Hisar Dergisi Şairlerinden: Yavuz Bülent Bakiler
- Mehmet Atilla Maraş

- 3 Kas 2025
- 7 dakikada okunur
Ben Antepliyim Şahin’im ağam
Mavzer omzuma yük
Ben yumruklarımla dövüşeceğim
Yumruklarım memleket kadar büyük
Bir yazarın birinci dereceden işi, yazmaktır. Ve bu sabah namazdan sonra, şair Yavuz Bülent Bakilerle olan hatıralarımı yazayım dedim. Kalem, kâğıt alıp çalışma masamın başına geçtim. Önce şöyle bir hafızamı yokladım. Yavuz Bülent Beye ait ne var bende diye hatıralarıma doğru gittim. Onu ilk nerede görmüştüm, nerede tanışmış, hangi şiir şölenlerinde beraber olmuştum?
Sene 1966. Urfa lisesinden Haziran ayında mezun olduktan sonra üniversite sınavlarına girmek için ‘Urfa Cesur’ otobüsüne binerek Ankara’ya geldim. Ankara’da Cebeci semtindeki Ankara Hukuk Fakültesi öğrenci yurdunda, bir hafta kalmak üzere misafir öğrenci olarak yerleştim. Benimle aynı yıl, Urfa lisesinden beraber mezun olduğumuz yakın arkadaşlarımdan Halil Alkan ve Mustafa Özgür’de bu öğrenci yurduna misafir oldular. Bize bu imkânı sağlayan, o tarihlerde Ankara Hukuk Fakültesinde öğrenci olan hemşerilerimiz Mehmet Çeçen ve Mehmet Güçlü Beylerdi.
Üniversite giriş imtihanına Ankara İktisadi ve Ticari ilimler Akademisi’nin büyük amfisinde girdim. Hayatımda ilk defa bu kadar kocaman bir dershane görüyordum ve adına ‘amfi’ diyorlardı. Amfiler, genellikle aynı anda yüzlerce öğrenciyle çeşitli derslerin yapıldığı sınıflardır.
Ankara’da yaz akşamları çok güzel olur. Ben de her akşam arkadaşlarımla beraber Gençlik Parkı’na gidiyor, sanki bütün Ankara halkı oraya geliyordu. Gençlik Parkının ortasındaki büyük havuzun bir yakasında ‘Luna Park’ vardı. Havuzun üzerindeki bir köprüden öbür yakaya geçiliyordu. Bazen Luna parka gidiyor, oradaki kalabalığa karışıyor, bazı akşamlar açık hava çay bahçelerinde programlar yapan ses sanatçılarını dinliyorduk. Halka açık, şehrin tek eğlence yeri burasıydı. Bu çay bahçelerinde, ilk defa ‘Sanat Güneş’imiz ünvanlıyla Türk Sanat Müziği’ne ait parçalar okuyan Zeki Müren’i ve yine ilk defa arabesk müziğinin büyük ismi Orhan Gencebay’ı dinlemiştim. Her iki sanatçıda o zamanlar çok genç yaşta meşhur olmuşlardı.
Gelelim Yavuz Bülent Beye. Onu, ben lise son sınıftayken aylık olarak takip ettiğim, onun da yazı kadrosu içinde olduğu ‘Edebiyat, Sanat Dergisi Hisar’dan tanıyordum. Bakilerin şiirleri çoğu zaman bu dergide yayınlanmaktaydı. Derginin sahibi, şair Mehmet Çınarlı idi.
