| Bizler Gökyüzü İnsanıyız | Röportaj Seher Büyükuçar, Meral Aydın
- Mehmet Atilla Maraş

- 9 Ara 2025
- 14 dakikada okunur
Günümüzün yaşayan şairlerinden Mehmet Atilla Maraş ile şiir anlayışından, gelecekteki projelerine kadar birçok konuyu konuştuk.
Türkçenin ilham kaynağı milyonlarca kelimeye mükemmeliyet anlayışı ile nefes vererek kulak ve gönül dolgunluğuna eriştiren, mana ve ahenk katarak koca bir dünya inşa eden, aşk sevgi, acı, sevinç vuslat gibi bize ait duyguları bize en güzel şekilde sunan, edebiyatı ve onun en süslü çocuğu şiiri, düşünce dünyanızı ifade etmek için tercih etme sebebiniz neydi? Bu şiir dünyasında yer alma isteğiniz ve hevesiniz hangi süreçler dahilinde ne şekilde gelişti?
Şiir öyle bir şey ki... Hadi şu gün yazmaya başlayayım deyip de başlanabilecek, program biçilebilecek, plana sokulabilecek bir şey değildir. Şiirle tanışmamın, şair olmamın esasında kaderimde olduğuna inanıyorum. En üst kader denilen levh-i mahfuzda, biz henüz dünya âlemine gelmeden evvel ruhlar diyarında, herkesin kaderine bir şeyler düşerken bize de böyle bir şey bahşedilmiş. Bu durumu biraz daha kronolojik süreç olarak irdelersek, mesela ilk başta ilkokuldayken okumaya çok meraklı olduğumu söyleyebilirim. Oldukça başarılı, azimli, derslerine odaklı bir öğrenciydim. O yaştaki çocukların yapabileceği şeylerin sınırlarına inat okula başlar başlamaz kerrat cetvelini çok kısa sürede ezberlemiş, yine yaşıtlarımdan evvel okumayı yazmayı öğrenmiştim. Türkçe ve matematik derslerine olan ilgim bir hayli yüksekti. Nerdeyse her şeyi okurdum. Bunun haricinde okulu şiir konusunda temsil eder, milli bayramlarda tören alanlarında şiir okurdum. Şimdi düşünüyorum da bu durum bana sahip olduğum medeni cesaretin kaynağını ve temelini oluşturmuş.
Ortaokulda şiire olan ilgim ve edebiyata olan sevgim devam etti. Ancak bugünlere gelmemde, şiire olan aşinalık ve beceri kazanmamda ilkokuldan beri yaptığım sözlük çalışmalarının büyük rolü vardır. Zira şiir yazmak için kelime dağarcığının geniş olması, Türkçeye olan hâkimiyetin kuvvetli ve düşünce ufkunun açık olması önemlidir. Ve buna binaen ben de Türkçe sözlüğümü yanımdan eksik etmez, sürekli sözlük okur ve çalışırdım. Bir gün Cahit Sıtkı Tarancı’nın eski samanlı kâğıtlara basılmış, 16 sayfalık, küçük ama tesirli “Cahit Sıtkı‘dan Seçmeler” adında bir risalesi elime geçti. Ölüm temasını içten, samimi, gerçekçi ve bizden biri olarak anlatan Cahit Sıtkı ve onun üslubuyla cana kavuşan şiirleri, beni derinden etkiledi. Bu şiir dünyasına girişim için oldukça önemli bir adımdır. Ondan etkilenmem üzerine ben de “ Ölüm Saati” isminde ilk şiirimi yazdım ve fakat bu şiiri hiçbir yerde yayınlamadım.
Lisede ise yazmak hayatımın önemli bir parçası haline gelmişti. Şahsi defterimde herkesin bihaber olduğu, hece vezni ile tertiplediğim, şiirler yazmaya devam ettim. O zaman Urfa’dayken lisemize kendi branşından öğretmenler hiç atanmazken ilk defa edebiyat fakültesini bitirmiş, şiir sever genç bir bayan öğretmen bizim okula tayin edilmişti. Şiiri teknik bakış açısıyla özümsemem ve bilhassa aruz vezni ile tanışmam bu öğretmenimiz vesilesiyle oldu. O bize daha çok Ümit Yaşar Oğuzcan'ın şiir kitaplarını okuturdu. Daha sonraları şiire olan ilgimi keşfeden hocamız bana aynı şairin “Karanlığın Gözleri” adında bir şiir kitabını getirdi. Kitabın kapağı simsiyahtı ve üstünde kırmızı renkte ’Karanlığın Gözleri’ yazıyordu. Kitabın kapağını aralayınca bembeyaz bir zemin üzerinde simsiyah harfler yer alıyordu. Bu sayfadaki mısralar sayfanın neredeyse ortasından başlıyor, şiir tamamlanmadan bir başka sayfaya geçiliyordu. Böyle bir kitapla ilk defa karşılaşıyordum. Kâğıt kıtlığının yaşandığı o yıllarda kâğıdın böyle israf edilmesine bir anlam veremiyordum.
