top of page

| “Aney” Şairi Mehmet Atilla Maraş İle Şöyleşmek  |  Röportaj Mehmet Sarmış

  • Yazarın fotoğrafı: Mehmet Atilla Maraş
    Mehmet Atilla Maraş
  • 9 Ara 2025
  • 21 dakikada okunur

Cumhuriyet Dönemi Urfa’sının en önemli şairlerinden biri. Özellikle “Aney” şiiri ile tanınıyor.


Röportaj listeme ilk aldığım isimlerdendi. Ankara’da yaşadığı için sürekli erteliyor, fırsat kolluyordum. Urfa’ya geleceğini duyunca teklif ettim, o da kabul etti. 15 Mayıs 2022 Pazar günü Türkiye Yazarlar Birliği Şanlıurfa Şubesi’nde (Şair Nabi Evi) buluştuk. Eşi Fatma Hanım ve kardeşi Ahmet Bey de sohbetimize iştirak ettiler.


Atilla Bey, hayatını ve hatıralarını yazdı ve “Merhaba Ey Ömrüm” adıyla bu yakınlarda yayınladı. Sohbete başlamadan önce bana da imzalayıp hediye etti.


M. Sarmış: Abi gerçi, hayatınızı ve hatıralarınızı yazdınız, ben de oradan okuyacağım ama yine de ana hatları ile sizi sizden duymak istiyoruz. Öncelikle bu “Maraş” soyadı ile başlayalım. Siz Urfalılığı ile meşhur birisiniz. Bu soyadının kaynağı nedir?


M. A. Maraş: Babamın babası dedem Sofi Mehmet Kâhtalı. Şimdi Adıyaman’a bağlı olan Kâhta, eskiden Maraş Sancağına bağlı bir kaza imiş. Soyadımız oradan kalmış olmalı.



M. Sarmış: Peki dedeniz ne zaman Urfa’ya gelmiş?


M. A. Maraş: Dedem Birinci Dünya Savaşında Erzurum Hasankale’de Ruslara karşı savaşmış. Savaştan sonra, yani 1918 yılında, arazilerini kardeşine bırakıp Fırat’ın karşı yakasından bu yakasına göçerek Urfa’ya 25 km. mesafedeki Düger Köyü'ne yerleşmiş. Babam Düger'de doğmuş. Dedem bu köyde çiftçilik yapmış, 1934 orada vefat etmiş. Sofi bir insan. Ölüm döşeğinde iken kendisine sormuşlar; “Ahirete göçüyorsun. Ölüm nasıl bir şey sofi?” Demiş ki dedem; “Şu karşıki Koç Dağı’nın insanın üstüne yuvarlanması ve senin onun altında kalman gibi bir şey!”


M. Sarmış: Çok ilginç! Çok zor. Allah kolay geçirmeyi nasip etsin. Şehre gelmeniz nasıl oluyor?


M. A. Maraş: Dedemin vefatından sonra babaannem Ayşehan, iki oğlunu, babamı ve amcamı alıp şehre geliyor, Dergezenli Mahallesinde bir eve kiracı olarak yerleşiyor. Kısa bir süre sonra da ana caddenin karşı tarafında yeni açılan Kız Sanat Enstitüsünde müstahdem olarak çalışmaya başlıyor.

Beni annemden çok nenem büyütmüştür. Beni çok severdi, hiç yanından ayırmazdı. Onun bana öğrettiği dualarla, anlattığı masallarla büyüdüm. Türkü, atasözü, masal, bilmece, her şeyi bilirdi. Okuma yazma bilmezdi ama tam halk bilgesi bir kadındı. Çok çalışkan ve disiplinliydi. Tam bir Osmanlı hanımefendisi idi. Bütün ailemizin üzerinde emeği çoktur. Allah rahmet eylesin.


M. Sarmış: Öyle olsun. Baba ve annenize gelecek olursak…


M. A. Maraş: Babam Halil Maraş. O zamanların önemli mesleklerinden kalaycı bakırcı esnafı. Dükkânımız Kürkçü Pazarında Kumlu Hayat kahvesinin bitişiğindeydi.

Annemin ismi Hanım. O zamanki bütün kadınlar gibi ev hanımı.


M. Sarmış: Artık size gelebiliriz…


 M. A. Maraş: 1949 doğumluyum. Doğum günüm belli değil. Hani eskiden kayıtlar tutulmadığı için, “kar zamanında doğdu, biçim zamanında doğdu, zemheride doğdu” denirdi ya, ben de Haziran’ın sonuna doğru bir yaz günü, babam Düğer Köyünde ekin biçerken… Urfa’da arpa hasadı Mayıs’ın sonu Haziranın ortasına doğru, buğday hasadı da Haziranın ortasından sonuna doğru yapılır…


M. Sarmış: Bu arada ziraatçı olduğunuzu da iyice belli ediyorsunuz. (Gülüyoruz) Ondan da sohbetimizin ilerleyen bölümlerinde söz edeceğiz inşallah!


M. A. Maraş: Tabii. Evet, işte öyle bir günde bugün Atatürk Mahallesi denilen Dergezenli Mahallesinde doğmuşum. Evimiz Şair Nabi Kültür Merkezinin arka cephesinde eski bir Urfa evidir. Şair Nabi Kültür Merkezi o zamanlar Türkmen Sineması'nın kışlığı idi. Yazlığı da hemen yakınındaki hanın damındaydı. Yazın damda yatarken sinemada film seyrederdik. Sinemanın kışlığında, kapıdaki görevli film başladıktan sonra biz merakı çocukları içeriye alırdı. Daha beş altı yaşlarında iken böylece çok sayıda film izlemişimdir.


M. Sarmış: Kaç kardeşsiniz?


M. A. Maraş: Dört erkek, iki kız altı kardeşiz. Ben en büyükleriyim.


M. Sarmış: Dergezenli mahallesinden sonra nereye göçtünüz?


M. A. Maraş: 1955’te Tılfındır tarafına göçtük. Okula Şehit Nusret İlkokulu'nda başladım. İki yıl orada okudum. Daha sonra babam Yakubiye’de ev yapınca oraya taşındık; ben de Cumhuriyet İlkokuluna geçtim, 1960 yılında oradan mezun oldum. Öğretmenimiz Kemal Evliyaoğlu idi. Herhalde okulun en iyilerinden biri idim. Arkasından beni Atatürk Bulvarındaki Erkek Sanat Enstitüsüne verdiler. Ben her sabah Yakubiye’den yaklaşık 2,5-3 km. yürüyerek okula gelir, akşam da dönerdim. Ortaokulu orada bitirdim. Ancak oranın mezunlarının o günün şartlarında gidebileceği yüksekokullar çok sınırlı olduğundan Urfa Lisesine geçtim, 1965-66 yılında oradan mezun oldum.


M. Sarmış: Sizin bir de bizim Kamberiye Mahallesinde kaldığınızı duymuştum.


M. A. Maraş: A, evet, onu atladık. İlkokul ikinci sınıfa geçtiğimiz yıl Kamberiye Mahallesi’ne taşındık. Evimiz mahallenin güneyinde TMO’ya ait buğday silolarına yakın bir yerdeydi. Daha sonra “Sokak Çocuğu Ali” olarak tanınan şarkıcı Ali Toprak, o mahalledendi.


