Hür İnsanın Yalnızlığı
- Mehmet Atilla Maraş

- 1 gün önce
- 2 dakikada okunur
Hayat dediğimiz ontolojik gerçeklik, başı ve sonu olan, zamana bağlı ve belli bir mekân içinde yaşanan gerçekliktir. Başı ve sonu bizim tarafımızdan değil, inandığımız ilahi güç tarafından tayin edilmiş insanın varoluşsal gerçeğini, aklı başında olan herkes kabul ediyor ve bu gerçeğe boyun eğiyor.
İnsanın; bir yanda hür iradeye sahip bir kimliği ve yapısı var, bir yanda da bu kimliği ile tanınmak, var olmak, yapıp ettiğinde hür olmak ve nihayet ebedi olmak istek ve arzusu var.
Hiçbir insan kendi arzu ve isteği ile ölmek istemiyor. Ancak bir kesim müstesna. Varoluşun dayanılmaz ağırlığı altında ezilen, hiçbir dünya nimeti karşısında tatmin olmayan, kendini büyük bir yalnızlığın içinde hisseden ve hayatın sonunu bir hiçliğe (Nihilizm) bağlayanlar, varlığının kendisine ağır geldiğini hissettiği an ölmek ve yok olmak istiyor, bunu da intihar biçiminde gerçekleştirmeyi düşünüyor. Eğer bir defada intihar etmeyecekse kendi varlığının dayanılmaz ağırlığı altında ezilmekten kurtulmak için her gün, bir başka intihar ve kaçış biçimi olan alkolün kanatları altına sığınıyor. Çünkü yalnızdır, çünkü çaresizdir, çünkü acizdir. Ne alkol ne de intihar etmek insanın varoluşsal sorununu çözmüyor.
Zaman hızla akıp giderken, olayların karmaşık bir hal aldığı dünyamızda hayatın ağır baskısı altında kalan yalnız insan teki ne yapmalı ne etmeli? Alkol ve intihar çare değil. Yalnızlıktan kurtulmanın çaresi ne? İnsan bir takım arzu ve isteklerinden geriye çekilerek kendine vakit ayırmalı. Düşünmeye vakit ayırmalı. Kendi kişisel ve bireysel alınana zaman zaman çekilerek varoluşu ve yok oluşu anlamaya çalışmalı.
“Ben neyim ve bu hal neyin nesi?” derken kendi siperlerinde dolaşmalı insan. Hedeflerini küçültüp, daraltmalı bir süre. Çarpıştığı, mücadele verdiği alanlarını azaltmalı. Günümüzde insanoğlunun vaktini harcayacağı o kadar çok alan var ki. Bu alanların hangisi yararlı, hangisi zararlı ayrımını yapabilmesi için zamana ve düşünmeye ihtiyacı var. İnsanın kendi aczini idrake ihtiyacı var. Yalnızlığını paylaşacak bir dosta ihtiyacı var. Bütün bunların üstünde, inanmaya ihtiyacı var. İnsan, doğuda da olsa batıda da olsa insandır. Fıtrat aynıdır çünkü.
Bütün bunları niçin yazdım? Bugün ramazanın ikinci günü ve benim bu yazıyı yazdığım tarih 21 Aralık 1988. Gece saat 1.00 Bu gece ve bütün geceler mübarektir. Bu gece Şeb-i yelda ayrıca. En uzun gece yani. Bu geceyi anlamlandıran bir beyitle başlayıp bu geceyi, mübarek ramazanın bereketini ve feyzini anlatan bir yazı yazacaktım. Ancak yıllar önce tanıdığım ve şiirlerini severek okuduğum inançlı bir şairin yıllar sonra bir şiir ödülü alışı nedeniyle bir gazeteye verdiği mülakatta geldiği çizgiyi görünce yazının konusu böyle değişti. O şair, şimdi kendi varoluş gerçeğinden kaçarak ve yalnızlığını hafifletmek için her gece evinin tenha bir köşesinde veya izbe bir meyhanede alkole yaltaklanıyor olmalı. Muhtemelen yalnızlığını paylaşacak bir dostu da yoktur. Eminim yalnız ve kimsesizdir. Bu mübarek günlerde ve Allah’ın her gününde O’nun yarattığı bütün varlığa merhamet ederek yaklaşmamız gerekiyor.
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir
Müptelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat
Uzun gecenin anlamını, vakitleri tanzim edenle yıldızları inceleyen adam ne bilir. Sen asıl gam ehline sor ki bu uzun geceler kaç saattir o sana söylesin.