve gelelim artık şiirin derin tarafının nerelerde boy atmaya doğru uzandığına... Şairimiz niçin bu kadar uzatıyor sesini? Şair için ses ve söz başat bir varsayım olarak bulunacaktır yapıp ettiklerinde... Haliyle bir yere dayanacak, bir yerden güç alacak ve her ne ise varidatında olanları dışarıya salacaktır elbet. Bu şair için kaçınılmaz, zorunlu bir yaşama hakkıdır üstelik. Bu akşam aklıma yine sen geldin Dersi bıraktım, çalışamadım Saat bire geliyordu Aney... Söze başlarken şu meşhur “Aney” şiirini ele alalım. Hani Şanlıurfalı bir gencin başka bir şehre, Erzurum’a gidip okumak için evinden-barkından, anasından-şehrinden uzaktaki gurbet hislerini anlatan şiir... Genç bir adamın yeni bir hayatın basamaklarını çıkarkenki zahmetli öyküsü... Doğal olarak bu şiir bir öykülemedir. Başarılı bir öyküleme... Öyküleme şiirleri önemlidir elbette. Bir haykırış gibi gelirler, otururlar insanın içine. Ahmet Haşim’in “O Belde”, Mehmet Akif’in “Bülbül”, Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”, Necip Fazıl’ın “Sakarya”, Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”, Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş”, Behçet Necatigil’in “Gizli Sevda”, Attila İlhan’ın “Ben Sana Mecburum”, Sezai Karakoç’un “Mona Rosa” ile “Masal”, Cahit Zarifoğlu’nun “Yedi Güzel Adam”, İsmet Özel’in “Amentü”, Erdem Bayazıt’ın “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair”, Ahmet Arif’in “Otuz üç Kurşun” şiirleri gibi... Doğrusu insanı sarsan, uyandıran, canlandıran şiirlerdir bunlar. Birer uyarıcıdırlar adeta. Dikkat çekicidirler yani. Bunlara kısa ama özlü söyleyişiyle Arif Ay’ın “Biz Erzurum’da Otuz üç Kişiydik” şiirini de katmakta fayda var. Başka genç şairlerde de rastlamak mümkün böyle önemli şiirlere tabii. Süleyman Çelik’in “Seyir Defteri”, İbrahim Tenekeci’nin “Sözü Yormadan”, Müştehir Karakaya’nın “Oralarda Bir Yerde Yüreğimi Bırakıp Gelmiştim”, Mürsel Sönmez’in “Epitaf”, Mustafa Özçelik’in “Dünyanın Tenhasında”, Metin Önal Mengüşoğlu’nun “Ben Asyalı Bir Ozan”, Cumali Ünaldı’nın “Semud”, Hüseyin Akın’ın “Karanfili Küstüren Üç Adam” şiirleri ve daha başka şairlerin bu türdeki güzel şiirleri... Mehmet Atilla Maraş şiiri hakkında düşünceye dalarken bunları da hatıraların anımsattıkları hususlar olarak not alayım istedim. Şunu hemen söylemekte fayda var tabii: Şairlerimiz iyi şiirler söylemişler ve söylüyorlar. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı içerisinde giderek ağırlıklarını hissettiriyorlar. Meseleye objektif bakıldığında fotoğrafın iyi olduğu görülüyor zaten. Bu şairlerimizden biri de Mehmet Atilla Maraş’tır. Adını ilkin Hareket dergisinden hatırlıyor gibiyim. Şiir okumalarımda, ilk kitabı olan “Doğudan Batıdan Ortadoğudan”ın da bir yeri var. Sonra Mavera dergisinde çıkmıştı şairimiz okuyucu karşısına. Ama nedense hep “Aney” şiiri vardır gündemde. Maraş’ın şiirdeki kaderi bununla ortaya çıkmıştır adeta... Yoksa her şaire biz mi bir şiirini yakıştırıyoruz da öylece devam edip gidiyor hayatımızda? İyi, güzel şeylerle anılmak da az bir şey değildir aslında. Bu anılmaların, yakıştırmaların az önemi yoktur insan hayatında. Bir güzel tarafı, bir iyi tarafı yakalanmış olmalı ki, böyle tesmiye edilmiş olsun. Geriye doğru anılar defterine dönecek olursak şu anekdotu zikretmek isterim: Mehmet Atilla Maraş, bir İzmir şiir buluşmasında, Kızlar ağası Hanı’nda, yağmur altında doyasıya hüzünlü bir hal içinde bu şiiri okuduğunda daha bir anlam kazanmıştı “Aney” şiiri yüreğimde. Annelere yazılan şiirler başka oluyor doğrusu... İçli, derinlikli imgeler fena yerinden yakalıyor insanı. Hemen hemen hepimizi bir yerimizden vuruyor bu derin yaraların oluşturduğu şiirler. Mehmet Atilla Maraş bu duyguyu iyi bilenlerden biri... Geçmişten geleceğe bir nokta, bir çizgi, bir söz kalsın diye yaşadıklarını, hissettiklerini bu günlere taşımayı başarmış bir şairimiz... Bu arada birkaç günümü onun şiiri üzerine yoğunlaşarak, geçmiş izlenim ve yaklaşımlarımı da dikkate alarak arayışlar içine girdiğimi itiraf etmiş olayım. Şiir zor bir uğraş olduğu halde kolay görüntüsü veren bir hercai gibidir. Bunu da bir tarafa kayıtlayarak şairin “Bulurum ben yar seni” deyişine takılmış durumdayım bu arada. Ne zaman baksam dünyaya hoyrat bir dekor bulurum Küllenmiş ateş içre bir avuç kor bulurum Bu deyişin öyle zevki safa içinde söylenmiş bir deyiş olmadığı hemen kendini ele veriyor. Bir yerlerde etrafı ateşe veren bir durum vardır. Dünyanın bir yerlerinde birilerinin başlarına bir takım felaketler gelmiş olmalı. Bir takım komprador, açgözlü sömürgenin gene birilerinin canını yaktığı anlaşılıyor bu dizelerden. Yar yakında da olabilir, uzak bir diyarda çilesini çekiyor da olabilir. Görüntüsüzdür ama etkilidir, kalıcıdır bu mısralar. İnsanın içine işlemekte ve insana bir şeyler yapma hissi aşılamaktadır. Yanmış, yakılmış yerlerin ne kadar acı verdiğinin, baskıcı buyurganların teknolojik güçlerini kullanarak insanların evlerini barklarını başlarına yıktıklarının âleme duyurulmasıdır bu dizeler. Konuya dâhil ettiğimiz “Bulurum ben yar seni” şiiri gazel tarzı beyitlerden oluşmakta ve her beyit vurgulu bir şekilde zamanımızda meydana gelmiş olumsuzluklara işaret etmektedir. Şairin haletiruhiyesinin bu şiirlere çok uygun düştüğünü belirtmek isterim. Zaten şair “Doğudan Batıdan Ortadoğu’dan” kitabıyla nereye baktığını, nereden kendine bir hareket alanı seçtiğini ortaya koymuştu. Yani işin başından beri doğru bir istikamet üzerinde yol almaya başladığını göstermişti bize. Hayatın sıkıntılarını, dünyanın sömürgenler, açgözlüler tarafından nasıl talan edildiğini görüyor ve karşı bir hareketin, adaletin, iyiliğin, merhametin olması gerektiği yerde yerini alıyordu şiiriyle. Şairin çağının tanığı oluşuyla da ilgisi vardır bu yaklaşımın. Bu olmazın olmazı gibi bir şeydir. Kalbini, aklını, gözünü mütemadiyen etrafına çevirmekte, adeta bir gözetleme kulesinden dünyayı tarassut etmektedir. Şairin işi yalnızca yakın çevresinde olup bitenlere ilişkin değildir. Uzakların iniltilerini duyar, sessiz kalamaz haliyle. Zaten istese de kendini tutamaz, söze döker içindeki acıları. “Künyemize Aşk Yazıldı” kitabında “Merhaba ey hüzün / sevgilim / merhaba” derken de hüznü içselleştirmiş bir şairi görüyoruz. Boşa söylenmiş sözler olmuyor bunlar haliyle. “Serüven” şiirinin başında da “Ve yürüdüm gittim yalnızlığın üstüne” diyerek bir başınalığın sanki şair için kaçınılmaz bir şey olduğunu imlemiş oluyor. “Bulursun” şiirinde ise insanın asli var oluş halinin tezahürü olarak elzem olanı bir güzel resmediyor kalbimize. “Aşk cihetsiz kalmaz ki kalpler karşı karşıya / Mecnun varsa sahrada bir de Leyla bulursun.” M. Atilla Maraş şiirinde acı ve ince hüzünden örülmüş bir şiir varidatı olduğunu görüyoruz. “Damıtım” şiirinde “Geçtik dünya derdinin/ telaşlı ve yorgun aşamasından” deyişini uzun bir geçmişin dokümanı içinde algılayabiliyoruz doğal olarak. Köklerinden kopmamış bir içyapının şairi olduğunu vurguluyor ve böylece yetkinleşen bir doğru çizgide yoluna devam ediyor Maraş. “Bulurum Ben Yar Seni” şiirine dönecek olursak; bu şiirin yapısıyla birlikte taşıdığı, vurguladığı, sıraladığı o atmosferde rahat söylenen bir şiir olduğunu bir defa daha söylememiz gerekiyor. Geçmişte Attila İlhan ile Turgut Uyar’ın birer kitapla denedikleri divan tarzı şiirlerin Mehmet Atilla Maraş tarafından günümüz diliyle söylenmiş olması da büyük bir marifet olsa gerektir. Onun için Atilla Maraş’ın “Tarz-ı Kadim Üzre” şiirlerinde daha bir yakınlık hissediyor insan. Daha bizden gibi... Daha yamacımızda, yakınımızda, yöremizde, içimizde gibi... Yorgun Mültecilere uğrayarak bitirelim diyeceklerimizi. Tek ve tenha dolaştın cümle âlemi taşra gezdin Bir sorumluluk olsun al üstüne dağı dikeni. (24 Eylül 2014, Beylerbeyi)