M. Sarmış: Onu tanıyor musunuz? Bizim hanımın amcasıdır.


M. A. Maraş: Ya! Tanıyorum. Sanat Enstitüsünde beraberdik. Bizden bir sınıf ileride idi. Onun bir de profesyonel futbolcu abisi vardı, Halit Toprak. Bir maçta topun çarpması sonucu beyin kanaması sonucu genç yaşta ölmüştü.


M. Sarmış: Evet, görmedim ama biliyorum. Allah rahmet eylesin, aile içinde anlatılır zaman zaman… Şimdi kaldığımız yerden devam edelim isterseniz. Liseden sınıf arkadaşlarınızdan kimler kalmış aklınızda?


M. A. Maraş: Çok var. Halil Alkan, sonradan inşaat mühendisi oldu; Mustafa Özgür, DSİ Bölge Müdürü oldu; Feyyaz Küçük, geçen yıl rahmetli oldu, mühendisti. Pilot olan Halil Çakallı… Bazıları ile ilkokuldan lise sona kadar birlikte okuduk. Sürekli beraber gezerdik. Pikniğe, berbere, hamama beraber giderdik. Devteşti’ne yüzmeye beraber giderdik. Şimdi ne o hamamlar var ne de misbahlar!


M. Sarmış: Bazıları var abi. Mesela Serçe Hamamı ve Cincıhlı Hamam hâlâ faal. Vezir Hamamı’nı lokantaya çevirdiler.


M. A. Maraş: Biz, daha çok evimize yakın diye Sultan Hamamı’na giderdik. Bazen Eski Arasa, Şaban Bey veya Veli Bey Hamamı’na giderdik.


M. Sarmış: Onlar kapalı.



M. A. Maraş: Suyu bol bir şehirdi Urfa. Onun için “Edessa” demişler zamanında, malum Edessa “suyu bol şehir” anlamına geliyor.


M. Sarmış: Peki, şimdi üniversiteye gelelim.


M. A. Maraş: 1966’da Urfa Lisesinden mezun oldum. Bir Amerikan bursu kazandım; AFD (Amerikan Field Service) bursu. Türkiye’nin her vilayetinden birer kişi kazanmıştı. O zaman 67 vilayet vardı. O yıllarda değil yurtdışına, Amerika’ya gitmek, Urfa’nın dışına çıkamamış biz gençler için Amerika’nın adını duymak bile heyecan vericiydi. Çok meşhur olduk. Ancak, benden kaynaklanmayan bir dizi aksaklık ve ihmal yüzünden gidemedim. Temmuz ayında Tercüman Gazetesi’nde bir haber gördüm. Bir Amerikan uçağının(Pan-Am) önünde 66 ilin birincileri duruyor, bir tek ben yokum. Çok üzüldüm tabii.


M. Sarmış: Peki üniversite…


M. A. Maraş: O yıl üniversite sınavına Ankara’da girdim. O zaman altı tercih yapılabiliyordu. Aldığım puan, hukuk, iktisat dahil diğer tercihlerime yetiyordu, ama ben mühendisliğe kafayı takmıştım. O zaman mühendislik çok revaçtaydı. O yıl nasip değilmiş. Ocak ayını bekledim. Yaşım tutunca, vekil öğretmenliğe müracaat ettim. Viranşehir’in Kırlık Köyüne görevlendirildim. Eski ismi “Gavur Hore”. Viranşehir’e 20 km. mesafede. Ocak, 1967


M. Sarmış: Yani sizinle meslektaşlığımız da var.


M. A. Maraş: Tabii canım. Sade o değil. Daha sonra da öğretmenliğim var. Kırlık’ta beş ay öğretmenlik yaptım. Birleştirilmiş sınıflı bir okul. Toplam 10 öğrencim vardı. Hepsi de İbrahim Ağa’nın çocukları veya torunları idi. Okulun hem öğretmeni hem müdürü, hem müstahdemiydim. Orada çok güzel anılarım vardır. İbrahim Ağa beni çok severdi. Bir gün sebebini sordum. Dedi ki: “Bu okul 1960’ta açıldı. Bugüne kadar en az 5-6 öğretmen geldi; hiçbiri namaz kılmıyordu. İlk defa namaz kılan biri geldi. Niçin sevmeyeyim?” Çok dindar bir adamdı. Hemşerimiz Salih Özcan’ın çıkardığı Hilal Mecmuası' ilk defa ben orada gördüm. O sırada M. Akif İnan Ankara’da Hilal Dergisi'nin Yazı İşleri Müdürü. Biz de köy öğretmeniyiz.


M. Sarmış: Genç yaşta namaz kılmak… Ne zaman başlamıştınız kılmaya?


M. A. Maraş: Kur’an okumaya başladığımdan beri. Yani ilkokul 5’ten itibaren. Kur’an’ı ilk olarak 1959’da hatmetmiştim. Hocam bir kadın hocaydı. Çok fakir bir aileydi. Kocası Zeynel Amca babamın arkadaşıydı. Hocamız bana hem Kur’an’ı okuttu hem o zamanlar çok meşhur olan Mızraklı İlmihal’i hem de Süleyman Çelebi’nin Mevlidi'ni okuttu. Osmanlıcayı o zaman öğrenmiştim.


M. Sarmış: Kaldığımız yere dönecek olursak. Üniversite konusuna gelmiştik.


M. A. Maraş: Evet, Kırlık’ta bir yıl öğretmenlik yaptım. Okuldan arta kalan zamanda sürekli ders çalıştım. O zaman dershane filan da yoktu. Mutlaka kazanmam lazım, azmettim, çok çalıştım. O yıl kazanmadığım okul kalmadı. Hava Harp Okulu'nu da kazandım. Bir akşam İstanbul Yeşilyurt’ta kaldım. Sırf disiplin, girerken, çıkarken, oturup kalkarken, hep kural, kaide. Baktım, benim işim değil.


M. Sarmış: Şair ruhuna pek uygun değil.


M. A. Maraş: Kesinlikle! Ben özgürlükçü bir ruha sahibim. Baskıya filan tahammül edemem. Dedim bana sabahleyin bir sülüs verin. Bir sülüs verdiler. Kalktım Erzurum’a gittim. Kara trenle. Üç gece, iki gün sürdü yolculuğum. Yaz ortası. Kaydımı yapıp Urfa’ya döndüm. Kasım ayında da yeniden Erzurum’a. Derslere çok çalışıp okulu üç buçuk yılda bitirdim. 1967 Kasım’ında başlayıp 1971 Temmuz’unda bitirdim. Sadece çalışmak de yetmiyor. Erzurum çok soğuk, eksi kırk derece. Urfa gibi sıcak bir yerin insanı olarak burada nasıl yaşayacaksın? Bir an önce bitmesi lazım. Bir de başka bir saik var; bir an önce mühendis olmam lazım. Vatana, millete hizmet edeyim, aileme yardımcı olayım istiyorum. “Aney” şiirini de orada yazdım.