Daha sonra başka şairleri de okudum. O dönem sahip olduğum kelime dağarcığına uygun olarak gündelik ve derinlikten uzak, daha çok basit anlatımları şiirlerinde tercih eden Orhan Veli’yi okumak daha kolay gelmişti.
Lise ikide, okulun Duvar Gazetesi gibi birçok mahalli gazetelerde şiirlerimi yayınlatmaya başlamıştım. Lise sonda ise “ Eski Kent” adında Urfa’yı anlatan bir şiir yazdım. Bu şiiri, ilk yayımladığım şiir olarak kabul ediyorum Lise sona doğru, aynı kafadan edebiyatsever bir arkadaşla karşılaştım. Bu Oğuz Tümbaş’tı. Çok güzel dostluklar kurduk onunla. Edebiyata dair sohbetler adına her hafta düzenli olarak toplanıyorduk. Bu durum, bana yalnız olmadığımı hatırlatırken bir yandan da edebiyata daha sıkı sarılmamı sağladı. Şiire dair yolculuğumun ilk safhaları bu şekildedir.
Sanatçıların hak ettikleri değeri, çok sonra görmelerinden de anlaşıldığı üzere sanat ve sanatçıya değer ve desteğin hakkıyla görülmediği ülkemiz koşullarında bu konuma gelene kadar neler yaşadınız? Özellikle yeni yazmaya başladığınız gençlik dönemlerinizde bu konuda karşılaştığınız sorunlar nelerdi? Şu anki Türkiye koşulları ile mukayese ederek anlatır mısınız?
Şiir ve yazı oldukça meşakkatli bir uğraştır ve ancak sevmeniz halinde istikrar sağlanabilir. Aksi halde bir müddet sonra sıkılır bırakırsınız. Bu anlamda edebiyata gönüllü arkadaş topluluğunda yer almanız, böyle bir sanat ortamında bulunmanız birbirinizi heveslendirmek, desteklemek, edebiyata olan ilgi adına oldukça önemlidir. Biz de zamanında böyle güzel bir ortamda arkadaşlarla Balıklı Göl adlı aylık dergimizi yayınlamıştık. Her ay sonu ise farklı illerde dergi çıkaran gruplarla dergi paylaşımı yapardık. Ayrıca büyük şehirlerde çıkan Varlık, Hisar gibi dergilerde, şiirlerimizin yayınlanması için çalışırdık. Bu dergilerde yazmak bizim ufkumuzdu. O zamanlar çoğunlukla hece vezniyle yazdığımız şiirler ağırlıktaydı. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Necip Fazıl, Cahit Sıtkı gibi büyük şairlerden sonra ilerleyen zamanlarda yeni yeni Atilla İlhan, Sezai Karakoç gibi serbest vezinle yazan farklı tarzlara sahip edebiyatın önemli şairleri ile tanışmaya ve bu sayede şiir teknikleri açısından daha geniş anlamlar edinmeye başlamıştık. Bu şairler, bizim örnek aldığımız kimselerdi. Bu üstatlara erişebilmek adına birçok dergiye şiirlerimizi gönderdik ve şiirlerimiz yayınlandı. Ancak bu şiirlere baktığınızda çoğunlukla aşk temasının dışında şiirler yazdığımı görürsünüz. Çünkü bizim zamanımızda, varlığın temeli olan bu duyguyla yazılan şiirlere biraz kekre bakılır, çoğunlukla bizlerden uzak tutulur, ayıp karşılanırdı. Kimse bu duygunun asli değerini bize anlatmamış, tanıtmamıştı. Bu tema adeta yasak gibiydi. Onun için bu temadan biraz yoksun kaldık. Dolayısıyla bu aşk temasını içeren çok fazla şiirim bulunmuyor. Ancak, bu temaya ilham kaynağı olan duygu, sadece şiire değil hayata dair oldukça değerli anlamlar barındırır. Hatta bu duygunun ne kadar önemli olduğuna dair güzel bir örnek verebilirim. Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, Erdem Beyazıt ve Rasim Özdenören gibi önemli ustaları etkilemiş olan Fethi Gemuhluoğlu Ağabey; İstanbul’da bir petrol şirketinin genel sekreteri iken, şirket fonundan öğrencilere burs yardımında bulunan bir projenin sorumlusu idi. Ancak, öğrencilerle yaptığı mülakatta onlara, “Çocuğum sen hayatında hiç âşık oldun mu ?” şeklinde oldukça ilginç bir soru soruyormuş. Tabi çocuk şimdi ne desin. Soruyu duyar duymaz afallıyor. O zamanlar çoğu öğrenci, okumak için kırsal kesimden gelmiş olup imkânları kısıtlı, zar zor üniversite kazanmış talebelerden oluşuyor. Ancak sonuçta