- | M. Atilla Maraş'ta Ortadoğu Bilinci | Mustafa Özçelik
Ortadoğu olarak isimlendirilen coğrafya, bugün resmi sınırlarımız içinde olmasa bile tarihsel ve kültürel geçmişi itibariyle “tabii sınırlarımız” içinde düşünmemiz gereken bir yerdir. Zira bu coğrafyada uzun süren bir siyasi hâkimiyetimiz oldu. Daha da önemlisi, bu coğrafyanın insanlarıyla inanç, kültür bağlarımız var. Bu yüzden Ortadoğu bu bilince sahip kimselerce kendi coğrafyamız olarak görülmüş, Şam İstanbul'dan, Bağdat Bursa'dan, Gazze Diyarbakır'dan ayrı tutulmamıştır. Durum böyle olduğu için de Ortadoğu edebiyatımızda hep var olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Edebiyatımızda, özellikle de şiirimizde bu konunun tarihsel sürecine baktığımızda şunları görürüz: Yakın dönem edebiyatımızda Ortadoğu ile ilgili ilk bilinçli ses, Mehmet Akif Ersoy'dan yükselir. Çünkü daha önceleri Endülüs acısı yaşamış İslam milletinin ana kütleden koparılacak yeni parçası, bu bölge yani Ortadoğu'dur. Ama Akif'in çığlıkları duyulmaz olur ve Batılıların oyunlarıyla her biri bir Osmanlı eyaleti olan bu bölgelerde irili ufaklı pek çok devlet kurulur. Edebiyatta Ortadoğu bilinciyle ilgili daha sonraları Sezai Karakoç ve onun ardından da Nuri Pakdil isimleri öne çıkar. Her ikisi de bu bölgeye ilgi duymamız, buralarla ilgili bir bilinç kuşanmamız için pek çok yazı yazmış, kitaplar yayımlamış isimlerdir. Onlar, kendilerinden sonra gelen şairlere de bu anlamda örneklik ve önderlik yaptılar. Ortadoğu konusundaki duyarlı şairlerimizden birisi de Mehmet Atilla Maraş'tır. Öyle ki daha ilk kitabına “Doğudan, Batıdan, Ortadoğu'dan” ismini vermiştir. Urfa doğumlu olan Maraş'ın bölgeye dönük bu ilgisinin ilk bakışta coğrafi yakınlıktan geldiği söylenebilir. Ama daha önemli bir sebep şairin düşünsel kimliğidir. Bu kimliğin bir gereği olarak şairimiz bu bölgeyle ilgili sağlam bir bilinç taşımaktadır. Şimdilerde bu ilginin Suriye ve Irak meselesiyle birlikte yeniden yoğunlaştığı gözlense bile, yine de yeni şairlerde bu tür heyecana rastlamak pek mümkün olmamaktadır. Bu sebeple Maraş'ın kitabının bir kez daha okunmasında fayda görüyorum. Kitabın birinci bölümü daha çok Urfa'yla ilgilidir. “Kendime Dair Notlar” şiiriyle başlayan bu bölümde, şairin çocukluğunu geçirdiği bu şehirle ilgili ayrıntılar, izlenim ve çağrışımlar yer alır. Ortadoğu ile ilgili şiirler ise ikinci bölümü oluşturur. Fakat bu bölümde de muhtemelen Ortadoğu meselesine bir girizgâh olarak Bağdat şehri isim olarak şiire girmekte gecikmez: Çok kompartımanlı bir tren gelir Bağdat'tan Ölüm olur geçer, sevgili olur durur Yine “kutlu çağ” özlemiyle ilgili şu dizeleri de Ortadoğu bilincinin bir yansıması olarak görmek gerekir: Alıp getirsin, alıp getirsin O kutlu çağı eski destandan İkinci bölüm tümüyle Ortadoğu duyarlığı ile yazılmış şiirlerden oluşmaktadır. Tabii, Doğu'dan bahsedilecekse bunun karşısında Batı vardır. Çünkü Ortadoğu'nun problemleri Batı'nın bu bölgedeki ayrılıkçı faaliyetleriyle başlamıştır. Şair bu yüzden Batı haberleriyle başlar söze. Krallar ve soytarıları, şatoları, kiliseleri yani Batı'yı simgeleyen her ayrıntıyı eleştirel bir gözle sorgular. Kralı gördüm kralı Etrafında parendeler atan soytarıları Bu dizelerle başlayan “Tutanak 1” şiiri “Tutanak 2” ve “Tutanak 3”le devam eder. “Gladyatörler”, “Neron”, “Atina”, “Sokrat”, “Aristo”, “Eflatun” isimlerinden hareketle sorgulama devam eder ve şair diliyle Batı'nın ruh coğrafyası ifşa edilir. Bu bölümde Ortadoğu duyarlığı ekseninde: Ey Kudüs ey Mescid-i Aksa Denilerek sadece bir şehirden ve buradaki kutlu Mescid'den söz edilir ki, bu coğrafyaya ilişkin söyleneceklerin dün olduğu gibi bugün de ana kavramlarıdır bunlar. “Doğu Haberleri” şiiri ise bu coğrafyaya ilişkin duyarlığın tarihsel bir perspektifte ele alındığı bir şiirdir. Şair, söze Çin'den bahsederek girer. Oradan Moğollara ve Hülagu Han'a geçerek bu coğrafyayı talan eden bir ismi bize hatırlatır. Çünkü Hülaguların soyu bitmemiştir. Yine Haçlılar da Batı'dan gelen tufanın adıdır. Ama her gecenin bir sabahı vardır: Ortadoğu, kitaba asıl olarak “Ortadoğu haberleri” şiiriyle girer. Batı'yı, Amerika'yı bu bölgeye çeken görünüşteki sebep petroldür. Ama tıpkı Hülagu gibi bu bölgeye geldiklerinde, kütüphaneler yakan saldırganların asıl niyetlerinin ne olduğu bu eylemleriyle daha net anlaşılır. Bu saldırganlığın asıl amacı, bir medeniyeti boğmak, yok etmektir. O yüzdendir yakıp yıkmaya kütüphanelerden, camilerden, türbelerden, müzelerden başlamaları... Bir kazan kaynamaktadır Anadolu Boy veren Haçlılardır Ve Eyyubi bir kılıç Gökte kavisleri çizmektedir Ama daha öncesi bir Endülüs acısıdır ki bütün acılardan daha derin bir yaradır Müslümanların yüreğinde... “Gitti Endülüs!” şeklindeki bu söyleyiş bu acıyı dillendirirken şair bu defa dikkatini doğduğu topraklara çevirir. “Mezopotamya”, “Harran” isimlerinin bu bölümde geçmesi bu dikkatle ilgili olsa gerektir. Bu saldırganlığın başka bir boyutu da bölgedeki Müslümanların millet bilincini yıkıp ulus devletlerin kurulmasına zemin hazırlamaktır. Bu dün için de bugün için de böyledir; Şair bu yüzden şunları söylemekten kendini alamaz: Kurnaz bir düşünce ışıldar karanlıkta... Bir ulus peydahlamak için Uzun ve çatal bir yol ortasında Beyinleri soru kavisleriyle dolu olan bu coğrafyanın bunalmış insanları elbet bir çıkış bulacaklardır. Şair, Çıkış başlıklı şiiriyle bu umudu verir. Gitme dur, bekle beni Eyüp makamından İbrahim dergâhından Nemrut’un ateş yaktığı yerden Ateşin içinden Ve güller ülkesinden geliyorum Bu coğrafyanın kaderini en iyi simgeleyen isimler İbrahim ve Nemrut olmalıdır. Biri inancın, diğeri bu inanca düşman bir zihniyetin temsilcisi bu iki ismi iyi bilmek ve tanımak, çağlar boyunca bu coğrafyada olup bitenleri ve olup bitecekleri temel dinamikleriyle çözmek ve anlamak için yeterlidir. Ortadoğu meselesi, bugün için de Osmanlı anlaşılmadan anlaşılabilecek bir mesele değildir. Şair, Osmanlı'ya başlıklı şiiriyle bu gerçeğe vurgu