M. Sarmış: Oraya geleceğiz. Biz hikâyenize devam edelim. Sonra göreve ne zaman, nerede başladınız?


M. A. Maraş: Öyle kolay olmadı. Ben üniversiteye başlarken bursu kaçırdım, kredi aldım. Burs alanlar 15 gün içinde tayin oldular. Biz kredi alanlar görev alamadık. Bir sene daha boş kaldık. Tekrar Urfa’ya geldim. Urfa Lisesi’nin Müdürü Mustafa Bengisu, lisede iken coğrafya hocamızdı. Ona gittim. “Hocam, mühendis oldum ama işsizim ne yapacağım?” “Gel oğlum” dedi. “Sen bizim okul birincimizsin. Gel okulda derse gir.” Lise birlerin matematiğine, lise sonların da İngilizce derslerine girdim. Altı ay çalıştım. Madem mühendis olarak almıyorlar, öğretmenlik de bulaştı bir kere; o zaman öğretmen olayım dedim. Millî Eğitim Bakanlığı ziraat mühendislerini öğretmen okullarına tarım öğretmeni olarak alıyordu. İki ay içinde tayinimiz çıktı; Antalya Aksu Öğretmen Okulu…Nisan, 1972.

Okul, eski bir Köy Enstitüsü’nün kalıntısı. Arazi var, hayvancılık var. İki yıl orada öğretmenlik yaptım. Sonra DSİ (Devlet Su İşleri) Genel Müdürlüğüne müracaat ettim; tayinim bu sefer mühendis olarak Adana’ya çıktı. Böylece Cenab-ı Hak nasip etti, esas mesleğimize kavuştuk. Su, toprak, tarım, üretim… Çok da seviyordum. İki yıl da orada çalıştım. Bu arada okumaya, yazıp çizmeye devam ediyorum.


M. Sarmış: Evlilik ve askerlikten söz edip sonra o kısımlara gelelim abi. Önce hangisi?


M. A. Maraş: Önce evlilik… Fatma Hanım benim ikinci eşimdir. İlki Antalya Aksu’da tanıştığımız Urfalı bir ailenin kızı Necla Hanımla oldu. Adana’da evlendik 1974 yılında. 75’te kısa dönem askerlik çıktı. İzmir, Bornova, 57. Er Eğitim Tugayı. Temmuz’da başladı, Ekim’de bitti, 3,5 ay. Hiç kıtaya çıkmadık. Bütün kısa dönemler gibi zamanında gitmemiş, bakaya kalmış kimselerle beraber yaptık. Genel müdür, bürokrat, üst düzey insanlar... Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Prof. Dr. Celal Tarakçı, Pof. Dr. Mustafa Öztürk, Prof. Dr. Oluş Arık, Mehmet Akif İnan, şarkıcı Esin Engin… Mesela ben 25, Akif Abi 35 yaşındaydı. Kısa olduğu halde askerliğe dair çok hatıram var. Her akşam Akif Abi’nin etrafında toplanırdık. Edebiyat, sanat, fikir, her konuda sohbet ederdik. Ben birkaç akşam Sezai Karakoç’u anlattım. Dediler ki “Bu kadar ayrıntılı tanıyorsun, kardeşin gibi anlatıyorsun, neyin oluyor?” “Üstadım oluyor.” Dedim.

Askerlik bitti, tekrar Adana’ya döndüm. Fakat ben yine rahat durmuyorum. Bizim işletmemiz şehrin dışındaydı. Cumartesi-Pazar günleri gelip beni alıyorlar, MTTB’de konferans, seminer vb. konuşuyorum, anlatıyorum. Bu arada sorumlu olduğum alanda toprak, su, işimi de aksatmadan, severek yapıyorum. Fakat siyasetçiler rahat bırakmadılar. Yoksa orada kalsaydım, şartlarım çok farklı olurdu. Zaten sonra da tam bulaştırdılar.


M. Sarmış: Zaten bir defa bulaşınca bir daha çıkmıyor.


M. A. Maraş: Evet, öyle. MSP’nin hükümet ortağı olduğu dönem. Zirai Donatım Kurumu Genel Müdürü Cevat Ayhan’la Hareket Dergisi'nde beraber yazı yazıyoruz. Haber gönderdi, “Beraber çalışacağız. Urfa’da Zirai Donatım Kurumu Müdürü olacaksın.” Ben daha yeni başlamışım, çok gencim. Olmaz filan dedim ama “Dava adamıysan geleceksin.” Dediler. Biz o zaman çok saf, temiz, idealist kimselerdik. Şahsi menfaat aklımızdan geçmezdi. Hikâyeci Mustafa Kutlu’nun deyimiyle “Dava Delisi Şevket”… Kabul ettik, Zirai Donatım Kurumu Bölge Müdürü olarak Urfa’ya geldik. Ancak kısa sürdü. Hükümet değişti, Cevat Ayhan’ı görevden aldılar. Beni de bütün unvanlarımı alarak Aydın’a sürdüler. 1978 Mayıs’ı. 4-5 yıl kaldığımız Aydın’da da boş durmadım, hizmet etmeye çalıştım. Hem mesleki alanda hem de ‘dava’ alanında. Akabe Kitapevi’ni kurduk. “Mesture Giyim”in şubesini açtık. Sabah işe, gece köylere propagandaya… MSP’nin merkez ilçesinin gayrı resmi başkanı gibi… Kültürel faaliyetler ona göre…


M. Sarmış: Abi şu evlilik işini bitirelim önce… Konuyu Fatma Hanım’a bağlayalım bir… O ilk evlilikten kaç çocuk var?


M. A. Maraş: İkisi kız, ikisi erkek dört çocuğumuz oldu. 1991 yılında çocukları paylaşıp ayrıldık. 1992’de de Fatma Hanım’la evlendik. O sırada Balıkesir’de görev yapıyorum. Ama düğünü Adana’da yaptık. Fatma Hanım edebiyat öğretmeni. Kendisi Adanalıdır. Şimdi emekli. Bu ikinci evlilikten de ikisi kız, biri erkek üç çocuğumuz oldu. Elif, doktor, çocuk doktoru. Aslıhan hukuk mezunu, Avukat. İbrahim Hakan, inşaat mühendisi. Dolayısıyla yedi tane şiirim var. Her biri birer şiirdir benim nazarımda çocuklarım... Ama her biri bir yerde şimdi...Dünya ayrılıklar üzerine kurulmuş.


M. Sarmış: Çocukları şiir gibi görmek de şairce bir yaklaşım… İlk evlilikten çocuklarla irtibatınız nasıl?


M. A. Maraş: Hepsiyle devam ediyor, hiç kesilmedi zaten. Hepsi eşit, hiç ayrım yapmam.


M. Sarmış: Konuyu tam da zamanında şiire, edebiyata bağlamanız iyi oldu. Artık şiir konusuna geçebiliriz. Şöyle bir geriye dönelim... Yazarlar, önce okuyorlar, sonra yazmaya başlıyorlar. Nasıl başladı okuma merakı? Kimler vesile oldu? İlk neler okudunuz?


