top of page

Boş arama ile 70 sonuç bulundu

  • Davasına Sevdalı Bir Adam: Mustafa Güner Yazgan

    Türk düşünce dünyasının tanınmış isimlerinden Mustafa Yazgan’la ne zaman tanıştım, şimdi tam olarak hatırlayamıyorum. Üniversitedeki öğrencilik yıllarından itibaren adını duymaya başlamıştım. Üstadı, Necip Fazıl Kısakürek gibi Anadolu’da verdiği konferanslarıyla tanınmıştı. Kendileri iyi bir hatip ve konferansçıdır. Aslen Urfa’nın Halfeti ilçesinden olup ataları da Halfetilidir. Kendi deyişiyle “Benim asıl memleketim; baba, dede memleketi Şanlıurfa’nın Halfeti kazasıdır.” Halfeti, Fırat kıyısında çok güzel ve şirin bir yerleşim yeridir. Fırat Nehri, Birecik ilçesinin tam ortasından geçer, Urfa ile Antep’i birbirinden ayıran sınır çizgisi olarak yoluna devam eder. Nehrin öbür yakası Antep, beri yakası Urfa’dır. Fırat üzerine Birecik barajı yapılınca Halfeti toprakları ilçe merkezi ile baraj gölünün içerisinde kalmıştır. Mustafa Yazgan’ın dedesinin imamlık yaptığı cami de baraj gölünün suları altında kalan yapılardandır. Şimdi su altında kalan caminin sadece minaresi görünmektedir. Mustafa Yazgan, 16 Kasım 1940’ta Gaziantep’te doğdu. Liseyi Gaziantep’te okudu. Babası; eğitimci, öğretmendir. 1958’de geldiği Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesine kaydını yaptırdıktan sonra öğrencilikle birlikte çeşitli kuruluşlarda memuriyetlerde bulundu. Vali, kaymakam olma hayali ile girdiği Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinin İdari Şubesinden 1963’te genç bir Mülkiyeli olarak mezun oldu. Doktora çalışmasını aynı fakültede yaptı. (1964) Bu okulun eskileri “Önce Mülkiye, sonra Türkiye” derdi; ancak Mustafa Yazgan öyle demiyor: “Eğer gerçekten bir kaymakam veya bir vali olabilseydim herhâlde yüzü yerde, mahcup, utangaç, mütevazı, vatandaş ile kucaklaşan, onlarla oturup çorba içen, onların derdine deva olmaya çalışan biri olurdum.” Mezuniyetini müteakip Türkiye Amme İdaresi Enstitüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Daha sonra bir süre Diyanet İşleri Başkanlığında özel kalem müdürü olarak görev yaptı. Yeni İstanbul gazetesinde yazmaya başladığı yıllarda gazetenin başında Cem Uzanın babası Kemal Uzan vardı. Bu gazetede iki ay süreyle yazılar yazdı. Bir yazısında masonluktan bahsettiği için işine son verdiler. 1971-76 yılları arasında yayıncılık yaptıktan sonra devlet hizmetine geri döndü. Sanayi ve Kültür bakanlıklarında müşavir olarak çalıştı. Sonra tekrar yayın hayatına döndü. (1979). 1978’de Türkiye Yazarlar Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı. O dönemde Ankara’da Edebiyat ve Mavera dergileri de yayınını sürdürmektedir. Kültür Bakanlığında müşavir iken askeri ihtilal olur. 17 Eylül 1980’de tutuklanır. 29 gün Merkez Komutanlığında tutuklu kaldıktan sonra Mamak Cezaevine gönderilir. Üç buçuk ay hücrede kalır. 1981 yılının Nisan ayında mahkemeye çıkarılır. 9,5 ay hapiste kaldıktan sonra tahliye edilir. Suçu, “fikir suçlusu” olmak! Mustafa Yazgan bu konuda şunları söylüyor: “Bu düzen, bu rejim; okuyana, yazana, konuşana ve hatta düşünen insanımıza olmadık işkenceler, tecritler ve hapis cezaları uygulamış bir rejimdir. Tamamen tasfiye edilmeli. Hür ve özgür bir rejime geçilmelidir.” Böyle düşünmek ve böyle konuşmak bile bir zamanlar suçtu. Çünkü rejimi eleştirmek suçtu. 1981’de çocuk yayınlarını sürdürür. Gazetecilik, yayıncılık ve yazarlıkla meşgul olur. Yurt içinde konferanslara çağrılır. 23-24 yaşlarından itibaren konferanslar vermeye başlar. Yaz ve kış, gece ve gündüz demeden, mesafe nedir bilmeden, çağrılan yerlere koşarak gider. Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşarak konferanslarıyla halkı aydınlatmaya çalışır. 1990’larda, beş bini abone olmak üzere, on bin satan “Tomurcuk” adlı çocuk dergisini çıkardı. Necip Fazıl’ın yakın çevresinde bulunarak, İslami Düşünce Hayatının bilinen isimlerinden biri olarak tanındı. Mustafa Yazgan, bütün bir ömrünü, sevdalısı olduğu İslam davasına adadı. Mustafa Yazgan’ın; Adalet, Yeni İstiklal, Yeni İstanbul, Büyük Doğu, Yeni Ülkü, Düşünen Adam, Yeni Devir, Sebil ve Vesika dergilerinde pek çok yazısı yayımlandı. Bu yazıların çoğu derlenip toplanarak kitap hâline getirildi. 1992’den sonra bir gazetede uzun süre köşe yazarlığı yaptı. Mustafa Yazgan, Necip Fazıl Kısakürek ile tanışmasını şöyle anlatıyor: “1963’te Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezuniyetimden sonra Gaziantep’e konferansa gitmiştim. Orada üstatla karşılaştık. Karşımda son derece kibar ve nazik bir insan gördüm. Onunla tanışınca sanki on yıldır tanışıyormuşuz gibi bana sahip çıktı. ‘İstanbul’a gelirsen mutlaka beni gör, beraber yürüyeceğiz’ dedi. Nitekim 18 yıl üstatla beraber olduk. 1963’ten 1987’e kadar... Ankara’da Üstadın bütün konferanslarını, bendeniz Büyük Doğu Fikir Kulübü Ankara Şube Başkanı olarak koordine ediyordum. O günler, heyecan dolu günlerdi. Üstat bana ‘Oğlum’ diye hitap ederdi.” On sekiz yaşında Gaziantep’ten çıkıp 1958’de Ankara’ya yüksel tahsil için gelmişti. 24 yıl Ankara’da ikamet etti. 12 Eylül Askerî Darbesi’nden sonra 1982’de Ankara’da görülen MSP davasından beraat edince Ankara’dan ayrılıp Kocaeli’nin Karamürsel ilçesine yerleşti. 30, 40 yıldır Karamürsel’de ikamet ediyor. Orada ikamet etmekten de fevkalade memnun. Çünkü bu güzel ilçemiz denize sıfır ve İstanbul’a çok yakın bir mesafededir. Evinin penceresinden her gün denizi seyretmek mümkündür. Mustafa Yazgan Bey’le gerek Ankara’dayken ve gerekse Karamürsel’e yerleştikten sonra bayramlarda hep tebrikleştik. Ta ki tebrik kartları piyasadan kayboluncaya kadar… O da bu konuda çok titiz biridir. Kendisine gelen bir mesaja, bir bilgiye ilgisiz kalmaz ve hemen cevap verir. Bunu samimi bir sorumluluk bilinciyle yapar. Ayrıca nezaket de böyle yapmayı gerektirir ki, zaten Yazgan’ın da dâhil olduğu o nesil, yani Büyük Doğucular böyle terbiye görmüş, böyle eğitilmişlerdir. Mustafa Yazgan, bir süreliğine ilgilenmek durumunda kaldığı sıcak siyaset hakkındaki görüşlerini şu şekilde aktarıyor: “1987’de Şanlıurfa’da Refah Partisinden birinci bölge, birinci sıradan aday oldum. Daha doğrusu arkadaşlar beni tercih etmişler. Biz Urfa’da bir seçim dönemi hizmet verdik. O dönemde Urfa’da İl başkanı Şevki Hafız, Belediye Başkanı İbrahim Halil Çelik’ti. Genel barajı aşamadığımız için seçilemedik. İyi de oldu. Çünkü politika karakteri ile yaşayacak insanlardan değilim. Bu yaptığımız çalışmaların tamamı ‘siyasetü’l-mürselin’ dir , resullerin siyasetidir. Siyaset; ahlâktır, dürüstlüktür, erdemdir, fazilettir, fedakârlıktır, şefkattir, hoşgörüdür. Doğumdan ölünceye kadar siyasetin içindeyiz ama politikanın içinde olmadık.” Mustafa Yazgan’la 1977’de Gaziantep Havaalanı’nda karşılaştık. Kendisi bir konferanstan dönüyordu. Ben o tarihlerde Adana Teknik Ziraat Başmüdür Yardımcısı olarak görev yapıyordum. Tarım Bakanı’mız sayın Fehim Adak’ı karşılamak için havaalanına gelmiştim. Nihayet bizim siyasiler uçaktan indiler. Mustafa ağabey bana dönerek şöyle dedi: “Bir bize bak, bir de bunlara bak! Kitleler, yığınlar onların peşinde; bizim önümüzde, arkamızda kimse yok! Bu dünya böyledir. Kimi eker, kimi de yetişeni toplar ve yer. Durum bundan ibarettir, Atillacığım, azizim!” 1993’te Balıkesir’de TZDK Bölge Müdürü olarak görev yaparken, Mustafa Yazgan Bey de Hak yol Vakfı’nın daveti üzerine Balıkesir’e konferansa gelmişti. Akşam, programlandığı üzere konferansını verdi. Ertesi gün, onu otobüs terminalinde uğurlamaya gitmiştim. Ne garip, onu davet edenlerden bir teki bile onu yolcu etmeye gelmemişti. Bunu görünce çok üzülmüştüm. Ne tuhaf şeydi bu! Düşündüm; bizim kasabalı Müslümanlarımız nezaketin, usul, adap ve erkânın, yol ve yordamın neresindeydiler acaba? Bu gayri medeni ahvalimizle bir yere gidemediğimizi ta o vakitler sezmiştim. Mustafa ağabeyi otobüse bindirirken, bütün Balıkesirliler adına ona bir teneke zeytin armağan etmiştim. Mustafa Yazgan, ailenin tek erkek evladı ve en küçük bireyidir. Kendisinden büyük üç ablası vardır. Onlar da babaları gibi eğitimci ve öğretmendirler. Yazgan’ın tahsil hayatı başarılarla geçmiştir. O zamanlar başarılı olan sınıf birincilerinin resimleri iftihar tablosuna asılırdı. Ailelerine okul idaresi tarafından teşekkür belgeleri yazılıp gönderilirdi. Mustafa Güner Yazgan’ın, bu mütevazı dava adamının bizlere ve gençlere vasiyeti şudur: “Allah’ı en büyük hedef ve sevgilisi kabul ederek, Resulü rehber edinerek, sahabeyi, veliyullahı, âlimleri, fazıl kişileri, günümüzün değerli insanlarını takip ederek, sevilen insanları ön plana çıkararak, birbirimize destek olarak büyük bir mücadele vermemiz gereklidir. Biz de gideceğiz, kalıcı değiliz. Bizi ananlar, kabrimizde de bizi yalnız bırakmasınlar, duayı eksik etmesinler!”    Otuzu aşkın kitaba imza atmış olan şair ve yazar Mustafa Yazgan, 5 aralık, 2021’de, 81 yaşında, Kocaeli - Karamürsel’de vefat etti. Gideriz, silinmez izde gideriz Taş bağırda sular dizde gideriz Bir gün akşam olur biz de gideriz Kalır dudaklarda şarkımız bizim Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Mart 2026 , 1122. sayısında yayınlanmıştır.

  • Mustafa Miyasoğlu'ndan Mektup 17. 1. 77 İzmit

    Azizim, Mektubunu aldım. İki kere cevap yazmak istedim, olmadı. O kadar soru sormuşsun ki, “konuşmalıyız” kabilinden yazışamayacağım için, beni bağışla. Zaruretler bazı şeyleri daha öne almamızı gerektiriyor. Öğretmenlerin zor günlerine yormasaydınız “uzun ve tafsilatlı” cevaplar yazabilirdim. Mazur görün. Mavera ’ya sevindim Ötekileri sizin kadar ben de merak ediyorum. Çünkü uzun zamandır ben de görmüyorum. Ne de olsa taşradayız! ‘Düşünce’yi bulamıyorum…(Düşünce Dergisi) Şiirlerinizi sevdiğimi daha önce yazmıştım. İkinci kitabı oluşturacak dosyayı biraz da size özenerek götürüp verdim. Altı aydır ellerinde, iki aya kadar çıkarmazlarsa Dergâh ’tan alıp bir köşeye atarım.(Dergâh yayınevi) Tasavvurların eskimesi çok kötü bir şey. Kutlu, (Mustafa Kutlu) kaçamak cevap veriyor, kitap Kasım’la Mayıs arasında sallanıp duruyor. Ansiklopediye sık sık madde göndererek, bazen listelere bakarak yardım etmeye çalışıyorum. İnşallah bu çizgiyi korur. Yeni ansiklopedi hazırlığını duymuşsundur. Biraz acele etmediler mi? Kitabınızdan iki nüsha rica ediyorum yanınızda varsa. Biri üzerinde sekiz on şiiri işaretlerseniz iyi olur. Aramızda kalsın, bir antoloji hazırlığı var da… Bu mektup cevaptan çok bu isteği ifade için yazılmıştır bilesin. Mustafa Özer “Evsa” adlı bir kitap çıkarmış, sevindim, haberiniz olsun. Büyük Dağıtım, Divan yolu Cad. 103/13 İstanbul’dan istenebilirmiş. Fiyatı 15 lira. Pahalı değil mi? Ne yapalım, birbirimizinkine para verip almaktan başka çare yok. Nasıl olsa kimsenin alıp sattığı yok! Ama ben yine de okuyasınız diye kitabımı gönderiyorum. Akşam sabah çalışıyoruz, on ay önce de evlendik, geçim ilmi yapıyoruz. Şunu yazıp bunu yazmamak konusunda tamamen hür değiliz. Çarşamba günleri Millî Gazete’ ye bakın, gönderirseniz sizden de yazılar bekleriz. Selam ve sevgiler. Tez canlı haberler bekliyoruz. M. Miyasoğlu

