top of page

Mahrem

  • Yazarın fotoğrafı: Mehmet Atilla Maraş
    Mehmet Atilla Maraş
  • 1 gün önce
  • 2 dakikada okunur

Mahrem deyince aklımıza hemen gizli, sırlı, herkese açık olmayan, herkese söylenmeyen şey, herkese söz akla geliyor.


Mahrem; bir şeyi gizleme, sırlamak değil, bir şeyin muhatabından başkasına kapalı olması demektir. Mahremiyette bir cazibe ve aidiyet vardır. Bir şeyin, kutsiyeti, o yerin mahremiyetini de beraberinde getirir. Mahremi sözlük anlamında alırsak haram olan, yasak olan anlamına da gelir. Bir aile reisinin mahremi, kendi ailesi fertleridir. Sır saklanmayan, yakın kimselerdir bunlar. Namahrem, kendisinden kaçınılan kimseler manasınadır.


 Mehmet Âkif'in,


'Değmesin mabedime namahrem eli' 


Dediği kimse, kendisine şerri bakımından nikâh düşen, bu yüzden kendisinden uzak durulan kimsedir namahrem. Biz daha çok mahremin, sır ve gizeme yakın olan anlamı üzerinde duruyoruz.


Günümüzde mahrem olan hiç bir şey hemen hemen kalmadı. Her şey öylesine aşikâr, öylesine deşifre edilmiş ki... Böyle olunca da hiçbir şeyin kalıcı hiç bir cazibesi yok. Her şeyin sırrı dökülmüş, eczası uçmuş ve büyüsü gitmiştir. Bu açıdan baktığımızda, işlerimizde bir lezzet bulamıyoruz. Hiç bir şekilde kazancımızın tadı, tuzu ve bereketi olmuyor. Görüntüde, çok şey renklenmiş ama renkler uçuk ve soluk... Siyah ve beyaz günleri hep arıyoruz.


Teknoloji, birçok işi kolaylaştırdı. Eşyanın boyutlarını küçülttü. Ağır sanayi, yerini hafif ve mikro boyutlara bıraktı. Bunlar güzel gelişmeler. Lâkin, elimizin altındaki eşyanın cazibesini aldı. Her şey fabrikasyon olunca, sadece el emeği, göz nuru ürünlerde kaldı o cazibe, o gizem ve o mahremiyet...


Medya, en mahrem yerlerimize kadar sokulabiliyor. Bize hiç sormadan, bize hiç danışmadan kendi programını istediği biçimde ve boyutta, istediği muhtevada, hiç bir ahlâk kuralı tanımadan, pervasızca ve fütursuzca kendi bildiğince icra ediyor. En mahrem odalarımıza, en mahrem alanlarımıza girebiliyor ve biz bu durum karşısında hiç bir şey yapamıyoruz. Ne acı !..


Medya bizi, şeytanın iğvasına sarmalayıp duruyor habire. Kalbimizin, ruhumuzun en mahrem yerlerinde, en ücra köşelerinde geziniyor ve bizi bombalıyor âdeta. Artık hiç birimizin bu medya sayesinde gizili - kapaklı mahrem olabilecek bir tarafı kalmadı. Ne güzel şeffaflaşıyoruz işte!.. Liberalizme tutunduysak, sonuç böyle mi olacaktı? Tarihin sonu mu geldi yoksa?


Kontrolsüz, dolu dizgin giden atlara, tavlanın bütün kapılarını açarsanız, bir baştan girip öbür baştan duvarı delerek çıkar gider, yine de hızını alamaz.


'Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin' politikalarının bu gün için toplumumuzu getirip bıraktığı yer, mahremiyetin, hayânın ve hicabın bombalanıp tarumar edildiği yerdir.


Bütün bir hayatı, inancımıza uyumlu kılacağımıza, inançlarımızdan tavizler vererek mevcut yaşanan bir hayata eklemlenmenin bir acı faturasıdır bu olup bitenler... Hiç bir olaydan, hiç bir olgudan ders çıkaramıyoruz. Öylesine uyuşmuş, bir toplum haline geldik ki durmuş nabzımız, atmıyor ne yazık...


Mukaddeslerimiz ayaklar altına alınıyor bir feryat, bir ah-ı enin yok. Depremler oluyor, on binlerce insan ölüyor, bir dakika içinde meskenler yerle bir oluyorken, etkisi birkaç gün ancak sürüyor.


Cazibe, mahrem olandadır. Hicap ve hayâ, mahremin iki alt başlığı hükmündedir.


Harim-i ismetimize kadar girmiş olan virüsler yok edilmedikçe, bataklıklar, okaliptüs ağacı dikerek kurutulmadıkça ve uzun bir zamandan beri ters yüz edilen değerlerimizi yeniden ihya ve inşa etmedikçe, yeni ve çağa uygun bir kültür ve medeniyet projesi geliştirmedikçe, yaşadığımız hayattan bir hayır beklemek, gelecek için iyi şeyler hayâl etmek, yaşamaktan zevk almak boşuna ve beyhude bir çaba olur.


Tahrip edilmiş olan insanlık; bu içine girdiğimiz yeni yüz yılda, kendi iç zenginliğine, kendi iç derinliklerine ve kendi mahremine yeniden dönmek zorundadır.

bottom of page