M. A. Maraş: Okuma yazma konusunda beni ilk tetikleyen amcam Ömer Maraş oldu. Kendisi Halide Nusret’in öğrencisidir.


M. Sarmış: Halide Hanım Urfa’da çok derin izler bırakmış.


M. A. Maraş: Tabii. O sırada Urfa’da Türkçe öğretmenliği yapıyor. Eşi tugay komutanı olduğu için gelmiş. O sırada henüz lise yok. Ortaokulda Mustafa Dişli, Sonradan “Urfalı Babe” diye meşhur olan Yılmaz Kayral, Naci İpek ve daha nice öğrencilere edebiyat ve sanat zevki kazandırmıştır. Amcam da o öğrencilerden biridir. Şiirleri var. Benimle ilgilenirdi. Babaannemin de etkisi olmuştur. Ama en başta ben meraklıydım. Bu yüzden öğretmenlerim de ilgilenirdi. Bayramlarda, sair zamanlarda şiir okumak için hep beni kürsüye çıkarırlardı. Okulun şiir okuyucusu bendim. Ortaokula geçince kütüphanenin sorumluluğunu bana verdiler.


M. Sarmış: İlk okuduğunuz kitapları hatırlıyor musunuz?


M. A. Maraş: Tabii. Mesela Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun tarihi romanları o zamanlar meşhurdu. Gültekin, Savcı Bey ve diğerleri. Tarihe karşı ilgim, milli hislerin uyanması oradan başladı. Urfa Halk kütüphanesi o zaman Köprübaşı’ndaydı, taş bir binası vardı, şimdi yok, oraya giderdim. Biraz tavsiye üzerine, biraz kendi tercihim. O zaman popüler olan kitaplar.


M. Sarmış: Peki şiir? Okuyucu olarak başladınız. Yazma nasıl oldu?


M. A. Maraş: Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir risalesi geçti elime. 16 sayfa, samanlı kâğıda basılmış. Hepsi ölüm temalı. Çok etkisinde kalmış olacağım ki, ben de ölüm üzerine bir şiir yazayım dedim ve ilk şiirimi yazdım: “Ölüm Saati”.


M. Sarmış: Duruyor mu o şiir?


M. A. Maraş: Yok, hayır, ne oldu bilmiyorum. Liseye geçince Urfa’daki bazı gazetelerle irtibat kurdum. Akgün, Urfa Postası, Demokrat Urfa, Şafak…


M. Sarmış: Abi Balıklı Göl isminin, 12 Eylül’den sonra Halilürrahman’ın yerine ileri sürülüp yaygınlaştırıldığı şeklinde yaygın bir kanaat var. Oysa siz dergi adı olarak kullanmışsınız. Halk arasında Balıklı Göl ismi biliniyor muydu?


M. A. Maraş: Hayır. O dergiyi biz çıkardık, o ismi de ilk defa biz kullandık. Derginin “Balıklı Göl” klişesini de Gaziantep’te yaptırdık.


M. Sarmış: Bunu öğrenmek iyi oldu. Kaldığımız yerden devam edecek olursak…


M. A. Maraş: Lisede şiire meraklı başka arkadaşlarımız da vardı. Ben şiirlerimi 1965-66’larda Urfa gazetelerinde yayınlamaya başladım. 1966’da Şafak Gazetesi çıkmaya başladı. Yeri, Asfalt Yoldaki Urfa Lisesi’nin karşısındaydı. Üstü açık bir pasajın içinde küçük bir oda. Küçük bir matbaa. Her iş elle yapılıyor. Dört sayfa çıkardı. Birinci sayfası haber, dördüncü sayfası spor, iç sayfaları ise kültür ve sanata ayrılmıştı. Kültür sanat sayfalarını biz hazırlıyorduk, dört arkadaş. Ben, Mehmet Taplamacı, (bir yıl önce İzmir’de vefat etti.) Ahmet Fazıl Döğücü, (Gazete sahibi Fethi beyin kardeşi) Bir de Celal Ülgen. Bugün Türkiye’nin en tanınmış hukukçularından biridir. Sol tandanslı bir arkadaş. Bilirsiniz.

M. Sarmış: Biliyorum, meşhur bir adam. Arkadaşınız mıydı? Urfalı mıdır?


M. A. Maraş: Hayır Elazığlı. Babasının işinden dolayı Urfa’da idiler. Urfa Lisesi’nden tanışıyoruz.


M. Sarmış: Hâlâ görüşüyor musunuz?


M. A. Maraş: Ara sıra oluyor. Onunla tiyatro çalışmaları da yaptık. Benim, geçmişi ilkokul yıllarına kadar uzanan bir tiyatro merakım vardır. Liseyi bitirip de ilk yıl üniversiteye gidemeyince Halk Eğitim Merkezi Tiyatro Kolu’nu kurduk. Birçok önemli oyunu sahneledik. Emekli Öğretmen Kadir Kırıcı, 1969 da Urfa’da tiyatroyu biz kurduk diyor, oysa biz daha 1966’da kurmuştuk.


M. Sarmış: Daha önce Urfa Halk Evinde yapılan tiyatro çalışmaları da var.


M. A. Maraş: Doğru, bizden önce onlar var.


M. Sarmış: Şiirden devam edelim isterseniz. Esas alanınız o.


M. A. Maraş: Evet, tabii. İlk şiirim “Eski Kent”, Şafak Gazetesi’nde çıktı. Urfa üzerine yazdığım bir şiirdi.


M. Sarmış: Yazdığınız ilk şiir “Ölüm Saati”, yayınlanan ilk şiir “Eski Kent”.


M. A. Maraş: Evet. O sıralar ulusal çapta çıkan dergilerle de tanışmaya başlamıştık. Zaten biz de onlardan ilham alarak Urfa’da dergi çıkarabiliriz demiştik ve altı sayı süren Balıklı Göl Dergisi’ni çıkarmıştık. Bizden sonra Naci İpek “Anzılha”yı çıkardı. Sonra da Haberverenler’in “Nabi”si çıktı. 18, sayı çıktı sanıyorum. Benim “Aney” şiirim de ilk defa Nabi Dergisi’nde yayınlandı. 13. Sayının ortalarında.


M. Sarmış: Evet, şimdi ona gelebiliriz. Şimdiye kadar çok anlatmışsınızdır ama bir kere daha ve bizzat sizden duymak isterim “Aney”in hikâyesini.


M. A. Maraş: 1967 yılı. Urfa’dan ayrılışımın ilk yılı. Yılın sonu, Aralık… Erzurum. Öğrenciyim. Üniversiteye başlayalı bir ay olmuş. Urfa’dan, ailemden, sevdiklerimden uzaktayım. Gurbet, hasret ve soğuk iliklerime işlemiş. Kar yağıyor. Gözüme uyku girmiyor. Hatıralar, hayaller iç içe… Özlemler... Memleketimin dertleri, kara yazısı… Memleketimin, temiz, aç, yoksul insanları…


M. Sarmış: Şiir için çok uygun bir zaman, çok uygun bir iklim.


M. A. Maraş: Evet… Gece saat 01, olmuş. Herkes uyumaya başlamış. Ama bende uyku yok. Kalkıp aşağıya, çalışma salonuna indim. Pencerenin önüne bir sandalye çekip oturdum. Her taraf karanlık. Ara sıra öğretim üyelerinin karşı taraftaki lojmanlarının ışıkları yanıp sönüyor. Gökten elif elif kar yağıyor.


