Renklerin Simyası
- Mehmet Atilla Maraş

- 16 saat önce
- 3 dakikada okunur
Cisme çarptığı zaman o cismin kazandığı görünüşün gözde uyandırdığı hislerden biri olan Renk, Farsça bir kelime. Işığın terkibinde bulunan çeşitli dalgalardaki ışınların her biri bir renktir. Rengin bir de mecazi anlamı var. Bir şeyin rengi, o şeyin tarzı, sureti, görünüşü anlamındadır. Bir başka manada renk; hile, düzen, desise ve oyun demektir. Siyah veya beyazdan başka rengi olmayan şeye renksiz denilirse de beyaz, asıl renklerin anasıdır ve bünyesinde yedi rengi barındırır. Bir prizmadan geçen beyaz bir ışık, kırılınca renklerine ayrışır ve bu beyazdan bütün renkler doğar. Bütün bu renkleri bir arada, bir yağmur sonrası doğan ve bir tabiat harikası olan gökkuşağında görmek bizi oldukça heyecanlandırır.
Renk; bir duygudur, bir göz yanılmasıdır, bir şeyin sıfat olarak görüntüsüdür. Geçmiş medeniyetlerde renkler, birer remiz olarak kullanıldılar. Bu gün de bir şeyin simgesi olarak kullanılıyor. Ben de renk merdivenine tırmanarak aklıma geleni beyaz kâğıda kaydettim.
Ne çok zenci ve ne çok beyaz adam varmış ülkemde meğer. Anadolu insanı olarak biz, uçlarda gezmeyi pek severiz. Çünkü esmeriz. Erkeksek bıyık da bırakırız. Bozkırda, siyah kıl çadırlarda ne güzel göçebe bir hayatı yaşayıp giderken birden bire ne olduysa oldu çadırın orta direği kırıldı ve siyah kıl çadır yere serildi. Biz dahi çadırın altında kalakaldık bir süre. Çadırı ayakta tutan orta direk çökünce birden, orta sınıf ve orta tabaka kalmadı. Geceler, zaten ay ışığı olmadığı zamanlar karanlıktı. Gündüzler ise sırf bu yüzden esmer günlere dönüştü. Bize de kala kala bu esmer günler kaldı. Kadının adı yok, dünyanın hiç tadı yok.
Sararmış otların üstünde bir bozkır kelebeği, bir aşağı bir yukarı uçtuğunu zannediyor. Kelebek bu ne bilsin boşlukta uçmanın ne manaya geldiğini... Onun kendi dili var biz bilmeyiz, bizim dilimizi de o anlamaz. Ve o, ömrünün çok kısa olduğunu da bilemez.
Sonbaharda sarı salkım üzümlerin asma dalındaki o asil duruşuna hayranım. Bağbozumu başlayınca, üzüm dalından koparılır ve o edalı duruş da bozulur ve bir süre sonra yok olur. Bir daha o duruşu görebilmek için bir başka sonbaharın gelmesini bekleriz. O tabloyu bir daha aynı şekilde görmek imkânsızdır.
Biri çıkmış, duyan düşünen, gülen ağlayan, acı çeken insanları yok etmeye çalışıyor. Adamın eylemleri aylarca gazetelere konu oluyor. Adı etrafında bir efsane oluşuyor. Adam öldü, yok yaşıyor gibi ülkenin ve insanın gündemini sürekli meşgul ediyor. Adamın kod adı Yeşil.
Biri çıkmış gösteri yaparak beyaz camda boy veriyor. Adamın kod adı Beyaz.
Adamın biri bir roman yazıyor, adını “Benim Adım Kırmızı” koyuyor. Kırmızı deyince yaz ve sıcak, herhalde ateş akla geliyor veya ateş dansı . “Bazıları Sıcak Sever” nedense. M. M mi dedin yoksa?
Sarı deyince güz ve limon ilk akla gelen. Atila İlhan, ‘Fena Halde Leman’ demiş her ne hal ise.
Beyaz deyince kış ve kar, yağmur, toprak ve rahmet. Ölü ve kefen. Uyku, derin bir uyku...Yeşil deyince bahar ve masmavi bir gök yüzü. Diriliş ve evren, hayat ve canlılık... Zaman zaman düşüncenin derinliklerine yaptığımız yolculuk, beyaz bir yolculuktur. Biz de hemen beyaz bir sayfa açalım. Sanki hiç bir şey olmamış gibi. Sanki her yer güllük, gülistanlık, sanki her şey yerli yerinde. Sanki zaman, donmuş, dondurulmuş bir tablo gibi. Yahut beyaz bir masaya bütün müşküller yatırılmış, üretilen çözümlerle çözülecekmiş gibi öylece bekliyor.
Bırakınız Bay Beyaz, beyaz camda sanal bir ortamda gösteri yapsın. Yahut İbrahim Sadri, şiirler okusun müzik eşliğinde binlere, on binlere... Şiir kasetleri bir milyona dayansın ve satış rekorları kırsın. İlk defa şiir, adam gibi gündeme geliyor olsun. Şiir okunuyor ve dinleniyor olsun ülkemde, ülkemin insanları tarafından. Bu masum eylemin kime ne zararı var? Kaşı kara, gözü kara, çatal kara çingeneler ve romanlar gündeme gelsin. Bedri Rahmi okunsun. Kurultaylar yapılsın da Karatay medresesi yeniden gündeme gelsin. Kara çadırın kızı, giysin kırmızı fermanasını. Toy olsun, düğün olsun ne olur?
Yeşil pop on yıldır icra ediliyor. Yeşil sermaye holdingler kurdu. Bunun kime ne zararı oldu bilelim. Sam amcanın önüne yeşillik koyalım da artık Irak’a füzeler atıp çocukları öldürmesin.
Zor zaman, mor kitap, mosmor dünya!.. Ringlerde Muhammed Ali yok artık. Ya gözler altındaki o mor halkalar? Sen sağ olaydın Cahit Sıtkı. Korkunun ecele faydası yok, görürdün. Ölümden bir şeyler umarak ölürdün. Gittin işte her ölümlü canlı gibi ey Cahit!
Üç büyük zat, divanlarda kalan üç büyük söz söylemiş. Sonra onlarda gitmiş.
Aşk imiş her ne var alemde ilim bir kıyl ü kal imiş ancak(Fuzuli)
Ayineyi pür tab-ı mücellâda nihanız, (Neşati)
Hoşça bak zatına kim zübdeyi âlemsin sen, (Şeyh Galip)
Avni Doğan, bu karmaşık günlerin şiirini yazdı. Metin Önal Mengüşoğlu, ‘Sevda Söze Dönüşmez’ dedi. Cahit Koytak ‘Gazze Risalesi’ni yazdı. Nurullah Genç, ‘Aşk Ölümcül Bir Hülyadır’, ateştir, yakar dedi. Vakıa ‘Ateş’ redifli akkor şiirler yazılmıştı geçmiş divan edebiyatında. ‘Evet İsyan’ demişti bir zamanlar şair İsmet Özel. Ve ‘Bir Gün Mutlaka’ demişti şair Ataol Behramoğlu. Sonunda Hilmi Yavuz, ‘Hüzün En Çok yakışandır Bize’ dedi.
Şimdi her şey unutuldu. İsyan da yok, nisyan da...