top of page

Bu sitede ara

Boş arama ile 80 sonuç bulundu

  • Teatral Bir Mizah Denemesi

    -Güç kimde, kuvvet kimde, kudret kimde? -İktidar kimdeyse güç onda, kuvvet ondadır azizim. La Havle Ve la Kuvvete, İlla Billah il Aliyyil Azim -İktidar olursun amma, önemli olan muktedir olmaktır bilesin. Dert bende, çare sende Bir müddet sen de Ortalıkta görünme -Neden, niye? -Korona virüsü var, duymadın mı? -Duydum, bana ne yapabilir ki? -Herkese yaptığını sana da yapar. Onun için; tak maskeni, makul mesafeye dikkat et, ellerini sık sık yıka. Böylece koru kendini Korona’dan. Nam-ı diğer, Covid 19’dan. -Bu on dokuz rakamı, bana hiç yabancı gelmiyor. Üzerinde on dokuz mu vardı ne? Cehennem zebanisi miydi onlar yoksa? On dokuz ve katları Boşaltıyor yatları Hepsi tavlada kaldı Safkan Arap atları Artık iş yok, güç yok, gelen yok, giden yok, inen yok, binen yok, vesaire, vesaire… -Bana bak yavrum, ben şahım, sen gedasın. Her dem başıma belasın. Bütün zamanların en iyi muhterisi benim, çeşit, çeşit ihtirasım var benim. Alana satmaya geldim. Ya sen kimsin ha? Tebaasın. Basit, zavallının birisin. Emir eri, kapı kulusun. -Ben, ben, ben, çok inatçıyım. Ben, hangi kuranın kaçıyım. Oğlum, bana baksana sen! -Ben, sarayımda kraldım. Üç beş basamak çıkarak tahtımda kaldım. Sağımda, yal vezirim, solumda, bal vezirim vardı. Yiyip, içiyorduk. Her yer güllük gülistandı. Bağ, bahçe, bostandı. -Hey aşağıdakiler! Ne haldesiniz? Nasılsınız, iyi misiniz? Aşağıdakiler koro halinde: İyiyiz, iyi! Hepimiz iyi. Aykırı bir ses: İç güveyiden hallice!  Esas oğlan: Biz de ailecek iyiyiz. Kraliçe hanım, damat, torun, otuz iki kısım tekmili birden. Akraba ve hısımlar, yakın ilden. Muhalif bir ses: Biz şarklıyız kurban, Demokrat falan değiliz. Bu, ötekilerin uydurduğu bir yalandır. Hatta çok eski bir yalandır. Aristo ve Eflatundan kalandır. Demokrasi dediğin de kim oluyor yahu! Hâkimiyet, kayıtsız şartsız bizdedir. Biz halkız, halk! Esas oğlan: Ben ne dersem o olur. Ben sizin babanızım. Bu arada, cin-aslı mâni patlar. Babanın kızı söz alır: Yüzdedir Onda değil yüzdedir Top kâkül, zülüf, perçem Örgülü saç dizdedir Mazlumlar ya kuyuda Ve yahut dehlizdedir Yasak kalktı, yaz geldi  Cemaat denizdedir Cim Başkan araya girer: Emir, komuta bizdedir Başkan bugün burada Yarın, ertesi günü Kütahya, Gediz’dedir -Zavallı, sivil, halkım benim.  Zaten siz var ya siz, kara kuru ekmeği yiye yiye var oldunuz. Halk türküleri dinleye dinleye halk oldunuz. Boş bir gurura gark oldunuz. Yazık, çok yazık size! -Ey Halkım! Yahu evde öyle uzun boylu kalmanıza bir türlü gönlüm razı olmuyor. Ananızı da alın, gidin pikniğe. Bu Cumartesi ve Pazar da benden olsun. Gidin hava alın, avlanın, helal olsun. Hava bedava nasılsa, helal-i hoş olsun. ‘Bedava yaşıyoruz bedava’   diyor bir deli. “Bir garip Orhan Veli, Velinin oğlu, tarifsiz kederler içinde.” Hava bedeva, bulut bedeva Dere tepe bedeva Yağmur çamur bedeva Bedeva yaşıyoruz bedeva -Biz var ya biz, bütün zamanlarda, bütün mekânlarda mutlu, kutlu, az biraz da Har-Put-lu-yuz. Siz ki; bir sürü, bir güruh, bir yığınsınız. -Azınlık çoğunluğa hükmeder mi? Eder. Tarih boyunca bu böyle olmuştur hep. İnanmıyorsan bak resmi ve resimli tarihe, al boyunun ölçüsünü. Tarih, tekerrür eder azizim. -Biz hep yönetiriz, siz hep yönetilirsiniz. Biz biliriz işimizi, işimiz kimseden sorulmamıştır. Kim ne derse desin, ülke fena yönetilmemiştir. Artık on, yirmi yıl geride kalmıştır. Alan, alacağını almıştır. Mücahitler, Müteahhit, el çırpanlar, elçi olmuştur. Daha ne olsun yani. Siz ey makul çoğunluk, ey güruh-u be-şuur, dinleyin. Biz seçkin ve seçilmiş bir azınlığız. Buyrukları biz veririz. Size sadece itaat etmek düşer. Biliyorsunuz, devleti yönetenlere itaat etmek farzdır. Eleştirmemek sünnettir. Eğin bakim boynunuzu! Emirlerimiz için boynunuz kıldan ince olsun. Halk Korosu: -Efendimiz, eğile eğile boynumuz eğrildi. Batıya baka baka boynumuz tutuldu. Şimdi dönüp kendimize bile bakamıyoruz. Buyruğunuz nedir sayın en büyüğümüz? El cevap: Başınızı yukarı kaldırıp bakmayın yeter. Hep önünüze bakın koyunlar gibi, zaten siz sürüler içinde çobansız bir sürüsünüz. Peş peşe takılıp yürürsünüz. Ah ne güzel de yürürsünüz. Cim Başkan: Gerekirse onu bunu dinlerim, lakin Şair, yazar, gazeteci, falan dinlemem Fena yaparım başını kaldıranı fena Uslanmazsa, içiririm baldıranı ana -Biz adamı, daha çocukken başlarız korkutmaya: Öcü geliyor öcü! Şubat karısı geliyor, dev anası geliyor, bekçi geliyor, polis geliyor, hepsi birden geliyor! Korku, bizim en iyi silahımızdır. Korkunun krallığını biz kurduk zaten. Ya ne sandın sen? Korkuyu bilem korkuturuz. Hep korkarak büyüdükleri için, öcüden öcünü, bir türlü alamaz zavallı çocuklar! Eveeet, sözün özü, mizahın izahı, şudur ki; -Kurulu düzen devam edecek. Statüko işleyecek. Böyle gelmiş, böyle gidecek! Düzeni bozmaya kalkanın dünyasını dar, on, yüz, demez, alayınızı berdar ederim. (He valla edersin.) -Bu böyle biline! -Tebaa, hep bir ağızdan ve üç dilden: -Olur, Ağam. Başım, gözüm üstüne, Ser sera, ser çava, Alâ ra’sî, alâ aynî Ya leyli ya leyl…

  • Necip Fazıl’ın Yakın Yol Arkadaşı: Ali Haydar Öztürk

    Ali Haydar Öztürk, 1931 yılında Urfa’da doğdu. Annesinin adı, Münteha, babasının adı Mehmet’tir. ‘Münteha’ kelimesi Arapça olup Kur’an’da‘ ‘Sidretül-münteha’ olarak geçer, yaratılanların ulaşabileceği son nokta anlamındadır. Kendisinden büyük iki, kendisinden küçük bir olmak üzere Dört erkek kardeşten üçüncüsüdür. Çocukluğu, Babasının Nahiye Müdürü olduğu Urfa’ya bağlı Harran’da geçti. Burada Arapçayı öğrendi. Urfa’da Ortaokulu bitirdikten sonra Teknik Astsubay Okulu’nu kazandı. Teknik Okulu bitirince bir yıllığına devlet adına ABD’ye gönderildi. Orada İngilizceyi öğrendi. Böylece üç dil biliyordu. Öğrenciliği sırasında Büyük Doğu Dergisi’nin sürekli okuyucusuydu. Mecburi Devlet Hizmetini tamamlayınca İstanbul’a geldi. Serbest ticarete atıldı, inşaat müteahhitliği yaptı. Çoğu zaman ‘Büyük Doğu Dergisi’nin bürosunda çalışarak derginin çıkmasında maddi katkılarda bulundu. Ali Haydar Öztürk, Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in en yakın dava ve yol arkadaşıdır. İstanbul’da 1957 yılında Türk Ruhu Dergisi ’ni çıkardı. Yazıları; Millî Gazete ’de, Türk Ruhu, Tohum, Hilâl dergilerinde yayınlandı. İstanbul’dan ayrılarak İzmir’e geldi. İzmir’de çıkan  Tek Yol Dergisi’nde yazdı. Burada, Komünizmle Mücadele Derneği ’nin kurucuları arasında yer aldı. Dernekte, Genel Başkan Prof. Dr. Saffet Solak’ın Genel Sekreterliğini yaptı. İzmir’de Milli Nizam ve Milli Selâmet Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. ‘ Millî Görüş Hareketi ’nin kurucularındandır. İzmir’den ayrılarak Muğla’ya yerleşti. Burada Gülgün Hanım’la evlendi. Bu evlilikten Bilâl, Neslihan ve Usame adlı üç çocuğu dünyaya geldi. Neslihan, Üstadı Necip Fazıl Kısakürek’in Hanım’ının ismidir. Bir süre Muğla’ya bağlı Fethiye ilçesinde ‘Fekotaş’ adlı şirkette ‘Genel Müdür’ olarak çalıştı. Muğla’da Milli Selamet Partisi’nden milletvekili adayı oldu, ama seçilemedi. Ardından 1977 ‘de Aydın’a yerleşti. Aydın’da Milli Selamet Partisi İl Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. 1993 ve 1994’te bir süre Ankara’da kalarak Fekotaş’ın işlerini buradan takip etti. Sonra tekrar Aydın’a döndü. Kendisi inşaatçı olduğundan, projesini kendisinin çizdiği tek katlı, bahçeli bir ev inşa ederek oraya yerleşti. Türkiye Yazarlar Birliği, Aydınlar Ocağı ve Mehmet Akif Ersoy Vakfı üyesidir. 7, Ekim, 2024’te, 93 yaşında, Aydın’da vefat etti. Ali Haydar Öztürk’le Anılarım 1978 yılının Haziran Ayında Urfa’dan Aydın’a tayin oldum. Aydın’da; Necip Fazıl Kısakürek’in birinci halkadan yakını olan Ali Haydar Öztürk yaşıyordu. Aydın’da Urfalı kim var diye arayışa girince, hemşerim Ali Haydar Bey’le karşılaştım. Aydın’da kaldığım dört yıllık süre içinde kendisiyle ‘Abi–Kardeş’ olduk. İkimiz de Urfalıydık, gazete ve dergilerde yazı yazıyor, aynı siyasi görüşü paylaşıyorduk. Aydın’da ailece çok sık görüşüyorduk. Ali Haydar Beyin evinde, hususi bir kitaplığı vardı. Kitaplığın içi; nadide yazma eserler, kendi dönemi ve ondan önceki dönemlerde çıkmış dergi ciltleri, dergi koleksiyonları vardı. Bir hafta zaman ayırarak birlikte kendi kütüphanesini tasnif etmiştik. Daha sonraları, kitaplarının tamamını Aydın, Adnan Menderes Üniversitesi’ne bağışladı. Ali Haydar Bey, Fethiye’deki bir kuruluşun Genel Müdürü ve Milli Selamet Partisi’nin Aydın İl Başkan Yardımcısı’ydı. İl Başkanı, Aydın eşrafından, Alpler Pullukl arı’nın     sahibi, sanayici Hacı Tevfik Özalp Bey’di. Partide fiilen işleri Ali Haydar Bey yürütüyordu. Diğer Başkan Yardımcısı Avukat Mehmet Pala’ idi. Ben de gayri resmi olarak Merkez İlçe Teşkilatı’nda fahri olarak çalışıyordum. Ali Haydar Bey’le, Aydın Akıncılar Derneği’nde de olsun Milli Türk Talebe Birliği’nde olsun beraber çalışıyorduk. Daha çok akşamları, onun arabasıyla Aydın’ın, ilçe ve köylerine giderek siyasi çalışmalar yapıyor, gece geç saatlerde evimize dönüyorduk. Sabahleyin ben, sanki hiçbir şey olmamış gibi resmi dairedeki görevime gidiyordum. Bir Cumartesi günü, Aydın’ın Kuşadası İlçesi’ne siyasi çalışma yapmak için gittik. Bizi, parti yönetiminden üç, beş kişi karşıladı. Konuşma yapmak için zor bulduğumuz bir mekânda, gelenlerle sohbet ettik. Aydın’a döner dönmez de Ali Haydar Bey’e sordum:  ” Ya Ağabey, biz, Kuşadası gibi deniz ve eğlence merkezi olan bu yere, ne diye geldik? Buradan bize bir şey çıkmaz. Ne oy ne de davamıza bir fayda.”    Ali Haydar Abi güldü ve şöyle dedi: ”Atillacığım, biz tebliğle görevliyiz. Sonucu biz değil, Allah takdir ve tayin eder. Biz, çalışmakla mükellefiz. Takdir Allah’tandır.” Bu tespit ve değerlendirme karşısında oldukça rahatlamıştım. Öyle ya biz, seferle görevliyiz. Necip Fazıl merhum, bu tür çalışmalar için şöyle diyordu ; Serseri kuşların gagalarından kayalıklara bıraktığımız tohumlar, gün gelecek neşvü nema bulacaktır . Ek tohumu tarlaya, çıkmasa toprak utansın.  Biz de aynen öyle yapıyorduk. Ege’de, Aydın’da, bir avuç genç idealist insandık. Arkadaşların çoğu İmam Hatip Okulu’nda öğretmendi. Gece, gündüz hiçbir karşılık beklemeden inancımızın doğrultusunda hizmet etmeye çalışıyorduk. Bu arada Akabe Kitabevi’ni kurduk. Aydın’da, kitapevini aydınların bir uğrak yeri ve mekânı haline getirdik. Ali Haydar Öztürk Beyle, birkaç defa Urfa’ya, bir defasında da İstanbul’a birlikte bir yolculuk yaptık. İstanbul’da beni şair, yazar Sezai Karakoç’la ilk defa tanıştıran kişi Ali Haydar beydir. İstanbul’da ikamet ettiği zamanlarda, Büyük Doğu dergisinde çoğu zaman Sezai beyle beraber olmuşlardır. Sezai Bey’in Cağaloğlu, Üretmen Han’daki bürosuna birlikte gittik. Sezai bey içeride iki kişiyle sohbet ediyordu. Selâm verdik, selâmımızı aldı. Ali Haydar Bey beni Sezai Bey’e takdim etti. Bize, “Hoş geldiniz” dedikten sonra sohbete kaldığı yerden devam etti. Sohbeti bitirince de oradan ayrıldık. İlk etapta bana bu tutumu oldukça soğuk geldi. Sonradan yanına gelip gidenlere hep böyle davrandığını, onun bu tutumunu herkes bildiği için ortada garip bir durum da yoktu zaten. Ali Haydar Bey’den dinlediğim, onun üstatla olan bir hatırasını nakledeyim. Malum üstat, at meraklısıdır. At besler, bunun için özel seyis tutar. Meselâ bir defasında safkan bir Arap atını, Urfa’dan, Akçakale’ye, oradan trenle İstanbul’a getirmiştir. ‘ Ata Senfoni’  kitabını yazmıştır. Üstat bir gün, “Haydar, haydi kalk, trenle Ankara’ya gidiyoruz”. Dedi. İstanbul’dan tren yolculuğu yaparak Ankara tren garına geldik. Ankara hipodromu, gara beş yüz metre mesafededir. Hemen hipodroma girdik. Koşu meydanında yarış başlamak üzereydi. Bana “Haydar, çıkar bakalım cebindeki paraları!” Tamam üstadım dedim ve hepsini verdim. Bu arada üstadın huyunu bildiğim için İstanbul’a trenle dönüş biletinin parasını ayağımdaki çorabın içine gizledim. Bir iki saat içinde koşu ve yarışmalar bitti. Üstat verdiğim bütün paraları, altılı ganyan oynayarak kuponların hepsini tüketti. Hiçbir şey kazanamadı, hepsini kaybetti. Parası bitince bana döndü; ’Benden iğreniyorsun değil mi?” Dedi. Sustum, bir şey diyemedim. “Paralar bitti mi Haydar?” “Üstat hepsini aldınız ya” dedim. İnanmadı, Ceketimin, pantolonumun bütün ceplerini tek tek yokladı, para bulamadı. “Haydar şimdi ne yapacağız! İstanbul’a nasıl döneceğiz? Sen temkinli adamsın, mutlaka bir yolunu bulup bizi trene atarsın.” Dedi. “Evet üstadım huyunuzu, bildiğimden ne olur ne olmaz diyerek çorabımın içine bir miktar ‘ İhtiyat Akçesi’  sakladım.” “Haydi o zaman vakit kaybetmeden gara gidelim dedi.” Ağır adımlarla Tren Garı’na doğru yürüdük. 1993’te, Balıkesir’de, Türkiye Zirai Kurumu’nda görevliyken bir vesile ile Ankara’ya gelmiştim. İşlerim bitince Ali Haydar Bey’in Kızılay’daki bürosuna uğradım. Gün batana dek siyaset, dava, kitap, dergi vesaire konularında sohbet ettik. Akşam namazını büroda kıldık. Akşam, evlerinde yatılı kalmak koşuluyla yemeğe davet etti. Arabasıyla gittik. Ali Haydar Beyi yıllardır tanırım. Yılladır hep aynı Opel Marka arabasını kullanır. Çok dikkatli ve temkinli olduğundan bir defa olsun araba kazası yapmamıştır. Burası önemli. Evde yemekten sonra geç vakitlere kadar çay içip vatan kurtardık. Geceyi Ali Haydar Bey’in Küçük Esat’taki evinde geçirdim. Bana bir yer yatağı serdiler. Her zaman uyumadan önce yaptığım gibi, elimde bir kalem, not defterime bir şeyler yazdım. Çok yorgundum. Uyuyup kalmışım. SERÜVEN Ah ben ne serüvenler kaydettim Bir hatıra defterinin yapraklarına Sararmış solmuş yapraklarına Yürüdüm gittim tek ve tenha. Oyunun sonunu gördüm Perdeler inmişti Yürüyüp gittim Ardıma bakmadan Yalnız bir başıma. Gece, sıfır bir Ankara, Küçük Esat Bin dokuz yüz doksan üç Aylardan Kasım Günlerden Salı Ali Haydar’ın evi Yer yatağı Uyumuşum Yastığımda Şiir kırıntıları… Sebilürreşat dergisi, Ocak 2026, sayı: 1120

  • | Nice Eserlere Nice Yıllara | D.Mehmet Doğan, Ankara, Mart 2006

    Bu sene Mehmet Atilla Maraş'ın kırkıncı sanat yılı imiş; onunla tanışıklığımızın da kırkıncı yılı olmalı. 1966 Hareket dergisinin çıkış senesi. Bizim bu köklü fakat yeni dergiyi tanıyışımız 1966'daki çıkışıyla tarihlenebilir. M.Atilla Maraş bu dergide çıkan şiirini esas alıyor olmalı, sanat hayatının tayininde. Demek ki, biz önce okuyucusu sonra yazarı olduğumuz bu dergiyi okurken, M.Atilla Maraş'ı tanımış olduk. Bu gıyabi tanışma, 1970'lerde vicahiye dönüştü. Aynı dergi çevresinde bulunmanın verdiği yakınlık, zamanla dostluğu pekiştirdi. 1976'da Dergâh yayınlarında Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi'nin yayını ile meşguldüm. O hengâme içinde, 'Doğudan Batıdan Ortadoğudan' ismi ikimize de hoş geldi. Coğrafyayı gözeten ama coğrafyaları aşan bir kimlik ve bir yer belirleme idi bu ad koyma.     Sonraki yıllarda, M.Atilla Maraş'ın sürekli bulunduğu şehirlerin hepsinde onunla beraber olduk. Başta Urfa. Orada çalışırken, ziyaretine gittiğimiz gibi, sonraları defalarca beraber Urfa'nın misafiri olduk. M.Atilla Maraş bizim için, Mehmet Akif İnan gibi bir Urfa yüzü idi. Onunla Urfa'yı temaşa ediyorduk, urfalıları tanıyorduk. Nerdeyse her yıl birkaç kere Urfa'da oluyorduk. TRT'de Muhsin Mete ile Ulucami belgeselini çekerken, o Adana'daydı. Yıl 1977, elbette bizimle beraberdi. Adana Ulucami'nin bir çok açısından çekilen görüntülerimiz şimdi kağıtlarda solgunlaştı. Eskişehir'de ve Balıkesir'de de M.Atilla Maraş'la hâtıralarımız var. Yaz aylarında Altınoluk'ta veya Yalova'da çekilen resimlerimiz yaz hararetini duyurmaya devam ediyor. Sonra o bizim memlekete geldi. Ankaralı oldu yani. Gelmeden bir trafik kazası geçirdi, uzun süre değnekle dolaşmak zorunda kaldı bu yüzden. Aslında Türkiye Yazarlar Birliği'nin genel kuruluna yetişmek istemişti. Genel kurulu yapıp hemen ziyaretine gittik. Kış kıyamet, Atilla'nın kaza geçirdiği Sivrihisar'da Çetin Baydar ve Lütfi Şehsuvaroğlu ile birlikte çok ciddi bir kaza atlattık; ve o gün kar ve tipiden Ankara'ya ulaşamadık... M.Atilla Maraş idarî hayatını, siyasî dalgalanmalardan ötürü genel müdürlüğün kenarında tamamladı, Türkiye Yazarlar Birliği'nin başkanlığını üstlendi. Ardından siyasete meyletti. 'Meclis'imiz şair bir milletvekili kazandı. M.Atilla Maraş, şair tabiatlı; heyecanlı, hassas, öfkeli. Görmüş, geçirmiş, itidalli. Urfalı, Türkiyeli, Ortadoğulu, dünyalı. Onunla yıllardır aynı nehirlerde yüzdük. Kulaçlarımız zaman zaman karıştı. Dolu geçen kırk yılın olgunluğu bir durgunluk meydana getirir mi? Sanmam. 40. sanat yılı bir başlangıç; bir hamle başlangıcı. Esaslı eserlerini bundan sonra bekleyebiliriz. Nice eserlere, nice yıllara... D.Mehmet Doğan Ankara Mart/2006