yapar. Biliriz bir kutsal buyruk adına Ölüme göz kırpmadan gidenleri Ama sadece “cihat/savaş” mıdır Osmanlı demek? Elbette değil! Şiirin devamında şöyle der Şair: Biliriz Viyana bağlarında Üzüm yerken omcaya akçe bağlayanı Geçmiş, bugünü anlamanın en iyi yoludur. Ama geçmişe takılıp kalmak, zamanın dışında yaşamaktır. Şair, bunun farkındadır. Bu yüzden Şairimiz, şiirin imkânlarıyla yakın dönemde yaşadıklarını özetlediği Ortadoğu bölgesinin makûs talihini değiştirmenin ancak bir direniş ve diriliş eylemiyle gerçekleşeceğini söyler: Biz ki inancın ve sevdanın Bakır yüzlü çocuklarıyız Muhammed’i bir gül açar Nemrut yerler şenlenir Bütün mesele bir İbrahim bilinci kuşanmaktadır. Toplum mühendisleri, strateji uzmanları ne derlerse desinler, mesele “insan, inanç ve medeniyet” üçgeninde düğümlenmektedir. Bu yüzden şair, kitabının sonraki bölümlerinde ağırlıklı olarak tekrar İbrahim-Nemrut mücadelesine çevirir bakışlarını, tabii Eyüp sabrını da birlikte anarak... Her yanımıza sevgi kuşandık geliyoruz Bundan sonrası artık bir umut türküsüdür şairin söyledikleri. Ama bunun için de bir kimlik muhasebesi yapmak, kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi bilinçle algılamak gerekir. Şair, bu bağlamda Kutsal kitaba da vurgu yapar. Yemen, Kafkasya, Çanakkale sayfalarını açarak savaşın nasıl bir niyetle yapılması gerektiğini söyler: Oysa ne der kitap, kutsal söz ne der İşte o kavganın adamıyım ben. Mehmet Atilla Maraş'ın diğer şiir kitaplarında da Ortadoğu bilinci sürekli olarak gündemde tutulmuş bir meseledir. Ama Ortadoğu kavramını bu ilk kitabına ad yaptığı için yazımızı bu kitap etrafında oluşturduk. Amacımız, bir yandan bu meseleye duyarlı bir şairin bu ilk kitabını tekrar hatırlatmak, bir yandan da günümüz şiirine bu gözle bakmamız gerektiği üzerinde yeni düşüncelere kapı aralamaktır. Zira Ortadoğu bugün de kanayan bir yaradır. Osmanlı'nın çöküşüyle birlikte tespih taneleri gibi dağılan milletler bu coğrafyada hiç gün görmemişlerdir. Türkiye gerek kendisi gerekse bu bölge için yeni bir umudu yeşertmek için mücadele verirken bu rüyayı bozmak ve gerçeğe dönüşmesini engellemek için çağdaş Firavunlar, Nemrutlar, Hülagular yine devrededir. Fesat tohumlarıyla bir zamanlar siyasi birliğimizi dağıttıkları gibi, şimdi bununla da yetinmeyerek ortak inanç, değer dünyamızı tehdit etmektedirler. Mehmet Atilla Maraş, sözünü etiğim kitabını 1976'da yayımlamıştı. Aradan 40 yıla yakın bir zaman geçti. Ortadoğu'da ise durum hep aynı... Çatışma, bölünme ve savaş... Maraş'ın kitabı işte bu trajediyi 40 yıl öncesinden destanlaştıran bir kitap olarak bugün için de önem taşıyor.
- Salamut Yaylasında Sabah
27,Temmuz, 1999 Yayla evindeyiz. Akseki’ye bağlı Çaltılı - Çukur Köyü’nden bir Renault-Station arabayla bu köyün Torosların içindeki yaylasına üç dakikada ulaştık. Etraf sedir ağaçları ile kaplı. Yol, sabitlenmiş çakıllı bir yol. Bir serin rüzgâr esiyor. Bir yaylaya ilk defa geliyoruz, çoluk, çocuk ve bütün hane halkıyla. Güneş, tam tepemizde dolaşıyor ama hava ılık. Ağaçların gölgesine sığınmış olan keçiler arada bir meleşiyor. İki odalı bir dağ evindeyiz. Ağaçlarda ötüşen bülbül sesini diğer kuşların sesinden rahatlıkla ayırabiliyorum. Pürüzsüz bir gökyüzü, bir ‘Gökdeniz’ adeta. Akdeniz’den bir hayli uzaktayız. Köy, Akseki ile Manavgat arasında, sınırda. Bizi, ailece yaylaya davet eden Hüseyin Bacanak. Bu köyün imamı olan bacanağın çağrısına uyarak bu şirin yaylaya geldik. Bir Yalnız Ardıç Ağacı Dayanıklı, uzun ömürlü, koyu yeşil ve sık iğne yapraklı bir ağaçtır bu ardıç ağacı. Dağların yeşili ve göğün mavisine karışmış gibi duran bu yalnız ağaca, uzun uzadıya baktım. Sessizce, ufukta gezinen gözlerimi, bu yeşil ve mavi sonsuzlukta dinlendirdim. İkindiye doğru, hafif esen yayla rüzgârının getirdiği bir serinlik, berrak pınardan akan buz gibi yayla suyu ve yayla dumanı, daha önce yaylalar üzerine yazılmış birçok şiiri hatırlattı bana. Akşam namazını, büyük bir sessizlik içinde komşu yaylacılarla birlikte kıldık. Bu saatte köyün çobanı; oğlakları, keçileri dağdan aşağıya doğru indiriyordu. Oğlakların boyunlarına bağladıkları çıngırakların sesleri biri birine karışıyor, bulunduğumuz ortama, ayrı bir hava, ayrı renk katıyordu. Gece 20.30 da karşı dağın ardından ay doğdu üstümüze. Bütün cazibesi ve bütün görkemiyle nazlı bir gelin gibi yüzünü göstermeye başladı. Bu gece, bu yaylada, ayın doğuşunu ve yükselişini sessizce seyretmek ne kadar güzel! Gece, yer yatağında, yıldızlarla cilveleşen aya bakarken, yirmi beş hanelik bu yaylada ne çok üşüdüm. Oysa aylardan Temmuz’un sonuydu. Bu serin yayla gecesinde derinden derine soluklanarak ve yıldızı bol gökyüzünü, bir atlas yorgan gibi üstüme örterek deliksiz bir uykuya daldım. Uykum, bir tüy gibi hafiftir. Birden bir ses duyarak, bu derin uykudan irkilerek uyandım. Bu serin gecede, uzaktan uzağa perde perde etrafa yayılarak gelen ses, Toros dağlarında yankılanıyordu. Kulaklarıma değen bu ses, bir ezan sesiydi. İçimi ürperten bu ezan sesiyle yattığım yer yatağından kalkıp doğruldum. Bir an için etrafıma bakınarak ezanı sonuna kadar huşu içinde dinledim. Abdest alıp köyün camisine doğru yol aldım. İmam olan bacanağın arkasında, üç ihtiyar adamla birlikte sabah namazına durdum. Sabah güneşi, bu yaz günlerinde bile başı hala karlarla kaplı olan Toros dağlarının ardından yaylanın üstüne doğdu. Gün ışıdı, Güneş bir mızrak boyu yükseldi. Yaylada, sabah oldu. Sabahı şerifler hayr ola, hayırlar feth ola, şerler defola, işlerimiz asan ola. Ya Fettah Ya Rezzak Ya Allah. Salamut yaylasında iki gün kaldım. Orada derin hülyalara, hayallere daldım. Dünya adına, fanilik adına yalnızlık ve sessizlik adına ve nihayet sonsuzluk adına her ne varsa toplayıp heybeme aldım. Hane halkıyla beraber yayladan ovaya indim. Ardından bir yayla şiiri yazdım. Yayla Şiiri a. Yaz gelince biz yaylaya çıkarız Issız kalır çarşılarımız pazarlarımız b. Yaz gelince Toros yaylalarına gel Ey çölü vahaya tebdil eden güç Toprağı kekiğe sevdiren kudret Sıcak yazı bahara döndüren el c. Yaylada olmak Yıldızı bol gecelerde Gökyüzünü seyre dalmak Bir düş görme vaktini Hayra yormaktır d. Vakit tamam Yaylaya gitme zamanı Göçümüz var Denkleri balyalayın Toparlanın çocuklar Haydi Yaylaya çıkıyoruz
- Yaşamak Ve Ölmek
