Sanat Ve Geleneklerimiz Üzerine
- Mehmet Atilla Maraş

- 7 Ara 2025
- 5 dakikada okunur
Son birkaç yıl içerisinde, sanat ve geleneklerimiz üstüne çok konuşuldu, çok yazıldı. Bir grup, sanatta geleneklerimize yeniden dönmeyi, onu çağımız şartlarına ve günümüz edebiyat anlayışına uygun hale getirip bu konuda yeni ürünler vermeyi denerken, diğer bir grup, bunlara karşı çıkıyordu.
Tanzimattan bu yana, batıya yönelişimizle başlayan taklitçi edebiyat, giderek bir çıkmazın eşiğine gelince, bundan kurtulmanın tek yolunun, bizim olan, kültürümüzün oluşturduğu edebiyata dönmede bulanlar çıktı. Ancak bu işi yürütenlerden bir kısmı samimiyken, diğer bir kısmı giderek taklitçiliğe başladı. Çünkü divan edebiyatına sarılıp da yeni bir biçimde edebiyat ürünleri verenlerin çoğu geçmiş edebiyatımızı iyi bilmiyordu. Bilenler ise bu işe dört elle sarılıp ilk ürünlerini verdiler. Bunların başında şüphesiz Attila İlhan geliyordu.
1960 devriminden sonra özgürlüğe kavuşan basın ve iki yüz yıldır taklitçilikten bıkmış olanlar, gözlerini orijinal ve özgün edebiyatımıza, halkımıza, onların yaşantısına örf ve adetlerine, sanatına, inançlar sistemine, kısaca bakışlarını “kendimize” çevirdiler. Bu istenen ve aranan bir yoldu. Er ya da geç bu böyle olacaktı.
Halka dönüş hareketi ilkin kendini edebiyatta gösterdi. Giderek tiyatroda, resimde, müzikte bu iş yoğunlaştı, Musahipzade’nin eserleri ele alındı. ‘Osmanlı Toplum Yapısı’ üzerine ciddi araştırmalar yayınlandı. Müzikte halk folkloruna, Dede Efendi’nin, Itri’nin eserlerine, yeni bakışlar, yeni değerlendirmeler yapıldı. Bu durum, aydın çevrelerde tartışmalara yol açtı. Giderek bu gibi konular aktüel ve Real bir durum kazandı.
Adımlar dergisi olarak biz bu son tartışmaları, özellikle edebiyat alanındakileri, yakından izledik. Tartışma ve soruşturmaların çoğu Yeni Edebiyat, Halkın Dostları gibi dergilerde ve Cumhuriyet Gazetesi’nin Sanat-Edebiyat eklerinde sürüp giderken, bir yandan divan tarzında yazılan eserler de yayınlanıyordu.
Güney dergisinin Aralık 1970 sayısında Oğuz Tümbaş, Divan Edebiyatı’na saldırırken, Edebiyat dergisinin Kasım 1970 sayısında M. Akif İnan, divanın ne olduğunu, kimin edebiyatı olduğunu açıkça göstermeye çalışıyordu. Tümbaş’a göre ‘Divan’, halk katlarına inememiştir. Dili ve özüyle halkın olamamıştır. Tümbaş, Divan’a karşı çıkmakla beraber halk edebiyatına yeniden dönmeyi salık veriyordu. “Eğer bir gelenek söz konusu ise burada önce halk edebiyatı akla gelmeli”. Dedikten sonra Divanın bir zümre edebiyatı olduğunu yana yakıla söylüyordu. M. Akif İnan bu inancın yanlış olduğunu, divanın sosyal ve beşerî bir nitelik taşıdığını savunuyordu. Oğuz Tümbaş, ‘divan tarzında’ yazan şairlere kızıyor, bunların çağ dışı olduklarını, yeni bir ses getiremeyeceklerini, “Belki de şiirimizdeki patlamaya hazır yeni güçlerin çıkışını” güçleştireceğini ve bunun da bir ihanet olacağını belirtiyordu.
Biz kendi adımıza burada, ‘Halk Edebiyatı’ndan Yararlanma’ tezine katılırken ‘Divan Edebiyatı’ndan Yararlanma’ tezine de katıldığımızı belirtelim. M. Akif İnan; Divan Edebiyatı’nın bağlı olduğu kültürün o dönemdeki zevk, estetik, sosyal ve siyasal görüşleri de beraberinde taşıdığını ve bunu günümüze kadar getirdiğini şöyle tanımlamaktadır; “Bu edebiyatımız, geçirdiğimiz hayatın aynı zamanda fotoğraflarıdır. Ve sanatçıları, çekilmesi gereken fotoğrafları çekmiştir.” “Bu edebiyatımızın bir zümre edebiyatı olduğu mülahazasına gelince, şunu söylemeliyiz ki bu bir bakıma bütün edebiyatlar için mevzubahistir. Geniş halk yığınlarının her dönem için edebiyatla ilişkisi, belirli bir sınırı aşmamıştır.”
