Beyaz Adamın Kutusu
- Mehmet Atilla Maraş

- 2 gün önce
- 3 dakikada okunur
3 Şubat 1993’te Balıkesir’deki büromda beni ziyarete gelen ünlü çizgi ustalarımızdan Hasan Aycın, bana Amerika’da yaşayan Kızılderililerin bir hikâyesini anlatmıştı. Bu hikâyede Kızılderililer, beyaz adamların hayatları boyunca kutularda nasıl yaşadıklarına hayret ediyorlardı. Hikâyeyi dinleyince ben de hayret ettim. Kutularda yaşamak nasıl bir şey?
Çağdaş insanın bütün bir ömrü gerçekten kutularda geçiyor. Peki nedir bu kutular? Pandora’nın kutusu değil elbet. Düpedüz içinde, zamanımızın hemen hemen tamamını geçirdiğimiz yapılardır söz konusu olan. Yapılar, yani evlerimiz, iş yerlerimiz, arabalarımız ... Örnekleyelim isterseniz, bir beyaz adamın bir günlük yaşayışını ve kutularda geçen zamanını...Haydi bakalım.
Sabahleyin; üst üste bindirilmiş beton kutulardan oluşan apartmanın bilmem hangi blok, hangi kat ve hangi no.lu dairesinin yatak odasından oturma odasına, oradan adına mutfak denen kutuya, oradan da tuvalet denilen kutuya biraz telaşlı ve acele ile bilmem kaç defa taşındıktan sonra sokağa fırlayıp kapıda bekleyen ve adına araba denilen saç veya teneke bir kutuya binerek yine adına işyeri denilen bir başka beton kutuya ulaşmak için yol boyunca sıkışık ve çok hızlı bir akış içinde olan trafikten geçerek, biraz egzoz gazı yutup ve kulak zarlarının, arabadan çıkan acayip seslerin yardımıyla rezonansa geldiği bir ortamda, mesaiye yetişmek için çok hor kullanıldığından artık çalışmayan işyeri asansörünün önünden süratle geçip yedinci kattaki büroya ulaşmak için yüz kırk merdiven basamağını tek tek sayarak ve döne döne çıkıldığından dolayı başı dönen beyaz adamın nefes nefese kendini büroya attığında, usulca gider, her zaman oturmaya alışık olduğu sandalyesine gömülür ve biraz soluklanır. ‘Oh be hayat varmış’! der. Ancak, beyaz adamın önünde, masa denen ve fakat aslında bir çarpı iki metre boyunda ve yerden yüksekliği yetmişle doksan santim arasında değişen çelik veya ahşaptan mamul bir kutu daha vardır. Yani masa, bir kutudur. İş bu masanın gözlerine, her ne kadar çekmece denilmekteyse de aslında bu masanın gözleri, kutu gibidir.
Birazdan beyaz adam, çanta dediği bir kutudan bir tomar evrak-ı perişanı çıkarıp masaya koyar. Sonra masanın çekmecelerinde saklı duran bir takım gizemli kağıtları da çıkarıp masanın üstüne koyar. Tabii ki bu gizlilik derecesi yüksek olan kağıtların konduğu masanın kutuları kilitlidir. Sonra ceketinin iç cebinden, birkaç değişik fonksiyonları olan kalemleri de masanın üstüne koyar. Tam bu sırada kapının zili çalar ve elinde çay tepsisiyle odacı sabah çayını getirir, beyaz adamın masasına koyar. ‘Masa da masaymış ha’, şairin dediği gibi...Beyaz adam çayından bir yudum alır ve adına önceleri kompüter sonradan bilgisayar denilen önyüzü saydam, diğer yüzleri sert plastikten yapılmış acayip bir kutunun başına geçerek çalışmaya başlar.
Oda, gün ışığı görmediği için floresan lambalarıyla aydınlatılmıştır. On altı metrekare taban alanı ve iki metre yüksekliği olan bu beton kutuda tam dört beyaz adam çalışmaktadır. Bu iş merkezindeki bütün kutularda insanlar, mutat olduğu üzere harıl harıl çalışmakta, iş üretmektedir. Artık öğlen vaktidir. Yemek için iş hanının teras katındaki adına ‘aş evi’ denilen uzun kutuya insanlar doluşmakta, kaşık, çatal, şakırtıları acayip bir senfoni sergilemektedir. Beyaz adamlar bu uzun kutuda karınlarını doyurmaktadırlar. Birazdan hep beraber çay içeceklerdir. Sonra biraz dinlenme ve sonra tekrar iş başına gideceklerdir.
Ve akşam olur, mesai biter. Beyaz adamlar, sabahleyin geldikleri gibi yine acele ve telaşla toparlanırlar. Her bir beyaz adam, bu işyerindeki kutulardan boşalarak merdivenleri ikişer, üçer atlayarak iş merkezinin cümle kapısına doğru yönelirler. Kendilerini bekleyen adına servis, minibüs, otobüs denen değişik ve garip gürültüler çıkaran bu kutulara binerek alışık oldukları ve adına ev denilen kendi kutularına veya kiralık kutulara doğru giderler.
Bu hâl , bu gidiş her Allah’ın günü tekrar eder (pazar hariç). Ve kadın erkek fark etmez, çocuk yaşlı fark etmez bütün beyaz adamların hal-i pür melâli hep böyledir. Bu, böyledir zaten. Beyaz adam yorgun, beyaz kadın yorgun, yemek yapacak hâl ve takat kalmamıştır onlarda. Sahanda iki yumurta, bir parça bayat ekmek ve iki bardak acı çay içerek akşam yemeğini tamamlamışlardır. Artık dinlenme odasına geçmenin tam vaktidir. Geçerler, televizyon denilen cam bir kutunun tam karşısına. Buradan âlemi seyran ederlerken, neden sonra koltuk denilen yapay kumaşlarla kaplı birer açık kutuda uyuyakalırlar...
Kızılderili öyle mi? Sabah çadırından çıkınca, atına atladığı gibi özgür ormanların, gür ağaçların altından geçerek avladığı hayvanlarla beraber büyük bir sevinç ve haz duyarak, geniş ve mümbit bir ovanın ortasında kurulmuş olan çadır-köyüne döner. Ertesi gün ya göle balık avlamaya ya ırmakta kürek çekerek kano ile dolaşmaya başlar. Bir başka gün, bir başka serüven peşindedir. Ömrü, her gün değişik bir iş yapmakla, değişik bir mekânı görmekle geçer. Kızılderili doğanın ortasında, doğaya uygun olarak yaşar hür ve özgür olarak.
Ah, beyaz adamın kutusundan ben de bir çıkabilseydim, Kızılderili olmaya razı olurdum.