Ölür ise ten ölür Canlar ölesi değil Yunus Yaşamak; canlı olan varlığını, sağ ve sağlıklı olarak sürdürmektir. Yaşamak, bir ömürdür. Yaşamak, süren bir hayattır. Zamana bağlı bir olgudur. Doğumla başlayan ve ölüm olayı ile sona erecek olan hayatın, yani varoluşun bu dünyadaki birincisi aşaması tamamlanmış oluyor. İnsan hayatının bu dünyadaki kısmı bir rüya, bir görüntü, bir vizyon hükmündedir. Bir ışık tayfı gibi bir görünüp sonra kaybolan ve fakat yok olmayan... Doğumdan önceki hayat, anne rahminde devam eden bir hayattır. İnsanoğlunun anne rahminden öne ki bir hayatı var mı? El cevap, elbette var. Zira doğumdan önce ve ölümden sonra bir hayat yoksa, nasıl oluyor da iki yok arasında bir var olabiliyor? Bir varlığın öncesinin ve sonrasının olması lâzım ki o varlığın bir hâli olsun. Hâli-i hazırda var olan şey, geçmişte de, gelecekte de vardır. Akıl ve mantık kuralları bunu bize böyle emrediyor. İşte hayat dediğimiz olgu, bizim şimdiki hâlimizdir. Ezel ve ebet denen, uçları var mıdır zamanın? Bu uçlar sembollerle eksi sonsuz ve artı sonsuz diye de tanımlanır. Aslında bir ucu filan yoktur zamanın. O kesintisiz bir akıştır ve bir hızdır zaman. Varoluşumuzun bir boyutudur. Varlığımızın üstünde yaşadığı ikinci boyut mekândır. Bu mekân, bütün bir yeryüzüdür. Varlığımızın aslı ve esası , bedenimizde bulunan ruhumuzdur. Bizim olan, her insanın bağımsız olarak kendisine tahsis edilmiş olan ruh , ezelde vardı şimdi de var ve kendisini bize kabul ettiriyor. O halde gelecekte yani ebediyette de var olacaktır. Mademki halimiz ve duruşumuz budur, peki bu ölmek de neyin nesi? Ölmek dediğimiz şey, canlılığın sona ermesi mi, mevcut hayatın son bulması mı? Yaşamak dediğimiz bu hayatın, yani görünen bu varlığımızın, artık dünyada görünmeyen bir varlığa dönüşmesi midir? El cevap, elbette öyledir. Ya sonrası? Öbür âlem? Bundan sonrası için yorum yapmaya mevcut bilgilerimiz yetmiyor. Bu taktirde İnancımıza ve imanımıza sığınmaktan başka bir çıkış kapımız yok. Bu herkes için böyle. Sonrası dediğimiz alan, inancın ve kabullerin alanıdır. İmanın alanıdır. Bundan sonrası, Amentü’ de gösterilmiştir. Yani diriliş!.. Öldükten sonra diriliş ve uyanış. Zaten bu dünya hayatı için, bir uyku hali, yaşadıklarımıza ‘ gündüz görülen rüyalar’ olarak bakan düşünürlerin sayısı az değil. Bu olguya böyle inanmazsak ne olur? Ölüm ve ölüm ötesine ait soracağımız her sorunun cevabı askıda kalır. Bu taktirde böylesine ciddi ve önemli bir konu çözümsüz kalmaya mahkûm olur. Bu sorunu bir şekilde çözemeyen insan, ya inkâr, ya inanmak zorundadır. Hayat ve canlılık, yani yaşamak, dünya için zamana bağlı, göreceli bir şeydir. Ezelden ebede giden müstakim bir hat var. Kerim kitabımız, bu ve benzer sorulara gayet açık bir şekilde cevap vermektedir. Ruhun diriliği, ebediliği, ölmezliği, öncesizliği ve sonrasızlığı hakkında açıklamalar var. Kendi varlığımız hakkında sorular sormaya alışıp kendimiz hakkında düşünmeye başlamışsak, kendimiz hakkında bilgi edinmek istiyorsak, bir de bu kitaba, yani Kur’an-ı Kerim’e bakmamız gerekir. Ölen nedir? ruhtan ayrılan cesettir. O topraktan oluşmuştu yine toprağa geri verilir. Toprağa giren ve toprağa dönüşen bedenimizdir. Canımız değil. Beden, ruhumuzun kılıfıdır, kınıdır. Ölüm, ruhun kılıfından sıyrılarak ondan ayrılması olayıdır. Ecel denen vade gelince, lâtif olan ruh, bedenden ayrılarak uçar gider. Ezelden ebede doğru sürekli bir yolcu olan ruh, dünya gurbetinde bir süre konaklar, serüvenini tamladıktan sonra ölüm denen bir olayla üstündeki zırhını atarak âlem-i berzaha döner. Ruh, bu üçüncü durağı olan berzah âleminde haşre dek bekler... İlk insan olan Adem’den son insana kadar ‘insanın serüveni’ budur. Bu böyle devam edecektir. Her nefis ölümü bir kez tadacaktır. Demek oluyor ki ölüm; yokluk değil, hiçlik değil, öteye, esas sılaya, ebedi vatana bir terhis teskeresidir. Ölüm, insana bir azatlık belgesinin sunulmasıdır Meşakkat yurdundan gerçek özgürlüğe ruhun kanat çırpışıdır. Ötelere bir geçit, bir köprüdür. Ölümü böyle düşünür ve böyle algılarsak, ondan kaçmanın ve ondan korkmanın bir anlamı kalmaz.
- Vakte Tutunmak
İnsan; var olduğu günden beri hayat denen ince ve uzun, zahmetli ve dikenli bir yolun üzerinde ayaklarıyla yürümektedir. Bu uzun yürüyüşte ilerlerken yere basmak ve gövdesiyle de bir yerlere tutunmak zorundadır. İnsanın bu yürüyüşü, ileriye doğru ve zamana bağlı olarak devam eder. İnsanı, bu yeryüzü yuvarlağında zamana bağlı olarak yürüten bir sahibi elbette vardır. Hem bu vaktin ve hem de bütün vakitlerin sahibi hem içinde yaşadığımız bu mekânın ve hem de bütün mekânların sahibi bir ve tek olan, ulvi ve yüce olan, öncesiz ve sonrasız olan bir varlıktır. O, görünen ve görünmeyen âlemlerin sahibidir, rabbidir. Her insanın bir uzun yürüyüşü vardır ve bu onun dünyadaki bir serüvenidir. Vakıa, her insanın kendine ait bir serüveni vardır. Bu serüven vakt ile kayıtlıdır, sınırlıdır. Bir an gelir, vade tamam olur. Zaman geçip gitmeye, dünya dönüp durmaya devam etse bile senin için serüvenin sonu gelmiştir. Vakit tamamdır ve son nefesle birlikte hayat ve varoluş bu mekân için bitmiştir. Sonrası, bir iman işidir. Zamansız ve mekânsız bir boyutta bekleyen ve sana ait olan, sana özel ruhtur o. 'Sana ruh hakkında sorarlar. De ki: ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir .' Kuran: İsra-85 Ruh, can dediğimiz, hayat veren şeydir. Ancak mahiyetini insanın bilemeyeceği, fakat varlığını hissedip kabul edeceği bir cevherdir. Bir yerlere tutunmak, bir yerlere bağlanmak, aslında bu dünya serüveninde acz içinde olduğunu fark eden insan için kaçınılmaz bir olgudur. İnsan, koca bir yalnızlıktır. Var olmasına vardır ama o tek ve yalnızdır, kimsesiz ve ıssızdır. Vakte bağlı olarak kendinden çıkmak, kendinden kaçmak ister. Bir yere sığınmak ister. Bu kendinden çıkma isteği iki şekilde gerçekleşir: Birincisi kendini unutmak, varlığının ağırlığı altında ezilmemek için kendini süfli olan birtakım iptilaların pençesine bırakır. İçki, esrar, uyuşturucular kullanarak kendini bir an için, geçici olarak unutur. Bu sekr halidir. Yeniden kendine döndüğünde eğer aklı varsa ve derin düşünüyorsa onu hafakanlar basacaktır. Kurtuluşu, ancak kaçışta ve yok oluşta bulacaktır. İntihar eylemi böyle bir ruh halinde ortaya çıkıyor. İkincisi, Ruhun yücelişidir ki bu, nefisten kaçmak için yukarıya doğru ulvi bir çıkıştır. Ruhun terbiye edilmesi demek olan tasavvuf bir bakıma bu nedenle ortaya çıkmıştır. Ruh için, bu dünya bir gurbettir. Bedene giren ruh, insanı da garip yapar. Yolcuların bu yolu yürüyebilmesi için deneyimli rehberlere ihtiyaç vardır. İlk insan hem garipti hem de kendi kendisinin rehberiydi. Önderler, Mürseller insanlık tarihi boyunca hiç eksilmedi. Yol göstericiler, emin ve dost insanlardı. Bir yere, bir yol göstericiye bağlanmak inanan insanı rahatlatmaktadır. Bir yerlere tutunarak yürüyen insan düşmekten kurtulur. Düşmekten kurtulan insan, bu serüveni, bu uzun ve meşakkatli yürüyüşü başarıyla tamamlar. Bu yolculukta yol gösterici yoksa, yalnız başına kalan insan yol yürürken çok yorulacaktır. Hür insan, bu yolda nasıl yürüneceğine yine kendi hür iradesiyle karar verecektir. Meraklısı için birkaç aforizmalar: Yola çıkanlar için gün ışımıştır. Tutunmak isteyenler için dal çoktur. İnsanlar, hiç farkına varmadan vakte tutunarak yol alırlar. Yol göstericiler, her vakit güzergâhlarda beklerler. Hayat, hizmet etmek için verilmiş bir mühlettir. Arayan bulur, tutunan düşmekten kurtulur.