  • Şiir Sanatının Okumaya Çalıştığı Bir Alan Mavera

    Vahiy kaynaklı bir düşünce ve medeniyetin bünyesinde sanat faaliyetleri önemli bir yer işgal eder. Bu bağlamda şiir sanatının da İslam düşünce ve medeniyetinin içinde önemli bir yeri ve payı vardır. Düşünce dünyası İslam merkezli olan şairlerin, hikâyeci ve yazarların bir araya gelerek çıkardığı aylık bir derginin adıdır Mavera. İş bu derginin ilk sayısı Aralık 1976’da yayınlanmış, 1990 yılına kadar 163 sayı çıkmıştır. Mavera kavramı bir dergiye ad olarak seçilirken belli ki çok düşünülmüş, yapılacak olan edebî faaliyetlerin hangi alana doğru evirileceğinin ipuçları daha işin başındayken verilmiştir. Gerek dergiyi çıkaranların ve gerekse dergide yazanların dünya görüşleri, eşya ve olayları algılayış biçimleri ile yapacakları sanat ve edebiyat etkinlikleri arasında fikir birliği ve uyum vardır. Bir defa dergide yazanların tamamı, din olarak İslam’a inanmış insanlardır. Hepsi tek tanrıya yani Allah’a, dolayısıyla tevhide inanmışlardır. Hayatı ve ölümü yaratan Allah’a inanan bu insanlar, öldükten sonra dirilişe de inanırlar. Bu dergide yazanların kamet ve istikametleri bellidir. Hepsi de ‘Sırat-ı müstakim’ (doğru yol) üzere yaşayan insanlardır. Mavera dergisi, ilk çıkış bildirisini bir mektupla yapmıştır. O mektup şu cümlelerle son buluyordu: “Mavera; bir yaşama biçimi hâlinde (dünya görüşü) öz uygarlığımızı (İslam medeniyeti) yeniden yürürlüğe koymanın davasını güdenlerin edebiyat alanındaki bir buluşma yeridir.” [1] Ben de bu derginin şairlerinden biriyim. İlk şiirim derginin beşinci sayısında yayımlandı (Mayıs, 1977). Yıl, 2012... Demek oluyor ki, tamı tamına 35 yıl önce bu dergide yazmaya başlamışım. Şiirin adı: Günün, Gecenin ve Akan Suların Şiiri... 1977’den 1987’nin sonlarına kadar on yıl süreyle bu dergide şiirlerim yayımlandı. Eylül 1987’de yayımlanan son şiirimin adı: Ol Zarif Şuaradan (Sayı 129). Bu sayı özel bir sayıdır ve 7 Haziran 1987’de aramızdan ayrılan şair Cahit Zarifoğlu’na adanmıştır. Bu sayıdan sonra Mavera’ya şiir göndermedim. Bu on yılda Mavera’da toplam 27 şiirim yayımlanmıştır. Mavera’nın lügat anlamı; bir şeyin arkasında, gerisinde olan; öte, ötelerin ötesi; görünen âlemin, yaşanan âlemin ötesi demektir. Mavera; fiziki dünyanın ötesine, metafizik âleme işaret eder. Bu doğrudan doğruya “gayb” âlemidir. Gaybı biz bilemeyiz. Ancak merak ederiz; nedir, nasıldır diye... İnancımıza göre gaybı Allah’tan başkası bilemez. “Allah’tan başka ilah yoktur. O gayb (bilinmeyen) âleminin de, şahadet (bilinen) âleminin de âlimidir. O Rahman ve Rahimdir” (Haşr, 59/22). “Onlar ki gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden bizim yolumuzda harcarlar” (Bakara, 2/3). Gayb: Göz önünde olmayan, alamet ve emare ile bilinmeyen, gizli olan demektir. Gayb âlemi, görünmeyen varlıklar âlemidir. Duyularımızla algılanmayan, deney ve gözlemlerimize konu olmayan varlıklara inanmak gayba inanmaktır. Allah’a, meleklere, vahye, cennet ve cehenneme inanmak gibi... Biz; bir insan olarak, bir sanat adamı olarak veya düşünen bir varlık olarak gayb âlemini, metafizik âlemi, görünmeyen varlıkları kısaca maverayı merak ediyoruz. Kısakürek’e göre şair, gaybı kurcalayan adamdır. Her insan gibi şair de gayb âlemini merak ettiği için üst üste sorular sorar: Ölüm nedir, nasıl oluyor? Ölüm ötesi hayat nasıl bir hayattır? Ahiret yurdu nasıl bir yurttur? Bu ve benzeri sorular zihnimizi işgal ediyor hep. Ölümden sonraki hayat yani mavera, beni ilgilendiriyor. Çünkü eninde sonunda oraya gidecek olan benim; benim bedenim, benim ruhum... Benim varlığım nasıl bir şey? Varlığımın mahiyeti ne? Beni yarattığına inandığım yüce varlık (Allah Teala) nasıldır diye hep merak eder, hem kendimize hem de başkalarına sorular sorarız: “Ben kimim ve bu hâl neyin nesi?” İşte, insanoğlunun sanat faaliyetleri de bu merakla başlar. Şiir sanatı; sadece somut olanla, doğa ile ilgilenmez. Aynı zamanda ve belki daha çok soyut olanla, mücerret alanla ilgilenir. Mesela hepimiz, insanlık olarak birer yolcu hükmündeyiz. Hayatımız boyunca öz benliğimizden öz varlığa (Allah’a) doğru yolculuklarımız var. Kendi iç benliğimize doğru yolculuklarımız var. Dışımıza, insanlara, eşyaya, tabiata doğru yolculuklarımız var. Bütün bunların üstünde aşka doğru, doğaüstü varlıklara doğru düşünsel ve zihinsel yolculuklarımız var. Baktığımızda şunu görüyoruz: Doğumumuzdan ölümümüze kadar geçen zaman içindeki bütün yolculuklarımız maveraî bir yolculuktur. Bu dünya gurbetinde neden kalıcı değiliz? Neden “hepimiz yolcuyuz hep o meçhule” , o önceden bilinmeyene? Ve soruyoruz: Nereye ey yolcu? El cevap: Öteye, öteye, ötelerin ötesine gitmekteyim. Çünkü insanım, kaderim bu, kalmak elimde değil. Maveraünnehir diye bir kavram var. “Nehrin ötesi” demektir. Şimdi biz, bir bakıma nehrin beri yakasındayız. Ama her an nehrin öbür yakasına geçebiliriz. Çünkü yolculuğumuz elan devam ediyor. (Ahiret yurduna olan yolculuğumuz daha iyi anlaşılsın diye nehir metaforunu özellikle seçtik.) Nehrin öbür yakası; asıl yurt, anayurttur. Nehrin beri yakası, dehr ’dir, fâni dünyadır ve orada yaşanan göçebe hayattır. Burası bizim kalıcı yurdumuz değildir. Biz bu yanda âdeta göçmen kuşlar gibiyiz. Bedenimizde gezinen ruhumuzun asıl ebedî yurdu, nehrin öte yakasında yani maveradadır. Şairin, 11 Mayıs 2012’de Mardin Artuklu Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yaptığı konuşmadan alınmıştır.

  • Hikayeci Mustafa Kutlu'dan Mektup 15 Mart 1980 İstanbul

    Aziz dost, Önce ailece sıhhat ve selâmet içinde olmanızı Allah'tan niyaz eder Cümlenin selâmını iletirim. Geçende Rasim Özdenören'den bir mektup aldım. Daha doğrusu ben ona Ansiklopedi'ye girmeleri için oradaki yazar arkadaşların hal tercümelerini göndermelerini yazmıştım. O da Akif İnan maddesini göndermiş, birlikte bir de mektup yazmış. Mektubunda "Gül yetiştiren adam" üzerine "Harekette" çıkan yazımı konu ediyor. Teşekkür ediyor ve fakat yazıyı biraz "müstehzî" ifadeli bulduğunu söylüyor. Ancak bizim cephede yazılanlar üzerine dergide aracılığı ile değerlendirmelerin yapılmasını o da istiyor. Bu münasebetle Mavera'nın Mart sayısında "Yokuşa akan sular" üzerine bir yazı koyacaklarını anlatıyordu. Ben kendisine ,Ülkemizde müslüman yayım ortamının , sanat-edebiyat ortamının doğru dürüst işlemediğini -bunu Devir gazetesinin soruşturmasına da aynen yazdım,belki okumuşsundur- bu münasebetle ortam oluşturmak gayesi ile Hareket'te 1979 içinde çıkan dikkate değer eserler üzerinde "halisane" durmaya çalıştığımı belirttim.Ayrıca katiyyen bir "istihza" niyetimin olmadığını "ama yazıdan -yani üslûbumdan- böyle bir şeyin hissedilebileceğini, bundan da vazgeçeceğimi belittim. Ancak "Gül Yetiştiren Adam"ın beni R.Özdenören hesabına hayal kırıklığına uğrattığını da ilave ettim. Böyle bir mektuplaşmamız oldu. Sonra "Yokuşa akan sular" üzerine çıkacak yazıyı beklemeye başladım. Çıka çıka senin yazı çıkmaz mı? Hay Allah razı olsun. Eline sağlık.İyidir,yazı genel hatları ile iyidir. Bir iki noktayı belirtmeme müsade et. Aslında bu kitap üzerine çok yazı çıktı ama dişe dokunur olarak senin yaz ile Beşir Ayvazoğlu'nun "Hergün Gazetesi" ilavesinde çıkan yazısı görüldü. Yani diyeceğim, eserler üzerine dikkatle eğilen pek yok. Çoğunluk yazı yazsa da eh işte yazmış olmak için yazıyor. Biz de maalesef bazan öyle yapıyoruz. Hikâyelerin tek tek üzerinde duracak değilim. Sadece genel olarak şu ifadenin " yanlış sanayileşme" ifadesinin tam bir ifade olmadığını, yani bu kitabın böyle bir deyişle -doğru sanayileşme- diye bir düşünce taşımadığını belirtmek isterim. Ben bu kitapta "sanayi" kavramına, uygulamasının her türlüsüne karşı bir anlayış getirdim. Yani fabrikasyona, üretim için veya tüketim için her neyse doğrudan "sanayi" ye karşı çıktım.Ama kitap bu intibaı veremiyorsa kabahat benim. Bir küçük nokta daha."Bayramdan Kaçanlar" da Bican bayram ziyaretine gittikleri zengin akrabalarını kıskanmıyor, onlara gıpta etmiyor. Ziyaret esnasında yaşadığı bir "şaşkınlık,yabancılıktır -ki bu bütün kitaba şamil bir duygudur- hikâyenin sonunda mide bulantısı, kaçış, kaşını kapıya çarpması da bunu simgeliyor. Her neyse.. Bu sanayi meselesine devam edeceğiz. Yeni hikâyelerimi takip ediyor musun.Onlar da bizlerin ,insanlarımızın, insanların iç fakirliklerine , iç boşluklarına , iç ve gönül meselelerine eğilmeye çabaladım. Her halde sonunda bir kitap da böyle olacak. Aziz dost. Şiire devam. Şiir okuma kılavuzu isminde bir kitap yayınlandı; İsmet Özel'in. Dikkate değer bir kitap, mutlaka okumalısın. Sonra bana düşündüklerini yaz. Bata-çıka Hareketi sürdüreceğiz. Bize de şiir yazı gönder. İşte böyle. Yahu ne zaman geleceksin. Veya hiç gelmiyorsun. Başka bir deyişle:"Arkadaş biz gelemiyoruz, bari sen gel". Gözlerinden öperim. Mustafa.

  • Filistin Soykırımı ve Gazze ile İlgili Soruşturma ‘ya Cevap

    Filistin'de sekiz aydan beri yaşanan ve kırk bin insanın ölümüne neden olan soykırım ve vahşet, bize bir cümle ile " insanlığın " bittiğini söylüyor. İnsanlığın yüce değerleri olan vicdan, merhamet, adalet gibi kavramların bittiğini, gücü ve imkânı ele geçirenin diğer güçsüz ve imkânı sınırlı olan insanlara, acımasızca hükmettiğini, gerekirse insan öldürücü, gelişmiş silahlar kullanarak kitleleri yok edebileceğini gösteriyor. Emperyalist ABD ve ortaklarının, Ortadoğu'daki bir ileri 'karakol'u olan İsrail Devleti'ne destek vermeleri, kurmak istedikleri ‘ Dünya Devleti' nin ipuçlarını vermektedir. Bütün bu olup bitenler, insanları kitleler halinde yok eden silahların üretilmesi ve güçsüz kitleler üzerinde denenmesini, nihayet bir Siyonist-Yahudi Dünya Devleti  ve hükümranlığının kurulmasına zemin hazırladığını gösteriyor. Sekiz aydan beri aralıksız devam eden Filistin'e yönelik bu acımasız " soykırım"  karşısında, dünya insanlığının ve gençliğinin ayağa kalkmasını, bu insanlık suçu işleyen İsrail'e karşı bir tavır ve bir tutum sergilemesine karşılık, okur-yazarların,Türk aydın ve sanatçılarının,Türk Akademisyenlerinin, oldukça pasif ve işlevsiz kaldığını, sesinin olabildiğince cılız çıktığını ve her nedense bir şeylerden korkmakta olduğunu maalesef yaşayarak görebiliyoruz. Batılılar kadar ciddi bir eylem ve tavır sergileyemediklerini gözlemleyebiliyoruz. Bu sessiz ve duyarsız kalış hiç de hayra alamet değildir. Bir başkaldırı gerçekleştiremedikleri gibi, bir 'isyan ahlakı'  oluşturamadıkları da ortadadır. Demek ki, insanî yanlarımız bir şekilde dumura uğramış, uğratılmıştır. Demek ki, bağımsız düşünmekten ziyade bağımsız bir toplum da değiliz. Bizler de bir şekilde Emperyalist hegemonyanın susturulmuş, korkutulmuş, sindirilmiş ve pasifize edilmiş bir toplumu olduğumuzu bize ihtar ediyor. Oysa batılı aydın ve sanatçıların tutumu ve tavır alışları bizimkiler gibi değil. Onlar henüz insanlıklarını, vicdanlarını kaybetmedikleri için bu insanlık dramı karşısında başkaldırı ve isyan ahlakını kuşanabiliyorlar. Sözde bizim toplumun aydınları ' Müslüman ', onlarınkiler ise değil. Filistinlilerin bu soykırım karşısında yiğitçe direnişlerini, Müslümanların uyanışına dirilişine ve birlik oluşturmalarına bir katkı sunacak mıdır? Benim kanaatim inşallah ama sunamayacakları yönündedir. 'İslam Birliği'nin gerçekleşmesi, mümkün ama oldukça zordur. Ancak Birliğin gerçekleşmesi, İslam inancının kaynaklarına inmek ve yeniden kitaba (Kur'an) dönmekle olacaktır. 7 Ekim’den bu yana Türkiye'de siyasal iktidar, bu konuda bir 'siyasal irade'  ortaya koyamamıştır. Hamas ve direniş hareketi, İslam'ın haysiyetini temsil etmektedir Bu gün Gazze'de bir bağımsızlık mücadelesi veriliyor. Bu direniş hareketine maalesef Türk ve Arap dünyası romantik bir tepki vermekten öteye gidememiştir. Bu direniş hareketine tam bir destek vermekten uzak durmuşlardır. ABD'ye ve NATO'ya bağlı ve bağımlı oluşları nedeniyle Kudüs, Filistin ve Gazze'yi bir iç siyaset malzemesi haline getirmişlerdir. Arap ve Türk Dünyası, kendi bağımsızlıklarını tam olarak tamamlayamamışlardır. Bu ülkeler, Türkiye de dahil ABD ve NATO'ya ev sahipliği yapmaktadır. NATO'nun onlarca üssü, bu ülkelerin toprakları üstünde konuşlanmıştır. Bu ve benzeri yapısal sorunlar çözülmedikçe,Türk ve Arap dünyası ülkeleri bağımsız birer devlet haline gelmedikleri sürece Filistin davasına tam ve yeterli desteği veremeyeceklerdir.