bu sorunun cevabına hayır diyenler değil, evet diyenler mülakatı geçmiş ve bursa hak kazanmışlar. Aslında Fethi Ağabeyin özellikle bu soruyu tercih etmesinde birçok önemli sebep bulabiliriz. Bir kere onun da gayet iyi bildiği gibi -sadece beşerî olmak zorunda değil- birçok örneğiyle dahi aşkı tanımayanın merhameti de olmaz. Bir insanın, kimi severse sevsin, karıncayı dahi ezmekten imtina etmesinin adı, Aşk’tır. Aşk, Allah’ı tanımanın başlangıcıdır. Aşkın bir başka görünümü ise dostluktur. Fethi Ağabey’in “Her şeyle dost olunuz, ancak uykuyla değil” şeklindeki bir cümleyi paylaştığı “Dostluk” adlı kitabında, buna örnek verebiliriz. Nuri Pakdil’in Fethi Ağabey’e ithaf ettiği “Bağlanma” adlı eserinde özellikle bu konuya yönelik anlatımlara rastlarız.
Bir şairin şiir yazarken asıl gayesi ne olmalı? İçinde yaşadığı topluma karşı sorumluluğu nasıl olmalıdır?
Şair; toplumun önünde koşan, topluma faydalı olma konusunda gönüllü, insanlığa karşı sorumlu olan kimsedir. Çünkü bu kişilerin gözlemleme yeteneği, sezgi gücü, ayrıntı farkındalığı yüksek olduğu gibi, şairler, bakınca gören kimselerdir. Sezai Karakoç ‘un da dediği gibi; Şair, karanlık gecede, kara taşın üzerindeki kara karıncanın kara gözlerini gören adamdır. Şair, insanlık için kendini adamış ve feda etmiştir ki bundan zerre kadar kaygı duymaz. Sezai Bey; tüm hayatını sanata adamış, bir nevi sanatıyla evli, dünyaya fazlasıyla bel bağlamayan nadir insanlardandır. Dolayısıyla şair olan kimse, iyiye güzele ve doğruya ulaşmak için ter döken ve bu anlamda topluma önder olması dolayısıyla bu üç önemli şeyi yaşam felsefesi haline getirendir. Bundan dolayı şair; sıra dışı, norm dışı bir adamdır.
Vahyin rehberliğinden, akıl ve ilimden uzak kalması dolayısıyla belki de en zor günlerini yaşayan bugünkü Müslümanların içinde özellikle Müslüman bir şairin, sahip olması gereken duruş ve istikamet ne olmalıdır? Bir şairin taşıyacağı İslami duruşun toplum üzerindeki etkisi ne derece mümkündür? Bunu yaparken şair, evrenselliğinden taviz vermeden bu dengeyi nasıl kurmalıdır?
Dil, din, ırk, renk, cinsiyet farkı gözetmeksizin dünyadaki tüm şairlerin kumaşı aynıdır. Şair olmaları dolayısıyla aynı yolda yürümeleri, aynı amaçları ve kaygıları taşımaları, farklı dillerde aynı şeyleri anlatmaları, paylaşmaları onların ne kadar evrensel bir işin işçileri olduğunun bir göstergesidir. Bu hal kesinlikle tesadüf değildir. Ancak geride kalan tüm farklılıklarsa herkesin kendi seçimlerinden oluşur. Bu temel unsurlar ışığında kendimize gelirsek şayet ben şahsımı tanımlarken; en başta hiçbir siyaset, ideoloji ve çerçeveye ait olmayan, bağımsız, bağlantısız, özgün ve özgür bir Müslümanım ve elbette şairim. Sahip olduğum öncelikli kimliğim, bana, İslam’a ve Kuran-ı Kerim’e olan hâkimiyeti, bilgiyi, hassasiyeti gerekli kılar. Bunların sonucunda da onu okumamı, içerdiği mesajlara farkındalık geliştirmemi, nefsime tatbik etmemi, nefsimle barışık olmamı sağlar. Dolayısıyla bu dediklerim bir birey olarak insanlığımdaki, benimsediğim kimliğimi, şair olarak ise sahip olduğum duruşu, istikameti inşa eden önemli unsurlardır. İlk önce “Ben kimim” sorusuna cevap vermek gerekir. Şairlerin arayış yolunda cevaplamak istedikleri soruların başında gelir bu. Mesela, Necip Fazıl “ Ben neyim ve bu hal neyin nesi?” ”Yetiş, ey sonsuz varlık muhasebesi! “ şeklinde sorularla kendini aramıştır. Ne yazık ki kendini fiziksel ve metafiziksel anlamda tanımayan, tesadüfi yaşayan bir toplumla karşı karşıyayız. Kötü bir durumdur bu. İnsanları Allah'a çağıran, Salih amelde bulunan ve “Gerçekten de ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fusillet-33).