- Söylem Ve Eylem
Söylem; bir şeyi telâffuz etmek, söylemek, demek anlamındadır. Eylem; bir şeyi, bir kuramı gerçekleştirme, iş, oluş ve hareket manasında kullanılmaktadır. Eskilerin deyimiyle eylem, bir şeyi kuvveden fiile geçirmek demektir. Kelime olarak fiilin karşılığı olarak da alınabilir. Bu iki sözcüğe bugüne kadar birçok anlam yüklenmiştir. Bu da bu iki kelimenin içeriğinin giderek zenginleşmesini sağlamıştır. Söylem ve eylem kelimelerini tanımlarken hep ‘bir şey’ den söz ettik. Nedir o bir şey? O bir şey dediğimiz şey, tek tek birçok şeydir. Yani ayrı ayrı birçok şeyin kendine göre bir söylemi vardır. Biz birçok şeyi, telâffuz ederiz, heceleriz veya tanımlarız. Bu telâffuz ettiğimiz birçok şey, söylenmiş olur. Bir başka deyişle, vaaz edilmiş olur. Söylenmesi gereken birçok şey, sadece söylemde kalmış tatbikata geçememişse, o söylenen birçok şey, teoriden ibarettir. Ya da tatbiki gayri kabil laf spekülasyonlarıdır. Demek oluyor ki söylemin önemi ve değeri, onun eylem kabiliyetiyle ölçülebiliyor. Eyleme geçemeyen söylemin hiç bir değeri yoktur ve o kuru bir söz yığınından ibarettir. Eğer söylem, eyleme dönüşmüşse, o birçok şey de pratiğe geçmiş olur. Söylem eyleme dönüşürse hareket kazanır ve canlanır. Düşüncede kalan, hayata geçirilmemiş bir takım ilkeler, varsayımlar, kurallar, birer söylem gurubudur. Düşüncede kalmayıp hayata geçen bu söylem gurupları, varsayım ve kuram olmaktan çıkmış pratikte işlerlik kazanmış hareketler, eylemler haline dönüşmüştür. Bir mecelle ilkesi: 'Her şey zıddı ile kaimdir' . Buna göre bir şeyin söylemi olmadan pratiği olmaz. Düşüncelerini, hayallerini hayata geçirdiğin zaman asıl işi yapmış olursun. Bunun için düşünce ve hayallerinin, pratik hayatta uygulanabilir olması gerekir. Bu konuda birçok proje üretebiliriz, birçok komplo teorisi düşünebiliriz. Ancak bu projelerden kaç tanesinin gerçek hayatta uygulanabilirliği vardır bunu iyi hesaplamak gerekir. Aksi taktirde belki düşünmekle; bir fikir jimnastiği yapılmış olur, bir beyin fırtınası estirmiş oluruz ama hiçbir işe yaramayan, spekülatif düşüncelerle hem kendimizi ve hem de toplumu oyalamaya hakkımız yoktur. Söylem; potansiyel halde duran birtakım kuramların ve kuralların dillendirilmesi, ete ve kemiğe büründürülmesi anlamına da çekilebilir. Gerçek hayatta ispatlanmış, gerçekliği hayata geçmiş düşünceler birer söylemdir. Bunlar eylemi tamamlanmış söylemlerdir. Kuşkusuz bir işin, kuramını yapan da, onu pratiğe dönüştüren de insandır. İnsan, geliştirdiği bütün teorileri uygulansın diye ortaya atar. Uygulansın ve insanlar bundan yararlansın. İlk başta, bir söylemin vaaz edilmesinde ve geliştirilmesinde hep bir iyi niyet vardır. Ancak iş, eyleme dönüştüğünde, insanlık için iyi sonuçlar vermeyen, insanlığın yararına değil aksine zararına işleyen söylemler de olmaktadır. Başlangıçta niyetin halis olması, olumsuz sonuçlar karşısında bir işe yaramıyor. Burada önemli olan husus, söylemin ve eylemin asıl sonucudur. Teori, bir başlangıçsa, pratik, bir sonuçtur. Bir başka deyişle söylem, bir işin başlangıcıysa eylem, o söylemin bir sonucudur. Bir çoğumuzun, pek çok konuda benimsediği söylem biçimleri vardır. Ancak öyle şeyler vardır ki o şeyin söylemi kişiden kişiye değişmez. O şey, söz konusu olduğunda o konu hakkında bilgi sahibi olan herkes aynı söylem biçimini kullanmak zorunda kalır. Çünkü o şeyin söylemi, kendine hastır. Dilimizde çok sık kullandığımız ‘ şey ’ sözcüğü, eşyanın tekilidir. Bir söylem için verilen örnekler aslında ‘şey’ değildir. Örnekler, söylemden eyleme dönüşünce ‘şey’ haline gelirler. Yani bir cesamet, bir hacim kazanırlar. Amaç, insanın yüceltilmesi ise nasıl ve nereden başlanılması gerektiğini bilmek zorundayız. Aksi halde insanoğlunun düşünceleri, pratikte yine insanları çok vahim sonuçlara götürebilir. Toplu katliamlara, toplu yok edişlere götürerek insanın onuruna gölgeler düşürebilir. Tarihte bunun örnekleri çok görülmüştür. Bugün ülkemizde, düşünce ve inanç özgürlüğü, eylem ve söylem olarak en çok tartışılan bir konudur.