  • Ankara’da Bir Dönemin ‘Ağabeyi’ Musa Çağıl  Nam-ı diğer: Saatçi Musa

    1927 Sivas-Kangal İlçesi, Akşehir Köyü doğumlu. Dört yaşındayken ailesi Malatya’ya göç eder. Bu göç, onun kişiliğinin belirlenmesi ve farklılaşması açısından önemlidir. Babasının adı Hacı Osman. İlkokuldan sonra orta birinci sınıfta tahsil hayatı son bulur. Zira ağabeyi askere alınınca baba mesleği olan saat tamirciliğine döner. Ortaokul, Malatya Lisesi’nin içinde olup Milli Eğitim Müdürlüğü de aynı binadadır. İkinci Dünya Savaşı yılları. Seferberlik ilân edilmiştir. Ekmek karneye bağlanmıştır. ‘Üç Beyaz’ da karneye bağlanmıştır: Tuz, şeker ve kaput bezi. Halk arasında ‘Karne Senesi’, kıtlık senesi diye anılır. Ekmek Karnesindeki mühür resmidir. Karnesini kaybedene yeni karne verilmez. İkinci Dünya Savaşı 1944’te sona erer. Böylece karne uygulaması da kalkar. Roman yazarı Yılmaz Akkoyunlu, ‘ Salkım Hanımın Taneleri’  adlı romanında ikinci Dünya Savaşı yıllarındaki Türkiye’yi anlatır. Tekke ve Zaviyeler kapatılınca onun yerine Halk Evleri ve Halk mektepleri kurulur. (1931) Kuruluş amacı; Kemalist ideoloji ve CHP’nin ilkelerini yaymak, (6 ok) inkılâpların yerleşmesini sağlamaktır. İlk Halkevi Malatya’da açılır. Şehir merkezlerinde halkevleri, ilçelerde halk odaları açılır. Malatya Ekolü ve Üç Saitler Malatya Ekolü; İslami anlamda bir yenileşmenin, bir tecdit, ihya ve ibda hareketi olan ‘ Ana kaynağa dönüş’  ü savunan bir harekettir. Ana kaynak, Kur’an’dır. Kuranın okunup öğrenilmesi, ezberden ziyade, okunup anlaşılması için yapılan çalışmalardır. Mistik ve duygusal yaklaşımlardan uzak, olayları ve eşyayı, akıl yoluyla kavramak, olaylara akılcı bir perspektifle yaklaşmak, doğru düşünmek, bilinçlenmek, ilmi davranış metoduyla Kuran’ın ışığında olayları değerlendirmektir. Bu ekol, geçmişe ve içe kapanmayı değil, şimdiye ve geleceğe odaklanmayı savunuyordu. Mevcut statükonun fikri planda sorgulanması, eleştirilmesi gerektiği konusunda savunmalar yaptı. Bu ekol içinde yer alan üç Sait’ten söz edilir. 1. Terzi Sait (Çekmegil), 2. Topal Said Hoca (Sait Ertürk), 3. Tamirci Sait (Sait Köse) Saatçi Musa’nın ‘Malatya Ekolü’ denilen bu üç Said ile yakın ilişkisi vardır. Bu ekol sayesinde meselelere Kuran perspektifinden bakmayı öğrenir. Saatçi Musa, 1952’de, ‘Malatya Hadisesi’  diye bilinen ve gazeteci Ahmet Emin Yalman’a yapılan suikast teşebbüsünde bulunan bir ekibin içinde olduğu gerekçesiyle tutuklanır. Ahmet Emin Yalman’a, bisikletiyle olay yerine gelip bisikletini olay yerinde unutan Hüseyin Üzmez adlı genç üç el ateş etmiştir. Ahmet Emin Yalman yaralanır. Üzmez, olaydan kısa bir süre sonra tutuklanır. Saatçi Musa Çağıl, bir süre Malatya cezaevinde kaldıktan sonra Hüseyin Üzmez, Necip Fazıl Kısakürek, Cevat Rıfat Atilhan ve Osman Yüksel Serdengeçti ile Ankara Ulucanlar Cezaevine konulur. Kaldıkları koğuş, 6. no.lu koğuştur. Musa Çağıl, Ankara’da sekiz yıl bilfiil Ulucanlar Ceza ve Tutukevi’nde kaldıktan sonra, 1960’ta çıkan genel aftan yararlanarak, bugün müze olarak kullanılan Ulucanlar Cezaevi’nden çıkar. Saatçi, önceleri İstanbul’a yerleşmeye karar verse de daha sonra fikrini değiştirerek Ankara’ya yerleşir. Bankadan aldığı krediyle Kızılay’da (İzmir Cad.) bir saatçi dükkânı açar. Bu dükkânda saat tamiratı yapar. Ancak dükkânda saatten çok kitap vardır. Bu dükkân, Anadolu’dan Ankara’ya gelenler için (özellikle öğrenciler) bir adres, bir buluşma yeri hükmündedir. ’Saatçi Musa’da buluşalım’.  Sözü adeta bir slogan haline gelir. Musa Bey diyor ki; “Ben bu dükkândan hem geçimimi sağladım hem de burayı bir kültür merkezi haline getirdim. Burası bir dükkândan çok, bir kültür kurumu, bir eğitim kurumu ve bütün bunlarla birlikte Ankara’da ve Ankara’ya gelenlerin bir buluşma yeri, görüşme yeri ve birçok meselenin tartışıldığı bir mekân oldu.” Bu dükkân bir süre sonra milliyetçi ve muhafazakâr düşüncenin ocağı haline gelir. 1961’de, yakın akrabalarından bir hanımla evlenir. Bu evlilikten üçü oğlan, iki kızı dünyaya gelir. Türkiye’de Müslümanların kültürel ve siyasal hayatlarında, özellikle yazarların ve edebiyatçıların önemli bir etkisi vardır. Onlar insanlara yazılı olarak hitap ettiklerinden dolayı bir dönem oldukça etkili oldular. Kendisiyle ilgili yapılan bir söyleşide, dükkâna gelip giden fikir adamı, şair ve yazarlardan kim vardı sorusuna Musa Çağıl cevaben şu isimleri saymaktadır: ‘Fethi Gemuhluoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti, Sezai Karakoç, Erdem Beyazıt, Mehmet Akif İnan, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Zübeyir Yetik, Turan Koç, Arif Ay, Abdurrahman Dilipak, Fehmi Koru, Yavuz Bülent Bakiler, Mustafa Yazgan, Atasoy Müftüoğlu, Metin Önal Mengüşoğlu, İhsan Süreyya Sırma. Şimdilik aklıma gelenler bunlar.’ Kızılay’daki bu meşhur saatçi dükkânına siyasilerden de uğrayanlar az değildir. Korkut Özal, Turgut Özal, Recai Kutan, Süleyman Arif Emre, Oğuzhan Asiltürk, Bahri Zengin, Fehim Adak, Kahraman Emmioğlu, Cevat Ayhan, Reşat Aksoy, Muammer Dolmacı, Hasan Celal Güzel. Musa Çağıl, üstat Necip Fazıl ile 1948 de Malatya’da tanışır. Arkadaşları ile Onu Malatya’ya konferansa davet ederler. ‘Üstat, yüz kişiye yakın bir dinleyici kitlesine karşı müthiş bir konuşma yaptı.’ Der. Tarihini hatırlamıyorum şimdi, 2010 olabilir. Malatya Belediyesi’nin tertiplediği Kitap Fuarı’na davetliydim. Oraya Saatçi Musa da gelmişti. Beyan Yayınları’ndan yeni çıkan kitabını imzalıyordu. Sonra birlikte müşterek dostumuz, benim de meslektaşım olan Ziraat Yüksek Mühendisi Mehmet Helvacı’yı evinde ziyarete gittik. Hasta idi. Evden dışarı çıkamıyordu. Yatalak olmuştu ve yalnız yaşıyordu. Bir bakıcı kadın ona hizmet ediyordu. Nisan 1974’te Adana Devlet Su İşleri’ne tayin olduğumda, Mehmet Helvacı’nın çalıştığı işletmeye mühendis olarak atanmıştım. Onun tayini ise Ankara’ya DSİ Genel Müdürlüğüne çıkmıştı. Yani onunla halef-selef olmuştuk. Hasta yatağında durumu giderek ağırlaşıyordu. Bir müddet sonra da vefat etti. Musa Çağıl, Sezai Karakoç’la iyi dosttur. 1994’te Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanlığını kazanınca Musa Bey’in aklına bir fikir gelir. Sezai beyin evi yoktur. Bir ömür boyu çatı katlarında, bodrum katlarında kirada oturmaktadır. Sezai Bey’e şu teklifle gider. Der ki: “Senin bütün kitaplarından İstanbul Belediyesi satın alsın ve İstanbul’daki liselerin kütüphanelerine hediye etsin veya bağışlasın. Buradan elde edilecek gelirle sana bir ev alırız.” Deyince Sezai Bey sinirlenir ve Musa Çağıla şöyle der: “Sakın ha Musa böyle bir işe heveslenmeyesin. Yoksa bütün dostluğumuz ebediyen bozulur!” Bu anekdotu, Musa Çağıl’dan bizzat dinlemiştim. Musa Çağıl, saatçi dükkanını gözleri bozulunca işletemez, başka birçok işe girer, çıkar. Hiçbirinde başarılı olamaz. Bir defasında İthal olarak getirdiği ağaçları İstanbul Belediyesi’ne satmaya çalışır. Bunun için Faysal Finans Kurumu’ndan kredi kullanır. İthal ettiği ağaçlar yolda telef olunca ağaçlar satılmaz ve böylece bankaya borçlanır. Zaman içinde bankaya borcunu ödeyemeyince ev eşyalarına haciz konulur. O dönemlerde Faisal Finans’ın Genel Müdür Yardımcısı Sayın Bedri Sayın yakın dostumdur. Musa Ağabey benden, borcunun bir süre daha ertelenmesini talep eder. Borcu ertelenir ama süre dolunca evinin eşyalarına haciz konulma işlemi yeniden başlayacaktır. “Acil para bulmam lazım, yoksa durum çok kötü Maraş. Ne yapacaksan yap arkadaşlarını topla bana borç para bul. Beni hacizden kurtar. Sonra elim genişleyince borçlarımı öderim.” Der. Bunun üzerine dostum Bedri Sayın’la tekrar görüştüm. Haciz işlemini birkaç gün daha ertelemesini rica ettim. Musa Bey’in bankaya borcu olan parayı dostlarından rica ederek toplayacağım dedim. Hatır için işlem bir süre daha durduruldu. Ben konuyu rahmetli Mehmet Akif İnan Beye açtım. Akif Ağabey hasta olduğu halde bu duruma çok üzüldü. “Derhal arkadaşları toplayalım, benim evde bir çiğköfte partisi verelim. Çiğköfteyi de sen yoğur. Durumu lisanı münasiple arkadaşlara açarız ve bu işi hallederiz.” Dedi. Ankara’da o zamanlar ben Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanıydım. Sene 1999. Bir akşam Akif Ağabey’in kız kardeşinin evinde toplandık. Damatları hayrettin bey de vardı. Toplantıya katılanlara Musa Ağabeyin acil durumu tebliğ edildi. Toplanan paralarla Musa Ağabeyin haciz işlemi tamamen halledildi. Toplantıya katılanlar şunlardı: Başta Ben ve M. Akif İnan, Bahri Zengin, Rasim Özdenören, Atilla Koç, Halil İbrahim Sarı, Beşir Atalay, Osman Güleç ve Süleyman Gül. Musa Çağıl Ağabey iflah olmaz bir çiğköfte hastasıdır. Evlerine defalarca konuk olmuşum ve her seferinde mutlaka çiğköfte yapılmıştır. Aslında çiğköfte bir yemek değildir. Sohbetin sonunda ikram edilen bir acı lezzettir. Sonra sofraya gelen kadayıf tatlısıyla sohbet tatlıya bağlanır. Saatçi Musa Çağıl hakkında önemli iki biyografi çalışması yapılmıştır. İlki Asım Öz’ün İstanbul Beyan Yayınları’ndan Mayıs 2010’da yayınlanan ‘ Saatçi Musa’  adlı nehir söyleşi kitabı, ikincisi 2021 yılında İlem Yayınları’ndan çıkan Muhammed Mustafa Bilgilinin ’Bir Entelektüel Portre: Musa Çağıl’  adlı kitabı. Şimdi sene, 2026, aylardan Şubat. Musa Ağabey bugün için 99 yaşındadır. Asırlık Çınar’a sağlıklı bir ömür diliyorum. Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Şubat 2026 , 1121. sayısında yayınlanmıştır.

  • Atasoy Müftüoğlu’nun Mehmet Atilla Maraş’a ‘Şehrayin’ Adlı Şiir Kitabı İçin Yazdığı Mektup.