Erdem Beyazıt kendini tanımlarken bir şiirinde şöyle demektedir:
Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım
Dallar meyveye dursun toprak tohuma dursun
İnsan barışa dursun selama dursun zaman
Sabır savaş zafer adım: MÜSLÜMAN
Dolayısıyla toplumumuzdaki gençlerin kendilerini ve kimliklerini tanımlarken bu inançlı şairleri okuması ve onların rehberliğinden istifade etmeleri son derece önemlidir. Bir başka ifadeyle şairi anlamakla kişi kendini anlayacaktır. Sezai Karakoç “Kar” adlı şiirinde de bunu şu şekilde ifade etmiştir:
Bu adam o adam gelip gider
Senin ellerinde rüyam gelip gider
Her affın içinde bir intikam gelip gider
Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın
Daha sonra yani kişi kendini tanımlamasının akabinde geleceğini düşünmeye ve geleceğine yön vermeye başlar. Yunus Emre kendine has anlatımıyla şöyle ifade etmiştir bu durumu:
Bir korku düştü canıma
Acep n’ola benim halim
Derman olmaz ise bana
Acep n'ola benim halim
Canım tenimden üzüle
Gitmek yararı düzüle
Bu suret nakşı bozula
Acep n'ola benim halim
O zaman diyebiliriz ki şairler, bizi bize öğretir, kendi farkındalığımızı bize sunarlar. Ve sonucunda da kendini tanıyan insan, Allah’ı Teâlâ’yı tanımaya başlayacaktır. Bu bir aşamadır ve sonunda insan bir sorumluluk bilincine kanat açar. Nihayetinde ise dünyanın zorlu bir imtihan yeri olduğunun farkına varır. Bunlarla beraber şiirin teması da ortaya çıkar.
Şiir hayattan ve toplumdan kopuk olamaz, olmamalıdır. Hayatı, ölümü, metafiziği, dirimi, aşkı, tabiatı, felsefeyi, tarihi, dünyayı, evreni anlatan şiirin kapsamı oldukça geniştir. Biz şiire böyle bakıyoruz ve esası da budur şiirin. Hayatın içinden bir nimeti yani şiiri, bana bahşettiği için de Rabbime şükrediyorum. Bazı kimselerin anlayışının aksine şiirin boş işlerden ibaret olduğu düşünülemez. Tekrar İslam ve edebiyata dönersek bu iki olgu da insanlığın duruş ve doğrultusunu aydınlatır. Bu doğrultuda ve işin esasında ben, Müslümanım. Toplumcu ve gerçekçi bir çizgide ilerlemeye gayret eden bir şairim.
Birçok şairin mevcut ideolojiye kalemlerini satmadıkları için sürgün edildiği hapse tıkıldığı, daktiloları zincirlendiği alaşağı edildiği mazi hakikatleri ve özellikle de Aydın’da yaşadığınız o sürgün anılarınız ışığında ‘bir şair ne kadar özgürdür’ sorusuna ne cevap verirsiniz?
Yazmak özgürlük işaretidir. Yazıyorsanız özgüsünüzdür bir defa. Ancak tarih boyunca bu prangalardan azade yaşama felsefesi, bazı kimselerin hoşuna gitmemiştir. Felsefecilerin, ilim ve düşünce adamlarının, sanatçıların hür düşünceleri, hür bakış açıları, objektif ve kayıtsız oluşları ekmeklerine yağ sürmedikleri iktidarlar tarafından sindirilmeye çalışılmış, dışlanmış, kötü muameleye maruz kalmışlardır. Fakat elbette iktidarların bu tür davranış ve tutumları sanatçıları korkutmaz.