  • Zihin Haritamız

    Önce söze, ‘ Bismillah ’ diyerek başlayalım. Yunus diyor ki: Söz ola kese başı Söz ola kestire savaşı Söz ola ağulu aşı Bal ile yağ ede bir söz Kendimi şöyle bir yokladım ne var bende, zihnimde, söz dağarcığımda, hafızamda, belleğimde? Bir yığın söz, kavram, mefhum, terim, isim. Onları şöyle bir sıraya koyayım ama önce nerden başlamalıyım? Madem sözle başladık devam edelim. Önce birtakım sorular sorayım. Sorunlar çıksın ortaya ki, üzerinde tartışalım, konuşalım, sohbet edelim diyorum. Mesela; İlim, Kültür, Sanat, Hak, Hukuk, Adalet. Ya da: Şair, Şiir, Şuur. Etik, Estetik. Tanımak, Bilmek, Merak etmek. Olgu ve olay, zor ve kolay olan nedir? Yerel, Ulusal, Evrensel olan nedir? En önemlisi Özgürlük nedir? uğruna ne savaşlar yapılmış bu sihirli kavram için. Şair ne diyor albenisi olan Hürriyet kelimesi için: Ne efsunkâr immişsin ey didarı Hürriyet Esiri aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten Namık Kemal Medeniyet, Marifet, Hakikat. Medeniyeti; Uygarlık veya Ümran diye de okuyabiliriz. Marifet, iltifata tabidir. Malum, rağbet görmeyen mal zayidir. Bir şairin amacı ne olabilir? Meselâ marifetini, sanatını göstermek olabilir mi? Her insan gibi şair de tanınmak, bilinmek ister ve merak eder. Merak , önemlidir çünkü. Peki ya merak nedir? Esat Erbili Efendi, bir gün Erbil'in bir caddesinde yürüyormuş. Bir adamda onunla tanışmak istiyormuş. Adam aynı caddede rastladığı birine sorar. Der ki " Ben Esat Efendiyi arıyorum onunla tanışmak istiyorum ." Adam der ki muhatabına, " Bak işte o önümüzden geçip giden adam, aradığın zattır. Koş yetiş ve tanış onunla ." Adam koşarak Esad Efendi'nin yanına gelir ve sorar, " Efendim, Affedersiniz ben Esad Erbili'yi arıyorum tanır mısınız, bilir misiniz?" Esad Efendi'nin verdiği cevap ilginçtir: " Tanımenem, Bilmenem "der ve yoluna devam eder. Adam, demin konuştuğu adamın yanına koşarak gelir ve derki " Ya şu giden adam tanı menem bil menem dedi bana ." " İyi ya arkadaş soruna cevap vermiş, anlamadın mı?" " Tanı menem (tanıbenim), Bil menem (bil benim) demiş ya !" Adam tekrar koşarak Esat Efendi'ye yetişir ve özür dileyerek bağışlanmasını ister. Dil böyledir, ben ne dedim ve sen anladın, yaman iştir. İşte bakın bir dilin şiveleri içinde, ne işveler var. Yunus'a kulak verelim: Dilsizler haberini Kulaksız dinleyesi Dilsiz kulaksız sözü Can gerek anlayası Sorular, sorular... Zihin haritası ne demek? Zihin ne demek? Buradan başlayabiliriz haritamızı çizmeye. Haritamızda ne var? şöyle bir yokladım kendimi. Bir şey keşfettim: Söze, kelimelerden, hecelerden önce, harflerden başlamalıyız dedim kendi kendime. Harflerden yola çıkarak kelimeler ormanında, sözlüklere, lügatlere, kamuslara bakalım. Ünlü düşünür Cemil Meriç Usta, “Kamus, namustur." diyordu bu hususta. Evet sözlükler, bir dilin bir milletin namusudur. O denli önemli. Dil, söz, sözcük, kelime ve nihayet sözlük, yani lügat. İlk insan Âdem, lal değildi, konuşuyordu ve ona bütün eşyanın (şeylerin, nesnelerin, varlıkların) ismi öğretilmişti. (Bakara:32) Söz, kutsaldır, mübarektir, yani kelime kutsaldır. Çünkü önce söz vardı. " Dil, varlığın evidir ." diyor Alman Filozof Heidegger. Bir büyüğümüz, bir gün kendisini ziyarete gelenlere, " Bize gelmeyin, kendinize gelin ." diyordu. Kendine gel, yepyeni bir söz söyle ki dünya yenilensin. Sözünü öyle bir söyle ki, yeryüzüne çizilmiş yapay sınırları kaldırsın. Yeryüzünde nice diller var. Mana bakımından hepsi bir. Dünyada şu anda kaç dil konuşuluyor? Yaşayan yedi bin dil belki. (Rakamla 7000) " Hepsinin maksudu bir, lâkin rivayetler muhtelif " Hepsi kutsal, her biri Allah'ın bir ayeti. Dünyada en çok konuşulan dil İngilizce. Sonra İspanyolca ve Arapça. UNESCO'nun kabul ettiği altı dil var. Diğerleri; Rusça, Fransızca ve Çince. Türk dili 18. sırada. Konuşmak lazım, bildiğini söylemek ve yazmak lazım. Yunus ne diyor: Behey Yunus sana söyleme derler Ya ben öleyim mi söylemeyince Bildiğini her şeyi söyleyeceksin, dillendireceksin, yazacaksın, konuşacaksın. Susmak, vebaldir. Zihin haritamda ne var? Şöyle bir yokladım. Birçok kavram, birçok terim. Peki nedir Kavram ? Arapçası mefhum. Bir nesnenin, bir duygunun ya da bir düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, anlamı, anlam yükü. Soyut ve somut kavramlar, olumlu veya olumsuz kavramlar, biri biriyle zıt kavramlar, biri biriyle aynı anlama gelen kavramlar. Kavramlar; insanlar için ortak bir imge, bir olgu veya varlıkların özelliklerini zihinde temsil eden soyut sembollerdir. Terim nedir? Bir bilim, sanat, edebiyat, meslek dalıyla veya bir konu ile ilgili özel ve belirli bir kavramı olan sözdür. Meselâ tiyatroda; sahne, dekor, köstüm, perde birer terimdir. Müzikte; nota, diyez, bemol, sol anahtarı, akort birer terimdir. Meselâ; anestezi, kadavra, ameliyat, birer tıp terimleridir. Geometride; üçgen, dörtgen, yamuk, Matematikte; çarpma, bölme, kesir, birer terimdir. Şiirde; kafiye, vezin, ölçü, aruz, hece birer terimdir. Terminoloji : (Terim bilim) Genel olarak terimlerin kullanım alanları ile ilgili bir bilim dalıdır. Anlam : Sözcük, cümle gibi dil öğelerinin zihinde uyandırdığı manadır. Mana, anlamın diğer adıdır. Adımızın bir anlamı olmalı değil mi? Veya hayatımızın bir anlamı olmalı değil mi? Elbette olmalıdır. Bir Arap atasözü: ‘ Mana, şairin gizlisinde saklıdır ’. Mecaz Anlam : Bir benzetme sonucu, sözcüğün gerçek anlamından uzaklaşarak yeni kazandığı anlama denir. Şimdi burada tekrar başa dönersek, Harf nedir? bir semboldür. Ağzımızdan çıkan bir sesin sembol olarak ifadesidir. A harfi a sesinin sembolüdür. Be harfi, be sesinin sembolüdür. İki sembol yani iki harf yan yana gelince bir hece olur. A ve B eşittir AB. Bu hece aynı zamanda bir kelimedir, tek heceli bir kelime. Ab, Farsça su demektir. Bir ve birden fazla hecelerden yapılan kelimeler vardır ki her biri bir adı, bir olayı, bir eşyayı temsil eder, sembolize eder. Ve ol kelimelerden cümleler yapılır olumlu, olumsuz, soru cümleleri vs. " Cümle kurmak " diye bir tabir vardır. Biz düşüncelerimizi, cümleler halinde ortaya koyarız. Ya konuşarak seslendiririz veya yazıya dökerek çeşitlendiririz. Yazı; yani metinler, yeri gelir şiir şeklinde tecelli eder, yeri gelir öykü şeklinde, yeri gelir tenkit, kritik şeklinde veya makale şeklinde uzayıp gider. İlk harfleri, ilk yazıyı bulanlara minnettarız. En eskisi galiba Sümer tabletlerindeki çivi yazısı. Mısırda Papirüs kağıtlarına yazılan Hiyeroglifler, Lâtin harfleri, İbrani harfleri, Arap harfleri… Zihin Nedir ? İnsandaki anlayış, kavrayış, algılama yetisidir. Hayat boyu öğrenilenleri, bilinçli olarak kafada saklama gücü, bellek, hafıza. İnsanoğlu; sahip olduğu beş duyu organı vasıtasıyla yani; görme, işitme, tatma, koklama, dokunma duyuları ile aldığı tüm bilgileri zihninde değerlendirir. Zihin ile Bilinç (şuur) arasındaki fark nedir? Zihin; beyindeki tüm süreçlerin bir bütünüdür. Bilinç ise, belirli zihinsel süreçlerin bir özelliğidir. " Zihnimiz İşgal Altında "adlı şiirimi müsaadenizle buraya alıyorum. Kime ne kadar yarar özgürlük geri gelse Bileklerdeki zincir kırılsa bire kadar İlk zamandan başlamış biter mi ki bu celse Zihnimiz işgal altında bağımsızlık kaç yazar Zihnimiz işgal altında kara haber bu beyler Gelin işgali kırın arının azar azar Yolunuza çıkacak çölde çıldıran devler Susayana su verin içsin doyana kadar Bu hal bu minval üzre akıp gidiyor günler Değerler alt üst oldu herkes kendi tahtında Yenisine eklendi sürüp gelen sürgünler Buna bir çare bulun zihnimiz işgal altında Bilinç : İnsanın kendisini, çevresini kavrama, tanıma, algılama, fark etme yetisi. Arapça şuur; şe - a - ra kökünden gelir, bilmek demektir. Şiir de aynı kökten. O da bilmek demektir. O halde insanın şu özelliği doğuştandır, yani fıtridir: Tanıma, tanınma, bilme, bilinme ve merak etme istek ve ihtiyacı. Genel olarak bilinç; insanda, duygunun, algının ve bilginin merkezi olarak kabul edilen bir yetidir. Özbilinç ise; insanın kendi kendisinin üzerinde düşünmesi, kendi varlığının farkında olması, varlığını idrak etmesi durumudur. O halde soru şu: Ben kimim ? Niçin küçülüyor eşya uzakta Gözsüz görüyorum rüyada nasıl Zamanın raksı ne bu yuvarlakta Sonum varmış onu düşünsem asıl NFK Zihin, bir bilinç akışıdır. Bilinç bir soyut kavramdır. Bir kişinin bir şey hakkındaki algısıdır. Bilinçli olma hali, farkında olduğumuz haldir. Hâl : Durum, vaziyet, tutum, davranış demektir. Çoğulu: Ahval . Hâl Ehli demek, Sufi'nin Allah'a doğru yolculuğundaki manevi durumlara sahip olması… Bir hâl dili var, bir de kal dili. Bir insanın manevi hali; İlimde, irfanda, ahlâkta, ibadette, amelde, edepte ve insanlıkta gösterdiği en üstün meziyetler, hasletler ve faziletlerdir. Şimdi bu kurduğum cümlede kaç tane manevi kavram var? Hâl ehli olan, bunların bütününe vakıftır. Zekâ : Kavrayabilme soyut düşünme ve muhasebe etme yeteneğidir. Ünlü Psikolog Sigmund Freud'a göre Zekâ; İd, Ego ve Süper EGO’dan meydana gelir. (Bunların tek tek açıklanması iktiza eder.) Akıllı Olmak (Ulul el bab), durum değerlendirmesi yapabilmek akıl ile olur. Oysa zeki olmak, öğrenme yeteneği ile ilgilidir. Akıl: insanı diğer canlılardan ayıran, düşünme, anlama ve kavrama gücü. Akıl; Logos, Episteme, İntellect, Ratio... Akıl, bilgi edinmeye yarayan güç olarak tarif edilir. İnsanı insan yapan, onun her türlü eylemlerine bir anlam kazandıran, onun sorumluluk altına girmesini sağlayan güç akıldır. Akıl kelimesi Kuranda, fiil şeklinde kırk dokuz yerde geçmektedir. Aklı selim; Hüküm ve kararlarda doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran akıldır. Yani sağduyu. Akıl kelimesi felsefe ve bir mantık terimi olarak; "Varlığın hakikatini idrak eden, maddi olmayan ve fakat maddeye tesir eden bir olgudur, bir cevherdir. İnsanın üç önemli yetisi vardır: Duygu (his), Düşünce (tefekkür), ve İrade. Duygu; olay ve eşyaların insanın iç dünyasında yankı, etki, tepki, izlenimlerini yansıtır. Bize hazzı ve elemi (acıyı) öğretir. Düşünce; bizi tefekküre götürür, soru sormamızı sağlar. Mesela önce " Ben kimim? "sorusu, kendinden başlayarak üst üste sorular yumağı ile karşılaşır, hepsine bir yanıt arar. İrade; harekete geçme gücü ve yetisidir ve insana hür olarak verilmiştir. Biz özgür irademizle bir şeylere karar verir ve onu uygularız. Dolayısıyla da verdiğimiz kararların sonucuna katlanırız. Cüz'i irade bize, külli irade Allaha aittir. Cüz'i iradeyle insan kendi yaptıklarıyla kendi kaderini belirler. Allah'ın belirlediği kader ise külli irade olarak ifade edilir. Evren nedir? Bu âlem, öte âlem nedir? Varlık ne, yokluk nedir? gibi damar sorular, yakıcı sorular hep " varlık" üstünedir. Varlık, Allah, Evren, Zaman, Mekân, Hayat, Ölüm, Ruh ve Ölüm ötesi. Bunlar bir nevi ontolojik sorulardır. Varlığımızın yaratıcısı kimdir? İşte bu soru bizi tanrıya götürür. O'na yani Allah’a… Bildim seni ey rab Bilinmez meşhur NFK İrademiz; bize seçim yapmamızı sağlar. Hiç kimsenin etkisinde kalmadan hür ve özgür bir irade kullanarak seçimimizi yaparız, Olaylar ve eşyalar hakkında karar veririz. Bu bizim irademiz sayesinde olur. İrademiz bize hayatımızda bir yol haritası çizer. Zaman , izafidir. Geçmiş, geçmiştir. Gelecek, bilinmez. Yaşanan zaman ise şu ' an 'dır. Azeri dilinde bir dörtlük bakın ne diyor bize: Dünyaya yayax geldim Yatmadım uyax geldim Ömür der yüz yıl geçti Gönül der bayax geldim Ünlü Kırgız Romancı Cengiz Aytmatov da diyor ki: Gün olur Asra Bedel Burası dünya, burada hiçbir şey tamamlanamaz. Burada her yapılan şey eksik kalır, giderken yarım kalır planlar, projeler. Bu dünyada insan eliyle yapılmış "Mükemmel" diye bir şey yoktur. Her şey eksiktir, noksandır. Hiçbir şey tam değildir, tamam değildir. Oysa tabiat harikadır. Gökyüzü harikadır. Âlem harikadır. İnsan harikadır. Tam ve mükemmel yaratılmıştır. " Ahseni takvim " üzre yaratılmıştır. "Onun yarattıklarında hiçbir noksanlık bulamazsın" Burada her şey bize ' var' mış gibi görünür. Bu, yüce varlığın yeryüzündeki sıfatlarının, isimlerinin, görüntüleridir, tecellileridir, yansımalarıdır. Aslında her şey bir görüntüden ibarettir. Bu görüntüler bir müddet sonra kaybolur, görünmez olur ve fakat yok olmaz. Ama toprak üstündeki her şey, bir müddet sonra yok olmaya mahkumdur. Çünkü mutlak olan varlık ' O' dur. O, yani Allah! (C.C) Divan şairi Yenişehirli Avni, bir beyit ‘inde diyor ki: Çünki sen âyine-i kevne tecellâ eyledin Öz cemalin çeşm-i aşktan temaşâ eyledin Bugün ki dille: Çünkü sen varoluş aynasında tecelli ettin, göründün. Kendi güzelliğini aşk gözüyle temaşa ettin, seyrettin. Son sözü Yunus Emre söylesin: Ölürse tenler ölür Canlar ölesi değil Can ’ın manasını biliyoruz ve fakat mahiyetini bilmiyoruz. Ruh veya can, bedenimizdeki tezahürleriyle vardır. İyiye, doğruya ve güzelliğe yolculuk, varoluşumuzun özetidir. Netice, bizler yolcuyuz arkadaş. Bu yazı, Edebiyat Ortamı Dergisi'nin 2025 , Temmuz-Ağustos sayısında yayınlanmıştır.