    Bismillahirrahmanirrahim: Aziz Kardeşim, Can Kardeşim, Efendim: Şehrayin kaç gündür önümde duruyor, aslında önümde durmuyor, gönlümde duruyor. Ben hiçbir zaman Müslüman hiçbir şairin şiirine alışılagelen çerçevelerden ve başkaları tarafından konulmuş kimi kayıtlar açısından bakmadım, bakamadım. Bunu kimileri bir yeteneksizlik saymışlardır. Mümkündür ki bir yetenek işidir şiiri tanımak ve konuşmak. Anlaşılıyor ki ben bu yetenekten mahrumum. Ama bunun yanında hemen belirtmeliyim ki, bana seslenen, beni seslenen, bizi seslenen her şiir gönlüme akmış, gönlüme dolmuş ve gönlümü doldurmuştur. Müslüman bir şairin şiirini ben hep bu yönüyle düşündüm, hep bu yönüyle düşünmek isterim. Şehrayin de bu cümleden olarak benim içime doğan bir coşkunluktur, seni ve hassasiyetlerini paylaşmaktır. Bunu bir yazı konusu yapmak istedim ama itiraf edeyim ki bunu başaramadım. Sıradan bir nezaket yazısı olmasından ise çok korktum. Bununla birlikte umuyorum ki Şehrayin cemaatimiz içinde gümrah bir sada olarak yürüyecektir. Sizi içimin bütün sıcaklığıyla tebrik ediyorum. Daha nice çalışmalar için Rabbimin bütün bir dünyanızı nimetleriyle bereketlendirmesini niyaz ediyorum. Zahmet buyurarak kitabınızı bana göndermek lütfunda ve inceliğinde bulunduğunuz için size bin can ile teşekkür ediyorum. Rabbim her çabanıza sonsuz hazinesinden en güzel karşılıkları versin dilerim. Ben sizin, sizinle onurlanan bir kardeşinizim. Sizin her şeyiniz, benim her şeyimdir. Benim her şeyim sizin her şeyinizdir. Her zaman emrinizde ve hizmetinizde olmak isterim. Her zaman sesinizi ve soluğunuzu içimde duymak isterim. Sizi gururla ve umutla anarım. Size selam veririm, sevgilerimi veririm. Sizi Hakk’a emanet veririm. Oradaki dostlara, kardeşlere ve arkadaşlara saygılarımı sunarım. Sizi en sıcak duygularla bağrıma basarım aziz kardeşim, efendim. Esselamualeykümverahmetullah. Atasoy Müftüoğlu 1 Mayıs, 1981

  • | "Bu Memleket Baştanbaşa Gurbettir"Mehmet Atilla Maraş ile Söyleşi | Zafer Acar