Hisar dergisi, 1950 yılında Ankara’da yayınlanmaya başladı.1980 yılına kadar kesintisiz 30 yıl Türk edebiyatına hizmet ederek 277 sayı yayınlandı. Yayını boyunca ‘Garip Şiir Akım’ına karşı bir duruş sergiledi. Şairlerinin hepsi, çoğunlukla hece veznini kullanıyordu. Cumhuriyet dönemi edebiyat tarihimizde “Hisar Şairleri”, ya da HİSARCILAR’ diye anılırlar. Bu şairler aynı zamanda kendi aralarında bir ‘Ekol’ oluşturmuşlardı. Milliyetçi-Muhafazakâr dünya görüşüne bağlı, yerli ve milli bir çizgide edebiyat yapan bir şairler gurubuydu. Kimler vardı bu derginin şairler kadrosunda? Başta derginin sahibi ve başyazarı şair Mehmet Çınarlı olmak üzere; Mustafa Necati Karaer, Ayhan İnal, Yavuz Bülent Bakiler, İlhan Geçer, Bekir Sıtkı Erdoğan, Gültekin Samanoğlu, Nevzat Yalçın, Munis Faik Ozansoy, Nurettin Özdemir, Nüzhet Erman, Arif Nihat Asya. Özellikle Mehmet Kaplan ve Cemil Meriç, yazılarıyla derginin fikri temelini oluşturdular.
Ben Yavuz Bülent Bakileri Ankara’da tanıdım. Cebeci’de Hukuk Fakültesine yakın bir yerde, bir ‘Yer Sergisi’ndeki şiir kitaplarını karıştırırken gördüm. Onu daha önce resimlerinden tanıyor olduğum için bir bakışta, bu şiir kitaplarını eline alıp karıştıran kişinin o olduğuna hükmettim.
Genç, 30 yaşlarında, oldukça yakışıklı, tek ceket, kravat, düzgün giyimli uzun boylu biriydi. Cesaretimi toplayarak yanına yaklaştım ‘Siz şair Yavuz Bülent olmalısınız, değil mi? ‘Evet’ dedi. Siz kimsiniz? “Ben de kendince şiirler yazan, Urfa’dan Ankara’ya ilk defa gelen Mehmet Atilla Maraş’ım” dedim. Gülümsedi. İlk defa gördüğü ve hiç tanımadığı bu adama pek fazla iltifat etmedi. Kitap Sergisi’nden bir kitap satın alarak oradan uzaklaştı. Ben de arkasından hayretle bakakaldım.
O otuz yaşlarında tanınmış bir şair. Bense on yedisinde, şiir sanatının başlarındayım daha. TRT de çalışıyordu. Programlarda konuşuyor, o güzel sesiyle şiirler okuyup seslendiriyordu. Bir defasında onu, radyoda Mareşal Fevzi Çakmak’ı tanıtan bir programın sunucusu olarak dinlemiştim. Sesi etkileyici, Türkçeyi oldukça güzel kullanıyordu. Ses tonu ve diksiyonu düzgündü. Sonraki zamanlarda yayınlanmış bütün şiir kitaplarını temin ettim. Bütün şiirlerini sonra tek bir kitapta topladı. Adı: Harman.
Ailesi aslen Azerbaycan - Karabağ’dan gelip Sivas’a yerleşmiştir. Kendisi Sivas 1936 doğumludur. Ankara Hukuk Fakültesi mezunu olan Yavuz Bülent Bakiler, bir süre memleketi olan Sivas’ta avukatlık yaptı. Daha sonra Ankara’ya gelerek TRT’de çalışmaya başladı. Bir süre, Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı olarak görev yaptı. Yavuz Bülent Bakiler, 1978 yılında Ankara’da kurulan Türkiye Yazarlar Birliği’nin on dört kurucusundan biridir.
Hukuk Fakültesi, Ankara, Cebeci semtindedir. Orada banliyö tren istasyonu vardır. Öğrenciyken yazdığı ‘Cebeci İstasyonu ve Sen’ adlı şiiri o dönemlerde oldukça ses getirmişti.
Cebeci istasyonunda bir akşam üstü
İncecikten bir yağmur yağıyordu yollara
Yeni baştan yaşıyorduk kaderimizi
Sıcak bir kara sevda
Yüreğimizin başına bağdaş kurup oturmuştu;
Acımsı, buruk.