Beni Allah tutmuş kim eder azat
Mısraı “Zindandan Mehmet'e Mektup” adlı şiirinde paylaşan Necip Fazıl gibi dik duruşlu, irade sahibi şairler buna en güzel örnektir ki bu kimseleri gayelerinden vazgeçirecek hiçbir güç olmamıştır. Çok defa hapse tıkılmış, senelerini demir parmaklıklar ardında geçirmiş olmasına rağmen Necip Fazıl, yazmaktan bir an dahi geri durmamıştır. Yani şairi, hapse tıkmakla, korkutmaya çalışmakla, prangalar vurmakla dizginleyemezsiniz.
Kendi hayatıma gelirsem, benim hayatımda hapishane hatırası olmadı. Şu da aşikârdır, şairler toplumun önünde duran öncü kimselerdir. Şair, Hak olduğuna inandığı şeyleri yazmaktan kaçınmamalı ve fakat bunu yaparken de yapıcı olmanın aksine yıkıcı, kışkırtıcı ifadelere yer vermemelidir. Elbette şair olağandışıdır ve kalıpları kabul etmeyecektir.
Ben Yazarlar Birliği Genel Başkanıyken yazılarından ötürü hapse düşmüş yazarların tüm yazılarını her fikirden ve inançtan bir grup arkadaşımla derleyerek bir kitap oluşturduk. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına kendimiz aleyhine suç duyurusunda bulunduk. Hepimizin inandığı şey fikir ve inanç özgürlüğü olduğu kadar düşünceye hiçbir engelin konulamayacağı ilkesiydi. Zaten asıl olan suç, bireyin özgürlüğüne müdahil olunmasıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisinde, beş sene İnsan Hakları Komisyonu’nda görev yaptım. Bireylerin maddi ve manevi varlıklarının gelişmesi, özgürlüklerinin ve haklarının korunması adına çalıştım. Bundan dolayı bir dönem mahkeme süreci geçirsem de beraat kararı alarak ne kadar doğru bir işin arkasında olduğum, yargı önünde kanıtlanmış oldu.
Şiir anlayışınız nedir?
Her şairin üslubu, şiire bakış açısı farklıdır. Dolayısıyla kendi şiir anlayışımı ifade edersem ben şiirlerimi serbest vezinle şekillendirmeyi tercih ediyorum. Serbest ölçü, konu kısıtlamalarına, şekil kısıtlamalarına, sabit kurallara nazaran biraz daha esnek, biraz daha özgürdür. Ancak bu demek değildir ki serbest vezinle yazılan şiirler düzensiz, uyumsuz, ahenksiz olsun. Dolayısıyla en başta şiirin bir anlamı olmalıdır. Hayattaki her şeyin ve dahi bizzat hayatın manası mevcut iken, hayatın içinden, insanla önemli derecede ilişkili olan şiirin manasının olmaması normal değildir. Şiirin olmazsa olmaz bir diğer unsuru, şiirdeki ahengi ve ritmi sağlayan musikidir. Bu unsurdur ki şiiri düzyazıdan ayırır.
Kelimelerin raksı demek olan şiir, içerdiği ritim sayesinde etkili bir söz sanatı haline gelir. Bu kaideler, sadece bizim edebiyatımızın değerleri değil, evrensel olarak aynı zamanda batı edebiyatında da bulunan değer ve ilkelerdir.
Şiir sanatında, güzelliğin ve mükemmelliğin peşinde olmak esastır. Bu ideale erişme hususunu düşünen, ‘Has Şiir’i benimsemiş bir hayli şairimiz vardır. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Nurettin Özdemir, gibi şairler buna birer örnektir.
ŞİİR
Bir şiir okumak yalnız bir şiir
Ah bu şairliğin götürür seni
Yurdundan çok uzak maviliklere
Elinde değnekler ayağın kırık
Sevgilim şairlik bir deliliktir
Sanma bu delilik ne son ne ilktir
Fuzuli, Bâki ve Nabi’den beri
Bir hüzün bulutu sarar her yeri
Tenhada yalnızlık akşamüstleri
Sihirli bir ülkeden gelen şiirdir
Müslüman şair kimliğini üstlenmenizden kaynaklı olarak anlatma isteğiniz, rehber olma istikametiniz ve paylaşma sorumluluğunuzun olması dolayısıyla şiire ve şiirin gücüne olan inancınızın ilk günkü gibi sağlam olması, size hayranlık duyan kimseleri haklı kılacak cinsten. Ayağınız kırıldığı halde görevinizin başında olma azmini anlatan bu yukardaki şiirinize ilham veren olayı anlatır mısınız? Şiiri bu denli fedakârlıklara değer kılan şey nedir?