    Atatürk Üniversitesinde okurken Mustafa Kutlu ile "Adımlar" dergisini çıkarmışsınız, dergicilik maceranızı dinlemek isterim. Liseyi bitirdiğim yıl olan 1966’da Urfa’da yeni yayın hayatına giren ve ser levhasının altında " Günlük Siyasi Gazete " demesine rağmen hemen onun altında parantez içinde "Şimdilik pazartesi ve perşembe günleri çıkar " ibaresi yazılı olan dört sayfalık " Şafak Gazetesi " vardı. Bu gazete, iç sayfalarının tamamını kültür-sanat sayfası olarak yayımlıyordu. Bu sayfaların hazırlayıcısı ise ben ve arkadaşlarımdan oluşan bir genç ekipti. İşte, benim dergicilik serüvenim bu sayfayı hazırlayan arkadaşlarla birlikte başlar. Zira bir süre sonra, aylık bir sanat ve edebiyat dergisi yayımlayalım dedik ve " Balıklı Göl " dergisini yayımlamaya başladık. Dergi olsun, gazete sayfaları olsun, küçük, tek göz bir odada, elle çalışan bir matbaa makinesinde basıyorduk. Kol gücüyle döndürülen pedal silindirleri harekete geçiriyor, dizilmiş olan gazete kalıbının sadece bir sayfasını basabiliyordu. Dizgi ise elle ve kumpas yardımı ile yapılıyordu. Bugünün genç matbaacıları bu söylediklerimden bir şey anlayamaz. Matbaada, hurufat kutularının her birinde ayrı bir harf vardı. Yan yana sıralanmış kutulardaki harflerden alıp elinizdeki kumpasa ters olarak yerleştiriyorsunuz. Sonra kumpasta yer kalmayınca onu önünüzdeki sayfa kalıbının uygun yerine koyuyordunuz. Tekrar harfler, tekrar kumpasa dizmeler ve kalıba yerleştirmeler... Dizgisini yapacağınız yazının metni önünüzde durur, oraya bakarak bütün bu işlemleri sırasıyla gerçekleştirirsiniz. Kalıp bağlandıktan sonra matbaa makinesine mürekkebi koyar, sonra da tek sayfanın basımını gerçekleştirirsiniz. Çok zahmetli velakin çok keyifli bir uğraşıydı. Balıklı Göl Dergisi’nin yazarları olarak yazılarımızı ve şiirlerimizi önce matbaaya getiriyor, dizgisini kendimiz yapıyor ve makinenin başına geçip baskıyı gerçekleştiriyorduk. Dergi veya gazete sayfalarının katlanması, derginin tel zımbayla zımbalanması, destelenmesi ve sonra satışa hazır hâle gelince de dergiyi veya gazeteyi, koltuğumuzun altındaki iki katlı büyük bir kartonun içine yerleştirip okuyucuya ulaştırılması tamamen bizim işimizdi. Üstelik kimseden yardım görmeden, reklam almadan, kendi cep harçlıklarımızla yapıyorduk bütün bu işleri. O yıl liseyi bitirince üniversiteye gitmedim. Dergi ve gazete merakının yanında bir de tiyatroya hevesim vardı. Lisedeyken Aka Gündüz’ün ‘ Mavi Yıldırım’  adlı oyununda başrol oynamıştım. Buradan cesaret alarak Urfa’da bir grup arkadaşla Halk Eğitim Tiyatrosu’nu kurduk. Başta Turgut Özakman’ın “ Duvarların Ötesi ” olmak üzere bir yıl içinde üç-dört oyun sahneledik. Hatta bilet satışlarından para bile kazandık. Tiyatroyu kurmadan önce arkadaşlarımıza bir ay boyunca tiyatro seminerleri aldırdık. Seminerleri bize daha sonra Gen-Ar tiyatrosuna, oradan ‘Yeşilçam’a geçecek olan Günay Güner arkadaşımız veriyordu. Balıklı Göl dergisi altı sayı çıktı. Ben 1967’de üniversiteye gidince benden sonra iki sayı daha çıktı ve ardından kapandı. Taşrada kısır imkânlar dâhilinde ve fakat gençliğin verdiği enerji ve heyecan çerçevesinde, biraz da “cahil cesareti” ile başımızdan büyük işlere girmiştik. Yüksek tahsil için Erzurum’a geldiğimde alışkanlığımız üzere boş durmadık. Çeşitli derneklerde; Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Zirai Ekonomi Derneği’nde, Anadolu Fikir Derneği’nde (AFD) görevler aldım. Adımlar Dergisi, bu derneğin çeşitli kültür faaliyetlerinden birisidir. O tarihlerde Erzurum Atatürk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Zirai Ekonomi Bölümü’nde öğrenciydim. Erzurum’u ve şehir ahalisini kendime ve Urfa kültürüne çok yakın buluyordum. Urfa ne kadar sıcak bir şehirse, Erzurum da o kadar soğuk bir şehirdi. Ancak biri büyük divan şairi Nef’i’yi, diğeri de şair Nabi’yi yetiştirip İstanbul’a, payitahta göndermiştir. Anadolu Fikir Derneği o zamanlar yeni kurulmuştu. Merkezi İstanbul’da olmak üzere taşrada üç yerde şubesi vardı: Ankara, Trabzon ve Erzurum. Derneğin faaliyetlerinden birisi de İstanbul’dan orijinal filimler getirip üniversitenin sinema salonunda hafta sonları öğrencilere, akşamları da öğretim üyelerine gösterimde bulunmaktı. Aklımda kalan filmlerden bazıları şunlardı: ‘İhtiyar Adam ve Deniz’ (The Old Man and Sea), ‘Selzburg Şemsiyeleri’ (Selzburg Ambrellas), ‘Batı Yakasının Hikâyesi’ (The West Side Story), ‘Kader Bağlayınca’ ve daha birçok orijinal film... Gösterime giren filmlerin eleştirilerini, o dönem fakültemizde asistan olan Prof. Dr. Orhan Güvenen yapıyor ve yapılan eleştirileri Adımlar dergisinde yayınlıyorduk. Bir yandan da Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı olarak Erzurum’da ‘Yurt-Kur Tiyatro Topluluğu’nu kurmuşuz. Urfa’daki tiyatroya olan bağlılığımız, burada da devam ediyordu. Bir yıl sonra Recep Bilginer’in ‘ İsyancılar’  adlı oyununu sahneye koyduk, Batı Karadeniz turnesine bile çıktık. Adımlar dergisi, 1970 -71 yıllarında 24 sayı yayımlandı. Benim mezuniyetimden bir süre sonra da kapandı. Günümüzün ünlü hikâyecisi dostum Mustafa Kutlu, benden önce mezun olmuş, Tunceli’nde edebiyat öğretmenliği yapıyordu. Yazılarını ve şiirlerini, oradan bize gönderiyor, derginin başyazılarını da A. Hacı Yakupoğlu imzasıyla yazıyordu. Mustafa’nın hikâyeciliği yanında ressamlığı da vardır. Çok güzel desenler çizer ve çok güzel bağlama çalardı. Ancak hikâyeciliği öne çıkınca ne resim yaptı ne de bağlama çaldı daha sonra. Adımlar dergisi, yayımlandığı yıllarda olsun, daha sonraları olsun, Erzurum’da çıkmış en uzun ömürlü ve istikrarlı, bir taşra, bir Anadolu dergisidir. Dergi, Anadolu edebiyatı, daha doğrusu Anadolu romantizmi yapma iddiasında ve sevdasındadır. Erzurumlu büyük düşünce adamı Nurettin Topçu’nun ‘Bir Anadolu Romantizmi yapılmalıdır’ tezinden hareketle, bütün bir yazı kadrosu, onun düşüncesine hürmeten böyle bir denemede bulunmuştuk. O dönem biz, Mustafa Kutlu dâhil hepimiz Anadolucuyduk. Hatta isim vermeyeyim, o dönemde Erzurumlu bir gençlik lideri, “Bir avuç Anadolucunun çıkardığı bu dergiyi okumayın!” demişti. Şiirlerimiz, hikâyelerimiz, yazılarımız memleket havası kokuyordu, Anadolu sevgisi ve gurbet kokuyordu. Arkadaş ne sen sor ne ben söyleyim Bu memleket baştanbaşa gurbettir Bu sloganla yola çıkmış, Anadolu edebiyatı yapmaya sevdalı ve kararlı bir gurup gencin sanat serüveniydi bu hareket. Adımlar adı dahi manidardır. Derginin sol üst başında çıplak yürüyen bir çift ayak deseni vardı. Derdimiz; Anadolu’nun köyleri, fakir insanları, çorak, susuz toprakları, bu toprakların kuşları, turnalarıydı. O zamanlar nüfusun %70’i köylerde, %30’u şehirlerde yaşıyordu. Teknoloji ve makina, tarım sektörüne henüz girmemişti. Bakir ve fakir bir Anadolu coğrafyası... Var gücümüzle çalışmak ve insanımıza hizmet etmek istiyorduk. Ben şahsen bu niyet ve istekle Ziraat Fakültesi’ne kaydımı yaptırmıştım. Üniversite giriş sınavlarında Tıp Fakültesi’ne girecek puanı almama rağmen. Üniversitenizde hocalık yapan Mehmet Kaplan ve Orhan Okay ile tanışma imkânı buldunuz mu? Prof. Dr. Mehmet Kaplan, biz Erzurum’a geldiğimizde İstanbul’a dönmüştü. Ama Orhan Okay Hoca o tarihlerde hâlâ Erzurum’da, üniversitedeydi. Tanışıyorduk. Dergi için kendisinden yazı da alıyordum. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu vardı, dilci ve tarihçi, ondan da yazı alıyordum. Ayrıca hocalardan Kaya Bilgegil vardı, asistanlardan Celal Tarakçı vardı. Ziraat okumama rağmen edebiyatla iç içeydim. O günün aylık dergileri olarak; Varlık, Hisar, Türk Dili, Edebiyat, Yeni Dergiyi muntazaman takip ediyordum, Kaldığımız erkek öğrenci yurdunda, ders salonundaki çalışma masamın üstünde, ders kitaplarımın yanında her zaman bu edebiyat dergileri de olurdu. Edebiyat Fakültesi öğrencileri bana gıpta ederlerdi. “Maraş, bizim takip etmemiz gereken bu dergileri sen takip ediyor ve okuyorsun. Bu ne merak ya hu?” derlerdi bana. Prof. Dr. Orhan Okay Hoca, Nurettin Topçu’nun da has öğrencilerindendir. Hareket dergisinin yeniden yayın hayatına girmesinde Topçu Hoca’nın İstanbul Erkek lisesinden öğrencisi Erzurumlu Ezel Erverdi’nin büyük katkıları vardır. Ezel Beyin, benim ve Erzurum’da eli kalem tutan herkesin üzerinde emeği vardır. Buna Mustafa Kutlu da dâhildir. Zira Mustafa’yı, resimden, musikiden alıp hikâye yazmaya teşvik eden, yüreklendiren Ezel Bey’dir. Çok çalışkan ve hareketli bir insandı. Bana Hareket dergisinde şiir yazmamı teklif ettiğinde olmaz demiştim. Neden diye sorunca da “sizin derginizde yayımlanan şiirler heceyle yazılmış şiirlerdir. Oysa ben serbest tarzda yazıyorum şiirlerimi. Sizin dergiye gitmez!” dediğimde, “olsun, sen nasıl yazarsan yaz, hiçbir müdahale yapmadan yayınlarız onları” demişti ve ondan sonra şiirlerim bu dergide yayımlandı. İlk şiirlerinizi yerel dergilerin ardından “ Hareket”  dergisinde yayımladınız. “ Mavera”  ve “ Edebiyat”  dergisinin hayatınızdaki yerini merak ediyorum. Bu iki dergi birçok şairin edebiyat ortamında kabul görmesini sağladı. Bu arada Harran dergisinin de hayatınızda özel bir yeri olduğunu biliyoruz. Dergilerin sizin ve genç edebiyatçıların yetişmesindeki katkılarından bahseder misiniz? Hareket dergisinde ilk şiirim 1968 yılında yayımlandı. Nuri Pakdil’in “Edebiyat” dergisi 1969 yılında Ankara’da çıkmaya başladı. Erzurum’da aslen Maraşlı olan ve Ziraat Fakültesi’nde beraber okuduğumuz Mustafa Sarıçiçek vasıtasıyla tanıdım bu yeni dergiyi. Takip ediyordum ama henüz orada yazmıyordum. Edebiyatın kurucuları arasında, hemşerim ve ağabeyim M. Akif İnan da vardı. Onun vasıtasıyla 1974 yılından itibaren bu dergide şiirlerim yayımlandı. 1975’te kısa dönem askere alındık İzmir Bornova’daki Topçu Tugay’ında. Tabii, o zamanlar büyük şehirlere karşı içimde bir korku vardı. İstanbul ve Ankara’da tutunamam diye korkuyordum. Bu yüzden yüksek tahsil için Erzurum’a gittim. Nurettin Topçu bize şöyle diyordu: “Anadolu’ya gidiniz, o fakir köylü, bakir topraklar sizden hizmet bekliyor, görev bekliyor!”  “Sesinizi yükseltmeyiniz! Gösterişsiz ve nümayişsiz olunuz! Zira Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama aşkından çok yaşatma aşkına gönül vermiş ruh cephesinin maden işçileri olacaktır.” Diyor ve bize bir istikamet çiziyordu. Onun kayınpederi, Birinci Meclis’in ateşli hatibi, Erzurum’un yiğit evladı, Hüseyin Avni Ulaş ise “ İstikametiniz sizi yaşatacaktır. ” diye sesleniyordu bizlere. Bu yüzden ve biraz da mesleğim gereği Anadolu’yu bir uçtan bir uca dolaştım; köylerde, ovalarda görev yaptım. Memuriyetimin sonuna doğru, 1996’da Ankara’ya geldim. 1999 yılında devlet memuriyetini tamamlayarak kendi isteğimle ayrıldım devlet kapısından. Mavera dergisi, bizim Akif İnan’la askerlik dönüşümüzün hemen sonrasında 1976’da yayın hayatına girdi. Erdem Beyazıt o tarihlerde Maraş’ta il halk kütüphanesi müdürüydü. Çağrılınca Ankara’ya geldi. Cahit Zarifoğlu İstanbul’dan geldi Ankara’ya. Rasim Özdenören ve M. Akif İnan zaten Ankara’daydı. Maveranın kurucu kadrosuyla Mehmet Akif İnan vasıtasıyla tanıştım. Şiir çalışmalarım, 1977’den 1987’ye kadar (on yıl) Mavera dergisinde yayımlandı. Harran dergisi, Urfa’da bir grup arkadaşla çıkardığımız bir şehir dergisidir. Şehrin tanıtılmasında önemli bir rol oynamıştır. Dergiler birer fikir fidanlığıdır. Bir ortam oluştururlar, bir edebiyat, sanat ortamı... Urfa’da yazı hayatına başlarken bir grup edebiyat meraklısı genç arkadaşla Şafak gazetesinin sanat sayfalarını hazırlamakla işe başlamıştık. Bu topluluk bizi bir sanat ortamına kavuşturdu. Okuduklarımızı her hafta düzenli toplanarak birbirimize anlatır, kitaplar üzerinde tartışma açardık. Dergilerden, şairlerden, hikâyecilerden konuşurduk. Bu edebiyat ortamı bizi daha da kamçılardı. Konuşmaları, tartışmaları bu kez yazıya döker ve yayınlardık. Kendimizi önemserdik. Bizim bildiklerimizi başkaları da bilsin, paylaşsın için gazetelerin sanat sayfalarını hazırlardık. Her şey size ve bu işlerdeki kararlılığınıza bağlıdır. Sonraki yıllarda soluğu tükenenler, yazı hayatından ayrıldı. Evlilik hayatının ağır yükü gibi mazeretler, ya da kafa konforu, çileden kaçış, birtakım arkadaşlarımızı yazı hayatından uzaklaştırdı. Israrla ve inatla devam eden kazanır. Dergiler bu bağlamda yazı yazmanıza imkân tanıyan birer fidanlıktır. O gün de bugün de bakıyorum yazarlar, şairler, edebiyatçılar bir dergi etrafında kümelenip bir araya geliyorlar. Bugün, düne göre daha çok dergimiz var. Bu sevindirici bir durumdur. İlk kitabınızı yayımlamakta sıkıntı çektiniz mi? Niçin soruyorum, çünkü hâlâ İslami camianın bir tanecik bile büyük yayınevi yok. Genç şairler, şiirlerini kitaplaştırmakta ciddi sıkıntılarla karşılaşıyor, hiçbir şekilde desteklenmiyorlar. İlk kitabımın yayınlanmasında hiç zorluk çekmedim. O dönem, şiirlerim Hareket dergisinde yayımlanıyordu. Daha sonra dergi ve yayınevi isim değiştirdi. Yeni yayınevinin ve derginin adı Dergâh oldu. Benim ilk kitabım olan ve adını sevgili dostum D. Mehmet Doğan’ın koyduğu “ Doğudan Batıdan Ortadoğudan ” şiir kitabım, Dergâh Yayınları’nın on dokuzuncu kitabı olarak 1976’da yayımlandı. Şiir kitabı yayınlamak her zaman için zordur. Yayınevleri, para kazandırmayan kitaplara yatırım yapmazlar. Bu da yayınevinin ayakta kalması için zaruri bir uygulamadır. Ancak buna rağmen bazı yayınevleri şiir kitapları yayımlayıp para bile kazanabilir. Bu biraz da teşvik ve işi sahiplenme meselesidir. Bizim kesimde şiir kitapları ile ilgili bugüne kadar üç önemli, ciddi hamle olmuştur. İlki Yazı Yayıncılık tarafından gerçekleştirildi. 1980’li yıllarda, sevgili şair Ahmet Kot’un “Şiir, yalnız şiir ” sloganı ile yola çıkıp yanılmıyorsam ayrı şairlerin 20 adet şiir kitabının yayımlanmasını gerçekleştirdiği cesur bir hamleydi. Doğrusu tebrike şayan bir girişimdi. Ardından, Konya’da kitapçılık yapan dostumuz sevgili Mustafa Çalışkan, Esra-Sanat yayınları başlığı altında on şairimizin 30 adet şiir kitabını cesaretle yayımlamıştır. Bu şiir kitaplarının sanat danışmanı şair M. Akif İnan’dı. Bu da şiir kitapları adına alkışlanacak bir hamleydi. Üçüncüsü, Beyan Yayınlarının sahibi sevgili Ali Kemal Temizer’in hamlesidir. Ayrı ayrı şairlerimize ait 40 kadar şiir kitabını yayımlayarak şiirimize büyük hizmetlerde bulundu. Bu şiir kitaplarının sanat danışmanı şair Metin Önal Mengüşoğlu idi. Hepsini alkışlıyorum. Böylece edebiyatımıza yüz kitaplık bir eser kazandırdılar. Böylesine cesur yayıncılar bundan sonra da ortaya çıkmalı, kaliteli şiir kitapları yayımlanmalı ve şiirimize, edebiyatımıza katkı sunmalıdırlar. Bu işin başı, bu işe duyulan sevgi ve samimiyettir. Peygamberlerin gelip geçtiği Urfa’nın kendine has bir kültürel iklimi var; bu iklimin size katkılarından bahsedebilir misiniz? Evet, doğru, farklı bir şehir Urfa... İki ayrı kitap yazdım Urfa için. Şehirlerimizi şairler yazmalı. Urfa ile ilgili ilk kitabımı 1987’de kaleme aldım. O güne kadar Urfa’yı muhtasar olarak anlatacak, tanıtacak bir kitap yoktu maalesef. 