M. Sarmış: Yaz diyor, artık, yaz!


M. A. Maraş: Evet, aynen öyle, her şey yaz diyor. Başladım ben de yazmaya. “Aney!” dedim, gerisi peş peşe geldi. Yarım saat mi, bir saat mi sürdü, bilmiyorum. Yazdım ve bitti. Çok otantik, çok tabii. Geldiği gibi. Hiçbir kelime oyunu yok. Nasıl gelmişse öyle… Adeta içimi kâğıda boşalttım ve rahatladım.


M. Sarmış: Sonradan hiç müdahale etmediniz mi?


M. A. Maraş: Hayır. Hiçbir rötuş yapmadım! Bir kereden geldi ve bitti. İlk defa da sınıf arkadaşım, kendisi de şair olan Cumali Ünaldı’ya okudum. O da çok beğendi.


M. Sarmış: İlk defa Nabi Dergisi’nde yayınlandı demiştiniz.


M. A. Maraş: Evet, 1968’de Nabi’de yayınlandı. 1969’da Naci İpek’in “Şiirlerde Urfa” adlı antolojisinde yayınlandı ve kitabın en çok okunan şiiri oldu.


M. Sarmış: Zaten sonra da Türkiye’nin en çok okunan şiirlerinden biri oldu. Mehmet Atilla Maraş da “Aney Şairi” oldu.


M. A. Maraş: Evet, öyle oldu.


M. Sarmış: Eyvallah! Şimdi buradan, edebiyat hayatınıza devam edelim. Büyük Doğu ile tanışmanız, irtibatınız hakkında ne dersiniz?


M. A. Maraş: Büyük Doğu’da hiç yazmadım. Esnaftan Fehmi Gayberi vasıtası ile Büyük Doğu’yu tanıdım. Onun Attar pazarında kitapçı dükkânı olan Vahit amcası aboneydi. O bize getirirdi. O zaman haftalık çıkıyordu. Henüz lisedeydik. Fakat dediğim gibi benim orada hiçbir yazı ya da şiirim yayınlanmadı. Erzurum’a gittikten sonra okuyan yazan arkadaşlarla bir kitap kulübü kurduk. O arada Sezai Karakoç’un “Sesler” adlı kitabı yeni çıkmıştı. 1969 olması lazım. Kitabı okuyunca çarpıldım. Neden? Çünkü heceyi bildiğim halde ben serbest şiir yazıyorum. O sırada adı sanı çıkmış serbest yazan birçok şair var. İkinci Yeni’nin bütün şairlerini tanıyoruz. Sezai Bey de İkinci Yeni şairi. Fakat onlardan farklı yazıyor ve Müslüman birisi. İkinci Yeni’nin bütün imajları, kapalılıkları, bütün anlatımları, var. Ama bir taraftan da İslami duyarlılığa sahip, İslami kavramları ilk defa şiire sokan adam.


M. Sarmış: Ruhunuza hitap ediyor.


M. A. Maraş: Evet. “Tam benim aradığım şair” dedim. Onu kendime ‘üstat’ kabul ettim. Yayınlanmış başka kitabı var mı diye araştırdım. 1959’da Körfez, 1962’de Şahdamar yayınlanmış. Nasıl temin edeceğim? Urfa Lisesi’nden sınıf arkadaşım İbrahim Halil Çelik İstanbul’da okuyor. (Sonradan Urfa Belediye Başkanı, Milletvekili) Sezai Beyle tanışıyorlar, görüşüyorlar. Sezai Bey Diyarbakırlı ya! Onun çok yakını. Kendisinden rica ettim. Sağ olsun gidip Sezai abiden o kitapları almış, Urfa’ya gelince de bana verdi. Hemen okudum. Farklı bir kalem, belli, büyük bir derinliği var. Onun tesiriyle başladım şiir aramalarına. Sonra Necip Fazıl’ı okudum. Ondan önce Ümit Yaşar’ı okudum, o zaman gençler arasında çok tutuluyordu. Cahit Sıtkı’nın külliyatını okudum. Adaşım Atilla İlhan’ı okudum. Çok severdim. O zaman magazin dergilerinde şiirleri çıkardı. Yelpaze diye bir dergi vardı meselâ, haftada bir orada yayınlanırdı şiirleri. Henüz çok tanınmamıştı. Fakat biz üniversitede iken Sisler Bulvarı çıktı. Sonra Yasak Sevişmek. Fakülte son sınıfta iken onun kitapları ile yatıp kalkardım. Osmanlı dönemini anlatan, gelenekten yararlanan şiirler…


M. Sarmış: Daha üniversitedesiniz.


M. A. Maraş: Tabii tabii, bir yandan okul, bir yandan sanat edebiyatla uğraşıyoruz. Yine o dönemde “Nurettin Topçu’nun Hareket’iyle” tanıştım. Onun Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi ile yani. Topçu Hocanın babası Erzurumludur, biliyorsunuz. Onun yakınları, talebeleri zaman zaman Erzurum’a geliyor. Mesela Dergâh Yayınları’nın sahibi Ezel Erverdi, İstanbul’da tıp okuyor ama arada bir Erzurum’a gidip geliyor. Müthiş bir avcıydı. Yetenekli gençlerin peşine düşerdi. Üniversiteye de gelirdi. Bir gün gelip beni buldu. “Sen şiir yazıyormuşsun.” dedi.


M. Sarmış: Dergâh deyince benim aklıma hep Mustafa Kutlu gelir.


M. A. Maraş: Doğru. Fakat onu da hikâyeye yönlendiren Ezel Erverdi’dir. Mustafa Kutlu da bizim Erzurum mezunudur. Oradan arkadaşız. Daha önce saz çalar, güzel desen yapıp Hareket’e gönderirdi. Bir de şiir yazardı. Öyle hikâye filan yoktu. Onu hikâyeye yönlendiren, bana da ısrarla şiir yazacaksın, bunun dışına çıkmayacaksın diyen Ezel Erverdi’dir. Topçu ekibiyle tanışınca kendimizi bir “Anadolucu” hareketinin içinde bulduk. Onun etkisiyle Erzurum’da Adımlar Dergisi’ni çıkardık. 24 sayı devam etti. Biz mezun olunca dergi kapandı. Mustafa Kutlu, derginin baş yazılarını A. Hacıyakupoğlu müstearı ile yazardı. Onun ve benim şiirlerim, arkadaşlarımızın yazıları yayınlandı. Mustafa Kutlu benden bir iki sene önceydi. Mezun olunca Tunceli’de Edebiyat Öğretmeni olarak göreve başladı. Orada iken hikâyeler yazmaya başladı. Sonra Ezel Bey, kendisini İstanbul’a davet etti. O da gitti. Tabii gururdur bu. Ezel Bey davet etmişse gitmemek olmaz. Bana da gel dese ben de her şeyi bırakıp giderdim. Öyle sözleşmiştik. Her şeyimiz ortaktı. Maaşımızın yüzde 10’unu verirdik Hareket Yayınları’na. Bu gibi şeyler, fedakarlıklar, şimdikilere hikâye gibi geliyor.