Mühürlenmişti ağzımız bir sessizlik içinde
Sessizliği üstümüzden atamıyorduk
Bir saçak altında kararsız, yorgun
Saatlerce duruyorduk
Kimse görmüyordu
Cebeci istasyonunda bir tren
Nefes nefese soluyordu
Gerilmiş bir keman teli gibiydik.
Ankara Kalesi’nde bir eski çalar saat
Bilmem kaça vuruyordu
Bir yağmur yağıyor inceden ince
İçimizdeki bin bir düşünce
Harmanlar misali savruluyordu
Islanmış bir ceylan yavrusu gibi
Tiril tiril titriyordun
Gitsek gitsek diyordun.
Yüreğimin atışından deli gönlümce
Sırıl sıklam, paramparça, permeperişan
Türküler söylüyordum
Ağlıyordun ağlıyordun…
Şimdi, şimdi seni düşünüyorum
Cebeci yollarında rüzgarlar esiyor, serin
Paramparça düşmüş gönül ufkuma
İki yıldız gibi gözlerin
Gel ey ciğerime saplanan hançer
Gel ey yüreğime oturmuş kurşun
Göçmen kuşlar gibi çok uzaklardan
Gel artık
Ne olursun.
Yavuz Bülent’le Hatıralarım
Eskişehir’de 1985-1991 yılları arasında TZDK Bölge Müdürü olarak görev yaptım. Eskişehir’de bulunduğum yıllarda Her yıl Mayıs ayının ilk haftasında ‘Yunus Emre Etkinlikleri’ çerçevesinde bir de ‘Yunus Emre Şiir Şöleni’ yapılırdı. Bu şölene daha çok sağ tandanslı milliyetçi şairler çağrılırdı. Ayrıca Valilik nezdinde, kültür müdürlüğü bünyesinde ve yurt çapında ‘Yunus Emre Şiir Yarışması’ yapılırdı.
Bu buluşmaların birinde, Vali, Maraşlı Hanif’i Demirkol’un makamında birkaç şairle beraber Yavuz Bülent Bakiler de var. Çay sohbetinden sonra kalkıp şölenin yapıldığı salona geçeceğiz. Ayağa kalktık ve Yavuz Bey, hiç unutmam şöyle bir cümle kurdu: “Önce şairler, sonra ve saireler” dedi. Etrafıma bakındım, bizden başka kimse yoktu. Demek ki Yavuz Bey şairleri ve şiir yazmayı çok önemsiyor, onlardan başkasını adam yerine bile koymuyordu. Onun bu tutumu, ağır insanlık suçu işleyen birinin sözü gibi geldi bana. Ne yani şairlerden başkasının var olmak hakkı yok mu? Ne demek istediğini anladım ve şuna hükmettim; insanın adı şaire çıkınca, zaman zaman zıvanadan da çıkabiliyor. Nefsini çok önemsiyor, bir benlik, bir egoya kapılıyor. Aynı şölene katılan şairlerden Bahattin Karakoç da Eskişehir’e şiir okumak için gelen şairlere “Omuzu Heybeli Gezginci Şairler” diyordu. Onda da aynı ego kabarmasını görmüştüm.
Sapanca Şiir Akşamları
Sapanca Belediyesi, Sapanca Gölü kenarında her yıl Mayıs ayı sonunda, “Sapanca Şiir Akşamları” adıyla şiir şölenleri düzenlerdi. Bunlardan ilki, Haziran 2001 yılında yapıldı. Bu etkinliğe bende davet edilmiştim. Etkinliklere sağ, sol demeden bütün kesimlerden şairler davet edilirdi. O gün bu etkinliğe katılanlar arasında; Ataol Behramoğlu, Faik Baysal, Faika Sarp, Hayrettin Uysal, Yavuz Bülent Bakiler, Bekir Sıtkı Erdoğan, Nurullah Genç, Fevzi Halıcı, Ayhan İnal, Bahattin Karakoç, gibi tanınmış şairler vardı. Bu etkinliklerde sağ mahallenin şairleri, sol mahallenin şairleriyle tanışır, aralarında dostluk köprüleri kurarlardı. Tabi bu etkinliğe katılan solcu şairlerin içerisinde Nazım Hikmet’i üstat kabul eden, Nazım hayranı şairler de vardı.