Bu şiirde iki farklı hatıra var. İlki şu; 2000 yılında elli ülkeden elli şairin katıldığı bir programa davet edildiğim için, Türkiye'yi temsilen Malezya'ya gittim. On bin kilometrelik yola bir şiir okumak için gidilir mi diyenler oldu, evet gidilir dedim. Çünkü şairlik çılgınlıktır ama güzel bir çılgınlık. On gün kaldım orada, küçük bir şiir okumak için. "Düşün biraz da" adlı şiirimi okudum. Hem ülkemi temsil etmek hem de birçok ülkeden gelen dünya şairleriyle tanışmak hoş bir hatıra oldu.
İkinci anı ise 1996'da Türkiye Yazarlar Birliği’nin Kongresi vardı. Ben de o sıralar yönetim kurulu üyesiydim. Balıkesir'de TZDK Bölge Müdürü olarak çalışıyordum. Kongreye gitmek için akşam otobüse bindim. Sabaha karşı Eskişehir-Sivrihisar yolunda arabamız şarampole kayarak takla attı. Birkaç kişi öldü, benim de ayağım kırıldı. On beş gün Eskişehir Devlet Hastanesi’nde yattım. 3 aylık sağlık raporu aldım. Rapor bittiğinde değneklerle yürüyebiliyordum. O sırada bana Ordu’daki bir şiir şöleni için gelir misiniz diye sordular. Gelirim dedim, söz konusu şiir olunca gerisi teferruattır dedim. Koltuk değneklerimle Balıkesir'den kalkıp Karadeniz’e, Ordu'ya gittim ve bir şiir okuyup geri döndüm.
Kısa bir süre sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Gülhane Parkı'nda düzenlenen "Gülhane Şiir Şenlikleri “ne gittim. Şenlikte; Yavuz Bülent Bakiler, Abdurrahim Karakoç, Bestami Yazgan, Ayhan İnal, Bekir Sıtkı Erdoğan, Dilaver Cebeci ve Erdem Bayazıt vardı. Sekiz şairin içindeydim. Sıram gelip de sahneye çıktığımda bir hata yaptım ve "Şiirin yollarında kırıldı ayaklarım, şiirin yollarına kurban olsun ayaklar." dedim. Ve birkaç gün sonra yine bir şiir şöleni için yola çıkmıştım ki tekrar kaza geçirdim. İyileşmeye başlayan ayağım aynı yerden bir daha kırıldı. Bu sefer bir sene çektim kırık ayağın sıkıntısını.
Balıkesir’den Ankara’ya gelmiş, bölge müdürlüğünden sonra terfi etmiş, genel müdür olmuştum. Her gün görev yerime koltuğumdaki değneklerle gidip geliyordum artık.
Günümüzde doğanın temiz havasını, samimi sıcak komşuluk ve dostluklardan habersiz yaşamak durumunda kalmış şehir insanlarının çoktan unuttuğu o temiz köy hatıralarına ve yaşantılarına çok uzak bir kimse değilsiniz. Hayatınızın azımsanmayacak kadar önemli bir zaman dilimini taşrada geçirmiş biri olarak, yaşadığınız o çevrenin şiirlerinize ve şairliğinize etkisi nasıldır?
Mesleğim gereği Anadolu'yu bir baştan bir başa gezmiş biriyim. Çünkü ziraat mühendisiyim, toprak adamıyım, köylüyüm, işçiyim ve çiftçiyim. Dolayısıyla hem alt tabakayla hem üst tabakayla temas etme şansı buldum. Benim derdim, Anadolu insanının ihmal edilmemesi, onların farkında olunmasıydı. İnsanlarımızı onların durumundan haberdar etmekti. Bu yüzden tüm şehirleri ilçe ve köylerine kadar gezip dolaştım. Onlarla çalıştım.
Anadolu güzel bir topraktır. Anadolu deyip geçmemek gerekir ama şimdi hepimiz şehirlere doluşup köyleri terk ettik. Nüfusun %77’si şehirlerde yaşıyor ve şehrin ne hale geldiğini görüyoruz. Daha da kötü bir duruma gelecek bu gidişle. Elli sene sonra şehirler yaşanmaz olduğunda, kişiler köye geri dönmek zorunda kalacaklar.
Köylülük başka bir olgudur. Köylü olmak kötü bir şey değildir. Köy, saflığın ve temizliğin yeridir. İnsanlar o kadar kötü değildir buralarda. Kötülük, şehirlerde olur, mesela herkes birbirine çelme takma derdindedir ama köyde herkes biri biriyle tanışık olduğu için birbirlerine kötülük etmeyi beceremezler. Bunlara dikkat çekmek adına, yaşadığım toprakların ve Anadolu'yu çok iyi tanımamın, şairliğime büyük etkisi oldu diyebilirim.