Adımlar Dergisi’nin Ağustos 1970 sayısında A. Hacıyakupoğlu, eskiye yeniden bakma diye adlandırılan geleneklerimize dönüşü, çıkmazda olan sanatımız için iyi bir arayış olduğunu söylerken, “Gerçeküstücülük denemelerinin karma karışıklığından sıyrılmak, halk diline ve anlayışına yaklaşmak, öteden beri ‘Şiir, okurunu kaybetti.” diye değerlendirilen edebiyatın Divan’a dönüşü de olumsuzdur.”
“Toplumun geçirdiği aşamaların, şiirimizi etkilediği bir gerçektir. Bu nedenle halkın folklor ve geleneklerinden faydalanma, serbest vezin ve şekil içinde yürüdük. Oysa şiirimizin bir çıkmaza itildiği de bir gerçekti. Arayış sonunda geleneklere dönüş tezi ortaya çıktı.”
Hacıyakupoğlu, Bize sanat adına ne tanıtılıyorsa Osmanlı’dan kalmadır yargısına karşı çıkanlara acıdığını belirtirken onları geçmiş kültürümüzü bilmemekle suçlamaktaydı.
Geleneklerimizden yaralanmayı, ‘gericilik’ diye tanımlayanlar da yok değil. Güney Postası Gazetesi’nin 17 Aralık 1970 sayısında Muhlis Sabahattin şöyle demektedir: “1960’tan bu yana sanatımız geniş boyutlara ulaşmasına rağmen henüz devrimci bir doğruya kanalize edilememiştir. Bugün İsmet Özel, Ataol Behramoğlu, Özkan Mert, Süreyya Berfe gibi genç arkadaşlar gerici sanata hücum borusu çalıyorlarsa elbette haklıdırlar.” Gerçekten de İsmet Özel, Cumhuriyet Sanat-Edebiyat Eki’nde soruşturmaya verdiği yanıtta, geçmiş edebiyatımıza karşı çıkıyordu.
Cumhuriyet Sanat-Edebiyat Eki’nin Mayıs sayısında Konur Ertop, sanatta geleneklerimize dönüşü olumlu karşılayarak şöyle demektedir: “Kültürümüzün ve yeni sanatımızın kaynağı olan batı dünyası, değişik bir noktanın tehlikesine işaret ediliyor. Bu nokta, Kültür Emperyalizmidir.” Konur Ertop yazısında, Batıya yönelişlerin eksik kaldığını ileri sürerek sanatçının üçüncü bir yönelişe doğru gitmesini ve bunun da ancak geleneklerimizle olabileceğini söylüyor, “1940’larda Ülkü dergisi etrafında toplanan şairlerin, halk edebiyatımıza yalnız dil ve biçim açısından bakmalarındaki hata tekrarlanmadığı müddetçe, yeni şiirimizin klâsik kaynaklardan yararlanması önem taşıyacaktır.” Demektedir.
Cumhuriyet Gazetesi’nin Sanat-Edebiyat Eki’nde şair Refik Durbaş’ın yönettiği soruşturmaya yirmiyi aşkın sanatçı cevap verdi. Cevaplar arasında sanat ve geleneklerimiz üstüne titizlikle eğilen Attila İlhan’ın yanıtı dikkat çekiciydi. A. İlhan’a göre bugünkü edebiyatımızın en önemli sorunu, kendi öz kişiliğini bulma sorunuydu. ‘Ulusal Bileşim’ batılı öğelerle yapılacak, ama ulusal öğelerden faydalanılarak gerçekleşecektir. "Bu öğelere bütün Osmanlı kültürü ve uygarlığı girer.” Derken şiirimizin köklü bir temele oturması için Osmanlı Kültürü’nü, (Bu İslami Türk Kültürü’dür.) bilmemiz gerektiğini ortaya koymuş oluyordu. Bu teze Turgut Uygar karşı çıkacaktır: “Bize sanat eseri adına ne tanıtılıyorsa Osmanlıdan kalmadır.” Bunlarla beraber Uyar, ‘Divan’ adlı şiir kitabını da yayınlamaktan geri kalmayacaktır.