1984 Mart’ında İ. Halil Çelik Urfa’ya Belediye Başkanı olmuştu. Urfa’ya gelip gidenlere şehri tanıtacak ve anlatacak bir tek kitap olmadığından Sayın Çelik, bu işi benim yapmamı, bir kitap yazmamı rica etmişti. Bu bir ihtiyaçtan doğmuştu. Bir yıl içinde kitabı yazdım ve 1988’de Ankara’da yayımladık. Benim çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği Urfa’yı “ Rüya Şehir ” adı altında yazdım ve 2011’de yayımladım. Bu bir “ Urfa Şehrengizi ” idi. Bu şehir benim nazarımda bir rüya gibiydi. Biz o günkü şehir ahalisi, bir rüya, bir masal ortamında yaşıyorduk adeta. Sonradan fark ettim, o dönemin yaşayan insanlarının safiyeti, doğruluğu, mütevazılığı bugün yok. 1980’den sonra her şey değişti. Köyden şehre gelen göçlerle şehrin kimliği, dokusu bozuldu. Yerli ahali büyük şehirlere göçünce, şehir de köy hayatı yaşayan insanlarla doldu. Benim yaşadığım Urfa şehri; İslami hayatın gündelik hayata yansıdığı, yansıtıldığı bir şehir idi. Suyu bol, selamı bol bir şehir idi. Esnaf, aldatma nedir bilmezdi, ‘Emrolundukları gibi dosdoğru’ yaşarlardı. Esnafa ‘ Ahilik Kültürü’  hâkimdi. Ahi yani kardeş, İslam kardeşliği, dayanışma, yardımlaşma çok canlı idi. Herkes birbirinin derdi ile dertlenir, düğün ve derneklerde, toylarda birlikte güler, taziyelerde birlikte yas tutar ve ağlarlardı. Otuz bin nüfuslu bir şehir ki her aile birbirini çok yakından tanırdı. Şimdi şehrin merkez nüfusu bir milyon olmuş. Eskisi gibi kimse kimseyi tanımıyor. Ben ki oranın bir milletvekiliyim. Şimdi gitsem, şehrin çarşılarından geçsem beni bile tanıyan çok az kişi çıkar diye düşünüyorum. Şair Nabi’nin kurduğu divan şiiri okuma ve yazma geleneği hâlen Urfa’da devam ediyor. Ayrıca klasik musiki kültürü, gazel okuma kültürü de halen devam ediyor. Şehir halkı hem divan şiirini ve hem de halk şiirini biliyor, bunu sıra gecelerinde sözlü olarak dinliyor, öğreniyor. Urfa’da ‘Türkü çığırmak’ önemlidir. Halk arasında bağlama çalmak ve türkü söylemek ayıp sayılmaz, bilakis alkışlanır. Çok zengin halk kültürü içinde; deyimler, bilmeceler, atasözleri var. Kelam-ı kibarlar, kargışlar, dualar alabildiğince çeşitli ve zengindir. Bütün bunları, Harran Dergisi’ni yayımlarken ekip olarak yaptığımız çalışmalar sonunda ortaya çıkarıp kitap olarak yayımladık. Urfa’nın taş evleri, evlerin mimarisi, o yörenin sıcak iklimine ve İslami hayatına göre dizayn edilmiştir. İşte ben böyle bir kültür ortamında, bu şehirde doğdum. Şiir gibi bir ortamda büyüdüm. Yaz geceleri damlarda yatardık. Gökyüzünü seyre dalardık. Sabah selatin camilerden yükselen ezan sesleriyle uyanır, camilere koşardık. Ramazanlarda seher mukabelelerine gider, camiden çıkınca yaya olarak okula geçerdik, Kuran’ın getirdiği hayat, bu şehirde canlı olarak yaşanırdı. Bizim evimiz o kutsal mekânlara çok yakındı. ‘Balıklı Göl’e yani... Her gün Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı yerden geçerek okula giderdim reyhan ve gül kokuları arasından... Gökte uçan güvercinlerin, gölde salınarak gezen balıkların da her sabah dergâhta yapılan zikir virtlerine katıldığını tahayyül ederdim. Genelde şairler, Osmanlı şiiri denilince Fuzuli, Baki, Nedim, Şeyh Galip gibi isimlere hayranlıklarını belirtirler; ama siz, -kitaplarınızdaki epigrafi ve göndermelere bakarak söylüyorum-, Nabi’yi baş tacı yapıyorsunuz. Hikemî şair Nabi ile hemşeriliğinizin bunu tetiklemiş olabileceğini düşünüyorum, bilmem yanılıyor muyum? Doğru bir tespit yapmışsınız. Hikemî şiirin kurucusu, 17. yüzyılın zirve şairi Yusuf Nabi Urfalıdır. Döneminde kendisi gibi şiir yazan çok şair vardı Urfa’da. Ancak o, İstanbul’a, Osmanlı payitahtına gidince şöhrete kavuşuyor. Urfa şiirinde hüküm süren divan geleneği, Nabi dönemi ve Nabi’den sonra olmak üzere devam etmiştir, 19. yüzyılda Urfa’da ‘Sakibiye Medresesi’nde toplanan şairler bu geleneği sürdürmüşlerdir. Nabi, bir gazelinin son beytinde Urfalı olduğunu şöyle dile getirmiştir: Hâkimiz mevlididir Hazreti İbrahim’in Nabiyâ râst makamında Ruhaviyiz biz Ruha, Urfa’nın eski adıdır. Arapça, Farsça ve Türkçeyi iyi bilen, konuşan ve yazan Şair Nabi, divan edebiyatımızın diğer üstat şairleri gibi bir üslup ve ekol sahibidir. Onun çok bilinen bir şiirinin bir beytini buraya alıyorum: Sakın terk-i edepten, kûy-ı mahbûb-ı Huda’dır bu Nazargâh-ı ilâhidir, makam-ı Mustafa’dır bu İlk gençlik yıllarınızdan beri şiir yazıyorsunuz, şiirin sizi geliştirip dönüştürdüğünü tecrübe ettiğinizi söyleyebilir misiniz? Evet, geliştirdi, dönüştürdü, inceltti. Zaten yapımda, cevherimde sanata karşı olan yatkınlığım, şiir sayesinde ortaya çıktı. Şiir yazmam bir tesadüf eseri değildir. İçinde doğup büyüdüğüm şehrin ortamı ve benim hususi hayatım, okumaya, yazmaya olan istek ve iştiyakım, beni bu noktalara taşıdı. Tabii, ısrarcı ve kararlı oluşumun da kendimi disipline edişimin de bu sürece katkısı olmuştur. Yaşadığım hayat, inancım, kutsal kitabımız Kur’an, hepsi, sözü şiir biçiminde söylememe yardımcı olmuşlardır. Arayışlarım, tecessüs, merak etmelerim, hayretlerim hep bu olayın habercileriydi. Bilirim, şiir karın doyurmaz. Bu yüzden belki mühendis oldum. Rakamların adamıyım amma harflerde karar kıldım. Harflerin böyle bir maddi getirisi yok. Ama rakamların var. Harf mı rakam mı, tercihin nedir derlerse, her ikisi de derim. “Aney” şiirinizin çok sevilmesini neye bağlıyorsunuz? Bu şiirinizin popülerliğinin diğer şiirlerinizin bilinirlik kazanmasını engellediğini düşünüyorum. Ne dersiniz? Olabilir. Çok seviliyor. Çünkü çilekeş bir Anadolu kadınını temsil ediyor. Bir genç Anadolu’dan kalkıp okumak için gurbete gidiyorsa; sıladan, anadan, babadan, hatta yardan ayrılıyorsa, bu şiir kendini okutuyor ona. Saf bir şiir amma bir hikâyedir, bir mektup şiirdir nihayetinde. Söyleyiş önemli, takdim önemli yer alır bu şiirde. Tasvirler, Anadolu’dan memleket ve insan manzaraları... Bir Anadolu insanın hikâyesidir. Gurbet, sıla, özlem, hasret... Bu şiir, samimi ve saf bir şiirdir. İçinde kelime oyunları, zihin oyunları, süsleme sanatı yoktur, alabildiğine yalın söyleyişler içerir. Baştan sona insanımız ve toprağımız var. Bu, bizim serüvenimiz. Elli yıldır defalarca halkımız tarafından, gençler tarafından okunup ezberleniyorsa, buna ‘popülist bir şiir demek haksızlık olur. Kaldı ki, benim çıraklık dönemimin, ilk gençlik yıllarımın şiiridir. Bir on sekiz yaş şiiri yani. Bu açılardan da bu şiirimi sahipleniyorum. 1970 kuşağı, Türk şiirine bir yenilik getirmiş midir? Siyasi anlamda 68 kuşağı olarak biliniyorsunuz; o kaotik dönem şiirinizi nasıl etkiledi? Ahmet Kabaklının belirlemesi olan “Yeni İslami Akım” isminin tutmadığı görülüyor. Ama siz her şeye rağmen kendinizi bu belirleme ile tanımlamaya çalışıyorsunuz. Kuşak meselesine de bu açıdan bakmak gerekmez mi? 70 kuşağı değil de sizin için Mehmet Atilla Maraş şiiri dense, bu sizi daha biricik yapmaz mı? Kuşaklar edebiyat tarihçisinin işini kolaylaştıran bir sınıflandırmadır nihayetinde. Bunun birçok sebebi var. Bir defa bu kuşağın, kuşak oluşunun değerlendirmesi tam olarak yapılmadı; bu kuşak hakkında ilmi yazılar, eleştiriler kaleme alınmadı. Yani dönem ele alınıp şairleri üzerinde yeterli çalışmalar yapılmadı. Bu dönem, aynı zamanda ’68 kuşağı’ olarak da bilinir. Dünyanın çalkalandığı, öğrenci olaylarının dünyanın her yerinde özellikle Fransa’da artığı bir zaman dilimi. Çiçek çocukları, Hippi’ler, Uzakdoğu’ya Buda’ya gidişler, Vietnam savaşı, siyahilerin özgürlük hareketi, bizde de etkilerini kısa zamanda gösterdi. O yıllar, Türkiye’de, üniversitelerde öğrenci olaylarının başladığı yıllardır. İdeolojik kamplaşmalar, ‘Türkiye’yi Kurtarma’ adına gruplaşmaların, sonucunda giderek sokakta silahlı çatışmalara dönüştüğü, kurtarılmış bölgelerin oluştuğu yoğun politik bir dönemdir. Amerika’nın 6. Filosunun İstanbul’a geldiği bir zamanda ‘ Go Home Yankee’  deyişler, ‘Bağımız Türkiye’ sloganları, buna karşılık sabahları belli camilerde toplu namaz kılma eylemleri, kuşağın sağ ve sol gençlerini etkilemiştir. Bu dönemin şairlerinin önünde onları etkileyen ideolojik anlamda kutup şairler var. Bunlar, bir nevi savaşçı şairlerdir. Mesela tırnak içinde sağ kesimi etkileyen önemli üç şair var: Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç. Bunlar şiirleriyle birkaç nesli ve kuşağı etkilemiş şairlerdir. Öncü şairlerdir. Sol kesimi etkileyen, Marksist ideolojiyi benimseyen şairleri etkileyen öncü şair ise Nazım Hikmettir. Siyasetle uğraşan şairler, genelde edebiyattan uzaklaşıyorlar. Dergiler aracılığıyla usta şairleri tanımaya çalışan yeni neslin sizleri gereği kadar tanıyamadığını görüyorum. Yaşarken şiirden kopan şairler, genelde öldükten sonra hatırlanmıyorlar; ne dersiniz, şiir hayat boyu kesintisiz şekilde devam etmeli midir? Yazmaktan veya yazmamaktan değil, özellikle edebiyat ortamında bulunup yeni gelenlere ustalık yapmaktan bahsediyorum. Evet, şiir bir şair için hayat boyu devam etmelidir. O, hayat boyu okumalı ve yazmalıdır. Hatta kendini tekrar etse bile. Aksini düşünemiyorum. Yazdıklarımızı yayınlamıyorsak, bu, şiir yazmadığımız anlamına gelmez. Ben aktif siyasetin içindeyken de şiir yazdım. Dergilerde yeteri kadar görünmedim belki ama Meclis’teyken altıncı şiir kitabımı yayımladım. Şimdi de iki kitap oluşturacak kadar yayımlanmamış şiirlerim var. Şair, yazmak zorundadır. Bütün kitaplarımın baskıları bitti. Onları yeniden okuyucunun karşısına çıkarmak istiyorum. Görüyorum ki şairler, her vadide at koşturuyorlar. İslami duyarlığı olan genç şairlere sesleniyorum: Şeytanın iğvasına kapılmasınlar. Kıblelerine, kamet ve istikametlerine, hayatlarına ve yazdıklarına dikkat etsinler. Bir gün her şeyden, her yapıp ettiğimizden hesaba çekileceğimizin bilincinde olarak yazsınlar. Bizden; yazdığımız her kelimenin ve her harfin hesabının sorulacağı o güne hazırlıklı olsunlar, öyle yazsınlar diyorum. Yazmak; bir imkân, bir bağış, bir lütuftur. Bu imkânı sorumluluk bilinciyle kullanmalıyız. Kalıcı şeyler söylemeliyiz ve yazmalıyız. ‘E mr olunduğumuz gibi dosdoğru’  olmalıyız. Milletvekilliği yaptınız, ciddi manada anılarınız birikmiştir, portrelerin dışında bir edebiyatçı gözüyle siyasi anılarınızı yazmak gibi bir planınız var mı? Var. 'Milletin Meclisinde Beş Yıl'  genel başlığı altında anılarımı topladım, yazıyorum. O dönemde İstanbul’da çıkan haftalık bir gazetede siyasi yazılar yazıyordum. Onları topladım. Hepsi birer kitap olacak şekilde çalışıyorum, yayımlayacağım. Meclise sizden başka şair milletvekilleri de girdi; onlarla bir araya gelerek şiir meclisi kurup konuştuğunuz olur muydu? Daha da önemlisi, dönemin başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan sizi şair milletvekili mi yoksa milletvekillerinden bir milletvekili olarak mı görüyordu? Şaire ve şiire karşı nasıl bir yaklaşım sergiliyordu? Kendileri şiir severdir, en azından sizi meşhur “Aney” şiirinizden tanıyor olmalı. Şair milletvekilleri ile hep konuşurduk. Özellikle TBMM kulislerinde... Ancak şiir deyince, gerçek şiir sanatını tanıma fırsatı olmayanlar için şiir, ilkokuldaki ünite şiirlerini hatırlayabilmek oluyor. Adam; bir ilkbahar, sonbahar, yaz, kış şiirleri veya bir orman, dağ, bayır, çimen, çayır şiiri biliyor. Ya da Kızılay-Yeşilay haftası şiirleri filan... Pek çok milletvekili için şiir, bir şey ifade etmiyor. Çünkü o kültürü ona kimse vermemiş, okuldan da alamamış. Şiirin önemini bilmiyor, benimsemiyor. Bunun bir entelektüel faaliyet olduğunu dahi bilmiyor. Şiir sanatının gönlün ve ruhun doyuma ulaşmasında bir işlev gördüğünü asla düşünemiyor. TBMM’deyken seksen şair milletvekilini içine alan bir antoloji hazırladım. Beş yüz sayfalık bir kitap oldu. Bu kitap 2005’te TBMM Yayınları arasında çıktı. Yine bir şair olarak Meclis’te, 2005 yılında ilk defa yapılan bir şiir şölenini gerçekleştirdim. O günden bugüne de bir daha şiir şöleni yapılmadı. Şair Milletvekilleri antolojinin baskısı tükendi, yeniden basılmadı. Bir nevi, mecliste şairlerin de temsilcisiydiniz; bizleri iyi temsil ettiğinizi düşünüyor musunuz? Bu bağlamda neler yaptınız? Evet, her fırsatta şair arkadaşlarımın Meclis’te bitecek işlerine koştum. Bir şair siyasetçi olarak kendimi şair arkadaşlarımızı da temsil etmiş biri olarak görüyorum. Seçim meydanlarında elime yazılı bir metin almadan nutuk attığımı, daha önceki yıllarda bürokrasideki deneyimimi, birikimimi buralara taşıdığımı, okuma ve yazmaya düşkün bir aydın olarak kendimi orada iyi temsil ettiğimi düşünüyorum. Siyasi iktidara rağmen, sanat ve düşünce hayatında iktidar olamayışımızı, siyasanın sanat ve düşüncedeki içkin gücü fark edemeyişine, bu yüzden bizleri desteklemeyişlerine bağlayabilir miyiz?  Şahsen ben, sanat-düşünce hayatımız ile siyasetin hâlâ bir noktada buluşamadığı kanaatindeyim. Organik bir bütünlük sağlayabilmek adına birbiri içre eriyik hale gelmesi gerek bu ikisi... Sanki karşılıklı küçüksemeler var. Çok defa duyarlı sanat ve düşün adamlarının hükümete karşı küskünlüğüne şahit olmuşumdur. Ekonomik kalkınma, zihinsel ve ruhsal kalkınmayı arka plana atmışa benziyor. Bu meseleyi açmanızı arzu ediyorum. Bu çok önemli bir konu, bunu konuşalım. Bu konudaki düşüncelerinize katılıyorum. Kültürel iktidarı henüz yakalayamadık. Sosyal iktidarı yakaladık belki, kurum ve kuruluşlarda birtakım yeni düzenlemeler yaptık, birtakım yeni gelişmelere kapı araladık, ancak resmî ideolojinin yüzyıllık baskın iktidarı, yeni şekillendirmelere pek kolay izin vermiyor. Ekonomik kalkınmanın yanında kültürel kalkınmanın da gerçekleşmesi gerekir. Okuma, yazma ve düşünme seferberliği, yeniden ve doğru tanımlanarak derhal başlatılmalıdır. Milletin %95’i okuma ve yazmayı biliyor ve fakat buna rağmen okur-yazar oranı bu topraklarda % 5 bile değildir. Entelektüel gücü yüksek bir Türkiye’nin inşası için bu yeni dönemde var gücümüzle çalışmalıyız. 12 yıllık AKP iktidarları, ancak yol açıcı bir görevi üstlenebildi. Önümüzdeki dönemlerde daha güzel gelişmeleri hep birlikte göreceğimize inanıyorum. Genelde şairler, kendi kuşağını ve kendinden öncekileri okur, sonrakileri takip etmez. Sizin için durum nedir? Yeni nesil şairlerden ve şiirin istikametinden yeterince haberdar mısınız? Dikkatinizi çeken şairler var mı? Öte yandan gençlere önerileriniz olacaktır elbet. Bu kanaatinize katılıyorum. Genç kuşakları pek takip edemiyorum. Seksenden sonraki şairleri iyi bilmiyorum. Şiirimizi nereye götürüyorlar fazla takip edemedim. Doğrusu, gençler de bizleri pek bilmiyor, bilmek istemiyor. Bir eski-yeni çatışması, öncekileri yok sayma yaklaşımları, kendilerini önemseyip öne çıkarma çabaları hep olmuştur; yeni dönemlerde de bu olaylar devam ediyor. Edebiyat ve sanat ortamlarından bana aktarılanlar pek hoş şeyler değil. Bizden önceki bütün çabalara, gayretlere, verilen emeklere saygılı olmalı. Müslüman genç şairlerin, inançlarının ışığında sanat hayatlarını yeniden kurmalarını diliyorum. Geleneksel şiirimizi bilmeden, anlamadan yeni şeyler inşa etmek pek tutarlı olmayacaktır. Şiirimizin bu coğrafyada geçirdiği serüveni bilmeden çok yüksek bir edebiyat yapabileceklerine inanmıyorum. Dünyanın en özgün şiir metinleri bu topraklarda, bu coğrafyanın çoğulcu kültüründen üretilmiştir. Yeni bir medeniyetin inşasında, şiirin işlevi eskiden ne idiyse, yine öyle bir işlev üstlenecektir. Gençlerimiz, kendilerini böyle bir amaçla yarınlara hazırlamalıdırlar.