  • | Bizler Gökyüzü İnsanıyız | Röportaj Seher Büyükuçar, Meral Aydın

    Günümüzün yaşayan şairlerinden Mehmet Atilla Maraş ile şiir anlayışından, gelecekteki projelerine kadar birçok konuyu konuştuk.                Türkçenin ilham kaynağı milyonlarca kelimeye mükemmeliyet anlayışı ile nefes vererek kulak ve gönül dolgunluğuna eriştiren, mana ve ahenk katarak koca bir dünya inşa eden, aşk sevgi, acı, sevinç vuslat gibi bize ait duyguları bize en güzel şekilde sunan, edebiyatı ve onun en süslü çocuğu şiiri, düşünce dünyanızı ifade etmek için tercih etme sebebiniz neydi? Bu şiir dünyasında yer alma isteğiniz ve hevesiniz hangi süreçler dahilinde ne şekilde gelişti? Şiir öyle bir şey ki... Hadi şu gün yazmaya başlayayım deyip de başlanabilecek, program biçilebilecek, plana sokulabilecek bir şey değildir. Şiirle tanışmamın, şair olmamın esasında kaderimde olduğuna inanıyorum. En üst kader denilen levh-i mahfuzda, biz henüz dünya âlemine gelmeden evvel ruhlar diyarında, herkesin kaderine bir şeyler düşerken bize de böyle bir şey bahşedilmiş. Bu durumu biraz daha kronolojik süreç olarak irdelersek, mesela ilk başta ilkokuldayken okumaya çok meraklı olduğumu söyleyebilirim. Oldukça başarılı, azimli, derslerine odaklı bir öğrenciydim. O yaştaki çocukların yapabileceği şeylerin sınırlarına inat okula başlar başlamaz kerrat cetvelini çok kısa sürede ezberlemiş, yine yaşıtlarımdan evvel okumayı yazmayı öğrenmiştim. Türkçe ve matematik derslerine olan ilgim bir hayli yüksekti. Nerdeyse her şeyi okurdum. Bunun haricinde okulu şiir konusunda temsil eder, milli bayramlarda tören alanlarında şiir okurdum. Şimdi düşünüyorum da bu durum bana sahip olduğum medeni cesaretin kaynağını ve temelini oluşturmuş. Ortaokulda şiire olan ilgim ve edebiyata olan sevgim devam etti. Ancak bugünlere gelmemde, şiire olan aşinalık ve beceri kazanmamda ilkokuldan beri yaptığım sözlük çalışmalarının büyük rolü vardır. Zira şiir yazmak için kelime dağarcığının geniş olması, Türkçeye olan hâkimiyetin kuvvetli ve düşünce ufkunun açık olması önemlidir. Ve buna binaen ben de Türkçe sözlüğümü yanımdan eksik etmez, sürekli sözlük okur ve çalışırdım. Bir gün Cahit Sıtkı Tarancı’nın eski samanlı kâğıtlara basılmış, 16 sayfalık, küçük ama tesirli “Cahit Sıtkı‘dan Seçmeler” adında bir risalesi elime geçti. Ölüm temasını içten, samimi, gerçekçi ve bizden biri olarak anlatan Cahit Sıtkı ve onun üslubuyla cana kavuşan şiirleri, beni derinden etkiledi. Bu şiir dünyasına girişim için oldukça önemli bir adımdır. Ondan etkilenmem üzerine ben de “ Ölüm Saati” isminde ilk şiirimi yazdım ve fakat bu şiiri hiçbir yerde yayınlamadım. Lisede ise yazmak hayatımın önemli bir parçası haline gelmişti. Şahsi defterimde herkesin bihaber olduğu, hece vezni ile tertiplediğim, şiirler yazmaya devam ettim. O zaman Urfa’dayken lisemize kendi branşından öğretmenler hiç atanmazken ilk defa edebiyat fakültesini bitirmiş, şiir sever genç bir bayan öğretmen bizim okula tayin edilmişti. Şiiri teknik bakış açısıyla özümsemem ve bilhassa aruz vezni ile tanışmam bu öğretmenimiz vesilesiyle oldu. O bize daha çok Ümit Yaşar Oğuzcan'ın şiir kitaplarını okuturdu. Daha sonraları şiire olan ilgimi keşfeden hocamız bana aynı şairin “ Karanlığın Gözleri ” adında bir şiir kitabını getirdi. Kitabın kapağı simsiyahtı ve üstünde kırmızı renkte ’Karanlığın Gözleri’  yazıyordu. Kitabın kapağını aralayınca bembeyaz bir zemin üzerinde simsiyah harfler yer alıyordu. Bu sayfadaki mısralar sayfanın neredeyse ortasından başlıyor, şiir tamamlanmadan bir başka sayfaya geçiliyordu. Böyle bir kitapla ilk defa karşılaşıyordum. Kâğıt kıtlığının yaşandığı o yıllarda kâğıdın böyle israf edilmesine bir anlam veremiyordum. Daha sonra başka şairleri de okudum. O dönem sahip olduğum kelime dağarcığına uygun olarak gündelik ve derinlikten uzak, daha çok basit anlatımları şiirlerinde tercih eden Orhan Veli’yi okumak daha kolay gelmişti. Lise ikide, okulun Duvar Gazetesi gibi birçok mahalli gazetelerde şiirlerimi yayınlatmaya başlamıştım. Lise sonda ise “ Eski Kent ” adında Urfa’yı anlatan bir şiir yazdım. Bu şiiri, ilk yayımladığım şiir olarak kabul ediyorum Lise sona doğru, aynı kafadan edebiyatsever bir arkadaşla karşılaştım. Bu Oğuz Tümbaş’tı. Çok güzel dostluklar kurduk onunla. Edebiyata dair sohbetler adına her hafta düzenli olarak toplanıyorduk. Bu durum, bana yalnız olmadığımı hatırlatırken bir yandan da edebiyata daha sıkı sarılmamı sağladı. Şiire dair yolculuğumun ilk safhaları bu şekildedir. Sanatçıların hak ettikleri değeri, çok sonra görmelerinden de anlaşıldığı üzere sanat ve sanatçıya değer ve desteğin hakkıyla görülmediği ülkemiz koşullarında bu konuma gelene kadar neler yaşadınız? Özellikle yeni yazmaya başladığınız gençlik dönemlerinizde bu konuda karşılaştığınız sorunlar nelerdi? Şu anki Türkiye koşulları ile mukayese ederek anlatır mısınız? Şiir ve yazı oldukça meşakkatli bir uğraştır ve ancak sevmeniz halinde istikrar sağlanabilir. Aksi halde bir müddet sonra sıkılır bırakırsınız. Bu anlamda edebiyata gönüllü arkadaş topluluğunda yer almanız, böyle bir sanat ortamında bulunmanız birbirinizi heveslendirmek, desteklemek, edebiyata olan ilgi adına oldukça önemlidir. Biz de zamanında böyle güzel bir ortamda arkadaşlarla Balıklı Göl  adlı aylık dergimizi yayınlamıştık. Her ay sonu ise farklı illerde dergi çıkaran gruplarla dergi paylaşımı yapardık. Ayrıca büyük şehirlerde çıkan Varlık, Hisar  gibi dergilerde, şiirlerimizin yayınlanması için çalışırdık. Bu dergilerde yazmak bizim ufkumuzdu. O zamanlar çoğunlukla hece vezniyle yazdığımız şiirler ağırlıktaydı. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Necip Fazıl, Cahit Sıtkı gibi büyük şairlerden sonra ilerleyen zamanlarda yeni yeni Atilla İlhan, Sezai Karakoç gibi serbest vezinle yazan farklı tarzlara sahip edebiyatın önemli şairleri ile tanışmaya ve bu sayede şiir teknikleri açısından daha geniş anlamlar edinmeye başlamıştık. Bu şairler, bizim örnek aldığımız kimselerdi. Bu üstatlara erişebilmek adına birçok dergiye şiirlerimizi gönderdik ve şiirlerimiz yayınlandı. Ancak bu şiirlere baktığınızda çoğunlukla aşk temasının dışında şiirler yazdığımı görürsünüz. Çünkü bizim zamanımızda, varlığın temeli olan bu duyguyla yazılan şiirlere biraz kekre bakılır, çoğunlukla bizlerden uzak tutulur, ayıp karşılanırdı. Kimse bu duygunun asli değerini bize anlatmamış, tanıtmamıştı. Bu tema adeta yasak gibiydi. Onun için bu temadan biraz yoksun kaldık. Dolayısıyla bu aşk temasını içeren çok fazla şiirim bulunmuyor. Ancak, bu temaya ilham kaynağı olan duygu, sadece şiire değil hayata dair oldukça değerli anlamlar barındırır. Hatta bu duygunun ne kadar önemli olduğuna dair güzel bir örnek verebilirim. Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, Erdem Beyazıt ve Rasim Özdenören gibi önemli ustaları etkilemiş olan Fethi Gemuhluoğlu Ağabey; İstanbul’da bir petrol şirketinin genel sekreteri iken, şirket fonundan öğrencilere burs yardımında bulunan bir projenin sorumlusu idi. Ancak, öğrencilerle yaptığı mülakatta onlara, “ Çocuğum sen hayatında hiç âşık oldun mu ?” şeklinde oldukça ilginç bir soru soruyormuş. Tabi çocuk şimdi ne desin. Soruyu duyar duymaz afallıyor. O zamanlar çoğu öğrenci, okumak için kırsal kesimden gelmiş olup imkânları kısıtlı, zar zor üniversite kazanmış talebelerden oluşuyor. Ancak sonuçta bu sorunun cevabına hayır diyenler değil, evet diyenler mülakatı geçmiş ve bursa hak kazanmışlar. Aslında Fethi Ağabeyin özellikle bu soruyu tercih etmesinde birçok önemli sebep bulabiliriz. Bir kere onun da gayet iyi bildiği gibi -sadece beşerî olmak zorunda değil- birçok örneğiyle dahi aşkı tanımayanın merhameti de olmaz. Bir insanın, kimi severse sevsin, karıncayı dahi ezmekten imtina etmesinin adı, Aşk’tır. Aşk, Allah’ı tanımanın başlangıcıdır. Aşkın bir başka görünümü ise dostluktur. Fethi Ağabey’in “ Her şeyle dost olunuz, ancak uykuyla değil ” şeklindeki bir cümleyi paylaştığı “ Dostluk ” adlı kitabında, buna örnek verebiliriz. Nuri Pakdil’in Fethi Ağabey’e ithaf ettiği “ Bağlanma”  adlı eserinde özellikle bu konuya yönelik anlatımlara rastlarız. Bir şairin şiir yazarken asıl gayesi ne olmalı? İçinde yaşadığı topluma karşı sorumluluğu nasıl olmalıdır? Şair; toplumun önünde koşan, topluma faydalı olma konusunda gönüllü, insanlığa karşı sorumlu olan kimsedir. Çünkü bu kişilerin gözlemleme yeteneği, sezgi gücü, ayrıntı farkındalığı yüksek olduğu gibi, şairler, bakınca gören kimselerdir. Sezai Karakoç ‘un da dediği gibi; Şair, karanlık gecede, kara taşın üzerindeki kara karıncanın kara gözlerini gören adamdır. Şair, insanlık için kendini adamış ve feda etmiştir ki bundan zerre kadar kaygı duymaz. Sezai Bey; tüm hayatını sanata adamış, bir nevi sanatıyla evli, dünyaya fazlasıyla bel bağlamayan nadir insanlardandır. Dolayısıyla şair olan kimse, iyiye güzele ve doğruya ulaşmak için ter döken ve bu anlamda topluma önder olması dolayısıyla bu üç önemli şeyi yaşam felsefesi haline getirendir. Bundan dolayı şair; sıra dışı, norm dışı bir adamdır.  Vahyin rehberliğinden, akıl ve ilimden uzak kalması dolayısıyla belki de en zor günlerini yaşayan bugünkü Müslümanların içinde özellikle Müslüman bir şairin, sahip olması gereken duruş ve istikamet ne olmalıdır? Bir şairin taşıyacağı İslami duruşun toplum üzerindeki etkisi ne derece mümkündür? Bunu yaparken şair, evrenselliğinden taviz vermeden bu dengeyi nasıl kurmalıdır? Dil, din, ırk, renk, cinsiyet farkı gözetmeksizin dünyadaki tüm şairlerin kumaşı aynıdır. Şair olmaları dolayısıyla aynı yolda yürümeleri, aynı amaçları ve kaygıları taşımaları, farklı dillerde aynı şeyleri anlatmaları, paylaşmaları onların ne kadar evrensel bir işin işçileri olduğunun bir göstergesidir. Bu hal kesinlikle tesadüf değildir. Ancak geride kalan tüm farklılıklarsa herkesin kendi seçimlerinden oluşur. Bu temel unsurlar ışığında kendimize gelirsek şayet ben şahsımı tanımlarken; en başta hiçbir siyaset, ideoloji ve çerçeveye ait olmayan, bağımsız, bağlantısız, özgün ve özgür bir Müslümanım ve elbette şairim. Sahip olduğum öncelikli kimliğim, bana, İslam’a ve Kuran-ı Kerim’e olan hâkimiyeti, bilgiyi, hassasiyeti gerekli kılar. Bunların sonucunda da onu okumamı, içerdiği mesajlara farkındalık geliştirmemi, nefsime tatbik etmemi, nefsimle barışık olmamı sağlar. Dolayısıyla bu dediklerim bir birey olarak insanlığımdaki, benimsediğim kimliğimi, şair olarak ise sahip olduğum duruşu, istikameti inşa eden önemli unsurlardır. İlk önce “ Ben kimim ” sorusuna cevap vermek gerekir. Şairlerin arayış yolunda cevaplamak istedikleri soruların başında gelir bu. Mesela, Necip Fazıl “ Ben neyim ve bu hal neyin nesi ?” ” Yetiş, ey sonsuz varlık muhasebesi!  “ şeklinde sorularla kendini aramıştır. Ne yazık ki kendini fiziksel ve metafiziksel anlamda tanımayan, tesadüfi yaşayan bir toplumla karşı karşıyayız. Kötü bir durumdur bu. İnsanları Allah'a çağıran, Salih amelde bulunan ve “Gerçekten de ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kimdir ?” (Fusillet-33). Erdem Beyazıt kendini tanımlarken bir şiirinde şöyle demektedir: Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım Dallar meyveye dursun toprak tohuma dursun İnsan barışa dursun selama dursun zaman Sabır savaş zafer adım: MÜSLÜMAN   Dolayısıyla toplumumuzdaki gençlerin kendilerini ve kimliklerini tanımlarken bu inançlı şairleri okuması ve onların rehberliğinden istifade etmeleri son derece önemlidir. Bir başka ifadeyle şairi anlamakla kişi kendini anlayacaktır. Sezai Karakoç “ Kar”  adlı şiirinde de bunu şu şekilde ifade etmiştir:   Bu adam o adam gelip gider  Senin ellerinde rüyam gelip gider  Her affın içinde bir intikam gelip gider  Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın  Daha sonra yani kişi kendini tanımlamasının akabinde geleceğini düşünmeye ve geleceğine yön vermeye başlar. Yunus Emre kendine has anlatımıyla şöyle ifade etmiştir bu durumu: Bir korku düştü canıma Acep n’ola benim halim Derman olmaz ise bana Acep n'ola benim halim Canım tenimden üzüle Gitmek yararı düzüle Bu suret nakşı bozula Acep n'ola benim halim O zaman diyebiliriz ki şairler, bizi bize öğretir, kendi farkındalığımızı bize sunarlar. Ve sonucunda da kendini tanıyan insan, Allah’ı Teâlâ’yı tanımaya başlayacaktır.   Bu bir aşamadır ve sonunda insan bir sorumluluk bilincine kanat açar. Nihayetinde ise dünyanın zorlu bir imtihan yeri olduğunun farkına varır. Bunlarla beraber şiirin teması da ortaya çıkar.   Şiir hayattan ve toplumdan kopuk olamaz, olmamalıdır. Hayatı, ölümü, metafiziği, dirimi, aşkı, tabiatı, felsefeyi, tarihi, dünyayı, evreni anlatan şiirin kapsamı oldukça geniştir. Biz şiire böyle bakıyoruz ve esası da budur şiirin. Hayatın içinden bir nimeti yani şiiri, bana bahşettiği için de Rabbime şükrediyorum. Bazı kimselerin anlayışının aksine şiirin boş işlerden ibaret olduğu düşünülemez. Tekrar İslam ve edebiyata dönersek bu iki olgu da insanlığın duruş ve doğrultusunu aydınlatır. Bu doğrultuda ve işin esasında ben, Müslümanım. Toplumcu ve gerçekçi bir çizgide ilerlemeye gayret eden bir şairim. Birçok şairin mevcut ideolojiye kalemlerini satmadıkları için sürgün edildiği hapse tıkıldığı, daktiloları zincirlendiği alaşağı edildiği mazi hakikatleri ve özellikle de Aydın’da yaşadığınız o sürgün anılarınız ışığında ‘bir şair ne kadar özgürdür’ sorusuna ne cevap verirsiniz? Yazmak özgürlük işaretidir. Yazıyorsanız özgüsünüzdür bir defa. Ancak tarih boyunca bu prangalardan azade yaşama felsefesi, bazı kimselerin hoşuna gitmemiştir. Felsefecilerin, ilim ve düşünce adamlarının, sanatçıların hür düşünceleri, hür bakış açıları, objektif ve kayıtsız oluşları ekmeklerine yağ sürmedikleri iktidarlar tarafından sindirilmeye çalışılmış, dışlanmış, kötü muameleye maruz kalmışlardır. Fakat elbette iktidarların bu tür davranış ve tutumları sanatçıları korkutmaz. Beni Allah tutmuş kim eder azat   Mısraı “Zindandan Mehmet'e Mektup”  adlı şiirinde paylaşan Necip Fazıl gibi dik duruşlu, irade sahibi şairler buna en güzel örnektir ki bu kimseleri gayelerinden vazgeçirecek hiçbir güç olmamıştır. Çok defa hapse tıkılmış, senelerini demir parmaklıklar ardında geçirmiş olmasına rağmen Necip Fazıl, yazmaktan bir an dahi geri durmamıştır. Yani şairi, hapse tıkmakla, korkutmaya çalışmakla, prangalar vurmakla dizginleyemezsiniz.   