Sen ki beyim hayatında
Yer açmadın edebe
Benim gözlerimin yere değdiği yerde
Toprağa bakmak
Göğe bakmaktan değerli sayılmıştır.
Şiirlerinizde bediî tefekkür unsurları dediğimiz his, fikir, hayal, inanç ve idealleri yoğunlukla kullanan biri olarak şiirlerinize esin kaynağı olan şeyler nelerdir? Tefekkür şiirlerinin çok olmasında mesleğinizin bir etkisi var mı?
Var, elbette etkisi var. Toprakla uğraşmak toprak olacağımızı hatırlatır. Ve aslında bu şiirdeki "toprağa bakmak" ifadesini sadece fiilen toprağa bakmaya değil edep meselesine de değinip kibirli olmamayı anlatmak amacıyla kullandım. Toprağı tanıyıp engin olmak gerekir. Çünkü mütevazılık insana çok yakışır. Kibri yok edecek şey de enginliktir.
Gökyüzü, başlı başına bir şiirdir. O yüzden burada gökyüzünü de ayrı tutmamak gerekir ki bizler gökyüzü insanıyız. Çünkü öldüğümüzde, bedenimiz topraktan geldiği için aslına dönüp toprağa iner, ruh da sonsuzluğa karışıp gökyüzüne gider.
Türk edebiyat tarihine damgasını vurmuş Yahya Kemal gibi önemli şairlerin sıklıkla kendi dönemlerinde yaşanan toplumsal sıkıntılarını ele alarak toplumun kendi kimliklerini hatırlama ihtiyacı duyduğu dönemlerde şiirleriyle rehber olmayı tercih ettiklerini görüyoruz. Sizce şairin yazın dünyasını, kalemini toplum ve toplumsal olaylar etkiler mi?
Etkilemez olur mu, şair de toplumun bir ferdidir dolayısıyla şairi toplumdan kopmuş olarak göremeyiz. "Toplumsa toplum, bana ne bundan" diyerek onları ciddiye almayan şairler var ama ben onları önemsemiyorum. Toplumun önüne çıkarak öncü olma iddiasında bulunan, topluma yön gösterici yazar, şair her kimse toplumla bütünleşerek örnek ve rehber olması lazım. Gerçek şairler, toplumun önde giden kişileridir. Bu yüzden ciddiye alırlar toplumu. Çünkü her şeyden önce insandır şair. Hele inanmış bir insan isen işin daha da zor, bu durumda mesuliyetin artar. Hem inanmış şairsin hem de böyle olmaması gereken şekilde kibirleniyorsun, olmaz! Dört dörtlük olmaya çalışacaksın, “ya ol ya öl”prensibince.
Özellikle şairler için, duygu yoğunluğunun önemli olduğunu, çünkü şiirin bu hal üzerine inşa edildiğini düşünürsek, hayatın önemli evrelerinden olan ebeveynliğin, şiir üzerinde ne gibi etkisi vardır? Sizin şiirinizde baba olmanın verdiği bir farklılık meydana geldi mi?
Tabiatın kanunu olarak insanlar doğarlar, büyürler, ürerler ve ölürler. Her şey bir hareket halinde, değişim ve dönüşüm içindedir ki cansız hiçbir şey yoktur bu evrende. Bu açıdan insan hayatına bağlı olarak meydana gelen değişiklikler önemlidir. Evet, şair anne veya baba olursa ortaya daha iyi eserler çıkacağı aşikârdır. Tabi ki benim şiirlerimde de değişiklik oldu. Hatta yedi şiir kitabımı yedi ayrı evladım saydım.
Bir söyleşinizde "Biz, millet olarak şairiz" ifadesini kullanmıştınız. Ulus olarak bize bu ilhamı veren nedir sizce?
Bu durumu iklime ve coğrafyaya bağlayabiliriz. Mezopotamya, insanlık tarihinin başladığı yerdir. Dolayısıyla onlarca medeniyet bizim topraklarımızda yaşamış ve her biri bize farklı bir kültürü miras bırakmıştır. Medeniyet olarak zengin bir iklime sahip olduğumuz gibi söze ve sanata değer veren atalarımızın olması da çok önemlidir. Elbette her medeniyette kültüre önem verilmiştir fakat bizim geçmişte atalarımızın aldıkları eğitimde söz ve şiir vardır. Özellikle sözün güzel ve etkili söylenmesi konusunda titiz davranmışlardır. Dolayıyla coğrafyamızda büyük söz ustaları yetişmiştir. ‘Selimi’ mahlasıyla şiirler yazan Yavuz Sultan Selim'in şiirleri müthiştir. Fatih Sultan Mehmet’in, ‘Avni’ mahlasıyla yazdığı şiirleri vardır. ‘Muhibbi’ mahlasıyla şiir yazan Kanuni de öyle. Devletin başındakiler güzel sözle bu kadar ilgiliyken tebaa boş mu durur? Onlar da şiirle ilgileniyorlardı. Yani toplum hem divan şiirini biliyordu hem halk şiirini. Belki okuma yazma bilmiyordu ama dinleyip ezberliyordu şiirleri. Şiir her zaman vardı bizim toplumumuzda. "Millet olarak şairiz." ifadesinde bunu kastediyorum. Bakın şiir insanı nerelere götürüyor. Benim şiir anlayışım yani şiirden anladığım da bu.