  • | Eve Dönen Oğul: Mehmet Atilla Maraş | Metin Önal Mengüşoğlu |

    Urfa'nın 40 yıl evvel Batı'ya gönderdiği oğullarından birisidir Mehmet Atilla Maraş. Onu yetiştirenler, eğitenler, hocaları, öğretmenleri muhtemeldir ki şimdi şehrin kabristanında yatmaktadırlar. Urfa'nın minik bir evladı iken belki de trahom kol geziyordu şehirde... Veremli kızların öksürükleri yükseliyordu. Şark çıbanına sebep olan sinekler, birçok evin kapısına konuk oluyordu. Mehmet Atilla kış günleri okula vardığında, pabuçlarında ille de bir topak mahalle çamuru oluyordu. Yazın ise kumdan ince tozları taşıyıp okul bahçesine bırakıyordu çoğu zaman. Baraj inşaatında çalışan Antalyalı mühendisin güzel kızı da elbette yüzü yerine onun pabuçlarına bakacaktı böyle durumlarda. Antalyalı güzel kız nerededir şimdi, kim bilir? Yaşlanmıştır. Atilla'nın da büyüyünce tıpkı babası gibi mühendis olduğundan haberli midir, bilinmez. O tarihlerde şehirdeki trahomlu çocuk, veremli kız, asfaltlanmamış sokak sayısını bilen kalmış mıdır? Ahali, kaç katlı binayı apartman sınıfından sayıyordu acaba? Fayton ve at arabalarının çıngıraklarını işitmeyen mahalle var mıydı? Dünya değişiyor. Haşlanmış ve güneşte kurutulmuş buğdayı öğüten taş değirmenler, artık kepekle bulguru ayrı haznelere akıtıyor. Değişen dünya değirmeninin kocaman taşları arasında da insanlar öğütülüyor bugün. Şimdi ey Urfa; Türkiye'min en cömert şehri, söyle bana, yüzüne bak şu vefakâr evladının ve söyle! O da değişmiş mi? Değirmen onu kepek haznesine mi, yoksa bulgur haznesine mi yuvarlamış? O, şehrini terk ettiğinde, hani arkasından dualar etmiş, sular dökmüştünüz. Sizleri yanında kendisiyle birlikte taşıyıp götürememişti elbette. Lakin size dair tüm sevdaları onun kalbindeydi her vakit; yanından hiç ayırmamıştı. Bak yüzüne, o hala senden koptuğu günkü gibi, en az o kadar mümin ve şairdir! Eve dönen bu oğlunu tekrar bağrına basacak mısın? Koklayacak mısın onu? Tıpkı 40 yıl evvel yaptığın gibi, havanla, suyunla, yemişlerinle ve en önemlisi tüm mukaddesatın ve maneviyatınla besleyecek misin onu? Kırk yıl evvel bu İbrahim ülkesinde, şairin Yeryüzü Coğrafyam dediği bölgede ne vardı? Bir merkez-taşra çekişmesi söz konusu muydu? Evet öyleydi. Buralar sanki yeryüzünün kazandibi idi. Batı ise kaymağı... Mahrumiyetlerin ve mecburiyetlerin sevki tabiisi ile yaşamak zorunda kalan taşralı insan, çareyi mukadderatın manevi motivasyonuna sığınmakta buluyordu. Başına gelen ve gelmeyen her musibeti tevekkülle karşılıyordu. Mehmet Atilla Maraş, taze bir üniversite öğrencisi iken, sonradan kendisinden daha meşhur olan Aney şiirini kaleme almıştı. Bu şiir taşranın merkeze bir ihtarı, bir ikazı mahiyeti taşır. Yüzüne değil onun ayakkabılarına bakan Büyük Şehir Kızlarına, bu küçük ama kutsal şehirden gönderilmiş ve beyaz haberler taşıyan bir posta güvercinidir. Hem kastlar, sınıflar, şehirlerarası bölünmüşlüğe bir reddiye, hem de bu bölünmüşlüğün ideolojisine bir kafa tutma tavrıdır bu şiir... Aney şiiri, evet yalnızca bu şiir iyi tahlil edildiğinde, Anadolu'nun saf, temiz, bozulmamış, mümin insanları hakkında yeterli duyarlık sahibi olursunuz. İmkânsızlıkların tevekkülü ve çalınmış nimetlerin isyanını birlikte taşır bu şiir. Bence Mehmet Atilla Maraş şiirinde Aney, ciddi bir röper noktasıdır. Bu nedenle de üzerinde başlı başına çalışmalar yapılmalıdır. Konumuza tekrar dönersek, ülke Tek Parti vesayetinden kurtulalı on yıl olmuştu ki, bu kez bir ihtilalle başbakanı ve iki bakanı idama mahkûm edildi. Halka rağmen sürdürülen siyasal, sosyal ve tarihsel söylem ile gelenek ve yüzlerce yıllık alışkanlıklar arasında sıkışan halk hem maddi hem manevi bakımdan perişan bir vaziyetteydi. Mekteplerdeki öğreti ise taşralı mümin insanların kalbindeki inanç ve ilkelere çok yabancıydı. Öğrencilerin hiç birisi, takmak zorunda kaldığı şapka ve kravattan memnun gözükmüyordu. Urfa'nın yetiştirdiği vefakâr evlat Mehmet Atilla, ilk gençliğini, inançlarını, dünya görüşü ve sevdalarını işte böylesine karmaşık çatışmaların yaşandığı bir ortamda idrak ediyordu ilk kez. Hoca ile öğretmenin farklı ve karşıt söylemlerini ölçüyor, biçiyor ve karar veriyordu: mümin bir şair olacaktı. On altı, on yedi yaşlarında iken bir dergi çıkardı: adı, Balıklı Göl. Yalnızca bu derginin adı bile Halilürrahman Dergâhı'na, modern anlamda bir eklemlenme çabasının bir parçasıydı. Yani o, safını çoktan seçmişti; tarafsız birisi değildi: Müslüman'dı ve şairdi. Merkezin, çevrenin, mektebin dayattığı statükoya bir karşı duruş tavrı / edası vardı bu çıkışta. Şiirinden iki örnek okuyalım: Ben bir afat çocuktum Ağacın dallarına Her canlının kılcal damarlarına Özsuyu yürütenin adıyla Bir zaman senin baban Güne gebe bir gecenin seherinde Yatağına girdi besmeleyle Salih evlat oluşun çün bundan Bu salih evlat, yolu yokuş, ardı kale, önü göl olan mütevazı bir Urfa evinde mümin bir genç şair olmuştur artık. Kısa sürede edebiyatın büyükleri tarafından, tanınmış ve dikkate değer bulunmuştur. Artık Varlık, Türk Yurdu, Hareket, Edebiyat, Mavera gibi ülkenin belli başlı dergilerinde şiirleri yayınlanmaktadır. Daha ilk gençlik yıllarında karar verdiği poetikasından asla inhiraf etmemiştir. "Şiirimin sınırları, dünya görüşümün sınırları içindedir" der. "Gerçek hayatta olmayan, tahakkuku imkânsız olan şeyleri şiirimize sokmak adeta yasaklanmış gibidir" derken, Kuran-ı Kerim'in Şuara Suresi'ndeki son ayetlerine atıfta bulunmaktadır. Hayatının ilk yıllarında iş konusunda küçük tereddütler yaşasa da - ki bu krizler ona müspet katkılarda bulunmuştur- bürokratik kademelerde aşağıdan en yukarıya kadar alnının teriyle çıkmasını bilmiştir. Ancak yükseldiği hiçbir mevki, onu inancının ve şiirinin izleğinden kopartamamıştır. O, "Zulme karşı ilk karşı çıkan, şairlerdir" der. Nitekim Şanlıurfa Milletvekili sıfatıyla TBMM'de İnsan Hakları Komisyonu'nda yer alması manidar değil midir?" Uzun bir şiirinin Koşu alt başlıklı bölümünde şöyle dizeler vardır: Yeryüzünde canlı ve cansızı Gök kubbeyi, ayı ve yıldızı var edenin Kuşa uçmayı öğretenin Atom çekirdeğine bir düzen verenin Her şeyi zaman ve mekân ötesinden bilenin Emir ve yasaklarının Ve kesin yasalarının toplandığı Bir somut kitaptan öğrendik her şeyi Her yanımıza sevgi kuşandık geliyoruz Mehmet Atilla Maraş'ın çok önemli ve değerli bulduğum bir özelliği de şudur. Hayatının ilk yıllarında iş konusunda küçük tereddütler yaşasa da - ki bu krizler ona müspet katkılarda bulunmuştur- bürokratik kademelerde aşağıdan en yukarıya kadar alnının teriyle çıkmasını bilmiştir. Ancak yükseldiği hiçbir mevki, onu inancının ve şiirinin izleğinden kopartamamıştır. O, "Zulme karşı ilk karşı çıkan, şairlerdir" der. Nitekim Şanlıurfa Milletvekili sıfatıyla TBMM'de İnsan Hakları Komisyonu'nda yer alması manidar değil midir? Ayrıca özgürlükler uğruna mücadele veren sağ-sol ülke aydınları arasında, adliye koridorlarında yine onu görmekteyiz. Ne diyordu Şehremini şiirinde: Hüznün son dalgın kuşları geçiyor Bir akşam serinliğinde şehrin üstünden Cihetsiz kavisler çizerken gök kubbede Ben gecenin önünde Kıyama durmuş bekleyen Ellerim şehrin üstünde Gözlerim kenar mahallenin yetimlerinde Ülkedeki İslami cereyanların, Büyük Doğu ekolünün, Anadolucu Hareket'in ve Diriliş ‘teki medeniyet soluğunun tümünden nasibini almış, mümin bir şairdir Mehmet Atilla Maraş. Ancak onun şiiri hiç birisinin izinden gitmemiştir. Onun hayat boyu terk etmediği bir kimliği vardır: Urfalılığı, taşralılığı... O, mahalli özellik ve güzellikleri hiç unutmamış ve terk etmemiştir. Nereye yükselirse yükselsin, bu ilk kimliğine ihanet etmemiş, asliyetini hep hatırlamıştır. Bu sebepten o, bu kimliğin gereği olan özgün bir şiire imza atmıştır. Ama asla mahalli kalmamış bütün evrensel imkân ve soluklara da açık olmuştur. Onun şiirinde geleneğin erişilmez lezzetinden tatlar mevcuttur. Ancak Türkçe şiirin bütün yeni imkânlarından da haberdar olan şair, kendisine bırakılmış dar alanda, bir Mehmet Atilla Maraş şiirini var etmeyi başarmıştır. Doğudan Batıdan Ortadoğu ’dan adlı kitabından başlayarak Adanmış Şiirler' e kadar 7 kitabında da mısra mısra, kelime kelime, hep o sahih imanın, ona ait muazzam medeniyetin Mehmet Atilla Maraş'ça söylenişine şahit olmaktayız. Nükte ve hikemiyatı en yüksek dozda tuttuğu kimi şiirleri bu iddiamıza daha kolay destek verecektir. İşte örneği: "Bak şimdi ben Müslüman'ım ya yavrum Müslüman, yani tahammül gücü yüksek Hani "piyangolarımız millidir" diyor ya İsmet Buna bir de oynanan oyunları katıyorum" Bir sanat ürününü değerli kılan, elbette ki ustalık, hüner, maharet ve marifetin yanı sıra başkalarından farklılığı ve kendine mahsusluğun öne çıkmasıdır. Bir şiire "şiir" demek başka, Mehmet Atilla Maraş Şiiri demekse daha başkadır. Az önceki örneği destekler mahiyette bir iki örnek daha zikretmek yararlı olur: Bir iz ki bozulmadan kalır gelir bu çağa düşer Kurt oltayı kemirir balıklar ağa düşer Ezelden ebede yolcu hüzün gece ve gündüz Yorulmuş sevgi uzun yürüyüşten kucağa düşer Derdini ah şiir ile tasvir ne mümkün Mehmet Sırat-ı müstakimden şükür bir inhirafımız yoktur Şimdi de bence en tipik olan örneği sunuyorum: artık birey bir rey'dir diyenleri anlamıyorum topluma ve eşyaya çocuk gözü ile bakıyorum dağlar ne küçük o heybet dağı evler ne nokta ne renk ne oda şimdi düşünebiliyorum görülmeden görülen canlıları Bu dizeleri özellikle seçtiğimi düşünenler çıkar mı bilmem. Ancak iddia ediyor ve diyorum ki, Mehmet Atilla Maraş hiçbir şiirini, hiçbir dize veya kelimesini zuhurata bırakmamıştır. Rastlantılara yer yoktur onun şiirinde. Uhrevî kaygı, hesap endişesi hiçbir zaman hafızasından çıkmamıştır; ihmale uğramamıştır. Bu durumda kimliğini ibraz eden kişi mümin bir şairden başkası olmamıştır. Sözü çok fazla uzatmaya heves etmeyeceğim. Urfa bu sadık evladını canı gönülden bağrına bassın istiyorum. Çünkü o, aslına hiçbir vakit ihanet etmedi diyorum. İşte bu sözlerimin numunesi: Oysa bilirsin ki bütün varidatım sensin Tanıdım tanıyalı bu acı hayatım sensin Bütün soy güzellik, som altın, saltanatım Yazdığım şiir, inandığım fikir, sanatım sensin Resmine her baktığımda, gülümseyen yüzünün ardında, Rabbinden başka kimseyle paylaşmak istemediği derin acıların varlığını hissediyorum. Ne diyeyim sevgili dostum, Allah acılarını azaltsın, çünkü O seni kalbinden görüyor.

  • Harf mi Rakam mı?