Kendi hayatıma gelirsem, benim hayatımda hapishane hatırası olmadı. Şu da aşikârdır, şairler toplumun önünde duran öncü kimselerdir. Şair, Hak olduğuna inandığı şeyleri yazmaktan kaçınmamalı ve fakat bunu yaparken de yapıcı olmanın aksine yıkıcı, kışkırtıcı ifadelere yer vermemelidir. Elbette şair olağandışıdır ve kalıpları kabul etmeyecektir. Ben Yazarlar Birliği Genel Başkanıyken yazılarından ötürü hapse düşmüş yazarların tüm yazılarını her fikirden ve inançtan bir grup arkadaşımla derleyerek bir kitap oluşturduk. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına kendimiz aleyhine suç duyurusunda bulunduk. Hepimizin inandığı şey fikir ve inanç özgürlüğü olduğu kadar düşünceye hiçbir engelin konulamayacağı ilkesiydi. Zaten asıl olan suç, bireyin özgürlüğüne müdahil olunmasıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisinde, beş sene İnsan Hakları Komisyonu’nda görev yaptım. Bireylerin maddi ve manevi varlıklarının gelişmesi, özgürlüklerinin ve haklarının korunması adına çalıştım. Bundan dolayı bir dönem mahkeme süreci geçirsem de beraat kararı alarak ne kadar doğru bir işin arkasında olduğum, yargı önünde kanıtlanmış oldu.    Şiir anlayışınız nedir? Her şairin üslubu, şiire bakış açısı farklıdır. Dolayısıyla kendi şiir anlayışımı ifade edersem ben şiirlerimi serbest vezinle şekillendirmeyi tercih ediyorum. Serbest ölçü, konu kısıtlamalarına, şekil kısıtlamalarına, sabit kurallara nazaran biraz daha esnek, biraz daha özgürdür. Ancak bu demek değildir ki serbest vezinle yazılan şiirler düzensiz, uyumsuz, ahenksiz olsun. Dolayısıyla en başta şiirin bir anlamı olmalıdır. Hayattaki her şeyin ve dahi bizzat hayatın manası mevcut iken, hayatın içinden, insanla önemli derecede ilişkili olan şiirin manasının olmaması normal değildir. Şiirin olmazsa olmaz bir diğer unsuru, şiirdeki ahengi ve ritmi sağlayan musikidir. Bu unsurdur ki şiiri düzyazıdan ayırır. Kelimelerin raksı demek olan şiir, içerdiği ritim sayesinde etkili bir söz sanatı haline gelir. Bu kaideler, sadece bizim edebiyatımızın değerleri değil, evrensel olarak aynı zamanda batı edebiyatında da bulunan değer ve ilkelerdir. Şiir sanatında, güzelliğin ve mükemmelliğin peşinde olmak esastır. Bu ideale erişme hususunu düşünen, ‘Has Şiir’i benimsemiş bir hayli şairimiz vardır. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Nurettin Özdemir, gibi şairler buna birer örnektir. ŞİİR Bir şiir okumak yalnız bir şiir Ah bu şairliğin götürür seni Yurdundan çok uzak maviliklere Elinde değnekler ayağın kırık Sevgilim şairlik bir deliliktir   Sanma bu delilik ne son ne ilktir Fuzuli, Bâki ve Nabi’den beri Bir hüzün bulutu sarar her yeri Tenhada yalnızlık akşamüstleri Sihirli bir ülkeden gelen şiirdir Müslüman şair kimliğini üstlenmenizden kaynaklı olarak anlatma isteğiniz, rehber olma istikametiniz ve paylaşma sorumluluğunuzun olması dolayısıyla şiire ve şiirin gücüne olan inancınızın ilk günkü gibi sağlam olması, size hayranlık duyan kimseleri haklı kılacak cinsten. Ayağınız kırıldığı halde görevinizin başında olma azmini anlatan bu yukardaki şiirinize ilham veren olayı anlatır mısınız? Şiiri bu denli fedakârlıklara değer kılan şey nedir? Bu şiirde iki farklı hatıra var. İlki şu; 2000 yılında elli ülkeden elli şairin katıldığı bir programa davet edildiğim için, Türkiye'yi temsilen Malezya'ya gittim. On bin kilometrelik yola bir şiir okumak için gidilir mi diyenler oldu, evet gidilir dedim. Çünkü şairlik çılgınlıktır ama güzel bir çılgınlık. On gün kaldım orada, küçük bir şiir okumak için. " Düşün biraz da"  adlı şiirimi okudum. Hem ülkemi temsil etmek hem de birçok ülkeden gelen dünya şairleriyle tanışmak hoş bir hatıra oldu. İkinci anı ise 1996'da Türkiye Yazarlar Birliği’nin Kongresi vardı. Ben de o sıralar yönetim kurulu üyesiydim. Balıkesir'de TZDK Bölge Müdürü olarak çalışıyordum. Kongreye gitmek için akşam otobüse bindim. Sabaha karşı Eskişehir-Sivrihisar yolunda arabamız şarampole kayarak takla attı. Birkaç kişi öldü, benim de ayağım kırıldı. On beş gün Eskişehir Devlet Hastanesi’nde yattım. 3 aylık sağlık raporu aldım. Rapor bittiğinde değneklerle yürüyebiliyordum. O sırada bana Ordu’daki bir şiir şöleni için gelir misiniz diye sordular. Gelirim dedim, söz konusu şiir olunca gerisi teferruattır dedim. Koltuk değneklerimle Balıkesir'den kalkıp Karadeniz’e, Ordu'ya gittim ve bir şiir okuyup geri döndüm. Kısa bir süre sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Gülhane Parkı'nda düzenlenen "Gülhane Şiir Şenlikleri “ ne gittim. Şenlikte; Yavuz Bülent Bakiler, Abdurrahim Karakoç, Bestami Yazgan, Ayhan İnal, Bekir Sıtkı Erdoğan, Dilaver Cebeci ve Erdem Bayazıt vardı. Sekiz şairin içindeydim. Sıram gelip de sahneye çıktığımda bir hata yaptım ve " Şiirin yollarında kırıldı ayaklarım, şiirin yollarına kurban olsun ayaklar."  dedim. Ve birkaç gün sonra yine bir şiir şöleni için yola çıkmıştım ki tekrar kaza geçirdim. İyileşmeye başlayan ayağım aynı yerden bir daha kırıldı. Bu sefer bir sene çektim kırık ayağın sıkıntısını. Balıkesir’den Ankara’ya gelmiş, bölge müdürlüğünden sonra terfi etmiş, genel müdür olmuştum. Her gün görev yerime koltuğumdaki değneklerle gidip geliyordum artık. Günümüzde doğanın temiz havasını, samimi sıcak komşuluk ve dostluklardan habersiz yaşamak durumunda kalmış şehir insanlarının çoktan unuttuğu o temiz köy hatıralarına ve yaşantılarına çok uzak bir kimse değilsiniz. Hayatınızın azımsanmayacak kadar önemli bir zaman dilimini taşrada geçirmiş biri olarak, yaşadığınız o çevrenin şiirlerinize ve şairliğinize etkisi nasıldır? Mesleğim gereği Anadolu'yu bir baştan bir başa gezmiş biriyim. Çünkü ziraat mühendisiyim, toprak adamıyım, köylüyüm, işçiyim ve çiftçiyim. Dolayısıyla hem alt tabakayla hem üst tabakayla temas etme şansı buldum. Benim derdim, Anadolu insanının ihmal edilmemesi, onların farkında olunmasıydı. İnsanlarımızı onların durumundan haberdar etmekti. Bu yüzden tüm şehirleri ilçe ve köylerine kadar gezip dolaştım. Onlarla çalıştım. Anadolu güzel bir topraktır. Anadolu deyip geçmemek gerekir ama şimdi hepimiz şehirlere doluşup köyleri terk ettik. Nüfusun %77’si şehirlerde yaşıyor ve şehrin ne hale geldiğini görüyoruz. Daha da kötü bir duruma gelecek bu gidişle. Elli sene sonra şehirler yaşanmaz olduğunda, kişiler köye geri dönmek zorunda kalacaklar. Köylülük başka bir olgudur. Köylü olmak kötü bir şey değildir. Köy, saflığın ve temizliğin yeridir. İnsanlar o kadar kötü değildir buralarda. Kötülük, şehirlerde olur, mesela herkes birbirine çelme takma derdindedir ama köyde herkes biri biriyle tanışık olduğu için birbirlerine kötülük etmeyi beceremezler. Bunlara dikkat çekmek adına, yaşadığım toprakların ve Anadolu'yu çok iyi tanımamın, şairliğime büyük etkisi oldu diyebilirim. Sen ki beyim hayatında Yer açmadın edebe Benim gözlerimin yere değdiği yerde  Toprağa bakmak Göğe bakmaktan değerli sayılmıştır. Şiirlerinizde bediî tefekkür unsurları dediğimiz his, fikir, hayal, inanç ve idealleri yoğunlukla kullanan biri olarak şiirlerinize esin kaynağı olan şeyler nelerdir? Tefekkür şiirlerinin çok olmasında mesleğinizin bir etkisi var mı? Var, elbette etkisi var. Toprakla uğraşmak toprak olacağımızı hatırlatır. Ve aslında bu şiirdeki " toprağa bakmak " ifadesini sadece fiilen toprağa bakmaya değil edep meselesine de değinip kibirli olmamayı anlatmak amacıyla kullandım. Toprağı tanıyıp engin olmak gerekir. Çünkü mütevazılık insana çok yakışır. Kibri yok edecek şey de enginliktir. Gökyüzü, başlı başına bir şiirdir. O yüzden burada gökyüzünü de ayrı tutmamak gerekir ki   bizler gökyüzü insanıyız. Çünkü öldüğümüzde, bedenimiz topraktan geldiği için aslına dönüp toprağa iner, ruh da sonsuzluğa karışıp gökyüzüne gider. Türk edebiyat tarihine damgasını vurmuş Yahya Kemal gibi önemli şairlerin sıklıkla kendi dönemlerinde yaşanan toplumsal sıkıntılarını ele alarak toplumun kendi kimliklerini hatırlama ihtiyacı duyduğu dönemlerde şiirleriyle rehber olmayı tercih ettiklerini görüyoruz. Sizce şairin yazın dünyasını, kalemini toplum ve toplumsal olaylar etkiler mi? Etkilemez olur mu, şair de toplumun bir ferdidir dolayısıyla şairi toplumdan kopmuş olarak göremeyiz. "Toplumsa toplum, bana ne bundan" diyerek onları ciddiye almayan şairler var ama ben onları önemsemiyorum. Toplumun önüne çıkarak öncü olma iddiasında bulunan, topluma yön gösterici yazar, şair her kimse toplumla bütünleşerek örnek ve rehber olması lazım. Gerçek şairler, toplumun önde giden kişileridir. Bu yüzden ciddiye alırlar toplumu. Çünkü her şeyden önce insandır şair. Hele inanmış bir insan isen işin daha da zor, bu durumda mesuliyetin artar. Hem inanmış şairsin hem de böyle olmaması gereken şekilde kibirleniyorsun, olmaz! Dört dörtlük olmaya çalışacaksın,   “ ya ol ya öl ”prensibince. Özellikle şairler için, duygu yoğunluğunun önemli olduğunu, çünkü şiirin bu hal üzerine inşa edildiğini düşünürsek, hayatın önemli evrelerinden olan ebeveynliğin, şiir üzerinde ne gibi etkisi vardır? Sizin şiirinizde baba olmanın verdiği bir farklılık meydana geldi mi? Tabiatın kanunu olarak insanlar doğarlar, büyürler, ürerler ve ölürler. Her şey bir hareket halinde, değişim ve dönüşüm içindedir ki cansız hiçbir şey yoktur bu evrende. Bu açıdan insan hayatına bağlı olarak meydana gelen değişiklikler önemlidir. Evet, şair anne veya baba olursa ortaya daha iyi eserler çıkacağı aşikârdır. Tabi ki benim şiirlerimde de değişiklik oldu. Hatta yedi şiir kitabımı yedi ayrı evladım saydım. Bir söyleşinizde "Biz, millet olarak şairiz" ifadesini kullanmıştınız. Ulus olarak bize bu ilhamı veren nedir sizce? Bu durumu iklime ve coğrafyaya bağlayabiliriz. Mezopotamya, insanlık tarihinin başladığı yerdir. Dolayısıyla onlarca medeniyet bizim topraklarımızda yaşamış ve her biri bize farklı bir kültürü miras bırakmıştır. Medeniyet olarak zengin bir iklime sahip olduğumuz gibi söze ve sanata değer veren atalarımızın olması da çok önemlidir. Elbette her medeniyette kültüre önem verilmiştir fakat bizim geçmişte atalarımızın aldıkları eğitimde söz ve şiir vardır. Özellikle sözün güzel ve etkili söylenmesi konusunda titiz davranmışlardır. Dolayıyla coğrafyamızda büyük söz ustaları yetişmiştir. ‘Selimi’ mahlasıyla şiirler yazan Yavuz Sultan Selim'in şiirleri müthiştir. Fatih Sultan Mehmet’in, ‘Avni’ mahlasıyla yazdığı şiirleri vardır. ‘Muhibbi’ mahlasıyla şiir yazan Kanuni de öyle. Devletin başındakiler güzel sözle bu kadar ilgiliyken tebaa boş mu durur? Onlar da şiirle ilgileniyorlardı. Yani toplum hem divan şiirini biliyordu hem halk şiirini. Belki okuma yazma bilmiyordu ama dinleyip ezberliyordu şiirleri. Şiir her zaman vardı bizim toplumumuzda. "Millet olarak şairiz." ifadesinde bunu kastediyorum. Bakın şiir insanı nerelere götürüyor. Benim şiir anlayışım yani şiirden anladığım da bu. Ankara-Hamam Önünde var olan "Şairler ve Yazarlar Evi’ni kuran ve yürüten kişi olarak, bu değerli yapının oluşum süreci ile fikrin nasıl ortaya çıktığını bize kısaca anlatır mısınız? Bundan sonrası için var olan hayalleriniz nelerdir? İnsanın hayalleri bitmiyor. İnsan zaten hayal ettiği için var. Hayaliniz biterse robot olursunuz. Her şey bir hayalle başlar. Gerçi Mehmet Akif Ersoy;   Hayal ile yoktur benim alışverişim İnan ki ne söylemişsem bilip de söylemişim. Dese de bu onun görüşü. Tabi ki benim de her insan gibi, yaşıyorsam, hayallerim ve projelerim var. Bitmiyorlar, ancak ölümle biterler. Birçok şey düşünüyorum. On sekiz yaşındaki bir genç gibi bakıyorum hayata. Aklımdaki projeler sadece ulusal değil uluslararası olanlar da var. Mesela diyorum ki yurtdışındaki yazar ve şairlerin bir kısmını ülkeye davet etsem ya da çevremdeki yazar ve şair dostlarımı alıp oralara götürsem. Şairler ve Yazarlar Evi  de benim hayalimin bir mahsulüydü. Tam yirmi beş yıl önce Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı’yken aklımdaydı bu fikir. Duvarlarda Yahya Kemal'in, Nazım Hikmet'in, Mehmet Akif'in, Ahmet Arif’in şiirlerinin olduğu bir yerde, yazarlar ve şairler edebiyat sohbetleri yapsın, edebiyatı seven güzel yürekli insanlar da gelip dinlesin istiyordum. 2013’te bir gönül insanı olan Altındağ Belediye Başkanı Sayın Veysel Tiryaki'ye bu hayalimi anlattım. Bana imkân sağlayıp bu konağı bana tahsis etti ve hayal gerçek oldu. Niyetim bu mekânı gönül insanlarına açmak. Sevgi taşıyan, nefretten uzak kalp ve ruh sahibi insanları şiirin aracılığıyla kaynaştırıp bir araya getirmek. Başka da bir gayem yok. Bunun dışında kitap projesi olarak sanat ve edebiyat üzerine kaleme aldığım denemelerim kitaplaşacak. İlk cildi çıkmış olan "Şair ve Yazar Dostlarım" adlı anı türündeki kitabımın ikinci cildi çıkacak. Ve son bir şiir kitabı…  Şiirlerinizdeki gerçeklik payı ne kadardır? Yani hayatla alakalı yaşanmış şiirler mi, yoksa gerçeği yansıtmayan, hayalî veya kurgusal şiirler midir şiir tarzınız? Şiirlerimin büyük çoğunluğu hayatla irtibatı olan ya kendi yaşamımda ya da başkalarının yaşantısında şahit olup yazıya döktüğüm olaylardan oluşuyor. Bence böyle olmalı yani hayatın içinden olmalı şiirin konusu, hayata dönük olmalıdır. Benim için önemli olan yaşanmışlıktır. Gerçek olması mümkün olmayan ütopik şiirler de yazılabilir ama ben kurgu şiir istemiyorum. Son zamanlarda herkes bu şekilde kurgu şiir yazmaya başladı ama ben öyle değilim. Geleneğe bağlı, şiir köklerime bağlıyım. Divan şiiri yazarak onları tekrar etmiyorum ama Fuzuli'den başlayarak gelen şiir akışının tüm bu halkaları tanıyıp kabul ediyorum. Üzerine ben ne koyabilirim diye düşünerek şiirlerimi yazıyorum. Benden sonra gelen de üzerine bir şey koysun ve bu şekilde devam edip gitsin. Vakit ayırıp sohbetinize bizi dâhil ettiğiniz için teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim. Not: Edebiyat Ortamı Dergisi, Ocak-Şubat 2026 sayısında yayınlandı.