- Sahih Aydın Kimliği
Aydın; kültürlü, bilgili, münevver, fikri etkinliği ağır basan, okuyan ve yazan, düşünen ve konuşan, değerlendirme yetisi gelişmiş insan için kullanılan önemli bir kavramdır. Aydın, aynı zamanda sorumluluk taşıyan kişi anlamına da kullanılmaktadır. Aydın kimseler hayatlarını kol gücüyle değil, daha çok kafa (zihin) emeği ile kazanan insanlardır. Zihinsel faaliyetlerde bulunan insana entelektüel yani aydın denilmektedir. Her ülkenin bir aydın kesiminden söz edilebilir. Bir ülkede üst düzeyde her ne oluyorsa, bu aydın kesimin o işte bir parmağının olduğuna inanılır. Bu kesim, sivil veya resmi bir konumda olabilir. Aydın, nihayet bir toplumun içinden çıkan insandır. İçinden çıktığı topluma ve ülke gerçeklerine uyum da gösterebilir, yabancılaşabilir de. Halkına ve kendi kültürüne giderek yabancılaşan aydınların zaman içinde kendi medeniyetlerine ihanet ettikleri çok görülmüştür. Türkiye toplumu, iki yüz yıldan bu tarafa batılılaşma serüveni içinde fiilen bulunmasına rağmen ne tam batılı olabilmiş ne de tam doğulu kalabilmiştir. Toplumu batıya entegre etmek isteyen kesim şüphesiz aydın kesimdir. Türkiye’de bugün tam anlamıyla bir batıcı aydın kesiminden söz etmek mümkündür. Bu kesim, dindar olmamakla da övünür. Bırakalım dindar olmayı, dini, bir bilgi objesi olsun için dahi öğrenmek niyetinde ve zahmetinde olmazlar. Bunlar, dinden uzak durmanın kendilerini aydın yapmaya yeter zannederler. Ya da gelenekle yüz yüze gelmenin kendilerini aydın kimliğinden koparacak zannederler. Hep bir vehim ve zan psikozu altındadırlar. Batının bütün değerlerinin bilimsel değerler ve yaklaşımlar olduğunu peşinen kabul ederken, Doğunun bütün geleneksel değerlerinin peşinen bilimden uzak değerler olduğunu varsayarlar. Bu bağlamda, batıya öykünen bir aydın varlığından ve mağlubiyetinden söz etmek mümkündür. Bizde batıcı aydınların tavrı, batıyı eleştirmeden körü körüne taklit ve kabuldür. Doğulu değerleri peşinen ret ve tasfiyedir. Bu tutum ve davranış, aslında batı tefekkür tarzına ve tavrına aykırıdır. Çünkü batı da kritik etme anlayışı vardır. Batıcı aydının peşin kabul ve taklit anlayışı, aslında onun doğulu bir yanı olan teslimiyetçi yapısından gelmektedir. Doğulu, geleneksel olarak teslimiyetçi, batılı ise tenkitçidir. Batıcı aydının bir başka yanılgısı da içinden çıktığı halkına karşı olan bakışıdır. Halkı, adeta ‘Harputlu Zenci’, kendini de ‘Harput’ta Bir Amerikalı’ gibi görmesidir. Oysa öykündüğü Amerika, kendisine de zenci gözüyle bakmakta ancak bunu fark edememektedir. Hatta bu aydın tipi daha ileri giderek batıyı ve onun bütün değerlerini kutsallaştırıyor, kendi değerlerini horluyor. Kutsadığı batıyı, kendi içini boşalttığı yerli yanlarının yerine ikame ediyor. Bu durum, tamamen bir ‘mustağrib’ psikolojisi, bir müsteşrik tavırdan başka bir şey değildir. Böyle bir aydına sahici aydın diyebilir miyiz? Türkiye’de sahici aydın kimdir sorusuna vereceğimiz cevap, elbette yukarıda çizdiğimiz aydın tipi olamaz. Türkiye’de sahici aydın, hem doğulu ve hem de batılı olabilen aydındır. Doğuyu ve batıyı bilen, olaylara bütüncül bir yaklaşımla yaklaşan, Hem doğulu ve hem de batılı olmanın bilincini taşıyan, bir varoluş iradesinin davasını güden, içinde bir isyan ahlâkı geliştiren adam, sahici bir aydındır. Bu sahici aydınlar zinciri tarihimiz boyunca hep var ola gelmiştir. Yakın geçmişimizde, Cumhuriyet dönemi boyunca ve günümüzde de bu aydınlar hep var olmuştur. Bir Mehmet Akif, bir Necip Fazıl, bir Nurettin Topçu böyle aydınlardır. Bir Yahya Kemal, bir Cemil Meriç, Bir Kemal Tahir böyle aydınlardır. Ahmet Hamdi Tanpınar, İdris Küçükömer, bir Oğuz Atay böyle aydınlardır. Bir Sezai Karakoç, bir Şerif Mardin ve bir Erol Güngör böyle aydınlardır. Siz de birçok sahici aydın adını böyle sıralayabilirsiniz.
- Renklerin Simyası
Cisme çarptığı zaman o cismin kazandığı görünüşün gözde uyandırdığı hislerden biri olan Renk, Farsça bir kelime. Işığın terkibinde bulunan çeşitli dalgalardaki ışınların her biri bir renktir. Rengin bir de mecazi anlamı var. Bir şeyin rengi, o şeyin tarzı, sureti, görünüşü anlamındadır. Bir başka manada renk; hile, düzen, desise ve oyun demektir. Siyah veya beyazdan başka rengi olmayan şeye renksiz denilirse de beyaz, asıl renklerin anasıdır ve bünyesinde yedi rengi barındırır. Bir prizmadan geçen beyaz bir ışık, kırılınca renklerine ayrışır ve bu beyazdan bütün renkler doğar. Bütün bu renkleri bir arada, bir yağmur sonrası doğan ve bir tabiat harikası olan gökkuşağında görmek bizi oldukça heyecanlandırır. Renk; bir duygudur, bir göz yanılmasıdır, bir şeyin sıfat olarak görüntüsüdür. Geçmiş medeniyetlerde renkler, birer remiz olarak kullanıldılar. Bu gün de bir şeyin simgesi olarak kullanılıyor. Ben de renk merdivenine tırmanarak aklıma geleni beyaz kâğıda kaydettim. Ne çok zenci ve ne çok beyaz adam varmış ülkemde meğer. Anadolu insanı olarak biz, uçlarda gezmeyi pek severiz. Çünkü esmeriz. Erkeksek bıyık da bırakırız. Bozkırda, siyah kıl çadırlarda ne güzel göçebe bir hayatı yaşayıp giderken birden bire ne olduysa oldu çadırın orta direği kırıldı ve siyah kıl çadır yere serildi. Biz dahi çadırın altında kalakaldık bir süre. Çadırı ayakta tutan orta direk çökünce birden, orta sınıf ve orta tabaka kalmadı. Geceler, zaten ay ışığı olmadığı zamanlar karanlıktı. Gündüzler ise sırf bu yüzden esmer günlere dönüştü. Bize de kala kala bu esmer günler kaldı. Kadının adı yok, dünyanın hiç tadı yok. Sararmış otların üstünde bir bozkır kelebeği, bir aşağı bir yukarı uçtuğunu zannediyor. Kelebek bu ne bilsin boşlukta uçmanın ne manaya geldiğini... Onun kendi dili var biz bilmeyiz, bizim dilimizi de o anlamaz. Ve o, ömrünün çok kısa olduğunu da bilemez. Sonbaharda sarı salkım üzümlerin asma dalındaki o asil duruşuna hayranım. Bağbozumu başlayınca, üzüm dalından koparılır ve o edalı duruş da bozulur ve bir süre sonra yok olur. Bir daha o duruşu görebilmek için bir başka sonbaharın gelmesini bekleriz. O tabloyu bir daha aynı şekilde görmek imkânsızdır. Biri çıkmış, duyan düşünen, gülen ağlayan, acı çeken insanları yok etmeye çalışıyor. Adamın eylemleri aylarca gazetelere konu oluyor. Adı etrafında bir efsane oluşuyor. Adam öldü, yok yaşıyor gibi ülkenin ve insanın gündemini sürekli meşgul ediyor. Adamın kod adı Yeşil. Biri çıkmış gösteri yaparak beyaz camda boy veriyor. Adamın kod adı Beyaz. Adamın biri bir roman yazıyor, adını “ Benim Adım Kırmızı” koyuyor. Kırmızı deyince yaz ve sıcak, herhalde ateş akla geliyor veya ateş dansı . “Bazıları Sıcak Sever” nedense. M. M mi dedin yoksa? Sarı deyince güz ve limon ilk akla gelen. Atila İlhan, ‘Fena Halde Leman’ demiş her ne hal ise. Beyaz deyince kış ve kar, yağmur, toprak ve rahmet. Ölü ve kefen. Uyku, derin bir uyku...Yeşil deyince bahar ve masmavi bir gök yüzü. Diriliş ve evren, hayat ve canlılık... Zaman zaman düşüncenin derinliklerine yaptığımız yolculuk, beyaz bir yolculuktur. Biz de hemen beyaz bir sayfa açalım. Sanki hiç bir şey olmamış gibi. Sanki her yer güllük, gülistanlık, sanki her şey yerli yerinde. Sanki zaman, donmuş, dondurulmuş bir tablo gibi. Yahut beyaz bir masaya bütün müşküller yatırılmış, üretilen çözümlerle çözülecekmiş gibi öylece bekliyor. Bırakınız Bay Beyaz, beyaz camda sanal bir ortamda gösteri yapsın. Yahut İbrahim Sadri, şiirler okusun müzik eşliğinde binlere, on binlere... Şiir kasetleri bir milyona dayansın ve satış rekorları kırsın. İlk defa şiir, adam gibi gündeme geliyor olsun. Şiir okunuyor ve dinleniyor olsun ülkemde, ülkemin insanları tarafından. Bu masum eylemin kime ne zararı var? Kaşı kara, gözü kara, çatal kara çingeneler ve romanlar gündeme gelsin. Bedri Rahmi okunsun. Kurultaylar yapılsın da Karatay medresesi yeniden gündeme gelsin. Kara çadırın kızı, giysin kırmızı fermanasını. Toy olsun, düğün olsun ne olur? Yeşil pop on yıldır icra ediliyor. Yeşil sermaye holdingler kurdu. Bunun kime ne zararı oldu bilelim. Sam amcanın önüne yeşillik koyalım da artık Irak’a füzeler atıp çocukları öldürmesin. Zor zaman, mor kitap, mosmor dünya!.. Ringlerde Muhammed Ali yok artık. Ya gözler altındaki o mor halkalar? Sen sağ olaydın Cahit Sıtkı. Korkunun ecele faydası yok, görürdün. Ölümden bir şeyler umarak ölürdün. Gittin işte her ölümlü canlı gibi ey Cahit! Üç büyük zat, divanlarda kalan üç büyük söz söylemiş. Sonra onlarda gitmiş. Aşk imiş her ne var alemde ilim bir kıyl ü kal imiş ancak(Fuzuli) Ayineyi pür tab-ı mücellâda nihanız, (Neşati) Hoşça bak zatına kim zübdeyi âlemsin sen, (Şeyh Galip) Avni Doğan, bu karmaşık günlerin şiirini yazdı. Metin Önal Mengüşoğlu, ‘Sevda Söze Dönüşmez’ dedi. Cahit Koytak ‘Gazze Risalesi’ni yazdı. Nurullah Genç, ‘Aşk Ölümcül Bir Hülyadır’, ateştir, yakar dedi. Vakıa ‘Ateş’ redifli akkor şiirler yazılmıştı geçmiş divan edebiyatında. ‘Evet İsyan’ demişti bir zamanlar şair İsmet Özel. Ve ‘Bir Gün Mutlaka’ demişti şair Ataol Behramoğlu. Sonunda Hilmi Yavuz, ‘Hüzün En Çok yakışandır Bize’ dedi. Şimdi her şey unutuldu. İsyan da yok, nisyan da...