Bunlar, bir ikindi üzeri kendi aralarında toplanmış üstatlarını övücü konuşmalar yapıyorlardı. Ben de aralarına katılmış, onların yaptıkları şiir sohbetini dinliyordum. Uzaktan Yavuz Bülent Bakiler göründü. Topluluğa yanaştı. Nazım Hikmet muhabbetini duyunca birdenbire öfkelendi, parladı. Kendi aralarında sohbet eden şairlere ”Bırakın bu vatansız, komünist şair Nazım Hikmet muhabbetini” dedi. Birçok şey daha dedi. Adamlar neye uğradıklarını şaşırdılar, birbirlerinin yüzüne baktılar, Bu hakaretvari sözlere bir anlam veremediler ve hayli meyus oldular. Yüzlerini anlamlı bir keder kapladı. Üzüntüleri, kırılan onurlarının yansıması, yüzlerine vuruyordu. Ben derhal araya girip ortamı yumuşatmak adına “Bülent Abi dedim, sizin komünist dediğiniz şair Nazım Hikmet hangi dilde şiirler yazdı? Türkçe değil mi? Burada önemli olan ‘Dil’dir. Bırak, bizim de Türkçe yazan komünist şairlerimiz olsun!” deyince birden sustu, öfkesi biraz sonra dindi. Hata yaptığını anlamıştı. Çünkü Yavuz Bülent, Türk dili konusunda oldukça hassastır ve bu konuda asla taviz vermez. Türkçeyi ve Türk dilini oldukça önemser. Bir milletin varoluşunun anahtarı dildir. Bu açıdan kırdığı kalpler için üzüldü ve geldiği gibi yanımızdan uzaklaşıp gitti.
Ertesi gün şölene katılan şairlerin, meraklılara kitaplarını imzalamaları için imza günü tertip edildi. Ben, Yavuz Bülent Bakiler ve şair Bahattin Karakoç yan yana oturarak kitaplarımızı okuyuculara imzaladık. Onlarla şiir sanatı üzerine sohbet ettik.
Yavuz Bülent, yıllarca Türk Dili konusunda onlarca televizyon programları yapmış, yazılar yazmış, dilimizi her açıdan savunmuştur. Yavuz Bülent’le; Sivas’ta, Sapanca’da, Balıkesir’de “Su Çıktı Şiir Akşamlarında, Eskişehir’de “Yunus Emre Şiir Şöleninde”, İstanbul’da “Gülhane Şiir Akşamlarında” beraber olduk. 1998 yılında yapılan Gülhane şiir şenliğine katılan sekiz şairden bugün için yaşayan iki şair kaldık. Ben ve Bestami Yazgan. Şölene katılan ve bugün için hayatta olmayan diğer şairler şunlardır: Yavuz Bülent Bakiler, Ayhan İnal, Bekir Sıtkı Erdoğan, Erdem Bayazıt, Abdürrahim Karakoç ve Dilaver Cebeci.
Bülent bey beni her gördüğünde, her karşılaşmamızda “Aney”!..der, boynuma sarılırdı. Beni her gördüğünde ‘Aney’! deyip boynuma sarılan ikinci kişi de bizim üniversite yıllarımızda MTTB Genel Başkanı olan İsmail Kahraman’dır. (Sonradan TBMM Başkanı oldu.)