  • | “Aney” Şairi Mehmet Atilla Maraş İle Şöyleşmek  |  Röportaj Mehmet Sarmış

    Cumhuriyet Dönemi Urfa’sının en önemli şairlerinden biri. Özellikle “Aney” şiiri ile tanınıyor. Röportaj listeme ilk aldığım isimlerdendi. Ankara’da yaşadığı için sürekli erteliyor, fırsat kolluyordum. Urfa’ya geleceğini duyunca teklif ettim, o da kabul etti. 15 Mayıs 2022 Pazar günü Türkiye Yazarlar Birliği Şanlıurfa Şubesi’nde (Şair Nabi Evi) buluştuk. Eşi Fatma Hanım ve kardeşi Ahmet Bey de sohbetimize iştirak ettiler. Atilla Bey, hayatını ve hatıralarını yazdı ve “Merhaba Ey Ömrüm” adıyla bu yakınlarda yayınladı. Sohbete başlamadan önce bana da imzalayıp hediye etti. M. Sarmış: Abi gerçi, hayatınızı ve hatıralarınızı yazdınız, ben de oradan okuyacağım ama yine de ana hatları ile sizi sizden duymak istiyoruz. Öncelikle bu “Maraş” soyadı ile başlayalım. Siz Urfalılığı ile meşhur birisiniz. Bu soyadının kaynağı nedir? M. A. Maraş: Babamın babası dedem Sofi Mehmet Kâhtalı. Şimdi Adıyaman’a bağlı olan Kâhta, eskiden Maraş Sancağına bağlı bir kaza imiş. Soyadımız oradan kalmış olmalı. M. Sarmış: Peki dedeniz ne zaman Urfa’ya gelmiş? M. A. Maraş: Dedem Birinci Dünya Savaşında Erzurum Hasankale’de Ruslara karşı savaşmış. Savaştan sonra, yani 1918 yılında, arazilerini kardeşine bırakıp Fırat’ın karşı yakasından bu yakasına göçerek Urfa’ya 25 km. mesafedeki Düger   Köyü' ne yerleşmiş. Babam Düger'de doğmuş. Dedem bu köyde çiftçilik yapmış, 1934 orada vefat etmiş. Sofi bir insan. Ölüm döşeğinde iken kendisine sormuşlar; “Ahirete göçüyorsun. Ölüm nasıl bir şey sofi?” Demiş ki dedem; “Şu karşıki Koç Dağı’nın insanın üstüne yuvarlanması ve senin onun altında kalman gibi bir şey!” M. Sarmış: Çok ilginç! Çok zor. Allah kolay geçirmeyi nasip etsin. Şehre gelmeniz nasıl oluyor? M. A. Maraş: Dedemin vefatından sonra babaannem Ayşehan, iki oğlunu, babamı ve amcamı alıp şehre geliyor, Dergezenli Mahallesinde bir eve kiracı olarak yerleşiyor. Kısa bir süre sonra da ana caddenin karşı tarafında yeni açılan Kız Sanat Enstitüsünde müstahdem olarak çalışmaya başlıyor. Beni annemden çok nenem büyütmüştür. Beni çok severdi, hiç yanından ayırmazdı. Onun bana öğrettiği dualarla, anlattığı masallarla büyüdüm. Türkü, atasözü, masal, bilmece, her şeyi bilirdi. Okuma yazma bilmezdi ama tam halk bilgesi bir kadındı. Çok çalışkan ve disiplinliydi. Tam bir Osmanlı hanımefendisi idi. Bütün ailemizin üzerinde emeği çoktur. Allah rahmet eylesin. M. Sarmış: Öyle olsun. Baba ve annenize gelecek olursak… M. A. Maraş: Babam Halil Maraş. O zamanların önemli mesleklerinden kalaycı bakırcı esnafı. Dükkânımız Kürkçü Pazarında Kumlu Hayat kahvesinin bitişiğindeydi. Annemin ismi Hanım. O zamanki bütün kadınlar gibi ev hanımı. M. Sarmış: Artık size gelebiliriz…  M. A. Maraş: 1949 doğumluyum. Doğum günüm belli değil. Hani eskiden kayıtlar tutulmadığı için, “kar zamanında doğdu, biçim zamanında doğdu, zemheride doğdu” denirdi ya, ben de Haziran’ın sonuna doğru bir yaz günü, babam Düğer Köyünde ekin biçerken… Urfa’da arpa hasadı Mayıs’ın sonu Haziranın ortasına doğru, buğday hasadı da Haziranın ortasından sonuna doğru yapılır… M. Sarmış: Bu arada ziraatçı olduğunuzu da iyice belli ediyorsunuz. (Gülüyoruz) Ondan da sohbetimizin ilerleyen bölümlerinde söz edeceğiz inşallah! M. A. Maraş: Tabii. Evet, işte öyle bir günde bugün Atatürk Mahallesi denilen Dergezenli Mahallesinde doğmuşum. Evimiz Şair Nabi Kültür Merkezinin arka cephesinde eski bir Urfa evidir. Şair Nabi Kültür Merkezi o zamanlar Türkmen Sineması'nın kışlığı idi. Yazlığı da hemen yakınındaki hanın damındaydı. Yazın damda yatarken sinemada film seyrederdik. Sinemanın kışlığında, kapıdaki görevli film başladıktan sonra biz merakı çocukları içeriye alırdı. Daha beş altı yaşlarında iken böylece çok sayıda film izlemişimdir. M. Sarmış: Kaç kardeşsiniz? M. A. Maraş: Dört erkek, iki kız altı kardeşiz. Ben en büyükleriyim. M. Sarmış: Dergezenli mahallesinden sonra nereye göçtünüz? M. A. Maraş: 1955’te Tılfındır tarafına göçtük. Okula Şehit Nusret İlkokulu'nda başladım. İki yıl orada okudum. Daha sonra babam Yakubiye’de ev yapınca oraya taşındık; ben de Cumhuriyet İlkokuluna geçtim, 1960 yılında oradan mezun oldum. Öğretmenimiz Kemal Evliyaoğlu idi. Herhalde okulun en iyilerinden biri idim. Arkasından beni Atatürk Bulvarındaki Erkek Sanat Enstitüsüne verdiler. Ben her sabah Yakubiye’den yaklaşık 2,5-3 km. yürüyerek okula gelir, akşam da dönerdim. Ortaokulu orada bitirdim. Ancak oranın mezunlarının o günün şartlarında gidebileceği yüksekokullar çok sınırlı olduğundan Urfa Lisesine geçtim, 1965-66 yılında oradan mezun oldum. M. Sarmış: Sizin bir de bizim Kamberiye Mahallesinde kaldığınızı duymuştum. M. A. Maraş: A, evet, onu atladık. İlkokul ikinci sınıfa geçtiğimiz yıl Kamberiye Mahallesi’ne taşındık. Evimiz mahallenin güneyinde TMO’ya ait buğday silolarına yakın bir yerdeydi. Daha sonra “ Sokak Çocuğu Ali ” olarak tanınan şarkıcı Ali Toprak, o mahalledendi. M. Sarmış: Onu tanıyor musunuz? Bizim hanımın amcasıdır. M. A. Maraş: Ya! Tanıyorum. Sanat Enstitüsünde beraberdik. Bizden bir sınıf ileride idi. Onun bir de profesyonel futbolcu abisi vardı, Halit Toprak. Bir maçta topun çarpması sonucu beyin kanaması sonucu genç yaşta ölmüştü. M. Sarmış: Evet, görmedim ama biliyorum. Allah rahmet eylesin, aile içinde anlatılır zaman zaman… Şimdi kaldığımız yerden devam edelim isterseniz. Liseden sınıf arkadaşlarınızdan kimler kalmış aklınızda? M. A. Maraş: Çok var. Halil Alkan, sonradan inşaat mühendisi oldu; Mustafa Özgür, DSİ Bölge Müdürü oldu; Feyyaz Küçük, geçen yıl rahmetli oldu, mühendisti. Pilot olan Halil Çakallı… Bazıları ile ilkokuldan lise sona kadar birlikte okuduk. Sürekli beraber gezerdik. Pikniğe, berbere, hamama beraber giderdik. Devteşti ’ne yüzmeye beraber giderdik. Şimdi ne o hamamlar var ne de misbahlar! M. Sarmış: Bazıları var abi. Mesela Serçe Hamamı ve Cincıhlı Hamam hâlâ faal. Vezir Hamamı’nı lokantaya çevirdiler. M. A. Maraş: Biz, daha çok evimize yakın diye Sultan Hamamı’na giderdik. Bazen Eski Arasa, Şaban Bey veya Veli Bey Hamamı’na giderdik. M. Sarmış: Onlar kapalı. M. A. Maraş: Suyu bol bir şehirdi Urfa. Onun için “Edessa” demişler zamanında, malum Edessa “suyu bol şehir” anlamına geliyor. M. Sarmış: Peki, şimdi üniversiteye gelelim. M. A. Maraş: 1966’da Urfa Lisesinden mezun oldum. Bir Amerikan bursu kazandım; AFD ( Amerikan Field Service ) bursu. Türkiye’nin her vilayetinden birer kişi kazanmıştı. O zaman 67 vilayet vardı. O yıllarda değil yurtdışına, Amerika’ya gitmek, Urfa’nın dışına çıkamamış biz gençler için Amerika’nın adını duymak bile heyecan vericiydi. Çok meşhur olduk. Ancak, benden kaynaklanmayan bir dizi aksaklık ve ihmal yüzünden gidemedim. Temmuz ayında Tercüman Gazetesi’nde bir haber gördüm. Bir Amerikan uçağının(Pan-Am) önünde 66 ilin birincileri duruyor, bir tek ben yokum. Çok üzüldüm tabii. M. Sarmış: Peki üniversite… M. A. Maraş: O yıl üniversite sınavına Ankara’da girdim. O zaman altı tercih yapılabiliyordu. Aldığım puan, hukuk, iktisat dahil diğer tercihlerime yetiyordu, ama ben mühendisliğe kafayı takmıştım. O zaman mühendislik çok revaçtaydı. O yıl nasip değilmiş. Ocak ayını bekledim. Yaşım tutunca, vekil öğretmenliğe müracaat ettim. Viranşehir’in Kırlık Köyüne görevlendirildim. Eski ismi “Gavur Hore” . Viranşehir’e 20 km. mesafede. Ocak, 1967 M. Sarmış: Yani sizinle meslektaşlığımız da var. M. A. Maraş: Tabii canım. Sade o değil. Daha sonra da öğretmenliğim var. Kırlık’ ta beş ay öğretmenlik yaptım. Birleştirilmiş sınıflı bir okul. Toplam 10 öğrencim vardı. Hepsi de İbrahim Ağa’nın çocukları veya torunları idi. Okulun hem öğretmeni hem müdürü, hem müstahdemiydim. Orada çok güzel anılarım vardır. İbrahim Ağa beni çok severdi. Bir gün sebebini sordum. Dedi ki: “Bu okul 1960’ta açıldı. Bugüne kadar en az 5-6 öğretmen geldi; hiçbiri namaz kılmıyordu. İlk defa namaz kılan biri geldi. Niçin sevmeyeyim?” Çok dindar bir adamdı. Hemşerimiz Salih Özcan’ın çıkardığı Hilal Mecmuası' nı   ilk defa ben orada gördüm. O sırada M. Akif İnan Ankara’da Hilal Dergisi'nin Yazı İşleri Müdürü. Biz de köy öğretmeniyiz. M. Sarmış: Genç yaşta namaz kılmak… Ne zaman başlamıştınız kılmaya? M. A. Maraş: Kur’an okumaya başladığımdan beri. Yani ilkokul 5’ten itibaren. Kur’an’ı ilk olarak 1959’da hatmetmiştim. Hocam bir kadın hocaydı. Çok fakir bir aileydi. Kocası Zeynel Amca babamın arkadaşıydı. Hocamız bana hem Kur’an’ı okuttu hem o zamanlar çok meşhur olan Mızraklı İlmihal’i hem de Süleyman Çelebi’nin Mevlidi' ni okuttu. Osmanlıcayı o zaman öğrenmiştim. M. Sarmış: Kaldığımız yere dönecek olursak. Üniversite konusuna gelmiştik. M. A. Maraş: Evet, Kırlık’ta bir yıl öğretmenlik yaptım. Okuldan arta kalan zamanda sürekli ders çalıştım. O zaman dershane filan da yoktu. Mutlaka kazanmam lazım, azmettim, çok çalıştım. O yıl kazanmadığım okul kalmadı. Hava Harp Okulu'nu da kazandım. Bir akşam İstanbul Yeşilyurt’ta kaldım. Sırf disiplin, girerken, çıkarken, oturup kalkarken, hep kural, kaide. Baktım, benim işim değil. M. Sarmış: Şair ruhuna pek uygun değil. M. A. Maraş: Kesinlikle! Ben özgürlükçü bir ruha sahibim. Baskıya filan tahammül edemem. Dedim bana sabahleyin bir sülüs verin. Bir sülüs verdiler. Kalktım Erzurum’a gittim. Kara trenle. Üç gece, iki gün sürdü yolculuğum. Yaz ortası. Kaydımı yapıp Urfa’ya döndüm. Kasım ayında da yeniden Erzurum’a. Derslere çok çalışıp okulu üç buçuk yılda bitirdim. 1967 Kasım’ında başlayıp 1971 Temmuz’unda bitirdim. Sadece çalışmak de yetmiyor. Erzurum çok soğuk, eksi kırk derece. Urfa gibi sıcak bir yerin insanı olarak burada nasıl yaşayacaksın? Bir an önce bitmesi lazım. Bir de başka bir saik var; bir an önce mühendis olmam lazım. Vatana, millete hizmet edeyim, aileme yardımcı olayım istiyorum. “Aney” şiirini de orada yazdım. M. Sarmış: Oraya geleceğiz. Biz hikâyenize devam edelim. Sonra göreve ne zaman, nerede başladınız? M. A. Maraş: Öyle kolay olmadı. Ben üniversiteye başlarken bursu kaçırdım, kredi aldım. Burs alanlar 15 gün içinde tayin oldular. Biz kredi alanlar görev alamadık. Bir sene daha boş kaldık. Tekrar Urfa’ya geldim. Urfa Lisesi’nin Müdürü Mustafa Bengisu, lisede iken coğrafya hocamızdı. Ona gittim. “Hocam, mühendis oldum ama işsizim ne yapacağım?” “Gel oğlum” dedi. “Sen bizim okul birincimizsin. Gel okulda derse gir.” Lise birlerin matematiğine, lise sonların da İngilizce derslerine girdim. Altı ay çalıştım. Madem mühendis olarak almıyorlar, öğretmenlik de bulaştı bir kere; o zaman öğretmen olayım dedim. Millî Eğitim Bakanlığı ziraat mühendislerini öğretmen okullarına tarım öğretmeni olarak alıyordu. İki ay içinde tayinimiz çıktı; Antalya Aksu Öğretmen Okulu…Nisan, 1972. Okul, eski bir Köy Enstitüsü’nün kalıntısı. Arazi var, hayvancılık var. İki yıl orada öğretmenlik yaptım. Sonra DSİ (Devlet Su İşleri) Genel Müdürlüğüne müracaat ettim; tayinim bu sefer mühendis olarak Adana’ya çıktı. Böylece Cenab-ı Hak nasip etti, esas mesleğimize kavuştuk. Su, toprak, tarım, üretim… Çok da seviyordum. İki yıl da orada çalıştım. Bu arada okumaya, yazıp çizmeye devam ediyorum. M. Sarmış: Evlilik ve askerlikten söz edip sonra o kısımlara gelelim abi. Önce hangisi? M. A. Maraş: Önce evlilik… Fatma Hanım benim ikinci eşimdir. İlki Antalya Aksu’da tanıştığımız Urfalı bir ailenin kızı Necla Hanımla oldu. Adana’da evlendik 1974 yılında. 75’te kısa dönem askerlik çıktı. İzmir, Bornova, 57. Er Eğitim Tugayı. Temmuz’da başladı, Ekim’de bitti, 3,5 ay. Hiç kıtaya çıkmadık. Bütün kısa dönemler gibi zamanında gitmemiş, bakaya kalmış kimselerle beraber yaptık. Genel müdür, bürokrat, üst düzey insanlar... Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Prof. Dr. Celal Tarakçı, Pof. Dr. Mustafa Öztürk, Prof. Dr. Oluş Arık, Mehmet Akif İnan, şarkıcı Esin Engin… Mesela ben 25, Akif Abi 35 yaşındaydı. Kısa olduğu halde askerliğe dair çok hatıram var. Her akşam Akif Abi’nin etrafında toplanırdık. Edebiyat, sanat, fikir, her konuda sohbet ederdik. Ben birkaç akşam Sezai Karakoç’u anlattım. Dediler ki “Bu kadar ayrıntılı tanıyorsun, kardeşin gibi anlatıyorsun, neyin oluyor?” “Üstadım oluyor.” Dedim. Askerlik bitti, tekrar Adana’ya döndüm. Fakat ben yine rahat durmuyorum. Bizim işletmemiz şehrin dışındaydı. Cumartesi-Pazar günleri gelip beni alıyorlar, MTTB’de konferans, seminer vb. konuşuyorum, anlatıyorum. Bu arada sorumlu olduğum alanda toprak, su, işimi de aksatmadan, severek yapıyorum. Fakat siyasetçiler rahat bırakmadılar. Yoksa orada kalsaydım, şartlarım çok farklı olurdu. Zaten sonra da tam bulaştırdılar. M. Sarmış: Zaten bir defa bulaşınca bir daha çıkmıyor. M. A. Maraş: Evet, öyle. MSP’nin hükümet ortağı olduğu dönem. Zirai Donatım Kurumu Genel Müdürü Cevat Ayhan’la Hareket Dergisi'nde beraber yazı yazıyoruz. Haber gönderdi, “Beraber çalışacağız. Urfa’da Zirai Donatım Kurumu Müdürü olacaksın.” Ben daha yeni başlamışım, çok gencim. Olmaz filan dedim ama “Dava adamıysan geleceksin.” Dediler. Biz o zaman çok saf, temiz, idealist kimselerdik. Şahsi menfaat aklımızdan geçmezdi. Hikâyeci Mustafa Kutlu’nun deyimiyle “ Dava Delisi Şevket ”… Kabul ettik, Zirai Donatım Kurumu Bölge Müdürü olarak Urfa’ya geldik. Ancak kısa sürdü. Hükümet değişti, Cevat Ayhan’ı görevden aldılar. Beni de bütün unvanlarımı alarak Aydın’a sürdüler. 1978 Mayıs’ı. 4-5 yıl kaldığımız Aydın’da da boş durmadım, hizmet etmeye çalıştım. Hem mesleki alanda hem de ‘dava’ alanında. Akabe Kitapevi’ni  kurduk. “ Mesture Giyim ”in şubesini açtık. Sabah işe, gece köylere propagandaya… MSP’nin merkez ilçesinin gayrı resmi başkanı gibi… Kültürel faaliyetler ona göre… M. Sarmış: Abi şu evlilik işini bitirelim önce… Konuyu Fatma Hanım’a bağlayalım bir… O ilk evlilikten kaç çocuk var? M. A. Maraş: İkisi kız, ikisi erkek dört çocuğumuz oldu. 1991 yılında çocukları paylaşıp ayrıldık. 1992’de de Fatma Hanım’la evlendik. O sırada Balıkesir’de görev yapıyorum. Ama düğünü Adana’da yaptık. Fatma Hanım edebiyat öğretmeni. Kendisi Adanalıdır. Şimdi emekli. Bu ikinci evlilikten de ikisi kız, biri erkek üç çocuğumuz oldu. Elif, doktor, çocuk doktoru. Aslıhan hukuk mezunu, Avukat. İbrahim Hakan, inşaat mühendisi. Dolayısıyla yedi tane şiirim var. Her biri birer şiirdir benim nazarımda çocuklarım... Ama her biri bir yerde şimdi...Dünya ayrılıklar üzerine kurulmuş. M. Sarmış: Çocukları şiir gibi görmek de şairce bir yaklaşım… İlk evlilikten çocuklarla irtibatınız nasıl? M. A. Maraş: Hepsiyle devam ediyor, hiç kesilmedi zaten. Hepsi eşit, hiç ayrım yapmam. M. Sarmış: Konuyu tam da zamanında şiire, edebiyata bağlamanız iyi oldu. Artık şiir konusuna geçebiliriz. Şöyle bir geriye dönelim... Yazarlar, önce okuyorlar, sonra yazmaya başlıyorlar. Nasıl başladı okuma merakı? Kimler vesile oldu? İlk neler okudunuz? M. A. Maraş: Okuma yazma konusunda beni ilk tetikleyen amcam Ömer Maraş oldu. Kendisi Halide Nusret’in öğrencisidir. M. Sarmış: Halide Hanım Urfa’da çok derin izler bırakmış. M. A. Maraş: Tabii. O sırada Urfa’da Türkçe öğretmenliği yapıyor. Eşi tugay komutanı olduğu için gelmiş. O sırada henüz lise yok. Ortaokulda Mustafa Dişli, Sonradan “Urfalı Babe” diye meşhur olan Yılmaz Kayral, Naci İpek ve daha nice öğrencilere edebiyat ve sanat zevki kazandırmıştır. Amcam da o öğrencilerden biridir. Şiirleri var. Benimle ilgilenirdi. Babaannemin de etkisi olmuştur. Ama en başta ben meraklıydım. Bu yüzden öğretmenlerim de ilgilenirdi. Bayramlarda, sair zamanlarda şiir okumak için hep beni kürsüye çıkarırlardı. Okulun şiir okuyucusu bendim. Ortaokula geçince kütüphanenin sorumluluğunu bana verdiler. M. Sarmış: İlk okuduğunuz kitapları hatırlıyor musunuz? M. A. Maraş: Tabii. Mesela Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun tarihi romanları o zamanlar meşhurdu. Gültekin, Savcı Bey ve diğerleri. Tarihe karşı ilgim, milli hislerin uyanması oradan başladı. Urfa Halk kütüphanesi o zaman Köprübaşı’ndaydı, taş bir binası vardı, şimdi yok, oraya giderdim. Biraz tavsiye üzerine, biraz kendi tercihim. O zaman popüler olan kitaplar. M. Sarmış: Peki şiir? Okuyucu olarak başladınız. Yazma nasıl oldu? M. A. Maraş: Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir risalesi geçti elime. 16 sayfa, samanlı kâğıda basılmış. Hepsi ölüm temalı. Çok etkisinde kalmış olacağım ki, ben de ölüm üzerine bir şiir yazayım dedim ve ilk şiirimi yazdım: “Ölüm Saati”. M. Sarmış: Duruyor mu o şiir? M. A. Maraş: Yok, hayır, ne oldu bilmiyorum. Liseye geçince Urfa’daki bazı gazetelerle irtibat kurdum. Akgün, Urfa Postası, Demokrat Urfa, Şafak… M. Sarmış: Abi Balıklı Göl isminin, 12 Eylül’den sonra Halilürrahman’ın yerine ileri sürülüp yaygınlaştırıldığı şeklinde yaygın bir kanaat var. Oysa siz dergi adı olarak kullanmışsınız. Halk arasında Balıklı Göl ismi biliniyor muydu? M. A. Maraş: Hayır. O dergiyi biz çıkardık, o ismi de ilk defa biz kullandık. Derginin “ Balıklı Göl”  klişesini de Gaziantep’te yaptırdık. M. Sarmış: Bunu öğrenmek iyi oldu. Kaldığımız yerden devam edecek olursak… M. A. Maraş: Lisede şiire meraklı başka arkadaşlarımız da vardı. Ben şiirlerimi 1965-66’larda Urfa gazetelerinde yayınlamaya başladım. 1966’da Şafak Gazetesi çıkmaya başladı. Yeri, Asfalt Yoldaki Urfa Lisesi’nin karşısındaydı. Üstü açık bir pasajın içinde küçük bir oda. Küçük bir matbaa. Her iş elle yapılıyor. Dört sayfa çıkardı. Birinci sayfası haber, dördüncü sayfası spor, iç sayfaları ise kültür ve sanata ayrılmıştı. Kültür sanat sayfalarını biz hazırlıyorduk, dört arkadaş. Ben, Mehmet Taplamacı, (bir yıl önce İzmir’de vefat etti.) Ahmet Fazıl Döğücü, (Gazete sahibi Fethi beyin kardeşi) Bir de Celal Ülgen. Bugün Türkiye’nin en tanınmış hukukçularından biridir. Sol tandanslı bir arkadaş. Bilirsiniz. M. Sarmış: Biliyorum, meşhur bir adam. Arkadaşınız mıydı? Urfalı mıdır? M. A. Maraş: Hayır Elazığlı. Babasının işinden dolayı Urfa’da idiler. Urfa Lisesi’nden tanışıyoruz. M. Sarmış: Hâlâ görüşüyor musunuz? M. A. Maraş: Ara sıra oluyor. Onunla tiyatro çalışmaları da yaptık. Benim, geçmişi ilkokul yıllarına kadar uzanan bir tiyatro merakım vardır. Liseyi bitirip de ilk yıl üniversiteye gidemeyince Halk Eğitim Merkezi Tiyatro Kolu’nu kurduk. Birçok önemli oyunu sahneledik. Emekli Öğretmen Kadir Kırıcı, 1969 da Urfa’da tiyatroyu biz kurduk diyor, oysa biz daha 1966’da kurmuştuk. M. Sarmış: Daha önce Urfa Halk Evinde yapılan tiyatro çalışmaları da var. M. A. Maraş: Doğru, bizden önce onlar var. M. Sarmış: Şiirden devam edelim isterseniz. Esas alanınız o. M. A. Maraş: Evet, tabii. İlk şiirim “Eski Kent”, Şafak Gazetesi’nde çıktı. Urfa üzerine yazdığım bir şiirdi. M. Sarmış: Yazdığınız ilk şiir “Ölüm Saati”, yayınlanan ilk şiir “Eski Kent” . M. A. Maraş: Evet. O sıralar ulusal çapta çıkan dergilerle de tanışmaya başlamıştık. Zaten biz de onlardan ilham alarak Urfa’da dergi çıkarabiliriz demiştik ve altı sayı süren Balıklı Göl   Dergisi ’ni çıkarmıştık. Bizden sonra Naci İpek “ Anzılha ”yı çıkardı. Sonra da Haberverenler’in “ Nabi” si çıktı. 18, sayı çıktı sanıyorum. Benim “Aney” şiirim de ilk defa Nabi Dergisi’nde yayınlandı. 13. Sayının ortalarında. M. Sarmış: Evet, şimdi ona gelebiliriz. Şimdiye kadar çok anlatmışsınızdır ama bir kere daha ve bizzat sizden duymak isterim “Aney” in hikâyesini. M. A. Maraş: 1967 yılı. Urfa’dan ayrılışımın ilk yılı. Yılın sonu, Aralık… Erzurum. Öğrenciyim. Üniversiteye başlayalı bir ay olmuş. Urfa’dan, ailemden, sevdiklerimden uzaktayım. Gurbet, hasret ve soğuk iliklerime işlemiş. Kar yağıyor. Gözüme uyku girmiyor. Hatıralar, hayaller iç içe… Özlemler... Memleketimin dertleri, kara yazısı… Memleketimin, temiz, aç, yoksul insanları… M. Sarmış: Şiir için çok uygun bir zaman, çok uygun bir iklim. M. A. Maraş: Evet… Gece saat 01, olmuş. Herkes uyumaya başlamış. Ama bende uyku yok. Kalkıp aşağıya, çalışma salonuna indim. Pencerenin önüne bir sandalye çekip oturdum. Her taraf karanlık. Ara sıra öğretim üyelerinin karşı taraftaki lojmanlarının ışıkları yanıp sönüyor. Gökten elif elif kar yağıyor. M. Sarmış: Yaz diyor, artık, yaz! M. A. Maraş: Evet, aynen öyle, her şey yaz diyor. Başladım ben de yazmaya. “Aney!” dedim, gerisi peş peşe geldi. Yarım saat mi, bir saat mi sürdü, bilmiyorum. Yazdım ve bitti. Çok otantik, çok tabii. Geldiği gibi. Hiçbir kelime oyunu yok. Nasıl gelmişse öyle… Adeta içimi kâğıda boşalttım ve rahatladım. M. Sarmış: Sonradan hiç müdahale etmediniz mi? M. A. Maraş: Hayır. Hiçbir rötuş yapmadım! Bir kereden geldi ve bitti. İlk defa da sınıf arkadaşım, kendisi de şair olan Cumali Ünaldı’ya okudum. O da çok beğendi. M. Sarmış: İlk defa Nabi Dergisi’nde yayınlandı demiştiniz. M. A. Maraş: Evet, 1968’de Nabi’de yayınlandı. 