Attila İlhan, Tanzimat’tan günümüze kadar gelen edebiyatı taklitçilikle suçlamaktadır. Geçmiş sanattan yararlanmaya ‘gericiliktir’ diyenlere karşı şu teziyle karşı çıkmaktadır:
“Geçmiş sanattan yararlanmak gericilik değildir. Çünkü yararlanmak demek, o sanatı yeni koşullar içinde tekrarlamak demek değildir. Bugün Fuzulî ağzı ve içlemiyle gazel yazar, Bâkî gibi kaside düzersen gericilik yaparsın. Ama o şiirin rüzgârını avucunda koruyup yeni koşulların şiirini yaparken estirirsen yazdığın şiir, Türk şiir geleneği zincirinde yeni bir halka olur.” Burada Attila İlhan, İlhan Berk’e ve Turgut Uyar’a karşı çıkarak, “Divan’ın sesini alıp, yeni bir özün emrine vermeğe çalışıyorum. Doğrusu da budur.” Der.
Yayınladığı kitabına «Divan» adını veren, Osmanlı sanatına karşı çıkan ve fakat yeri gelince modaya uyup divanın şeklinden esinlenmeyi de ihmal etmeyen İkinci Yenici Turgut Uyar; “Osmanlıdan bize besleneceğimiz bir kültür kaldığını sanmıyorum”. dediği meşhur sözüne rağmen, çağdaş Kasideler, Gazeller ve Rubailer yazdığını biliyoruz. Attila İlhan ise, Uyar’ın bu tutumuna karşı şöyle demektedir: “Bunların yaptıkları bilinçsiz bir taklit çabasından, daha doğrusu ikinci yeni şiirini bu defa da geleneksel bir vitrin içinde satma telaşından başka bir şey değildir.”
Eleştirmen Asım Bezirci, gelenek konusunda dikkatleri ‘İkinci Yeni’ye çekmekte, onların başlattıkları edebiyatın aslında ‘geleneği yıkma, gelenekten kopma’ olduğunu söylemektedir.
Cumhuriyet Gazetesinin Sanat-Edebiyat Eki’ndeki soruşturmaya benzer bir soruşturma, ilkin 1965’te’ Yön Dergisi’nde yapılmıştı. O soruşturmayla şimdiki arasında genellikle pek fark yoktur. Oradaki, “Sanatçı, geçmişin sanat ve kültür verilerinden yararlanabilir” şeklindeydi.
1960’tan bu yana yerellik, ulusallık, evrensellik, gerçeklerimize ve geleneklerimize dönme gibi tezler, tartışmalar edebiyat çevrelerinde geniş yankılar uyandırdı. Şimdiye kadar yapılan bunca tartışmalardan genellikle şu sonuçlar ortaya çıkıyordu:
‘Gelenek’ deyimini bir bütün olarak ele alıp savunanlar. (Yani hem Halk Edebiyatı’ndan hem de Divan Edebiyatından yararlanma)
Sadece Divan Edebiyatı’ndan faydalanmayı savunanlar. (Şiir için Attila İlhan ve benzerlerinin görüşleri.)
Geleneğe karşı çıkanlar. (Divan’a hayır, Halk sanatına evet diyenler.) Bu guruba, genellikle genç devrimci sanatçılar girmekte. (İsmet Özel, Ataol Behramoğlu gibi.)
Geleneğe karşı çıkıp da modaya uyanlar. (İlhan Berk, Turgut Uyar gibi.)
Bu görüşlerin ışığı altında Adımlar Dergisi şairleri, ‘gelenekten yararlanmayı’ benimsemektedirler. Adımlar; öncelikle Anadolu halkını, halkın sanatını, yaşantısını kendine dert edinmiştir. Yararlanma söz konusu olunca, Anadolu’nun bin yıllık tarihi içinde oluşan Kültür ve Medeniyet verilerine dayanarak bunların, tarihi akışı içinde yeniden değerlendirilmesine inanmaktadır. Adımlar dergisi, Türk-İslâm Medeniyeti ’ne yeni bir bakış açısıyla eğilecek, bunun değerlendirilmesi işini severek yüklenecektir. Bunu yaparken, sanat polemiklerine girmeden sühuletle, hareket edecektir. Milletimizin, bin yılda oluşturduğu Kültür ve Medeniyet verilerini, model olarak bir bütün halinde ele alacaktır. Genç ve dinamik kadromuzu kurmadan, gelenek konusunda ileri geri konuşmaktan şimdilik kendimizi uzak tutmak durumundayız. Zaman her şeyi en güzel biçimde bize sunacaktır.
(Adımlar, Aylık Sanat Dergisi, Ocak, 1971, Sayı:12, Erzurum)