Ne yazık ki Yavuz Bülent Beyin Hazırladığı “Anne Şiirleri Antolojisi ”ne , benim bir on sekiz yaş şiiri olan ve anneme gurbette yazdığım ünlü Aney şiirimi almamıştır. Bu durumu kendisine yeri geldiğinde sorduğumda mahcubiyetinden kendini alamamıştır. Belki de o dönemlerde düşünce dünyamızın veya dünya görüşümüzün farklılığından olabilir, artık bilemiyorum.
Ankara’da, mülkiyeti Altındağ Belediyesine ait iki katlı bir ahşap konak, “Ankara Şairler Evi Müzesi” olarak tahsis edildi ve müzenin kuruculuk görevi bana tevdi edildi. İki yıl gibi bir süre içinde müzeyi kurdum. Halen bu müzede, Ankara’da yaşamış 33 şairin kitapları, şahsi eşyaları sergilenmektedir. Bu şairlerden birisi de Yavuz Bülent Bakilerdir. Ondan müze için şahsi eşyalarının bir kısmını istedim, İstanbul’dan iki çuval dolusu malzeme gönderdi. Tabi hepsini sergilemek mümkün değildi. Yazdığı kitaplar, aldığı, ödüller, plaketler, hakkında yapılan üniversite bitirme tezleri, şahsi birçok fotoğrafı vardı. Bu arada eşyalar 2016 yılında elime geçtiğinde Yavuz Bey henüz 81 yaşında bir delikanlıydı! Gençler ona sormuşlar “Yavuz abi kaç yaşındasın”? O da 18 değince gençler gülmeye başlamış. “Ben de onlara dedim ki rakamların yerini değiştirmişsiniz . Ben on sekiz diyorum, siz 81 diyorsunuz, hepsi bu.” diyerek bir espri yapmıştı. Ben de altında kalır mıyım? “Dedim Yavuz Abi sen benden daha gençmişsin. Öğrencilerim banada soruyorlar Hocam kaç yaşındasınız? Ben de diyorum ki onlara her seferinde, yaşım 33. Rakamların yerini değiştirseniz bile yine aynı kalıyor, 33. On yıllardır, yirmi yıldır bu böyle, çünkü yaşımı sabitledim ben. (Gülüyoruz.)
Bülent Bey, 28 Eylül 2025 günü sabahı, İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede 89 yaşında vefat etti. Allah ona rahmetiyle muamele etsin. Yazımı, Sivas için yazdığı bir şiiriyle noktalıyorum.
SİVAS HASRETİ
Ne güzel seni sevmek böyle uzaktan
Ve seni düşünmek bir çocuk hevesiyle
Her sabah yeniden ezan sesiyle
Müslüman Müslüman uyanan şehir
Bir Selçuklu nakışında seni bulmak ne güzel
Ne güzel seni duymak bir ney sesinde
Şemsi Sivasi’nin mübarek türbesinde
Kandil kandil yanan şehir
Halayların, türkülerin, çağırır beni uzaktan
Yüreğim hep, Mısmıl Irmak gibi tertemiz
Nerde Çifte Minaremiz Gök medresemiz?
Sımsıcak dualarla maziyi anan şehir.
Alaca karanlıkta yoksul kağnılar
Ağlar inim inim senin yerine
Tozlu sokaklarına, kerpiçten evlerine
Bakarak kendinden utanan şehir.
Tozunla, toprağınla, yoksul kağnılarınla
Yılın altı ayında yağıp duran karınla
Ve soğuk sularınla, serin rüzgarlarınla
Gözümde tütüyorsun can şehir.
Bir gün bir derviş gibi çıkıp gelirsem eğer
Görürsem bir daha gönül gözüyle seni
Anla bir rüzgâr gibi yüreğimden geçeni
Ve sonra anam gibi sar beni sultan şehir.
Bu yazı, Edebiyat Ortamı Dergisi'nin 2025 , Kasım-Aralık 107. sayısında yayınlanmıştır.