1969’da Naci İpek’in “ Şiirlerde Urfa ” adlı antolojisinde yayınlandı ve kitabın en çok okunan şiiri oldu. M. Sarmış: Zaten sonra da Türkiye’nin en çok okunan şiirlerinden biri oldu. Mehmet Atilla Maraş da “Aney Şairi” oldu. M. A. Maraş: Evet, öyle oldu. M. Sarmış: Eyvallah! Şimdi buradan, edebiyat hayatınıza devam edelim. Büyük Doğu ile tanışmanız, irtibatınız hakkında ne dersiniz? M. A. Maraş: Büyük Doğu’da hiç yazmadım. Esnaftan Fehmi Gayberi vasıtası ile Büyük Doğu’yu tanıdım. Onun Attar pazarında kitapçı dükkânı olan Vahit amcası aboneydi. O bize getirirdi. O zaman haftalık çıkıyordu. Henüz lisedeydik. Fakat dediğim gibi benim orada hiçbir yazı ya da şiirim yayınlanmadı. Erzurum’a gittikten sonra okuyan yazan arkadaşlarla bir kitap kulübü kurduk. O arada Sezai Karakoç’un “Sesler ” adlı kitabı yeni çıkmıştı. 1969 olması lazım. Kitabı okuyunca çarpıldım. Neden? Çünkü heceyi bildiğim halde ben serbest şiir yazıyorum. O sırada adı sanı çıkmış serbest yazan birçok şair var. İkinci Yeni’nin bütün şairlerini tanıyoruz. Sezai Bey de İkinci Yeni şairi. Fakat onlardan farklı yazıyor ve Müslüman birisi. İkinci Yeni’nin bütün imajları, kapalılıkları, bütün anlatımları, var. Ama bir taraftan da İslami duyarlılığa sahip, İslami kavramları ilk defa şiire sokan adam. M. Sarmış: Ruhunuza hitap ediyor. M. A. Maraş: Evet. “Tam benim aradığım şair” dedim. Onu kendime ‘üstat’ kabul ettim. Yayınlanmış başka kitabı var mı diye araştırdım. 1959’da Körfez , 1962’de Şahdamar  yayınlanmış. Nasıl temin edeceğim? Urfa Lisesi’nden sınıf arkadaşım İbrahim Halil Çelik İstanbul’da okuyor. (Sonradan Urfa Belediye Başkanı, Milletvekili) Sezai Beyle tanışıyorlar, görüşüyorlar. Sezai Bey Diyarbakırlı ya! Onun çok yakını. Kendisinden rica ettim. Sağ olsun gidip Sezai abiden o kitapları almış, Urfa’ya gelince de bana verdi. Hemen okudum. Farklı bir kalem, belli, büyük bir derinliği var. Onun tesiriyle başladım şiir aramalarına. Sonra Necip Fazıl’ı okudum. Ondan önce Ümit Yaşar’ı okudum, o zaman gençler arasında çok tutuluyordu. Cahit Sıtkı’nın külliyatını okudum. Adaşım Atilla İlhan’ı okudum. Çok severdim. O zaman magazin dergilerinde şiirleri çıkardı.  Yelpaze  diye bir dergi vardı meselâ, haftada bir orada yayınlanırdı şiirleri. Henüz çok tanınmamıştı. Fakat biz üniversitede iken Sisler Bulvarı çıktı. Sonra Yasak Sevişmek . Fakülte son sınıfta iken onun kitapları ile yatıp kalkardım. Osmanlı dönemini anlatan, gelenekten yararlanan şiirler… M. Sarmış: Daha üniversitedesiniz. M. A. Maraş: Tabii tabii, bir yandan okul, bir yandan sanat edebiyatla uğraşıyoruz. Yine o dönemde “Nurettin Topçu’nun Hareket’iyle” t anıştım. Onun Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi ile yani. Topçu Hocanın babası Erzurumludur, biliyorsunuz. Onun yakınları, talebeleri zaman zaman Erzurum’a geliyor. Mesela Dergâh Yayınları’nın sahibi Ezel Erverdi, İstanbul’da tıp okuyor ama arada bir Erzurum’a gidip geliyor. Müthiş bir avcıydı. Yetenekli gençlerin peşine düşerdi. Üniversiteye de gelirdi. Bir gün gelip beni buldu. “Sen şiir yazıyormuşsun.” dedi. M. Sarmış: Dergâh deyince benim aklıma hep Mustafa Kutlu gelir. M. A. Maraş: Doğru. Fakat onu da hikâyeye yönlendiren Ezel Erverdi’dir. Mustafa Kutlu da bizim Erzurum mezunudur. Oradan arkadaşız. Daha önce saz çalar, güzel desen yapıp Hareket’e gönderirdi. Bir de şiir yazardı. Öyle hikâye filan yoktu. Onu hikâyeye yönlendiren, bana da ısrarla şiir yazacaksın, bunun dışına çıkmayacaksın diyen Ezel Erverdi’dir. Topçu ekibiyle tanışınca kendimizi bir “Anadolucu” hareketinin içinde bulduk. Onun etkisiyle Erzurum’da Adımlar Dergisi ’ni çıkardık. 24 sayı devam etti. Biz mezun olunca dergi kapandı. Mustafa Kutlu, derginin baş yazılarını A. Hacıyakupoğlu müstearı ile yazardı. Onun ve benim şiirlerim, arkadaşlarımızın yazıları yayınlandı. Mustafa Kutlu benden bir iki sene önceydi. Mezun olunca Tunceli’de Edebiyat Öğretmeni olarak göreve başladı. Orada iken hikâyeler yazmaya başladı. Sonra Ezel Bey, kendisini İstanbul’a davet etti. O da gitti. Tabii gururdur bu. Ezel Bey davet etmişse gitmemek olmaz. Bana da gel dese ben de her şeyi bırakıp giderdim. Öyle sözleşmiştik. Her şeyimiz ortaktı. Maaşımızın yüzde 10’unu verirdik Hareket Yayınları’na. Bu gibi şeyler, fedakarlıklar, şimdikilere hikâye gibi geliyor. M. Sarmış: Peki, şimdi sizi en son bıraktığımız yerden devam edelim. Görev olarak en son Aydın’da idiniz. Gittiğiniz her yerde kültür, sanat, edebiyat hareketlerinin içinde oluyorsunuz. M. A. Maraş: Aydın’dan sonra tekrar Urfa’ya geldim. Devir değişmişti. İki bakımdan gelmek zorundaydım. Birincisi ailemin maddi ve manevi bakımdan bana ihtiyacı vardı. Kardeşlerim işsizdi. Uzun hikâye. Bir de bizim bir idealimiz vardı. ‘Urfa’ya hizmet’ … Urfa’yı nasıl yönetiriz, nasıl yönlendiririz? O zaman başladı bu “ Harran Gurubu ” veya ” Harran hareketi ”. M. Sarmış: Biraz ondan da bahsedelim. M. A. Maraş: Aslında Harran Dergisi ilk olarak 1979 yılında yayınlanmaya başlamıştı. Kültür ve folklor ağırlıklı bir dergiydi. 1980 İhtilali’nden sonra kapanmış, grubun diğer faaliyetleri de durdurulmuştu. Benim Urfa’ya geldiğim Ocak,1983 yılından itibaren yeniden harekete geçtik. ‘Harran Grubu’ dediğimiz, üniversiteyi bitirmiş Müslüman öğrenciler. İslami düşünceyi ve geleneği benimseyen gençler. Ve Urfa’da yaşayan... Bir tek ben dışardaydım, artık ben de gelmiştim. Toplanıp karar aldık ve yeniden harekete geçtik. Eski Belediye binasının karşısındaki pasajda bir büro kiraladık; burası bizim arkadaşlarımızın buluşma yeri oldu. Harran Kitapevi’ni kurduk. 1983’ün Mayıs ayından itibaren Harran Dergisini yeniden çıkarmaya başladık. Önceki dönem sahibi Ahmet Apaydın idi, yeni dönemde Yusuf Demirkol oldu. Bu arada on kişilik bir sıra gecesi ekibi oluşturduk. Gurubumuz, kültürel çalışmaların yanı sıra siyasi faaliyet de yürütecekti. M. Sarmış: Kimler vardı ekipte? M. A. Maraş: O zaman Halk Eğitim Müdürü olan İbrahim Halil Çelik, Öğretmenlerden: Halil Soran, Ömer Saatçi, Adil Saraç, Mehmet Oymak, Mehmet Keskin Hoca, Abdülkadir Subaşı, Dr. Münip Görgün, esnaftan Mehmet Kayacan ve ben. Ayrıca Yusuf Demirkol, Emin Beyazgül, Salih Beşkardeş ve Mehmet Emin Ergin’i de anmam lazım. Tabii dergiye yazı yazanlar daha çoktu. M. Sarmış: Dergiye gelenler arasında Seyyid Ahmet Kaya ve Adnan Alpay da var diye biliyorum. M. A. Maraş: Evet, tabii, ancak onlar bize göre daha çok genç idiler, lise çağında filan. M. Sarmış: Kültürel çalışmalar tamam, ya siyasi çalışmalar? M. A. Maraş: O sıralar 12 Eylül sonrası ilk seçimler yapıldı. Anavatan Partisi kazandı. Biz İslamcı gençlerse Necmettin Erbakan Hoca’dan işaret bekliyorduk. O da haber göndermiş, “Parti kuracağız, hazır olun.” Demişti. Nitekim daha sonra Refah Partisi kuruldu. Ekibimizden Halil Soran, partinin kurucu il başkanı oldu. Bu arada yaptığımız çalışmalar iktidar temsilcilerini tedirgin etmişti. O sıralar Halk Eğitim Merkezi Başkanı olan İbrahim Halil Çelik’in tayinini Sinop’a çıkardılar. Biz de “istifa et, belediye başkan adayımız ol” dedik. Böylece ekibimizden biri de belediye başkan adayımız olmuş oldu. Aramızda fark yok. Onumuz birimiz için… Büyük bir coşkuyla 25 Mart 1984’te yapılacak olan mahalli seçimlere hazırlandık. Ben gündüz daireye gidip resmi görevlerimi yapıyor, gece de arkadaşlarla beraber siyasi propaganda çalışmalarına katılıyordum. O zaman televizyon, internet yok tabii, tek malzememiz teyp kasetleri ve Allah ne verdiyse hitabet… Uygulayacağımız taktiklerin belirlenmesinde çok etkiliydim, Çelik’in konuşma metinlerinin çoğunu ben hazırlıyordum. Sonunda iktidara rağmen biz kazandık, hem de büyük farkla. O zaman bu başarı Türkiye genelinde büyük ses getirdi. Herkes merak etti; bu iş nasıl oldu, bunlar kim, filan, bir sürü soru… Aylarca gözetim altında kaldık. Bir grup entelektüel Müslüman genç… İnanmış, idealist… Ağa çocuğu değil, siyasi geçmişleri yok. Adı sanı olmayan bir grup genç, halk çocuğu… Nasıl olur? Herkes bunu soruyor. ABD’nin bile dikkatini çekmişti. Türkiye Amerikan Elçiliği’nden bile gelip incelediler. Etrafımızı bir takım çıkar grupları çevirdi. Tabii bizim onlarla bir işimiz olamaz. M. Sarmış: O dönemleri ben de hatırlıyorum. Konya’da öğrenci idim. M. A. Maraş: Tabii bütün bu çalışmalardan dolayı iktidar benden de rahatsızdı. Kendi ikballeri için tehlikeli buldular. Gidip devrin Tarım Bakanına şikâyet ettiler. Bunu Urfa’dan alacaksın diye bastırdılar. Genel Müdür Urfa’ya kadar geldi. “Seni almazsam beni alacaklar” dedi?” . “Nereye istersen oraya vereyim" Gideceğim yerin Ankara’ya yakın olmasını istiyordum. Arkadaşlarımın çoğu orada. Üç yer vardı gidebileceğim; Eskişehir, Kayseri ve Kastamonu… “Eskişehir olur mu?” dedi , “olur” dedim. 1985 Haziran’ında Eskişehir’e tayinim çıktı. Türkiye Zirai Donatım Kurumu Bölge Müdürü olarak… Böylece bir kere daha beni Urfa’dan kopardılar. O günlere dair bir hatıramı da anlatmak isterim: Daha Urfa’dayım. Bir gün, Urfa Valisi Erdoğan Cebeci ziyaretime geldi. Makam odasında oturduk, sohbet ettik. Sonra bana dedi ki: "Müdür Bey, sen devlet memurusun. Devlet memurunun aktif siyasetle ilgisi aslında suçtur. Sen ise siyaseti alenen yapıyorsun. Urfa Belediye Başkan Adayı İbrahim Halil Çelik'i destekliyorsun. Peki, bundan dolayı görevden alınacağından korkmuyor musun?" Vali beye dedim ki, "Sayın Valim ben, yazar bir adamım. Aynı zamanda inandığım bir davaya da gönül vermişim. İnandığım dava uğruna her şeyi yaparım. Sonuçlarına da katlanmayı peşinen göze almışım. Eğer bu çalışmalarımdan ötürü suçlu görülüp görevden alınacaksam hiçbir korku ve tereddüdüm yok. Sonuç ne ise ona razıyım ve hazırım". Vali bey müsaade isteyip odamdan çıkarken, ben de ona refakat edip, makam aracına kadar onu yolcu ediyorum. Tam o anda bana döndü, kulağıma eğilerek aynen şöyle dedi: "Korkma Müdür Bey. Ayrıca cesaretine de hayran kaldım. Çalışmalarına devam et. Çünkü ben de İbrahim Halil Çelik'i destekliyorum." Tebessüm ederek makam aracına bindi ve gitti. Karadenizli, dört dörtlük, yiğit bir devlet adamıydı. Allah rahmet eylesin. Dediği gibi oldu. Seçimden bir süre sonra Urfa’dan Eskişehir’e gönderilerek cezalandırıldım. M. Sarmış: Bu işler böyle abi. M. A. Maraş: Olsun. Eskişehir’de de rahat durmadım. Resmi görevim dışında bir yandan sanatla uğraşırken, bir yandan da yine siyasetle ilgilendim. Malum Anavatan Partisinde dört eğilim vardı; ben bunlardan İslamcı kanatla irtibat kurdum. Eskişehir’de yedi yıl kaldım. Atasoy Müftüoğlu ile tanıştık. Çok yakın, çok güzel bir ilişkimiz oldu. Halen de devam ediyor irtibatımız. Zaman zaman gidiyorum, görüşüyoruz. M. Sarmış: Sonra Balıkesir dönemi. M. A. Maraş: Evet, 1991’de. Orada 5 yıl kadar kaldık. 1992’de Fatma Hanım’la evlendik. Adana’da evlenip Balıkesir’e geldik. 1996’da büyük bir kaza geçirdim. Türkiye Yazarlar Birliği’nin genel kuruluna katılmak üzere yola çıktığımız otobüs Sivrihisar yakınlarında şarampole yuvarlandı, ayağım kırıldı. Bir süre koltuk değneği ile yürüdüm. Dinlendim, bol bol kitap okudum, bu arada yeni şiirler yazdım. Üç ay kadar sonra da tayinim Ankara’ya çıktı. Zirai Donatım Kurumu Genel Müdür Yardımcısı olarak. “Mevcut genel müdür üç dört ay sonra emekli olacak, o zaman genel müdür olursunuz.” dediler. Tamam, dedim. Yeniden evi yükledik. Bu kaçıncı göç? Macera yani. Hiçbir yerde durmuyoruz. Ankara’da hem Genel Müdür Yardımcılığı hem Yönetim Kurulu Üyeliği… M. Sarmış: Yazarlar Birliği’ndeki göreviniz de o zamana denk geliyor sanıyorum. M. A. Maraş: Evet. 1997’de Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanlığına seçildim. Ondan bir yıl sonra, 1998’de bu sefer Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanlığına seçildim. 2000 yılına kadar devam etti. TYB Urfa Şubesi de benim Genel Başkanlığım zamanında açıldı. Kurucu başkanı Cuma Ağaç’tır. M. Sarmış: Abi, isterseniz kronolojiye ara verip kitaplarınızdan devam edelim. M. A. Maraş: Hareket Dergisinde şiirlerim yayınlanıyor. Mehmet Doğan ve Ezel Erverdi, “Senin şiirlerini kitap yapalım.” Dediler. O arada Topçu Hoca, 1975’te vefat ettikten sonra derginin ve yayınevinin adı Dergâh olarak değişmişti. Dergininin başına Mustafa Kutlu getirildi. Yayınevini de Ezel Bey üstlendi. Benim ilk kitabım da Dergâh Yayınlarının 19. Kitabı olarak çıktı: Doğudan Batıdan Ortadoğu’dan  Yıl 1976. İsminden dolayı çok tanındı. O zamanlar şiir kitapları 3 binden aşağı basmazdı. İkinci şiir kitabım Aydın’da sürgünde iken yayınlandı. Şehrayin  İstanbul’da Elifbe Yayınları’ndan çıktı. Mustafa Miyasoğlu’nun çok emeği vardır. İlk kitabımda Mehmet Doğan ve Ezel Erverdi’nin, emeği vardır. Ben taşradaydım ya ondan, arkadaşlar yardımcı oluyordu. Mustafa Miyasoğlu, en yakın arkadaşlarımdan biriydi. M. Sarmış: Romanlarıyla meşhur. M. A. Maraş: Tabii. Hatta bir gün bana, “Ben şair miyim, romancı mıyım?” diye sormuştu. “Sen romancısın, şairliği bize bırak” demiştim. Allah rahmet eylesin. M. Sarmış: Şehrayin ile bir ödül de geliyor sanıyorum. M. A. Maraş: Evet. TYB’nin o yılki “yılın şiir kitabı” ödülüne layık görüldü. Şöyle yapalım isterseniz. Kitaplar ve ödüller konusu uzun gider. Arzu ederseniz, size takdim ettiğim hatıra kitabımdan birer listesini çıkarıp röportaja ekleyin. M. Sarmış: Olur. Zamandan da tasarruf etmiş oluruz böylece. Aslında kitabı şöyle bir karıştırdım. O kadar çok konu başlığı var ki, hepsini sormaya kalksam saatlerimizi alır. En iyisi onu meraklısına bırakıp biz kaldığımız yerden hayat hikâyenize devam edelim. Resmi görev nasıl devam etti? Emeklilik ne zaman oldu? M. A. Maraş: Vakti gelince çok beklemeyip emekli oldum. 1972 yılında Antalya’da başladığım memuriyet hayatım, 27 yıl 8 ay sonra 1999, Ocak ayında, Ankara’da sona erdi. Elli yaşında kendi isteğimle emekliye ayrıldım. Ankara’ya yerleştim. Aynı yıl Fazilet Partisi’nden milletvekili aday adayı oldum ama aday olamadım. O faslı es geçmek istiyorum. O yüzden bir daha siyasete girmemeye karar verdim. Ta ki Tayyip Bey Ak Parti’yi kuruncaya kadar. M. Sarmış: O arada Hacca da gitmişsiniz. M. A. Maraş: Evet, emekli olunca gitmeye çok önceden niyetlenmiştim. Allah nasip etti, 2001 yılında hac görevimizi yerine getirdik. M. Sarmış: Allah kabul etsin. M. A. Maraş: Tayyip Beyle eskiye dayanan bir hukukumuz var. Biliyorsunuz Tayyip Bey İstanbul Belediye Başkanı iken okuduğu bir şiir yüzünden cezaevine girmişti. Girmeden önce o meşhur şiir kaseti projesini Yazarlar Birliği olarak biz hazırlayıp götürdük. “ Bu Şarkı Burada Bitmez ”… Oradaki şiirleri ben seçtim. Cezaevine girmeden bir gece önce stüdyoya girip okudu. “Kalan Müzik” yayınladı. Kendisi ertesi gün cezaevine girerken kaset piyasaya çıktı. Ve kısa zamanda satış rekorları kırdı. Tam bir milyon sattı. Tatlıses’in kasetini solladı. Kasetin telif gelirlerini şimdi ismini hatırlayamadığım kendi kurduğu bir vakıf ve bizim Yazarlar Birliği Vakfı arasında ikiye böldü. Bizim payımızı da şartlı verdi. “Bunu, düşüncesinden, yazısından dolayı hapse düşmüş olanlara, sağ sol ayrımı yapmadan paylaştırın. ” dedi. Bizim vakfımızın da paraya ihtiyacı olduğu halde o hassasiyeti gösterdik, kuruşuna dokunmadık. Bir kısmını düşünce suçlusu mahkûm yazarların kendilerine, bir kısmını ailelerine verdik. Ayrım yapmadık. Mesela meşhur “ Paradigmanın İflası ” kitabının yazarı Fikret Başkaya’ya da verdik. Çok etkilenmişti . “Siz nasıl insanlarsınız?” dedi. Çok memnun oldu. İslamcı kanattan Hakan Albayrak’a ve farklı düşüncelerden kimselere bölüştürdük. Çok güzel oldu. M. Sarmış: Peki sizin yeniden siyasete girişiniz nasıl oldu? M. A. Maraş: Sayın Erdoğan hapisten çıkınca TYB’yi temsilen bir heyet halinde İstanbul Kısıklı’daki konutuna gittik. Siyasete gireceği belli oluyordu. Aslında siyasetten çok soğumuş olmakla beraber eğer ihtiyaç varsa kuracağı partide kendisiyle çalışabileceğimi söyledim. Bir süre sonra Ak Parti’yi kurunca beni de çalışayım diye Urfa’ya gönderdi. Bir isim listesi istedi. Beş kişilik bir isim listesi hazırladım; Halil Soran, Eyüp Kahraman, Müfit Yetkin, Cuma Ağaç… Kendimi de en sona yazdım. Dönünce “Niçin kendi adını en sona yazdın?” dedi. “Benim param yok dedim. Emekli bir memurum.” Çok etkilendi. Neyse sonunda Müfit Bey İl Başkanı olarak atandı. Bir hayli çalıştık. Uzatmayayım sonunda 6. sıradan aday oldum ve seçildim. Doğru Yol Partisi barajı geçseydi seçilemeyecektim. 3 Kasım 2002… 22. Dönem Urfa milletvekili… M. Sarmış: O süre içinde ne yaptınız? M. A. Maraş: Dört buçuk yıl boyunca mecliste sadece “ İnsan Hakları Komisyonu ”nda çalıştım, sözcülüğünü yaptım. Başka hiçbir komisyona girmedim. Neden? Çünkü cemiyet adamıyım. Hayatım mücadele, kavga ile insanların haklarını ve fikirlerini savunmakla geçmiş. Solla iş birliği yapmışım. İnanç ve düşünce özgürlüğünü savunduğum için yargılanmış bir kişiyim. Başka ne yapacağım? Başka bildiğim bir şey yok. M. Sarmış: Peki abi. Siyasi çalışmalarınız devam ediyor. Kültürel çalışmalarınızı da sürdürüyorsunuz. M. A. Maraş: Bununla (son kitabını kastediyor) noktalıyorum yayın hayatını. Zaman zaman yazmaya devam ediyorum. Ama yayınlanıp yayınlanmayacağını bilmiyorum. Şimdi her şey çok zor. Matbaa işleri zor. Parasal işler zor. M. Sarmış: Haklısınız. Yazmak bir türlü, yayınlamak bir türlü. Şiir de oluyor mu bu arada? M. A. Maraş: Oluyor. Kırıntılar devam ediyor. Yazıp bir tarafa atıyorum. En son yayınladığım şiir kitabım bu, “ Asel ”. Ondan sonra da epey şiir oldu. Öyle duruyor. M. Sarmış: Peki, eklemek istediğiniz bir şey var mı? Allah size hayırlı ömürler versin. İnşallah yazmaya, hizmet etmeye devam edersiniz. M. A. Maraş: Doğrusu ben ömrümün sonuna geldiğimin farkındayım. Ben öyle romantik filan olamam. Şairim ama gerçekçi bir insanım. Şiirde de sosyal gerçekçi bir anlayışa sahibim. Yaşamadığım hiçbir şeyi şiire katmadım. Allah’a şükür, hayatım topluma hizmetle geçti. Yani hesap vermeye hazırım. (Burada duygusal bir ortam oluşuyor. Biraz bekliyoruz.) M. Sarmış: Allah hayırlısını versin. Hepimizi aynı akıbet bekliyor, ama ne zaman olacağını bilmiyoruz… Peki, nasıl geçiyor günlük hayatınız, günleriniz? Kitaplar, okuma, yazma, çocuklar, torunlar… Kaç torununuz var? M. A. Maraş: Hiç yok. Yedi çocuk, sıfır torun… Başkalarının torunlarını seviyorum. M. Sarmış: Hadi ya! Çocuklar evlenmediler mi? M. A. Maraş: Evlenip ayrılan oldu. Ama evlenmiyorlar. Oğlanlar hiç evlenmedi. M. Sarmış: Benim iki torunum var. Çok seviyorum. Allah size de nasip etsin. Burada bitirelim isterseniz. Kabul ettiğiniz çok teşekkür ederim. M. A. Maraş: Ben de size teşekkür ederim. Tekrar görüşmek üzere. MEHMET ATİLLA MARAŞ’IN KİTAPLARI: Şiir: Doğudan Batıdan Ortadoğudan (1976), Şehrayin (1981), Aney (1983), Zor Sözler (1989), Child Dreams (İngilizceye çevrilen şiirleri, 1991), Merhaba Ey Hüzün (1996), Künyemize Aşk Yazıldı (1997), Adanmış Şiirler (2004), Bulurum Ben Yar Seni (seçme şiirler)(2005), Asel (2016) Toplu Şiirler: Merhaba Ey kalbim (2017) (Yedi kitap bir arada)  Araştırma: Peygamberler Şehri Şanlıurfa (1986), Rüya Şehir Urfa (2016)  Deneme: Beyaz Adamın Kutusu, (2001)  Biyografi: Şair Milletvekilleri, 1 - 22. Dönem, (2005) Antoloji: Yüzyılın Türk Şairleri Antolojisi, (2015)  Anı: Şair ve Yazar Dostlarım (2015), Merhaba Ey Ömrüm (Hayatım ve Hatıralarım) (2022) ÖDÜLLERİ: 1981’de “Şehrayin” adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği Şiir Ödülünü, 1992’de Madras'ta (Hindistan) Seçkin Şair Ödülünü, 2005’te Bükreş'te (Romanya) 9. Uluslararası Şiir Festivali Sanat Ödülünü, 2009'da Bakü’de (Azerbaycan) Şair Nizami Gencevi Büyük Ödülü'nü aldı. 1992’de ABD, Californiya’da Dünya Kültür ve Sanat Akademisi tarafından kendisine fahri edebiyat doktoru unvanı verildi.