M. Sarmış: Peki, şimdi sizi en son bıraktığımız yerden devam edelim. Görev olarak en son Aydın’da idiniz. Gittiğiniz her yerde kültür, sanat, edebiyat hareketlerinin içinde oluyorsunuz.



M. A. Maraş: Aydın’dan sonra tekrar Urfa’ya geldim. Devir değişmişti. İki bakımdan gelmek zorundaydım. Birincisi ailemin maddi ve manevi bakımdan bana ihtiyacı vardı. Kardeşlerim işsizdi. Uzun hikâye. Bir de bizim bir idealimiz vardı. ‘Urfa’ya hizmet’… Urfa’yı nasıl yönetiriz, nasıl yönlendiririz? O zaman başladı bu “Harran Gurubu” veya ”Harran hareketi”.


M. Sarmış: Biraz ondan da bahsedelim.


M. A. Maraş: Aslında Harran Dergisi ilk olarak 1979 yılında yayınlanmaya başlamıştı. Kültür ve folklor ağırlıklı bir dergiydi. 1980 İhtilali’nden sonra kapanmış, grubun diğer faaliyetleri de durdurulmuştu. Benim Urfa’ya geldiğim Ocak,1983 yılından itibaren yeniden harekete geçtik. ‘Harran Grubu’ dediğimiz, üniversiteyi bitirmiş Müslüman öğrenciler. İslami düşünceyi ve geleneği benimseyen gençler. Ve Urfa’da yaşayan... Bir tek ben dışardaydım, artık ben de gelmiştim. Toplanıp karar aldık ve yeniden harekete geçtik. Eski Belediye binasının karşısındaki pasajda bir büro kiraladık; burası bizim arkadaşlarımızın buluşma yeri oldu. Harran Kitapevi’ni kurduk. 1983’ün Mayıs ayından itibaren Harran Dergisini yeniden çıkarmaya başladık. Önceki dönem sahibi Ahmet Apaydın idi, yeni dönemde Yusuf Demirkol oldu. Bu arada on kişilik bir sıra gecesi ekibi oluşturduk. Gurubumuz, kültürel çalışmaların yanı sıra siyasi faaliyet de yürütecekti.


M. Sarmış: Kimler vardı ekipte?


M. A. Maraş: O zaman Halk Eğitim Müdürü olan İbrahim Halil Çelik, Öğretmenlerden: Halil Soran, Ömer Saatçi, Adil Saraç, Mehmet Oymak, Mehmet Keskin Hoca, Abdülkadir Subaşı, Dr. Münip Görgün, esnaftan Mehmet Kayacan ve ben. Ayrıca Yusuf Demirkol, Emin Beyazgül, Salih Beşkardeş ve Mehmet Emin Ergin’i de anmam lazım. Tabii dergiye yazı yazanlar daha çoktu.


M. Sarmış: Dergiye gelenler arasında Seyyid Ahmet Kaya ve Adnan Alpay da var diye biliyorum.


M. A. Maraş: Evet, tabii, ancak onlar bize göre daha çok genç idiler, lise çağında filan.


M. Sarmış: Kültürel çalışmalar tamam, ya siyasi çalışmalar?


M. A. Maraş: O sıralar 12 Eylül sonrası ilk seçimler yapıldı. Anavatan Partisi kazandı. Biz İslamcı gençlerse Necmettin Erbakan Hoca’dan işaret bekliyorduk. O da haber göndermiş, “Parti kuracağız, hazır olun.” Demişti. Nitekim daha sonra Refah Partisi kuruldu. Ekibimizden Halil Soran, partinin kurucu il başkanı oldu. Bu arada yaptığımız çalışmalar iktidar temsilcilerini tedirgin etmişti. O sıralar Halk Eğitim Merkezi Başkanı olan İbrahim Halil Çelik’in tayinini Sinop’a çıkardılar. Biz de “istifa et, belediye başkan adayımız ol” dedik. Böylece ekibimizden biri de belediye başkan adayımız olmuş oldu. Aramızda fark yok. Onumuz birimiz için… Büyük bir coşkuyla 25 Mart 1984’te yapılacak olan mahalli seçimlere hazırlandık. Ben gündüz daireye gidip resmi görevlerimi yapıyor, gece de arkadaşlarla beraber siyasi propaganda çalışmalarına katılıyordum. O zaman televizyon, internet yok tabii, tek malzememiz teyp kasetleri ve Allah ne verdiyse hitabet… Uygulayacağımız taktiklerin belirlenmesinde çok etkiliydim, Çelik’in konuşma metinlerinin çoğunu ben hazırlıyordum. Sonunda iktidara rağmen biz kazandık, hem de büyük farkla. O zaman bu başarı Türkiye genelinde büyük ses getirdi. Herkes merak etti; bu iş nasıl oldu, bunlar kim, filan, bir sürü soru… Aylarca gözetim altında kaldık. Bir grup entelektüel Müslüman genç… İnanmış, idealist… Ağa çocuğu değil, siyasi geçmişleri yok. Adı sanı olmayan bir grup genç, halk çocuğu… Nasıl olur? Herkes bunu soruyor. ABD’nin bile dikkatini çekmişti. Türkiye Amerikan Elçiliği’nden bile gelip incelediler. Etrafımızı bir takım çıkar grupları çevirdi. Tabii bizim onlarla bir işimiz olamaz.


M. Sarmış: O dönemleri ben de hatırlıyorum. Konya’da öğrenci idim.


M. A. Maraş: Tabii bütün bu çalışmalardan dolayı iktidar benden de rahatsızdı. Kendi ikballeri için tehlikeli buldular. Gidip devrin Tarım Bakanına şikâyet ettiler. Bunu Urfa’dan alacaksın diye bastırdılar. Genel Müdür Urfa’ya kadar geldi. “Seni almazsam beni alacaklar” dedi?” . “Nereye istersen oraya vereyim" Gideceğim yerin Ankara’ya yakın olmasını istiyordum. Arkadaşlarımın çoğu orada. Üç yer vardı gidebileceğim; Eskişehir, Kayseri ve Kastamonu… “Eskişehir olur mu?” dedi, “olur” dedim. 1985 Haziran’ında Eskişehir’e tayinim çıktı. Türkiye Zirai Donatım Kurumu Bölge Müdürü olarak… Böylece bir kere daha beni Urfa’dan kopardılar. O günlere dair bir hatıramı da anlatmak isterim:

Daha Urfa’dayım. Bir gün, Urfa Valisi Erdoğan Cebeci ziyaretime geldi. Makam odasında oturduk, sohbet ettik. Sonra bana dedi ki: "Müdür Bey, sen devlet memurusun. Devlet memurunun aktif siyasetle ilgisi aslında suçtur. Sen ise siyaseti alenen yapıyorsun. Urfa Belediye Başkan Adayı İbrahim Halil Çelik'i destekliyorsun. Peki, bundan dolayı görevden alınacağından korkmuyor musun?" Vali beye dedim ki, "Sayın Valim ben, yazar bir adamım. Aynı zamanda inandığım bir davaya da gönül vermişim. İnandığım dava uğruna her şeyi yaparım. Sonuçlarına da katlanmayı peşinen göze almışım. Eğer bu çalışmalarımdan ötürü suçlu görülüp görevden alınacaksam hiçbir korku ve tereddüdüm yok. Sonuç ne ise ona razıyım ve hazırım".