Ankara-Hamam Önünde var olan "Şairler ve Yazarlar Evi’ni kuran ve yürüten kişi olarak, bu değerli yapının oluşum süreci ile fikrin nasıl ortaya çıktığını bize kısaca anlatır mısınız? Bundan sonrası için var olan hayalleriniz nelerdir?
İnsanın hayalleri bitmiyor. İnsan zaten hayal ettiği için var. Hayaliniz biterse robot olursunuz. Her şey bir hayalle başlar. Gerçi Mehmet Akif Ersoy;
Hayal ile yoktur benim alışverişim
İnan ki ne söylemişsem bilip de söylemişim.
Dese de bu onun görüşü. Tabi ki benim de her insan gibi, yaşıyorsam, hayallerim ve projelerim var. Bitmiyorlar, ancak ölümle biterler. Birçok şey düşünüyorum. On sekiz yaşındaki bir genç gibi bakıyorum hayata. Aklımdaki projeler sadece ulusal değil uluslararası olanlar da var. Mesela diyorum ki yurtdışındaki yazar ve şairlerin bir kısmını ülkeye davet etsem ya da çevremdeki yazar ve şair dostlarımı alıp oralara götürsem.
Şairler ve Yazarlar Evi de benim hayalimin bir mahsulüydü. Tam yirmi beş yıl önce Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı’yken aklımdaydı bu fikir. Duvarlarda Yahya Kemal'in, Nazım Hikmet'in, Mehmet Akif'in, Ahmet Arif’in şiirlerinin olduğu bir yerde, yazarlar ve şairler edebiyat sohbetleri yapsın, edebiyatı seven güzel yürekli insanlar da gelip dinlesin istiyordum. 2013’te bir gönül insanı olan Altındağ Belediye Başkanı Sayın Veysel Tiryaki'ye bu hayalimi anlattım. Bana imkân sağlayıp bu konağı bana tahsis etti ve hayal gerçek oldu. Niyetim bu mekânı gönül insanlarına açmak. Sevgi taşıyan, nefretten uzak kalp ve ruh sahibi insanları şiirin aracılığıyla kaynaştırıp bir araya getirmek. Başka da bir gayem yok. Bunun dışında kitap projesi olarak sanat ve edebiyat üzerine kaleme aldığım denemelerim kitaplaşacak. İlk cildi çıkmış olan "Şair ve Yazar Dostlarım" adlı anı türündeki kitabımın ikinci cildi çıkacak. Ve son bir şiir kitabı…
Şiirlerinizdeki gerçeklik payı ne kadardır? Yani hayatla alakalı yaşanmış şiirler mi, yoksa gerçeği yansıtmayan, hayalî veya kurgusal şiirler midir şiir tarzınız?
Şiirlerimin büyük çoğunluğu hayatla irtibatı olan ya kendi yaşamımda ya da başkalarının yaşantısında şahit olup yazıya döktüğüm olaylardan oluşuyor. Bence böyle olmalı yani hayatın içinden olmalı şiirin konusu, hayata dönük olmalıdır. Benim için önemli olan yaşanmışlıktır. Gerçek olması mümkün olmayan ütopik şiirler de yazılabilir ama ben kurgu şiir istemiyorum. Son zamanlarda herkes bu şekilde kurgu şiir yazmaya başladı ama ben öyle değilim. Geleneğe bağlı, şiir köklerime bağlıyım. Divan şiiri yazarak onları tekrar etmiyorum ama Fuzuli'den başlayarak gelen şiir akışının tüm bu halkaları tanıyıp kabul ediyorum. Üzerine ben ne koyabilirim diye düşünerek şiirlerimi yazıyorum. Benden sonra gelen de üzerine bir şey koysun ve bu şekilde devam edip gitsin.
Vakit ayırıp sohbetinize bizi dâhil ettiğiniz için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
Not: Edebiyat Ortamı Dergisi, Ocak-Şubat 2026 sayısında yayınlandı.