- Mahrem
Mahrem deyince aklımıza hemen gizli, sırlı, herkese açık olmayan, herkese söylenmeyen şey, herkese söz akla geliyor. Mahrem; bir şeyi gizleme, sırlamak değil, bir şeyin muhatabından başkasına kapalı olması demektir. Mahremiyette bir cazibe ve aidiyet vardır. Bir şeyin, kutsiyeti, o yerin mahremiyetini de beraberinde getirir. Mahremi sözlük anlamında alırsak haram olan, yasak olan anlamına da gelir. Bir aile reisinin mahremi, kendi ailesi fertleridir. Sır saklanmayan, yakın kimselerdir bunlar. Namahrem, kendisinden kaçınılan kimseler manasınadır. Mehmet Âkif'in, 'Değmesin mabedime namahrem eli' Dediği kimse, kendisine şerri bakımından nikâh düşen, bu yüzden kendisinden uzak durulan kimsedir namahrem. Biz daha çok mahremin, sır ve gizeme yakın olan anlamı üzerinde duruyoruz. Günümüzde mahrem olan hiç bir şey hemen hemen kalmadı. Her şey öylesine aşikâr, öylesine deşifre edilmiş ki... Böyle olunca da hiçbir şeyin kalıcı hiç bir cazibesi yok. Her şeyin sırrı dökülmüş, eczası uçmuş ve büyüsü gitmiştir. Bu açıdan baktığımızda, işlerimizde bir lezzet bulamıyoruz. Hiç bir şekilde kazancımızın tadı, tuzu ve bereketi olmuyor. Görüntüde, çok şey renklenmiş ama renkler uçuk ve soluk... Siyah ve beyaz günleri hep arıyoruz. Teknoloji, birçok işi kolaylaştırdı. Eşyanın boyutlarını küçülttü. Ağır sanayi, yerini hafif ve mikro boyutlara bıraktı. Bunlar güzel gelişmeler. Lâkin, elimizin altındaki eşyanın cazibesini aldı. Her şey fabrikasyon olunca, sadece el emeği, göz nuru ürünlerde kaldı o cazibe, o gizem ve o mahremiyet... Medya, en mahrem yerlerimize kadar sokulabiliyor. Bize hiç sormadan, bize hiç danışmadan kendi programını istediği biçimde ve boyutta, istediği muhtevada, hiç bir ahlâk kuralı tanımadan, pervasızca ve fütursuzca kendi bildiğince icra ediyor. En mahrem odalarımıza, en mahrem alanlarımıza girebiliyor ve biz bu durum karşısında hiç bir şey yapamıyoruz. Ne acı !.. Medya bizi, şeytanın iğvasına sarmalayıp duruyor habire. Kalbimizin, ruhumuzun en mahrem yerlerinde, en ücra köşelerinde geziniyor ve bizi bombalıyor âdeta. Artık hiç birimizin bu medya sayesinde gizili - kapaklı mahrem olabilecek bir tarafı kalmadı. Ne güzel şeffaflaşıyoruz işte!.. Liberalizme tutunduysak, sonuç böyle mi olacaktı? Tarihin sonu mu geldi yoksa? Kontrolsüz, dolu dizgin giden atlara, tavlanın bütün kapılarını açarsanız, bir baştan girip öbür baştan duvarı delerek çıkar gider, yine de hızını alamaz. 'Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin' politikalarının bu gün için toplumumuzu getirip bıraktığı yer, mahremiyetin, hayânın ve hicabın bombalanıp tarumar edildiği yerdir. Bütün bir hayatı, inancımıza uyumlu kılacağımıza, inançlarımızdan tavizler vererek mevcut yaşanan bir hayata eklemlenmenin bir acı faturasıdır bu olup bitenler... Hiç bir olaydan, hiç bir olgudan ders çıkaramıyoruz. Öylesine uyuşmuş, bir toplum haline geldik ki durmuş nabzımız, atmıyor ne yazık... Mukaddeslerimiz ayaklar altına alınıyor bir feryat, bir ah-ı enin yok. Depremler oluyor, on binlerce insan ölüyor, bir dakika içinde meskenler yerle bir oluyorken, etkisi birkaç gün ancak sürüyor. Cazibe, mahrem olandadır. Hicap ve hayâ, mahremin iki alt başlığı hükmündedir. Harim-i ismetimize kadar girmiş olan virüsler yok edilmedikçe, bataklıklar, okaliptüs ağacı dikerek kurutulmadıkça ve uzun bir zamandan beri ters yüz edilen değerlerimizi yeniden ihya ve inşa etmedikçe, yeni ve çağa uygun bir kültür ve medeniyet projesi geliştirmedikçe, yaşadığımız hayattan bir hayır beklemek, gelecek için iyi şeyler hayâl etmek, yaşamaktan zevk almak boşuna ve beyhude bir çaba olur. Tahrip edilmiş olan insanlık; bu içine girdiğimiz yeni yüz yılda, kendi iç zenginliğine, kendi iç derinliklerine ve kendi mahremine yeniden dönmek zorundadır.