Vali bey müsaade isteyip odamdan çıkarken, ben de ona refakat edip, makam aracına kadar onu yolcu ediyorum. Tam o anda bana döndü, kulağıma eğilerek aynen şöyle dedi: "Korkma Müdür Bey. Ayrıca cesaretine de hayran kaldım. Çalışmalarına devam et. Çünkü ben de İbrahim Halil Çelik'i destekliyorum." Tebessüm ederek makam aracına bindi ve gitti.


Karadenizli, dört dörtlük, yiğit bir devlet adamıydı. Allah rahmet eylesin. Dediği gibi oldu. Seçimden bir süre sonra Urfa’dan Eskişehir’e gönderilerek cezalandırıldım.


M. Sarmış: Bu işler böyle abi.


M. A. Maraş: Olsun. Eskişehir’de de rahat durmadım. Resmi görevim dışında bir yandan sanatla uğraşırken, bir yandan da yine siyasetle ilgilendim. Malum Anavatan Partisinde dört eğilim vardı; ben bunlardan İslamcı kanatla irtibat kurdum. Eskişehir’de yedi yıl kaldım. Atasoy Müftüoğlu ile tanıştık. Çok yakın, çok güzel bir ilişkimiz oldu. Halen de devam ediyor irtibatımız. Zaman zaman gidiyorum, görüşüyoruz.


M. Sarmış: Sonra Balıkesir dönemi.


M. A. Maraş: Evet, 1991’de. Orada 5 yıl kadar kaldık. 1992’de Fatma Hanım’la evlendik. Adana’da evlenip Balıkesir’e geldik. 1996’da büyük bir kaza geçirdim. Türkiye Yazarlar Birliği’nin genel kuruluna katılmak üzere yola çıktığımız otobüs Sivrihisar yakınlarında şarampole yuvarlandı, ayağım kırıldı. Bir süre koltuk değneği ile yürüdüm. Dinlendim, bol bol kitap okudum, bu arada yeni şiirler yazdım. Üç ay kadar sonra da tayinim Ankara’ya çıktı. Zirai Donatım Kurumu Genel Müdür Yardımcısı olarak. “Mevcut genel müdür üç dört ay sonra emekli olacak, o zaman genel müdür olursunuz.” dediler. Tamam, dedim. Yeniden evi yükledik. Bu kaçıncı göç? Macera yani. Hiçbir yerde durmuyoruz. Ankara’da hem Genel Müdür Yardımcılığı hem Yönetim Kurulu Üyeliği…


M. Sarmış: Yazarlar Birliği’ndeki göreviniz de o zamana denk geliyor sanıyorum.


M. A. Maraş: Evet. 1997’de Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanlığına seçildim. Ondan bir yıl sonra, 1998’de bu sefer Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanlığına seçildim. 2000 yılına kadar devam etti. TYB Urfa Şubesi de benim Genel Başkanlığım zamanında açıldı. Kurucu başkanı Cuma Ağaç’tır.


M. Sarmış: Abi, isterseniz kronolojiye ara verip kitaplarınızdan devam edelim.


M. A. Maraş: Hareket Dergisinde şiirlerim yayınlanıyor. Mehmet Doğan ve Ezel Erverdi, “Senin şiirlerini kitap yapalım.” Dediler. O arada Topçu Hoca, 1975’te vefat ettikten sonra derginin ve yayınevinin adı Dergâh olarak değişmişti. Dergininin başına Mustafa Kutlu getirildi. Yayınevini de Ezel Bey üstlendi. Benim ilk kitabım da Dergâh Yayınlarının 19. Kitabı olarak çıktı: Doğudan Batıdan Ortadoğu’dan Yıl 1976. İsminden dolayı çok tanındı. O zamanlar şiir kitapları 3 binden aşağı basmazdı.

İkinci şiir kitabım Aydın’da sürgünde iken yayınlandı. Şehrayin İstanbul’da Elifbe Yayınları’ndan çıktı. Mustafa Miyasoğlu’nun çok emeği vardır. İlk kitabımda Mehmet Doğan ve Ezel Erverdi’nin, emeği vardır. Ben taşradaydım ya ondan, arkadaşlar yardımcı oluyordu. Mustafa Miyasoğlu, en yakın arkadaşlarımdan biriydi.


M. Sarmış: Romanlarıyla meşhur.


M. A. Maraş: Tabii. Hatta bir gün bana, “Ben şair miyim, romancı mıyım?” diye sormuştu. “Sen romancısın, şairliği bize bırak” demiştim. Allah rahmet eylesin.


M. Sarmış: Şehrayin ile bir ödül de geliyor sanıyorum.


M. A. Maraş: Evet. TYB’nin o yılki “yılın şiir kitabı” ödülüne layık görüldü. Şöyle yapalım isterseniz. Kitaplar ve ödüller konusu uzun gider. Arzu ederseniz, size takdim ettiğim hatıra kitabımdan birer listesini çıkarıp röportaja ekleyin.


M. Sarmış: Olur. Zamandan da tasarruf etmiş oluruz böylece. Aslında kitabı şöyle bir karıştırdım. O kadar çok konu başlığı var ki, hepsini sormaya kalksam saatlerimizi alır. En iyisi onu meraklısına bırakıp biz kaldığımız yerden hayat hikâyenize devam edelim. Resmi görev nasıl devam etti? Emeklilik ne zaman oldu?


M. A. Maraş: Vakti gelince çok beklemeyip emekli oldum. 1972 yılında Antalya’da başladığım memuriyet hayatım, 27 yıl 8 ay sonra 1999, Ocak ayında, Ankara’da sona erdi. Elli yaşında kendi isteğimle emekliye ayrıldım. Ankara’ya yerleştim. Aynı yıl Fazilet Partisi’nden milletvekili aday adayı oldum ama aday olamadım. O faslı es geçmek istiyorum. O yüzden bir daha siyasete girmemeye karar verdim. Ta ki Tayyip Bey Ak Parti’yi kuruncaya kadar.


M. Sarmış: O arada Hacca da gitmişsiniz.


M. A. Maraş: Evet, emekli olunca gitmeye çok önceden niyetlenmiştim. Allah nasip etti, 2001 yılında hac görevimizi yerine getirdik.