  • Sanat Ve Geleneklerimiz Üzerine 

    Son birkaç yıl içerisinde, sanat ve geleneklerimiz üstüne çok konuşuldu, çok yazıldı. Bir grup, sanatta geleneklerimize yeniden dönmeyi, onu çağımız şartlarına ve günümüz edebiyat anlayışına uygun hale getirip bu konuda yeni ürünler vermeyi denerken, diğer bir grup, bunlara karşı çıkıyordu. Tanzimattan bu yana, batıya yönelişimizle başlayan taklitçi edebiyat, giderek bir çıkmazın eşiğine gelince, bundan kurtulmanın tek yolunun, bizim olan, kültürümüzün oluşturduğu edebiyata dönmede bulanlar çıktı. Ancak bu işi yürütenlerden bir kısmı samimiyken, diğer bir kısmı giderek taklitçiliğe başladı. Çünkü divan edebiyatına sarılıp da yeni bir biçimde edebiyat ürünleri verenlerin çoğu geçmiş edebiyatımızı iyi bilmiyordu. Bilenler ise bu işe dört elle sarılıp ilk ürünlerini verdiler. Bunların başında şüphesiz Attila İlhan geliyordu. 1960 devriminden sonra özgürlüğe kavuşan basın ve iki yüz yıldır taklitçilikten bıkmış olanlar, gözlerini orijinal ve özgün edebiyatımıza, halkımıza, onların yaşantısına örf ve adetlerine, sanatına, inançlar sistemine, kısaca bakışlarını “kendimize” çevirdiler. Bu istenen ve aranan bir yoldu. Er ya da geç bu böyle olacaktı. Halka dönüş hareketi ilkin kendini edebiyatta gösterdi. Giderek tiyatroda, resimde, müzikte bu iş yoğunlaştı, Musahipzade’nin eserleri ele alındı. ‘Osmanlı Toplum Yapısı’ üzerine ciddi araştırmalar yayınlandı. Müzikte halk folkloruna, Dede Efendi’nin, Itri’nin eserlerine, yeni bakışlar, yeni değerlendirmeler yapıldı. Bu durum, aydın çevrelerde tartışmalara yol açtı. Giderek bu gibi konular aktüel ve Real bir durum kazandı. Adımlar dergisi olarak biz bu son tartışmaları, özellikle edebiyat alanındakileri, yakından izledik. Tartışma ve soruşturmaların çoğu Yeni Edebiyat, Halkın Dostları  gibi dergilerde ve Cumhuriyet Gazetesi’nin Sanat-Edebiyat eklerinde sürüp giderken, bir yandan divan tarzında yazılan eserler de yayınlanıyordu. Güney dergisinin Aralık 1970 sayısında Oğuz Tümbaş, Divan Edebiyatı’na saldırırken, Edebiyat dergisinin Kasım 1970 sayısında M. Akif İnan, divanın ne olduğunu, kimin edebiyatı olduğunu açıkça göstermeye çalışıyordu. Tümbaş’a göre ‘Divan’ , halk katlarına inememiştir. Dili ve özüyle halkın olamamıştır. Tümbaş, Divan’a karşı çıkmakla beraber halk edebiyatına yeniden dönmeyi salık veriyordu. “Eğer bir gelenek söz konusu ise burada önce halk edebiyatı akla gelmeli” . Dedikten sonra Divanın bir zümre edebiyatı olduğunu yana yakıla söylüyordu. M. Akif İnan bu inancın yanlış olduğunu, divanın sosyal ve beşerî bir nitelik taşıdığını savunuyordu. Oğuz Tümbaş, ‘divan tarzında’ yazan şairlere kızıyor, bunların çağ dışı olduklarını, yeni bir ses getiremeyeceklerini, “Belki de şiirimizdeki patlamaya hazır yeni güçlerin çıkışını” güçleştireceğini ve bunun da bir ihanet olacağını belirtiyordu. Biz kendi adımıza burada, ‘Halk Edebiyatı’ndan Yararlanma’ tezine katılırken ‘Divan Edebiyatı’ndan Yararlanma’ tezine de katıldığımızı belirtelim. M. Akif İnan; Divan Edebiyatı’nın bağlı olduğu kültürün o dönemdeki zevk, estetik, sosyal ve siyasal görüşleri de beraberinde taşıdığını ve bunu günümüze kadar getirdiğini şöyle tanımlamaktadır; “Bu edebiyatımız, geçirdiğimiz hayatın aynı zamanda fotoğraflarıdır. Ve sanatçıları, çekilmesi gereken fotoğrafları çekmiştir.” “Bu edebiyatımızın bir zümre edebiyatı olduğu mülahazasına gelince, şunu söylemeliyiz ki bu bir bakıma bütün edebiyatlar için mevzubahistir. Geniş halk yığınlarının her dönem için edebiyatla ilişkisi, belirli bir sınırı aşmamıştır.” Adımlar Dergisi’nin Ağustos 1970 sayısında A. Hacıyakupoğlu, eskiye yeniden bakma diye adlandırılan geleneklerimize dönüşü, çıkmazda olan sanatımız için iyi bir arayış olduğunu söylerken, “Gerçeküstücülük denemelerinin karma karışıklığından sıyrılmak, halk diline ve anlayışına yaklaşmak, öteden beri ‘Şiir, okurunu kaybetti.” diye değerlendirilen edebiyatın Divan’a dönüşü de olumsuzdur.” “Toplumun geçirdiği aşamaların, şiirimizi etkilediği bir gerçektir. Bu nedenle halkın folklor ve geleneklerinden faydalanma, serbest vezin ve şekil içinde yürüdük. Oysa şiirimizin bir çıkmaza itildiği de bir gerçekti. Arayış sonunda geleneklere dönüş tezi ortaya çıktı.” Hacıyakupoğlu, Bize sanat adına ne tanıtılıyorsa Osmanlı’dan kalmadır yargısına karşı çıkanlara acıdığını belirtirken onları geçmiş kültürümüzü bilmemekle suçlamaktaydı. Geleneklerimizden yaralanmayı, ‘gericilik’ diye tanımlayanlar da yok değil. Güney Postası Gazetesi’nin 17 Aralık 1970 sayısında Muhlis Sabahattin şöyle demektedir: “1960’tan bu yana sanatımız geniş boyutlara ulaşmasına rağmen henüz devrimci bir doğruya kanalize edilememiştir. Bugün İsmet Özel, Ataol Behramoğlu, Özkan Mert, Süreyya Berfe gibi genç arkadaşlar gerici sanata hücum borusu çalıyorlarsa elbette haklıdırlar.” Gerçekten de İsmet Özel, Cumhuriyet Sanat-Edebiyat Eki’nde soruşturmaya verdiği yanıtta, geçmiş edebiyatımıza karşı çıkıyordu. Cumhuriyet Sanat-Edebiyat Eki’nin Mayıs sayısında Konur Ertop, sanatta geleneklerimize dönüşü olumlu karşılayarak şöyle demektedir: “Kültürümüzün ve yeni sanatımızın kaynağı olan batı dünyası, değişik bir noktanın tehlikesine işaret ediliyor. Bu nokta, Kültür Emperyalizmidir.” Konur Ertop yazısında, Batıya yönelişlerin eksik kaldığını ileri sürerek sanatçının üçüncü bir yönelişe doğru gitmesini ve bunun da ancak geleneklerimizle olabileceğini söylüyor, “1940’larda Ülkü dergisi etrafında toplanan şairlerin, halk edebiyatımıza yalnız dil ve biçim açısından bakmalarındaki hata tekrarlanmadığı müddetçe, yeni şiirimizin klâsik kaynaklardan yararlanması önem taşıyacaktır.” Demektedir. Cumhuriyet Gazetesi’nin Sanat-Edebiyat Eki’nde şair Refik Durbaş’ın yönettiği soruşturmaya yirmiyi aşkın sanatçı cevap verdi. Cevaplar arasında sanat ve geleneklerimiz üstüne titizlikle eğilen Attila İlhan’ın yanıtı dikkat çekiciydi. A. İlhan’a göre bugünkü edebiyatımızın en önemli sorunu, kendi öz kişiliğini bulma sorunuydu. ‘Ulusal Bileşim’ batılı öğelerle yapılacak, ama ulusal öğelerden faydalanılarak gerçekleşecektir. " Bu öğelere bütün Osmanlı kültürü ve uygarlığı girer.” Derken şiirimizin köklü bir temele oturması için Osmanlı Kültürü’nü, (Bu İslami Türk Kültürü’dür.) bilmemiz gerektiğini ortaya koymuş oluyordu. Bu teze Turgut Uygar karşı çıkacaktır: “Bize sanat eseri adına ne tanıtılıyorsa Osmanlıdan kalmadır.” Bunlarla beraber Uyar, ‘Divan’ adlı şiir kitabını da yayınlamaktan geri kalmayacaktır. Attila İlhan, Tanzimat’tan günümüze kadar gelen edebiyatı taklitçilikle suçlamaktadır. Geçmiş sanattan yararlanmaya ‘gericiliktir’ diyenlere karşı şu teziyle karşı çıkmaktadır: “Geçmiş sanattan yararlanmak gericilik değildir. Çünkü yararlanmak demek, o sanatı yeni koşullar içinde tekrarlamak demek değildir. Bugün Fuzulî ağzı ve içlemiyle gazel yazar, Bâkî gibi kaside düzersen gericilik yaparsın. Ama o şiirin rüzgârını avucunda koruyup yeni koşulların şiirini yaparken estirirsen yazdığın şiir, Türk şiir geleneği zincirinde yeni bir halka olur.” Burada Attila İlhan, İlhan Berk’e ve Turgut Uyar’a karşı çıkarak, “Divan’ın sesini alıp, yeni bir özün emrine vermeğe çalışıyorum. Doğrusu da budur.” Der. Yayınladığı kitabına «Divan» adını veren, Osmanlı sanatına karşı çıkan ve fakat yeri gelince modaya uyup divanın şeklinden esinlenmeyi de ihmal etmeyen İkinci Yenici Turgut Uyar; “ Osmanlıdan bize besleneceğimiz bir kültür kaldığını sanmıyorum ”. dediği meşhur sözüne rağmen, çağdaş Kasideler, Gazeller ve Rubailer yazdığını biliyoruz. Attila İlhan ise, Uyar’ın bu tutumuna karşı şöyle demektedir: “Bunların yaptıkları bilinçsiz bir taklit çabasından, daha doğrusu ikinci yeni şiirini bu defa da geleneksel bir vitrin içinde satma telaşından başka bir şey değildir.” Eleştirmen Asım Bezirci, gelenek konusunda dikkatleri ‘İkinci Yeni’ ye çekmekte, onların başlattıkları edebiyatın aslında ‘geleneği yıkma, gelenekten kopma’ olduğunu söylemektedir. Cumhuriyet Gazetesinin Sanat-Edebiyat Eki’ndeki soruşturmaya benzer bir soruşturma, ilkin 1965’te’ Yön Dergisi’nde yapılmıştı. O soruşturmayla şimdiki arasında genellikle pek fark yoktur. Oradaki, “Sanatçı, geçmişin sanat ve kültür verilerinden yararlanabilir” şeklindeydi. 1960’tan bu yana yerellik, ulusallık, evrensellik, gerçeklerimize ve geleneklerimize dönme gibi tezler, tartışmalar edebiyat çevrelerinde geniş yankılar uyandırdı. Şimdiye kadar yapılan bunca tartışmalardan genellikle şu sonuçlar ortaya çıkıyordu: ‘Gelenek’ deyimini bir bütün olarak ele alıp savunanlar. (Yani hem Halk Edebiyatı’ndan hem de Divan Edebiyatından yararlanma) Sadece Divan Edebiyatı’ndan faydalanmayı savunanlar. (Şiir için Attila İlhan ve benzerlerinin görüşleri.) Geleneğe karşı çıkanlar. (Divan’a hayır, Halk sanatına evet diyenler.) Bu guruba, genellikle genç devrimci sanatçılar girmekte. (İsmet Özel, Ataol Behramoğlu gibi.) Geleneğe karşı çıkıp da modaya uyanlar. (İlhan Berk, Turgut Uyar gibi.) Bu görüşlerin ışığı altında Adımlar Dergisi şairleri, ‘gelenekten yararlanmayı’ benimsemektedirler. Adımlar; öncelikle Anadolu halkını, halkın sanatını, yaşantısını kendine dert edinmiştir. Yararlanma söz konusu olunca, Anadolu’nun bin yıllık tarihi içinde oluşan Kültür ve Medeniyet verilerine dayanarak bunların, tarihi akışı içinde yeniden değerlendirilmesine inanmaktadır. Adımlar dergisi, Türk-İslâm Medeniyeti ’ne yeni bir bakış açısıyla eğilecek, bunun değerlendirilmesi işini severek yüklenecektir. Bunu yaparken, sanat polemiklerine girmeden sühuletle, hareket edecektir. Milletimizin, bin yılda oluşturduğu Kültür ve Medeniyet verilerini, model olarak bir bütün halinde ele alacaktır. Genç ve dinamik kadromuzu kurmadan, gelenek konusunda ileri geri konuşmaktan şimdilik kendimizi uzak tutmak durumundayız. Zaman her şeyi en güzel biçimde bize sunacaktır. (Adımlar, Aylık Sanat Dergisi, Ocak, 1971, Sayı:12, Erzurum)

  • | Şair Yazar Mehmet Atilla Maraş İle Söyleşi | Röportaj Ay Vakti Dergisi

    Mehmet Atilla Maraş ile “ Asel”  adlı şiir kitabını ve şiir anlayışını ‘ Ay Vakti Dergisi’  İçin konuştuk. Yanlış hatırlamıyorsam son şiir kitabınızın ismi “Asel”. Kitabınızın ismi nereden geliyor ve diğer şiir kitaplarınızdan ayrılan bir yönü var mı? Yedinci şiir kitabımın adı Asel. Asel nedir diye bana çok soruyorlar. Efendim, Asel Arapça bir kelime olup anlamı bal demektir. Cennete akan ırmaklardan biri olduğu söylenir. ‘Bal ırmağı’ . Bu kelimenin hem bir gizemi ve hem de şiirsel bir yönü var. Aslında, şiirler de ırmak gibidir. Düzgün ve sürekli akan bir ırmak... Bir bal ırmağı hayal edebiliyor musunuz? Şiir sanatının; hayalle, rüyayla, görünmeyenle, gizli ve gizemi olanla bir ilişkisi var zannediyorum. Bu açıdan bakıldığında cazibesi olan bu ismi son şiir kitabıma adı olarak seçtim. Yıllar önce, 1981 de yayınlanan ve o yıl Türkiye Yazarlar Birliği’nin Şiir Ödülü’ne laik görülen şiir kitabımın adı da okuyuculara ilginç gelmişti: “ Şehrayin”.  Ne demekti Şehrayin? Donanma, şenlik, sevinç içinde olma vs. Şehrayin, 1981 yılında yayınlanmıştı. O yıl Hicret’in 1400. Yılıydı. Hz. Muhammed, Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde Medine halkı onun yolunu dört gözle bekliyordu. Hz. Muhammed ve heyeti, Medine’ye yaklaşıp Veda Tepelerinin ardından görününce, onu karşılamaya gelen Medine halkı hep bir ağızdan: “Tela el- Bedri Aleyna” ezgisini hep bir ağızdan sevinç içinde söyleyip karşılamışlardı. İşte o olay bir ’Şehrayin’ dir. Asel’de, son on yılda yazdığım şiirlerden bir kısmını topladım. Kitapta, daha çok Ortadoğu’ya ait şiirler yer almakla beraber biyografik şiirler de yer aldı. Yetmiş sayfalık kitapta, toplam altmış şiir var. Bunların çoğu kısa şiirlerdir. Bu kitabımın, diğer şiir kitaplarımdan hiçbir farkı yok. Ne şiir anlayışımda ne de şiir çizgimde bir değişiklik olmadı. Şair olmanın yanı sıra, farklı alanlarda mesleki çalışmalarınız oldu. Yönetici, siyaset gibi… Bu alanlarda olmak şiirinizi olumlu ya da olumsuz yönde etkiledi mi? Bahseder misiniz? Mesleki çalışmalarım, şiirimi olumlu yönde etkilemiştir hep. Şiir çalışmaları için ayırdığım zaman mesleki alanlarım için ayırdığım zamandan daha az değildir. Birisi ruhumu ve kalbimi, diğeri de karnımı doyurdu. Netice, şiir karın doyurmaz ve bir şairin gelir getiren bir mesleği yoksa aç kalmaya mahkûmdur. Ben yıllarca bürokraside bulundum, yöneticilik yaptım. Sonra siyaset sahnesinde bir zaman göründüm. Hayatımın bütün zamanlarında şiir sanatına karşı açık ve duyarlı oldum. Şiirsiz bir hayatı düşünmek bile istemem. Ben şiirle iç içe bir hayatı yaşadım ve artık galiba yolun sonuna geldim. Şiirinizi ve şiir anlayışınızı etkileyen, besleyen unsurlar nelerdir? Her şey. Önce kendi hayatım ve yaşadıklarım. Sonra çevrem, ülkem, bütün insanlar, bütün canlılar ve bütün bir hayat, benim şiirimin konusudur. İnsan ve onun yapıp ettikleri, şiirimin konusudur. Şairler etkiye açık insanlardır. Duyarlı ve duygulu insanlardır. Şairler; bakınca gören, ayrıntılara inebilen insanlardır. Bir çiçeğin açışı, bir çocuğun ağlayışı, bir karıncanın ezilişi, bir kelebeğin uçuşu, bir zulüm, bir haksızlık, bir olumsuzluk beni etkiler. Bir güzellik, bir cazibe, bütün olumlu, iyi, doğru işler, adil davranışlar, insanî, ahlâkî ve İslami olan bütün doğrulardan etkilenir, pay alırım. Şiirimi besleyen unsurlar bunlarla da kalmaz. Tarihe doğru yolculuklarımda karşılaştığım olaylar da şiirimi besler. İnsanın varoluşu, bütün bir varlık âlemi, insanın ölümü, ölüm ötesi, doğa ve topyekûn bütün bir evren beni ve şiirimi besler. Ben bir yerde, inandıklarımı şiir diliyle söylerim. Bu dil, günlük dil değil, bir üst dildir. Teknoloji ile her şey dijital dünyaya doğru evirilmeye başladı. Edebiyat Dünyası da bundan nasibini alıyor. Bu husustaki düşünceleriniz nelerdir? Evet, bu doğrudur. Dijital dünya, bizim dünyamıza girdi gireli işler kolaylaştı ama birçok şeyimizi de bizden alıp götürdü. Edebiyat dünyası da bu gelişmeden etkileniyor. Artık kâğıt kokusunun yerine bir şey konmuyor. Mürekkep kokusunu giderek çok özleyeceğiz. Kütüphane denen şey artık dijital ortama girdi. Birçok şeyi kaybediyoruz. Yapacak bir şey yok bu gelişmeler karşısında. Biz dirensek te teknoloji yapacağını yapıyor sonunda. Ben ibretle ve hayretle, dünyadaki bu çok hızlı gelişmeleri izliyorum. Teknoloji bize kolaylıklar sağlıyor ama birçok şeyimizi de bizden alıp koparıyor. Romantizm bitiyor galiba. Roman, şiir ve öykü de bitecek mi? İnsana ne oluyor? Tarihin sonu mu? Yeni bir şiir medeniyeti inşa etmek zorlaşıyor mu? Okuma, yazma eylemleri nereye evriliyor? Onlarca soru geliyor insanın aklına. Her şeye rağmen savaş bitmiyor, bunu çok iyi biliyorum. O halde şairlerin her zaman söyleyeceği bir sözü, bir şiiri olacaktır. Son olarak şiir ile hemhal olan, şiir yazan genç kuşaklar için tavsiyeleriniz neler olur? Bir yandan edebiyat dünyasındaki gelişmeleri takip ederken, bir yandan da dünyanın gidişatını iyi takip etsinler. Dünya edebiyatını tanımaya gayret etsinler. Bizim şiir tarihimizi iyi okusunlar, iyi özümsesinler. Her şeyden ve hepsinden önce, kendilerini iyi tanısınlar, kendilerini iyi keşfetsinler. “ Ben kimim ve bu hal neyin nesi ?” Evreni ve onun yaratıcısını tanıyıp öğrensinler. İnsanın dünyadaki serüvenini kavradıktan sonra, bu kubbeye hoş bir seda bırakmak için çaba göstersinler bu yeter sanırım. Yazının linki: https://ayvakti.net/?p=8297

  • Şair ve Yazarlar Evi (Müze)