- Bilgi Çağına Doğru
Bilgi edinmenin en kısa yolu, kitap okumaktan geçer. Kitap denilen olgu, herhalde insanoğlunun bulduğu en yarayışlı bir hafıza arşividir. Zira bilgi, kitap denen bir nesnede barınmakta ve saklanmakta, ileri zamanlara taşınabilmektedir. Kitaplar içinde bizim için en değerli ve kutsal olanı hiç şüphesiz Kur’an’dır. Bütün okunan kitaplar, bir bakıma bu eşsiz Kur’an’ın anlaşılması içindir. Bu açık ve anlaşılır olan kitabın ilk ayeti, ‘oku’ emriyle başlamaktadır. Bu manidar bir emirdir. Bu kitapta yaratıcı, insana ilk yapacağı işin okumak olduğunu daha ilk başta emrediyor. İnsanlar, o zamanlardan ve daha evvel zamanlardan bu yana önce kendini, sonra doğayı, evreni ve bu evrenin kitabını sayfa sayfa okumaya ve anlamaya çalışıyor. İlim, bu okumalardan doğuyor. Fen, bu okumalar sayesinde gerçekleşiyor. İnsanı doğrudan ilgilendiren olayları, olayların sebeplerinden kalkarak meydana çıkan sonuçları, bu çaba ve tecrübeler sonunda elde ettikleri bilgilerle yeni bilgiler elde etmeyi, insanın hayallerini, rüyalarını, duygu ve düşüncelerini, geleceğe ait tasavvurlarını, düşünceler arasındaki ilişkilerden doğan tarihi değerleri ve sonuçları, üzerinde yaşadıkları coğrafyanın bütün inceliklerini hem okuyorlar hem inceliyorlar ve hem de tutanaklara geçiriyorlar. İnsanlar okumak, yazmak, düşünmek ve konuşmak suretiyle arzu ettikleri, merak ettikleri bilgilere ve birtakım sonuçlara ulaşabiliyorlar. Bilgiye hızla ulaşmak için günümüzde iletişim araçları oldukça çok gelişti. Öyle ki artık bir haberleşme ve iletişim aracı olan telefon evlerimizden iş yerlerimizden sonra artık ceplerimizde taşınmaya başlandı. Bulunduğunuz yerden, dünyanın herhangi bir yerinde duran bir insana ulaşmanız, görüntüsünü, sesini ve mesajını almanız artık çok kolay. Hepsi on veya on beş rakamın başında. Haberleşme sistemleri sayesinde mesajınızı yazılı ve görüntülü olarak istediğiniz noktaya ulaştırabilirsiniz. İnternet sayesinde dünyayı oturduğunuz yerden gezebilirsiniz. Artık ulaştığınız veya elde ettiğiniz bilgileri belleğinizde boş yere muhafaza etmenize gerek yok. Bilgisayarınızın belleği ne güne duruyor? O size yardımcı olsun. Siz bilgi hamalı olmayınız. Bir koca arşivlik bilgilerinizi kolaylıkla avuç içine sığacak bir diske yükleyip göğüs cebinizde gezdirebiliyorsunuz. Siz istediğiniz zaman ve istediğiniz yerde alıp bunu kullanabiliyorsunuz. Bugün için ileri veya geri ülke kavramları bu sayede tarihe karıştı. Bunun yerine, bilgi toplumuna ulaşmış veya ulaşamamış toplumlardan söz ediliyor. Bugün yeryüzünün hiçbir kara parçasında teknolojinin ve onun ürünlerinin girmediği yer kalmamıştır. Kitle haberleşme araçları, dünyamızı küçültmüş adeta bir köy mesabesine indirgemiştir. Artık uzak mesafe diye bir yer yok. Kitle ulaşım araçları sizi istediğiniz yere çok kısa zamanda götürebiliyor. Üçüncü bin yıla girdik. Bu yakınımıza kadar gelen yeni yüzyıl, şüphesiz ki bilgi yüzyılıdır, bilgi çağıdır. Bütün insanlık âlemi, bilgisayar kullanımına açılacaktır. Yapay zekâ sayesinde belki bilgi savaşları başlayacaktır. İnsanın içindeki savaş hiç bitmeyecektir. İnsanın fıtratı değişmeyecektir. İnsanın doğasındaki zıt yöndeki eğilimleri değişmeyecektir. İnsan birçok yönü ve yanıyla yine aynı kalacaktır. İlk insandan böyle gelmiştir ve son insana kadar bu böyle devam edecektir. Bilgi bakımından donanımlı olanlar, olmayanlara her zaman olduğu gibi bu yeni çağda da üstünlük sağlayacaktır. Çünkü bilenle bilmeyen hiç bir olur mu? Elbet de olmayacaktır. Bakışlar bu yeni çağda, sadece Avrupa’ya ve Amerika’ya değil, bakışlar bu kez Asya’ya, Pasifik’e ve Orta doğu’ ya çevrilecektir. Bir takım şeylerin konumu ile birtakım dengeler değişecektir. Daha önce şu veya bu şekilde öne çıkan değerler gerileyecek, yeni değerler ön alacaktır. Dünya yine eski emektar dünya, insan, doğasıyla yine eski insan ama, değişiklik insanın serüvenin de olacaktır. İnsan serüvenin temelinde, kendi aslını kendi cevherini arama endişesi yatmaktadır. Bilimden ve ilimden asıl amaç, Yunus’un deyimi ile “Kişi kendin bilmektir”. Kendini bilen, yaratıcısını ve terbiye edicisini bilir. İnsan, bu dünyaya ayak bastığı ilk günden beri sürekli bir gurbeti yaşıyor. Sürekli kendini ve yaratıcısını arıyor. İnsanın yüzyıllardır değişmeyen serüveni bu aslında; arayış, hep arayış... Bu dünya gurbetine gelen insanoğlu, vakit ve saat tamam olduğunda ‘öz ülkeye’ esas ana yurduna tekrar geri dönecektir. Çünkü her şey aslına rücu eder...
- Hür İnsanın Yalnızlığı
Hayat dediğimiz ontolojik gerçeklik, başı ve sonu olan, zamana bağlı ve belli bir mekân içinde yaşanan gerçekliktir. Başı ve sonu bizim tarafımızdan değil, inandığımız ilahi güç tarafından tayin edilmiş insanın varoluşsal gerçeğini, aklı başında olan herkes kabul ediyor ve bu gerçeğe boyun eğiyor. İnsanın; bir yanda hür iradeye sahip bir kimliği ve yapısı var, bir yanda da bu kimliği ile tanınmak, var olmak, yapıp ettiğinde hür olmak ve nihayet ebedi olmak istek ve arzusu var. Hiçbir insan kendi arzu ve isteği ile ölmek istemiyor. Ancak bir kesim müstesna. Varoluşun dayanılmaz ağırlığı altında ezilen, hiçbir dünya nimeti karşısında tatmin olmayan, kendini büyük bir yalnızlığın içinde hisseden ve hayatın sonunu bir hiçliğe (Nihilizm) bağlayanlar, varlığının kendisine ağır geldiğini hissettiği an ölmek ve yok olmak istiyor, bunu da intihar biçiminde gerçekleştirmeyi düşünüyor. Eğer bir defada intihar etmeyecekse kendi varlığının dayanılmaz ağırlığı altında ezilmekten kurtulmak için her gün, bir başka intihar ve kaçış biçimi olan alkolün kanatları altına sığınıyor. Çünkü yalnızdır, çünkü çaresizdir, çünkü acizdir. Ne alkol ne de intihar etmek insanın varoluşsal sorununu çözmüyor. Zaman hızla akıp giderken, olayların karmaşık bir hal aldığı dünyamızda hayatın ağır baskısı altında kalan yalnız insan teki ne yapmalı ne etmeli? Alkol ve intihar çare değil. Yalnızlıktan kurtulmanın çaresi ne? İnsan bir takım arzu ve isteklerinden geriye çekilerek kendine vakit ayırmalı. Düşünmeye vakit ayırmalı. Kendi kişisel ve bireysel alınana zaman zaman çekilerek varoluşu ve yok oluşu anlamaya çalışmalı. “ Ben neyim ve bu hal neyin nesi?” derken kendi siperlerinde dolaşmalı insan. Hedeflerini küçültüp, daraltmalı bir süre. Çarpıştığı, mücadele verdiği alanlarını azaltmalı. Günümüzde insanoğlunun vaktini harcayacağı o kadar çok alan var ki. Bu alanların hangisi yararlı, hangisi zararlı ayrımını yapabilmesi için zamana ve düşünmeye ihtiyacı var. İnsanın kendi aczini idrake ihtiyacı var. Yalnızlığını paylaşacak bir dosta ihtiyacı var. Bütün bunların üstünde, inanmaya ihtiyacı var. İnsan, doğuda da olsa batıda da olsa insandır. Fıtrat aynıdır çünkü. Bütün bunları niçin yazdım? Bugün ramazanın ikinci günü ve benim bu yazıyı yazdığım tarih 21 Aralık 1988. Gece saat 1.00 Bu gece ve bütün geceler mübarektir. Bu gece Şeb-i yelda ayrıca. En uzun gece yani. Bu geceyi anlamlandıran bir beyitle başlayıp bu geceyi, mübarek ramazanın bereketini ve feyzini anlatan bir yazı yazacaktım. Ancak yıllar önce tanıdığım ve şiirlerini severek okuduğum inançlı bir şairin yıllar sonra bir şiir ödülü alışı nedeniyle bir gazeteye verdiği mülakatta geldiği çizgiyi görünce yazının konusu böyle değişti. O şair, şimdi kendi varoluş gerçeğinden kaçarak ve yalnızlığını hafifletmek için her gece evinin tenha bir köşesinde veya izbe bir meyhanede alkole yaltaklanıyor olmalı. Muhtemelen yalnızlığını paylaşacak bir dostu da yoktur. Eminim yalnız ve kimsesizdir. Bu mübarek günlerde ve Allah’ın her gününde O’nun yarattığı bütün varlığa merhamet ederek yaklaşmamız gerekiyor. Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir Müptelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat Uzun gecenin anlamını, vakitleri tanzim edenle yıldızları inceleyen adam ne bilir. Sen asıl gam ehline sor ki bu uzun geceler kaç saattir o sana söylesin.