M. Sarmış: Allah kabul etsin.


M. A. Maraş: Tayyip Beyle eskiye dayanan bir hukukumuz var. Biliyorsunuz Tayyip Bey İstanbul Belediye Başkanı iken okuduğu bir şiir yüzünden cezaevine girmişti. Girmeden önce o meşhur şiir kaseti projesini Yazarlar Birliği olarak biz hazırlayıp götürdük. “Bu Şarkı Burada Bitmez”… Oradaki şiirleri ben seçtim. Cezaevine girmeden bir gece önce stüdyoya girip okudu. “Kalan Müzik” yayınladı. Kendisi ertesi gün cezaevine girerken kaset piyasaya çıktı. Ve kısa zamanda satış rekorları kırdı. Tam bir milyon sattı. Tatlıses’in kasetini solladı. Kasetin telif gelirlerini şimdi ismini hatırlayamadığım kendi kurduğu bir vakıf ve bizim Yazarlar Birliği Vakfı arasında ikiye böldü. Bizim payımızı da şartlı verdi. “Bunu, düşüncesinden, yazısından dolayı hapse düşmüş olanlara, sağ sol ayrımı yapmadan paylaştırın.” dedi. Bizim vakfımızın da paraya ihtiyacı olduğu halde o hassasiyeti gösterdik, kuruşuna dokunmadık. Bir kısmını düşünce suçlusu mahkûm yazarların kendilerine, bir kısmını ailelerine verdik. Ayrım yapmadık. Mesela meşhur “Paradigmanın İflası” kitabının yazarı Fikret Başkaya’ya da verdik. Çok etkilenmişti. “Siz nasıl insanlarsınız?” dedi. Çok memnun oldu. İslamcı kanattan Hakan Albayrak’a ve farklı düşüncelerden kimselere bölüştürdük. Çok güzel oldu.


M. Sarmış: Peki sizin yeniden siyasete girişiniz nasıl oldu?


M. A. Maraş: Sayın Erdoğan hapisten çıkınca TYB’yi temsilen bir heyet halinde İstanbul Kısıklı’daki konutuna gittik. Siyasete gireceği belli oluyordu. Aslında siyasetten çok soğumuş olmakla beraber eğer ihtiyaç varsa kuracağı partide kendisiyle çalışabileceğimi söyledim. Bir süre sonra Ak Parti’yi kurunca beni de çalışayım diye Urfa’ya gönderdi. Bir isim listesi istedi. Beş kişilik bir isim listesi hazırladım; Halil Soran, Eyüp Kahraman, Müfit Yetkin, Cuma Ağaç… Kendimi de en sona yazdım. Dönünce “Niçin kendi adını en sona yazdın?” dedi. “Benim param yok dedim. Emekli bir memurum.” Çok etkilendi. Neyse sonunda Müfit Bey İl Başkanı olarak atandı. Bir hayli çalıştık. Uzatmayayım sonunda 6. sıradan aday oldum ve seçildim. Doğru Yol Partisi barajı geçseydi seçilemeyecektim. 3 Kasım 2002… 22. Dönem Urfa milletvekili…


M. Sarmış: O süre içinde ne yaptınız?


M. A. Maraş: Dört buçuk yıl boyunca mecliste sadece “İnsan Hakları Komisyonu”nda çalıştım, sözcülüğünü yaptım. Başka hiçbir komisyona girmedim. Neden? Çünkü cemiyet adamıyım. Hayatım mücadele, kavga ile insanların haklarını ve fikirlerini savunmakla geçmiş. Solla iş birliği yapmışım. İnanç ve düşünce özgürlüğünü savunduğum için yargılanmış bir kişiyim. Başka ne yapacağım? Başka bildiğim bir şey yok.


M. Sarmış: Peki abi. Siyasi çalışmalarınız devam ediyor. Kültürel çalışmalarınızı da sürdürüyorsunuz.


M. A. Maraş: Bununla (son kitabını kastediyor) noktalıyorum yayın hayatını. Zaman zaman yazmaya devam ediyorum. Ama yayınlanıp yayınlanmayacağını bilmiyorum. Şimdi her şey çok zor. Matbaa işleri zor. Parasal işler zor.


M. Sarmış: Haklısınız. Yazmak bir türlü, yayınlamak bir türlü. Şiir de oluyor mu bu arada?


M. A. Maraş: Oluyor. Kırıntılar devam ediyor. Yazıp bir tarafa atıyorum. En son yayınladığım şiir kitabım bu, “Asel”. Ondan sonra da epey şiir oldu. Öyle duruyor.


M. Sarmış: Peki, eklemek istediğiniz bir şey var mı? Allah size hayırlı ömürler versin. İnşallah yazmaya, hizmet etmeye devam edersiniz.


M. A. Maraş: Doğrusu ben ömrümün sonuna geldiğimin farkındayım. Ben öyle romantik filan olamam. Şairim ama gerçekçi bir insanım. Şiirde de sosyal gerçekçi bir anlayışa sahibim. Yaşamadığım hiçbir şeyi şiire katmadım. Allah’a şükür, hayatım topluma hizmetle geçti. Yani hesap vermeye hazırım. (Burada duygusal bir ortam oluşuyor. Biraz bekliyoruz.)


M. Sarmış: Allah hayırlısını versin. Hepimizi aynı akıbet bekliyor, ama ne zaman olacağını bilmiyoruz… Peki, nasıl geçiyor günlük hayatınız, günleriniz? Kitaplar, okuma, yazma, çocuklar, torunlar… Kaç torununuz var?


M. A. Maraş: Hiç yok. Yedi çocuk, sıfır torun… Başkalarının torunlarını seviyorum.


M. Sarmış: Hadi ya! Çocuklar evlenmediler mi?


M. A. Maraş: Evlenip ayrılan oldu. Ama evlenmiyorlar. Oğlanlar hiç evlenmedi.


M. Sarmış: Benim iki torunum var. Çok seviyorum. Allah size de nasip etsin. Burada bitirelim isterseniz. Kabul ettiğiniz çok teşekkür ederim.


M. A. Maraş: Ben de size teşekkür ederim. Tekrar görüşmek üzere.


MEHMET ATİLLA MARAŞ’IN KİTAPLARI:

Şiir: Doğudan Batıdan Ortadoğudan (1976), Şehrayin (1981), Aney (1983), Zor Sözler (1989), Child Dreams (İngilizceye çevrilen şiirleri, 1991), Merhaba Ey Hüzün (1996), Künyemize Aşk Yazıldı (1997), Adanmış Şiirler (2004), Bulurum Ben Yar Seni (seçme şiirler)(2005), Asel (2016)

Toplu Şiirler: Merhaba Ey kalbim (2017) (Yedi kitap bir arada)

 Araştırma: Peygamberler Şehri Şanlıurfa (1986), Rüya Şehir Urfa (2016)

 Deneme: Beyaz Adamın Kutusu, (2001)

 Biyografi: Şair Milletvekilleri, 1 - 22. Dönem, (2005)

Antoloji: Yüzyılın Türk Şairleri Antolojisi, (2015)

 Anı: Şair ve Yazar Dostlarım (2015), Merhaba Ey Ömrüm (Hayatım ve Hatıralarım) (2022)

ÖDÜLLERİ:

1981’de “Şehrayin” adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği Şiir Ödülünü, 1992’de Madras'ta (Hindistan) Seçkin Şair Ödülünü, 2005’te Bükreş'te (Romanya) 9. Uluslararası Şiir Festivali Sanat Ödülünü, 2009'da Bakü’de (Azerbaycan) Şair Nizami Gencevi Büyük Ödülü'nü aldı. 1992’de ABD, Californiya’da Dünya Kültür ve Sanat Akademisi tarafından kendisine fahri edebiyat doktoru unvanı verildi.

bottom of page