    2013 yılının Ocak ayında Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki Bey'le Hamam önündeki bürosunda bir araya geldik. Veysel Bey'e; "Bir projem var, bunu hayata geçirmek istiyorum." dedim. “Ne projesi bu?” ‘Şair ve Yazarlar Evi Projesi’ dedim. Bu projemin evveliyatı, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'e kadar dayanır. Hikâyesi şöyledir: Ben, 1999 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı iken aynı zamanda Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in Kültür ve Sanat danışmanlığı yapıyordum. Başkan Gökçek, Ankara Ulus'taki Gençlik Parkı’nda, saz çalan ozanlar için büyük bir ev tahsis etmişti. Halk Âşıkları, ozanlar, haftanın belli günlerinde burada toplanıyorlar, şiir okuyup saz çalıyorlardı. Âşıkları seven insanlar da onları bu mekânda dinlemeye geliyordu. İçlerinde; Âşık Murat Çobanoğlu, Âşık Şeref Taşlıova gibi meşhur ozanlar da vardı. İkisi de sonra Ankara'da vefat etti. Bunlardan başka, Ankara dışında ikamet eden ünlü âşıklardan Neşet Ertaş ve Âşık Mahzunî Şerif’i de burada anmak isterim. Başkan Gökçek'e "Buna benzer bir evi bana da tahsis edersen, bende o evi, Ankara’da yaşayan tanınmış şairlere ayırırım" dedim. “Olur, Atilla Bey, neden olmasın.” demesine rağmen böyle bir yeri Ankara’daki şairlere tahsis etmedi. Bir yıl sonra da danışmanlık görevini bıraktım. Bu olay içimde bir ukde olarak kaldı. "Sevgili Başkan, sen hamam önünde ve hamam arkası semtinde onlarca konak yapıyorsun. Mevcut konakları onarıyor, restore ediyorsun. Bir konağı da şair ve yazarlara tahsis edersen ne kadar memnun olurum" dedim. Veysel Bey bana "Tamam, efendim derhal" dedi. Mart 2013’ te, bu evin proje hazırlığı için bana, belediye binasının içinde bir büro tahsis etti ve sekreter bir hanımı bana yardımcı olarak görevlendirdi. Başladım çalışmaya. Bu projenin teorik kısmı ve uygulaması tam iki yıl sürdü. 2015 yılının Mayıs ayında müzeyi, halkın hizmetine hazır hale getirdim. Bütün masrafları belediye karşıladı. Ve müzeyi gayri resmi olarak hizmete açtık. O dönemin Kültür Bakanı olan Numan Kurtulmuş, söz verdiği halde, özel kalemi, çeşitli bahaneler uydurarak müzenin açılışına gelmedi. Müzeye çevirdiğimiz konak; iki katlı, altı odalı bir ahşap konaktır. Konağın, yüksek duvarlarla çevrili geniş bir avlusu vardı. Yaz günleri bu geniş avluda, akşamları şiir şölenleri düzenliyorduk. Şair ve Yazarlar Müzesi; Satranç Müzesi'nin arka cephesinde yer almaktadır. Müzenin adresi: Sakarya Mahallesi, Hacı Ayvaz sokak No. 6. / Altındağ-Hamam arkası /Ankara. Müzenin yanı başında tarihi Hacı Ayvaz Camii (mescit) yer almaktadır. Müzede, 33 şair ve yazarın kitapları ve şahsi eşyaları bulunmaktadır. Hepsi de, bir şekilde Ankara'da yaşamış olan, Cumhuriyet Dönemi’nin şair ve yazarları yer almaktadır. Bu şairlerden bazıları şunlardır: Mehmet Akif Ersoy, Ahmet Hamdi Tanpınar, Arif Nihat Asya, Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Sezai Karakoç, Cemal Süreya, Ahmet Arif, Yavuz Bülent Bakiler, Attila İlhan, Orhan Veli, Cahit Sıtkı Tarancı, Cahit Külebi, Abdurrahim Karakoç, Mehmet Akif İnan, Erdem Bayazıt, Hilmi Yavuz, Cahit Zarifoğlu, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel. Birinci kattaki odalardan biri, "Yedi Güzel Adam" diye tanınmış şair ve yazarlara tahsis edilmiştir. Alt katta, bir söyleşi odası bulunmaktadır. Ben burada hafta sonları, üniversite öğrencilerine edebiyat, sanat ve şiir sohbetleri yapıyordum. Bu odanın duvarlarında ayrıca, Cumhuriyetin başından bu yana, Ankara'da çıkan ve sonra kapanan yetmişin üstünde sanat ve edebiyat dergisi sergilenmektedir. Bu dergilerden bir kısmını kendi arşivimden, bir kısmını şair ve yazar arkadaşlarımdan, bir kısmını da Ankara'daki Milli Kütüphane'nin arşivinden tedarik ettim. Yine bu odada, kapalı geniş camlı bir dolap içinde, yaşayan tanınmış şairlerin o güne kadar çıkmış şiir kasetleri sergilenmektedir. Bu odada sergilenen dergilerin belli başlıları şunlardır: Mehmet Akif Ersoy’un Sebilürreşat dergisi, Necip Fazıl'ın Ağaç dergisi, Yaşar Nabi Nayır'ın Varlık dergisi, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Kadro dergisi, Orhan Veli'nin Yaprak dergisi, Cemil Sait Barlas’ın’ Pazar Postası’ dergisi, Nuri Pakdil'in Edebiyat dergisi, Mehmet Çınarlı'nın Hisar dergisi, Osman Yüksel’in Serdengeçti dergisi, Sezai Karakoç'un Diriliş dergisi, Hüseyin Cöntürk'ün Yordam dergisi, Rasim Özdenören'nin Mavera dergisini sayabiliriz. Ahşap merdivenle çıkılan müzenin ikinci katında, misafirlerin dinlenmelerine ayrılan bir salon ve dört oda bulunmaktadır. Benim çalışma masamın da bulunduğu bu salonun duvarlarında, şairlere ait çerçeve içinde şiirler yer almaktadır. Müzenin iç tasarımı tamamen bana aittir, Şairlerin seçilen şiirleri ya kendi sesinden ya da şiir yorumcularının sesinden verilmektedir. Böylece, müzeyi gezmeye gelen misafirler, şairlerin kendi sesinden okunan şiirleri dinlemek imkânını bulurlar. Ayağınıza galoşları takıp müzeye girdiğinizde; o güne kadar yabancısı olduğunuz iki ayrı kokuyla karşılaşırsınız. Birincisi; kitaplardan, dergilerden yayılan nefis matbaa mürekkebi kokusu, ikincisi ahşap kokusu. Bu iki koku ve nostaljik bir atmosfer içinde, şiir ve enstrümantal Türk Musikisi eşliğinde, müzeyi zevkle gezersiniz. Rahat olun, müze görevlisi, müzede adları geçen şair ve yazarla ilgili sorduğunuz bütün sorulara cevap verecektir

  • | Kıvırcık Saçlarında Siyah Bir Ortadoğu | Mehmet Aycı, Ankara, Temmuz 2020

    Sadece ismi epik… Tutkulu bir pınar taşıyor yüzünün güneşli yanlarında… Yüzünün yağmurlu yanlarında o pınar uzun bir annesizliğe akıyor. Annesizliği kişisel değil. Kaderi olan coğrafyanın annesizliğini de içkin. Ondan nerde bir anne görse ayaklarına kapanan ikinci bir şair var içinde. Alabildiğine lirik yani… Doğunun çocuklarının savruluşunu en iyi bilenlerden… Gezmeyi ve süzmeyi seviyor. Sürmeyi de gözde olunca elbette. Hasmı yok. Herkesle iyi. Ortadoğu’nun bütün halklarıyla, tarihten silinenleri dâhil, hısım… Yüzü kondurulmuş, giydirilmiş bütün gülümsemelerden uzak. Güzel olan ne varsa gözdesi. Dünyanın neresine giderse gitsin damağında Urfa tadını taşıyor. Yerine göre yaka cebinde mendil, sıcak bir çocuk olmasından. Teri daima taze… Alnını silerken bile besmeleli. Sadece kılıcı yalın değil. Mehmet Atilla Maraş bu, ağabeyimiz. Çoğu Maraşlı bilir, e, sayılır da. Şair. Deneme ve kent kültürüne dair kitapları var. Taşıdığı kuşak nevi şahsına münhasır… Tatlıses’e çiğ köfte yoğurtanlardan… Yoğurdun hazır olanını sevmez. Resmi olarak eski mebus. Oturması kalkması resmi değil ancak nizami… Nizami Gencevi’yi ayrıca sever. Yüzü karışmamış ve kırışmamış bir Ortadoğu… Böyle biliriz.

  • Hakkında Yapılan Çalışmalar

    Dergi Özel Sayıları: 1. Memleket Edebiyat Dergisi, (Özel sayı), Urfa, 2006,  2. Dil ve Edebiyat Dergisi, (Özel Sayı), İstanbul, 2012   Biyografik Çalışma: 3. Mustafa Özçelik; Mehmet Atilla Maraş, Hayatı, Sanatı ve Şiirlerinden Seçmeler TYB Şanlıurfa Şubesi Yayınları, Urfa, 2006 Bitirme Tezleri: 4. Balıkesir Üniversitesi, Necati Bey Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Bitirme Tezi. Hazırlayan: Kenan Aksoy, Balıkesir, 1997. Tezin adı: Mehmet Atilla Maraş’ın Hayatı, Sanatı ve Eserleri 5. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Bitirme Tezi. Hazırlayan: Hayrullah Gürdağ, Van, 1998. Tezin adı: Mehmet Atilla Maraş, Hayatı Sanatı, Eserleri 6. Kastamonu Üniversitesi, Fen - Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Bitirme Tezi. Hazırlayan: Mehmet Taner Akdeniz, Kastamonu 1999. Tezin adı: Mehmet Atilla Maraş’ın Hayatı, Sanatı ve Eserleri Yüksek lisans Tezi: 7 . Gaziantep Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Yüksek lisans Tezi. Hazırlayan: Durdu Cihan Akpınar Tezin Adı: Mehmet Atilla Maraş’ın Hayatı, Şiirleri ve Sanatı Üzerine Bir Araştırma. Gaziantep, 2012 Doktora Çalışması: 8 . Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Çalışması, Mehmet Atilla Maraş’ın Şiirleri Üzerine Stilistik Bir Çalışma. Tezi hazırlayan: Dr. Özgür Gedikli, Konya, 2020 Hakkında; Ansiklopedi, Antoloji ve Yazar Sözlükleri: 1. Kaya Ahmet, Urfa Şairleri, Cumhuriyet Dönemi, Urfa Belediyesi Yayınları, Urfa, 2000 2. Işık İhsan “Maraş Mehmet Atilla”, Encyclopedia of Turkish Outhors III. Cilt, Elvan Yayınları, Ankara, 2005 3. “Maraş Mehmet Atilla” Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, VII. Cilt , Elvan Yayınları, Ankara, 2006 4. Işık İhsan, “Maraş Mehmet Atilla” Yazarlar Sözlüğü, Risale Yayınları, İstanbul, 1998 5. Kabaklı Ahmet, Yeni İslamcı Şiir Akımı, Türk Edebiyatı Tarihi, IV. Cilt, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 1996 6. “Maraş Mehmet Atilla” maddesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi Cilt 6, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1977 7. İpek Naci, Şiirlerde Urfa Antolojisi, Aney şiiri, sf. 117, Özlem Kitapevi Yayınları, Urfa, 1969 8. Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Cilt: II, Sf. 549, Yapı Kredi Yayınları (YKY), İstanbul, 2001 9. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Ankara, 2020 10. Mehmet Atilla Maraş, Şair Milletvekilleri Antolojisi, TBMM Yayınları, Ankara, 2005 11. Yüz Yılın Türk Şairleri Antolojicisi, Mavi Çizgi Yayınları, Ankara, 2011 12. WHO is WHO (Kim kimdir) Uluslararası İsimler Sözlüğü

  • | Şair Mehmet Atilla Maraş İle Söyleşi | Röportaj Nur Şevval Seven

    Öncelikle şununla başlamak istiyorum: Önceden dava insanı dediğimiz inandığı ve savunduğu düşünceyi hakkıyla topluma ve sanata yansıtan sanatçılar vardr.. Ancak günümüz edebiyat dünyasında eskisine nazaran münevver sanatçılar yetişmiyor. Sezai Karakoç, Nuri Pakdil gibi dava adamlarıyla aynı dergide yazıp aynı davayı savundunuz. Sizce neden artık aydın çevreden dava adamı çıkmıyor? Bütün yaşamını edebiyata adamış iki usta yürek. Bütün hayatları sanat, edebiyat, İslamiyet, fikir ve davadır. Kendilerini inandıkları düşüncenin yoluna adamışlardır. Öyle ki hiç dünya evine girmemişlerdir. Çoluk çocukları, eserleri ve okuyucularıdır. Onların ilk amaçları, bir daha dünyaya gelmenin mümkün olmadığını bildiklerinden kendilerini dünyanın hevâ ve heveslerinden uzak tutup bu fâni hayatı en hayırlı şekilde kullanmaya çalışmışlardır. Bundan dolayı da yazdıklarını paylaşma ihtiyacı duymuşlardır. Yazmak onlar için zorunlu bir eylemdir. Her yazar ve şair yazdıklarıyla önce kendini tatmin eder. Ancak ustalar kendini tatmin etmek bir yana dursun, öncelik olarak fikirlerini okuyucunun istifade edeceği ortama sunar. Diğer sorunun cevabı burada gizlidir. Neden dava adamı yetişmiyor? Çünkü kendini yetiştirmeye vakti olmuyor ki bir de davayı yetiştirsin. Bakınca iyi okullarda okumuş ama ne okumuş, ne kadar okumuş, doğru mu okumuş? Bunun başlıca nedeni kitle iletişim araçları başta olmak üzere birçok sebebi var. Okumaya ve yazmaya olan istek azalıyor ve düşünme, düşünen beyni katlediyor. Önüne o kadar çok gereksiz meşgale atılıyor ki onlardan fırsat bulup da soylu bir uğraşa meyil edemiyor. Çağımızın oyuncakları ve eşyaları, düşünceyi dünyevileştiren unsurlardır. Bundandır ki yeni dönemde yeni söylemler yok. Eskinin tekrarı ve ikrarı var. İmkân arttıkça istek ve düşünce azalıyor diyebilir miyiz? Yeni nesil fikir imal edemiyor. Fikir ağır ve giran geliyor. Dolayısıyla sıkılıyor, okumuyor ve yazamıyor. Eskinin tabiri ile imale-i fikir edemiyor. Yeni nesli okumaktan alıkoyan bir sebebe değinmek istiyorum: Kelimeler ve diller. Bir edebî metin, öyle ki bütün dünya dillerini veya kelimelerini içinde barındırmalıdır. Lakin çağımız gençleri eline Türkçe ile yazılmış bir metin aldığında Arapça, Farsça ya da eski Türkçe ile birkaç kelimeyle karşılaşınca hemen o metni bir kenara koyuyor. Merak edip araştırmıyor, altına anlamını yazmıyor. Bu yüzden hep kolay olana yöneliyor. Dolayısıyla insanlar toplumdaki var olan olaylardan ve düşüncelerden uzaklaşıyor . Sanat esasen tek bir dille yapılır. Düşünce ve dil, varlığın evidir. Biz var olduğumuz için dil var, kelam var ama buna yönelemiyor insan. Düşünen insan değil de düşünmeyen insan yeğleniyor. Orhan Veli'nin bir sözüdür, bunu zaman zaman söylerim: Düşünme arzu et sade Bak böceklerde öyle yapıyor. Burada Orhan Veli düşünmeyi idam ediyor âdeta. Derinlere dalmayı, tefekkürü geri al, arzuyu ve isteği öne al diyor. Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki insanlara sadece sev, ye, iç, eğlen ama düşünme, sakın, düşünmeyi aklından dahi geçirme diye vurgu yapılıyor. Tamam. Düşünmeyelim ama nereye kadar? Okumayla başlıyor her şey. İnsanın dağarcığı okumayla genişliyor. Okumaktan maksat kendini okumaktır, bilmektir. Öyle demiyor mu Yunus Emre: İlim ilim bilmektir. İlim kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsen Ya nice okumaktır. İnsan evreni ve kendi zihnini tanımak istiyorsa okumalıdır. Biz ‘‘İkra’’ emrinden kaçıyoruz. Okursan eğer aklın diliyle önce evreni, dünyayı, çevreni ve en son kendi zihninin ücralarını ancak o zaman tanırsın ve seni bir bütün olarak tamamlayanları bilirsin. Asıl mesele bu işte. Biz okumaktan değil kendimizi tanımaktan korkuyoruz ve sonunda bir çıkış yolu olarak kaçıyoruz. Ben kimim ve bu hal neyin nesi.                                            Necip Fazıl Kısakürek Bir şair ve bir yazar için zaman nedir? Mehmet Akif İnan : '' Zaman bir hızdır, bir yıldızdır akan'' diyor. Dolayısıyla zaman sürekli akan bir şeydir. Zamana hükmetmek imkânsız bir şey. Biz ancak zaman ve mekân sorunsalı içinde mekâna müdahale ederiz. İnsan ancak izin verilirse akıp giden zaman içinde ara ara oyuna ve dekora dâhil olur. Sizce beklemek yenilgi midir? Biz beklemiyoruz. Bizi bekletiyorlar. Bak ne diyor Necip Fazıl: Ne hasta bekler sabahı Ne taze ölüyü mezar Ne de şeytan, bir günahı Seni beklediğim kadar. Bak kimse kimseyi bekleyemiyor. Evet, irademizi kullanıyoruz amenna ama irademize yön veren bir güç var. Sezai Karakoç:  Hep suç bende değil, beni yakıp yıkan bir nazar vardır. D iyor, doğru, biz her ne kadar bir yola girmiş olsak da bizim üstümüzde bir kader vardır. İşte bu meseleyi de en güzel sanat, edebiyat soruyor. Bizim kalemiz kalbimizdir. Ne demiş Yunus: Gönül Çalab’ın tahtı, Çalap gönüle baktı. Varlığın, mekânıdır kalp. Kalp varsa işin içinde edebiyat da vardır. Hocam peki neden şiiri seçtiniz? Neden romana veya denemeye devam etmediniz? Şiirde nasıl bir ayrıcalık var sizin için? Şiir yazmak kalpten ve ruhtan gelen istemsiz bir duygudur. Siz isteyince yazabileceğiniz bir olay değil bu. Şiir istemezse yazdırtmaz kendini kaleme. Ama eğer yazmak size nasip olduysa mecbursunuz. Yazmazsanız eğer; aklınıza, uykunuza, fikrinize dâhil olup zorla yazdırtır kendini. Şiirin bir başka tanımı aslında ifşadır. Kendini ve gönlünü yazdığın kelimelerle okursun. Sen hissetmeden, yazdıkların hisseder duyguyu. Şöyle diyeyim detayların incesini gördüysen eğer, şairsindir.   ''Hesaplaşırız Bir Gün'' şiirinizde ‘‘Kadın ince bir fikirdir derdi ustam, ol ince fikir üzre tutukluyum.'' diyorsunuz. Burada ince bir sitem ve gizliden bir bağlılık var. Birçok şiirinizde de kadına yer veriyorsunuz Peki kadın sizin için ne ifade ediyor? İslamcı şairler, biz insan değil miyiz? Bizim sevmeye hakkımız yok mu? Esasen biz, çok sonradan keşfettik sevmeyi ve sevgimizi yazmayı. Bize hocalarımız tarafından yasaklanan şeyi yazdık. Yani; aşkı, sevgiyi yazdık. Bize : ‘‘Siz dava adamısınız, davadan başka bir işle gönlünüzü oyalamayınız.’’ dediler. Açıkçası bir robot ve asker gibiydik gençliğimizde. Politik sınırlarımız oldu ve onları aşmamamız doğrultusunda adım atmamız söylendi. Allah bizi, belli ölçülerde yaratmış. Ruh vermiş, sevmeyi, nefreti ve birçok duyguyu belleğimize yüklemiş. Boşuna değil ki bunlar. Tüm bu güzel hisleri Allah yarattı. Biz yaşayalım diye. Şimdi o şiirde de ''Kadın ince bir fikirdir derdi ustam'' burada ince bir sitem var, bunu kimse bilmez. Kadın fikirdir diyor Necip Fazıl. Yahu bu kadın basbayağı insandır. Benim gibi senin gibi insan. Kadın, benim bir parçamdır. Onsuz ben olamam bensiz de o olamaz. Çünkü böyle yaratılmışız. Yıllarca biz kadına şiir yazamadık ta ki bir gün Bahattin abi (Karakoç) ''Kırk Aşk Mektubu'' diye bir kitap çıkarana kadar. O kitapta kırk şiir var kırkı da farklı bir aşkı anlatıyor. Düşün ki yıllarca sana sevmenin günah olduğu söyleniyor ve sen hissettiğin halde günah diye yazamıyorsun. Sanki yazdığımız zaman harama düşecekmişiz gibi. Yani biz öğrenerek aştık bunu, okuyarak aştık. Çok şükür bize öğretilen dini değil, indirilen dini anlamaya başladık. İndirilen dinle Allah'ı tanır ve onun en güzel sanatını anlarsınız. Müslüman kitlenin en büyük kaybı da şudur: Dinde olmayan yozlaşmış meselelere yön vererek inanmak ve bize dinde olmayıp da varmış gibi iddia edilip zorla dayatılan hurafe ve bid'atlar dinin yerine geçtiğinden, okuyamıyoruz. Okusak da idrak edemiyoruz. Din dediğimiz nedir? Varoluş sanatıdır. Allah'ın gönderdiği kolay yaşayış biçimidir. Biz Kur'an'ın Kur'an olduğunu yine sanatla öğrendik. Çok şükür sanat bize Kur'an’a bakmayı öğretti. Kur'an’a baktık ki her lafız akıl diyor. Hiç akıl etmez misiniz? Hiç düşünmez misiniz? Yiğit düştüğü yerden kalkar. Biz inadına sanatla ve edebiyatla içinde bulunduğumuz toplumu doğruya yöneltmeye çalışıyoruz. Önümüze çok çıkan oldu. Bu işler edebiyatla olmaz dediler. Ama baktık ki oluyor, bizde yürüdük. Çünkü bizim mayamız, edebiyatımız, medeniyetimiz, dinimiz ''Oku' '' emrine dayanıyor. Her söz bizi mutlak hakikatin eşiğine götürüyor. Dolayısıyla yazdığımız, yayımladığımız bunca kelam, tek kitabın anlaşılması için gerekliydi. Ben önce Müslümanım sonra şair. Şairliğim, beni kurtarmaya yetmeyebilir ama inancım ki onda umut var.

bottom of page