    Hikâyeci Nazan Bekiroğlu’nun   ‘Lâ’  adlı kitabını Oluk Belen Yaylası’nda okumak nasip oldu. Ne diyor yazar? “Anlatmak, anlamaktır.”  Madem öyledir, o halde ‘yazmak’ da düşünmektir .  Ben de birçok yazar gibi yazarken düşünürüm. Peki ya   ‘okumak’? Okumak hem düşünmektir, hem de görmektir. Okumak, bir şeyin künhüne varmaktır. Anlatmak, sözle veya sözün yazıya dönüşmesi ile olur. Anlatan, anlatıcı aynı zamanda anlattığı olayı hikâye ediyordur size. Hikâye yazan biri, size bir şeyi harflerin yardımıyla anlatmaya çalışıyordur. Siz ister anlayın, ister anlamayın; o bu işi kendine görev bildiği için yapıyordur. Onun işi budur. İnsan, söz yardımıyla konuşur. Anlatılacak söz yoksa neyi konuşur insan? Ben de nicedir konuşma, yazma, düşünme ve okuma üzerine yazıp duruyorum hep. Bu dört eylemi insanlık adına da, kendi adıma da çok önemsiyorum. Yazmak mucize, okumak mucize, düşünmek mucizedir; konuşmak dahi büyük bir mucizedir. ‘Âdem’in serüveni’  diyordum, ‘bizim yeryüzündeki serüvenimizin ilk örneğidir.’  Bu serüvende Âdem Havvasız olur mu? Diyalektiğe aykırı... Bu ikisi arasında başlıyor ilk muhabbet, ilk aşk... Aşkın doğması için Âdem’le Havva’nın olması şart. Bir de bu muhabbetin yaşanacağı bir mekân... Bu mekân önce cennettir; sonra yeryüzü, sonra yine cennet olacaktır. ‘Sonsuz bir yolculuğa çıkarken, küreklerini meleklerin çektiği bir sandalda seninle beraber olmalıyım.’ Çoluk, çocuk Toros dağlarında Oluk Belen Yaylası’ndayız. Kendimize ait çardaklı ve iki odalı bir yayla evimiz var. Yaylayı biraz daha ayrıntılı anlatayım: Buradan bakınca, alabildiğine derin ve uzak bir ufku görebiliyorum. Gözlerim müthiş dinleniyor, gördüğü manzaradan keyif alıyor. Şu anda bin ilâ bin beş yüz metre irtifadayız. Deniz seviyesinden yukarı, dağlara doğru, dağların içinde, dağların ortasındayız. Her yer alabildiğine sarıçam ormanı... Her yanımız çam ağaçları ile kaplı. Toros dağları yemyeşil. Karşımda görünen şu dağların ardı, Kayseri... Şair dostum Dr. Ahmet Tevfik Ozan, ‘Dağardı Şiirleri ’ni Kayseri’de tabip olarak görev yaparken yazdı. Kendisi aslen Elazığlı, Harputludur. Buradan bakınca dağın öbür yüzünde sevgili Ozan’ı görür gibi oluyorum. Serin rüzgâr, gâh garbi, gâh poyraz olarak esiyor. Zaman zaman esen bu rüzgâr, giderek bir uğultuya dönüşüyor. Ağaçlar rüzgârın şiddetinden başlarını aşağılara eğmek zorunda kalıyor. Bu yaylada olsun, başka yaylada olsun, gündüz geceyle örtüşüyor. Güneş, Ay’la öpüşüyor. Bunu görüyor, yaşıyorsunuz. GECE Gece, burada kendi ışıklarını yakınca yıldızlardan, sen kendi ışıklarını söndürmelisin ki gecenin künhüne varasın, sırrına eresin. Gecenin o esrarengiz gizemine kaptırasın kendini. Senin cılız ışıkların, gecenin gökyüzünden gelen ışıklarıyla yarışamaz. O muhteşem tabloyu ancak seyre dalabilirsin, saatlerce öyle kalakalarak. Burada sanki zaman yok, sadece ‘an’ var. En iyisi, dur, bak ve seyret bu muhteşem tabloyu! Küçük bir radyom var. Radyoda ‘Yaylalar içinde Erzurum yayla’ türküsü çalınıyor. Kuşkusuz öyledir. Erzurum, sırtını Palandöken Dağları’na yaslamış büyük bir yayla şehridir. Ben Erzurum’u çok iyi bilirim. Çünkü dört yılım orada geçti. Yüksek tahsilimi orada yaptım. Ne çok sevmiştim bu şehri! Doğduğum topraklara, Urfa’ya çok benziyordu. Bir farkla ki Urfa sıcak, Erzurum o derece soğuktu. Dört yılda dört çetin kış yaşadık. Zaten yazımız hiç olmadı oralarda. Sekiz ay kış, dört ay bahar. Erzurum budur. Bundan kırk yıl önceki kışları bir düşünün! Metrelerce kar yağardı Erzurum’a. Caddelerde atlı kızaklı faytonlar görev yapardı otomobil yerine. Çarşıya çıktığımızda kulaklarımız, burnumuz donar, bıyıklarımız buz tutardı. Yine de üşümezdik. O soğuklar hiç incitmezdi bizi. Ona göre tedbir alırdık kış günlerinde, orada, Erzurum’da... Erzurum bir serhat şehridir; bilim adamları, şairler, veliler yurdudur. Sözü için başını vermiş büyük divan şairi Nef’i oralıdır. Mutasavvıf İbrahim Hakkı oralıdır, Alvarlı Mehmet Efe oralıdır. Birinci Meclis’in ateşli hatibi, özgürlük ve demokrasi savunucusu Hüseyin Avni Ulaş oralıdır. Günümüz düşünce adamlarından, Hareket felsefesinin savunucusu Nurettin Topçu oralıdır. Daha sayarsak, isimler uzayıp gidebilir. HARFLER Harf ve sayı arasında kalınca tercihimi harften yana kullandım. Oysa bir mühendisim ben. Sayıları iyi bilirim. Sayılar sonsuzdur ama rakamlar, sıfırı saymazsak dokuz adettir. Oysa harfler öyle mi? Bizim alfabede sadece yirmi dokuz harf var. Bunlar işaretlerdir; seslerin işaretleri, remizleri, simgeleri... Çoğu zaman, meramımızı ifade için bu harfler bize yetmiyor. Mevcut harflere bazı harfler daha eklememiz gerekiyor, eski kitaplarımızı rahat okuyabilmek için. Biz inananlar korku ve umut arasında yaşarız. Yoklar arada bir insanın kalbini korku ve umut. Kimine göre kaypak bir yılandır, insanın koynuna atlar apansız. Kimine göre ürpermek için var olması gereken bir duygudur. Zaman zaman korkulu anlar yaşarız güpegündüz, bazen de rüya âleminde. Ancak Kitab-ı Mübin hemen yetişir imdadımıza. KELİMELER Kelimeler, harflerden oluşur. Kelimelerle anlam kazanır varlıklar, isimlerle, adlarla. Kadın deriz meselâ. Bu, Havva’dır Âdem’in zihninde. Bu kelime, varlık âleminde bir resimdir, bir suret yani. Baştan alıcı gözleri, fidan boyu, gümüş bedeniyle Havva... Fettan, yoldan çıkarıcı... AŞK Heybetli bir kelimedir kelimeler kitabında. ‘ Havva ’ , müthiş bir isimdir ve ilktir. Kadın, (Havva) şeytan değil,  ‘şeytanın evi’  midir? Gel de bu kelimeleri tefsir eyle! Âdem, bu fettan yaratığı seyreder durur... ‘Kelimeler Kitabı’ nda, sözlükte, lügatte, kamusta... Ve kelimeler kitabında, ‘hayret’  ve ‘merak’  dahi vardır. Göçmen kuşlar haritasız, pusulasız okyanusları aşar. Hayret! Tohum, bir ağacın tüm bilgilerine sahiptir. Hayret! Bir kez bir şeyi gördün mü hiç görmemiş gibi olamazsın. Görüntüsü hafızana kazınır o an. Hayret! Suda kendi güzelliğini seyreden kadınların ilkidir Havva Gölgesi, sureti düşünce suyun aynasına CENNET Güzellikler yurdu. Bu güzellikler yurdunda, Allah’ın cemal sıfatının tecellisi vardır. Bütün güzellikler ordadır. Aşk ’ ın özü, güzelliktir. TECELLİ   Görünme,   asıldan yansımalar diye tarif edilir kelimeler kitabında. Bu dahi önemli bir kelimelidir. Giderek esma talimine başlıyoruz gibi. Ey kelimeyi sese çeviren ve sesi kelimeye yükleyen Rabbim! Sen âlimsin. ‘Allahu la ilâhe illâ hu / Âlimü’l-ğaybi ve’ş-şehadeh’. “Görünen ve görünmeyen âlemlerin âlimi, bileni... Ki ondan başka ilâh yoktur.” Kelimeler kitabında üç güzel kelime daha var: Rica, Tövbe ve Af. Işık ardında gölge Oyun içinde oyun Tövbe ya rabbim tövbe Günahlarıma tövbe Bilerek ettiklerime Bilmeyerek ettiklerime Sen, affı seversin Korkuyorum, ricadayım Tövbe estağfurullah, Tövbe! Kelimeler kitabında önemli bir kelime daha var bizler için. Adı: Korku... Biz inananlar korku ve umut arasında yaşarız. Yoklar arada bir insanın kalbini korku ve umut. Kimine göre kaypak bir yılandır, insanın koynuna atlar apansız. Kimine göre ürpermek için var olması gereken bir duygudur. Zaman zaman korkulu anlar yaşarız güpegündüz, bazen rüya âleminde. Ancak Kelâm-ı kadim hemen yetişir imdadımıza. Der ki: “ O inanlar var ya, onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır .” Çünkü:  “Lâ tahzen, innallahe meana”. Üzülme, Allah bizimledir. Fe süphanallah!.. Oluk Belen Yaylası, Kozan 18 Ağustos, 2003

  • | İnsan, Varoluş ve Mehmet Atilla Maraş | Aydın Işık

    Bütün değerler kendisi için var edilen, bütün güzellikler kendisine bahşedilen insanı anlamak yeryüzünün en zor sanatıdır. İnsanoğlu; yeryüzünde birçok sanatı gerçekleştirebilir, uçsuz bucaksız hayaller kurarak zorlukların üstesinden gelebilir. Ne var ki, kendi felaketini kendi eliyle gerçekleştirmekte ve kendisini çözmeye yönelik faaliyetlerin önünde de yine kendisi durmaktadır. İnsanoğlu kendisini keşfetme sürecinde çıkmazlara düşmekte ve çelişkiler yaşamaktadır. Bugün yaşadığımız dünyayı çekilmez hale getiren, bizzat insanın kendisidir. Böyle yapmakla hem kendisine hem de çevresine acılar yaşatmaktadır. İnsan özünde taşkındır ve nankördür. Kendisini başıboş sanıp dilediğini yapmaktadır. Batı medeniyeti insanın kendisiyle olan ilişkisinde ve toplumla bütünleşmesinde yetersiz kalmıştır. Batı, insanı uyuşturarak onu güç sahiplerinin önünde modern köle durumuna düşürmüştür. İnsan bu haliyle kendi iç dünyasıyla da kavgalı hale gelmiştir. Teknolojide başarıdan başarıya koşan ülkeler bu konuda kendi toplumlarındaki insan için bir çare bulamamıştır. Psikoloji ve psikiyatri dünyası da bu konuda yetersiz kaldığını açıkça ifade etmektedir. İnsanoğlu yaratıcısının kendisiyle ilgili tanımlamalarını bırakıp bizzat kendisini tanımlamaya kalkınca hatalara düşmüştür. Çünkü kendisini tanımlamaya kalkan insan, benliğini diğer benliklerden üstün tutmuştur. Dolayısıyla diğer insanlara zulmetmekle kalmamış, onları acımasızca katletmiştir. Böylece kendi felaketini hazırlamıştır. Toplumun önünde erdemli çağrıların sesi olmaya çalışan bir bireyin öncelikle kendisiyle barışık olması, kendini tanımlaması, yeryüzünde yaratıcı tarafından sorumluluk taşıyan bir mükellef olduğunu anlaması ve ilahi mesajın temsilcisi olduğunu anlayarak hareket etmesi gerekir. Bu da edebin temel kaynaklarına inerek onları içselleştirmekle mümkündür. Çünkü insanı yaratan Allah insana verilen bu hayatın bir oyun ve eğlence olmadığını ortaya koyarak insandan kendisine dönmesini talep etmektedir. Bunun için insanın taşkınlıktan kaçınması gerekir. İnsan ilişkilerinde, tarihte, örnekler üzerinde düşünmemiz, sentez yapmamız salık verilmektedir. Dostluk ve kardeşlik ilişkisi üzerinde yoğunlaşmamız emredilmektedir. Bununla ilgili verilen örnekler çok çarpıcıdır. Habil ve Kabil, Yusuf ve kardeşleri, Musa ve Harun arasındaki iletişim üzerinde düşünmemiz gerekmektedir. Dostluğun kalkış noktasında büyük bir sanatın varoluş biçimini ilahi mesajıyla bizlere ileten Allah, bütün ilişkilerimizde adalet çizgisini gözetmemizin gerektiği konusunda bizleri uyarmaktadır. Zalim olmak, insana hiç ama hiç yakışmıyor. Çünkü kötülük, şeytanın ve onun yandaşlarının işidir. Tarih boyunca insanı yoldan çıkaran, şefkatten ve merhametten uzaklaştıran, bedevileştiren, dünyasını cehenneme çeviren ve insanı kendisine doğru çekmeye çalışan kötülüğün adı şeytandır. Ey insan, seni yaratılmışların içinde şerefli bir zemine oturtan ve değerli kılan, senin akıl sahibi olmandır. Akıl nimetinden dolayı da medeniyeti yıkan bütün kötülükleri ortadan kaldırmak insana düşen önemli bir sorumluluktur. İlkeli bir dostluğu sürdürmenin koşulu ve onurlu yürüyüşe doğru adım atmanın temel ilkesi, bilgi ve hikmet üzerine bina edilmeye çalışılan çabanın adı sanattır. Koşullar ne olursa olsun dostlukları önemsemeliyiz. Dostluğu besleyen bütün damarları hassasiyetle korumamızın gerektiğine inancımızı asla yitirmemeliyiz. Yeni bir oluşumun yolunu açmak ancak bugünün koşulları ve sanal dünyanın bize dayattığı olumsuzluklardan ciddi çabalar göstererek kurtulmakla mümkündür. Bir dost ve okuyucu olarak baktığımızda, Maraş’ı bir kaç başlık altında değerlendirmek dostluk haklarımız arasında yer almaktadır. Mehmet Atilla Maraş, kimi zaman şair, kimi zaman mütefekkirdir. Onu, birçok yönüyle tahlil etmek gerekir. Bazen derviş olmayı önemser ve dervişliği öne çıkarır; bazen toplumsal sorumluluğu önemseyerek zulme ve haksızlığa karşı durmayı öne sürer. O, koşulların getirdiği haksızlıklara karşı durmayı sorumluluk telakki eder. Sanal dünyanın bugün insanlığa birçok kolaylıklar getirdiğini ama bununla birlikte insanlıkla olan ilişkilerimizde büyük bir tahribata sebebiyet verdiğini müşahede etmekteyiz. Artık insanların dostlarına vakit ayırmak yerine, o vakitleri elektronik aygıtlarla meşgul olarak geçirdiğine tanık oluyoruz. Dostlarımızı görmekten, onlarla birlikte olmaktan, hüzünlerimizi ve sevdalarımızı onlarla paylaşmaktan haz duymalıyız. Dostluğun olmadığı bir yerde bütün yolların ve yönlerin kapanacağı bilincini birbirimize anımsatmalıyız. Mehmet Atilla Maraş’ın sanat dünyasına baktığımızda, kendi medeniyetine yaslanarak bir söylem geliştirdiğini ve inancını şiir dünyasına yansıttığını görebilmekteyiz. Bu açıdan Maraş’ın söylemlerinin bir zenginlik olarak önümüzde durduğunu, bu çizgi üzerinde sanat hayatını sürdürdüğünü ve oraya bakarak bir portre ortaya koyduğunu görebilmekteyiz. Düşünsel anlamda yetim büyüdük. Sanat mimarlarının yüreklerini ortaya koyarak ve duygularını toplumsal ziyafetin sofrasına dönüştürerek şiir ve sanatta bir çığır açtıklarını, bunun da bir ses oluşturduğunu, bu sesin toplumda hak ettiği yere oturmadığının altı çizilmesi gerekir. Maraş’ın yürüyüşüne bakıldığında hüzünlü ama umut çağrıştıran çizgileri yakalamak ve orada sorumlu bir bireyin duruşunu görmek mümkündür. Dolayısıyla her sanatı kendi inancı ve kalkış noktası temelinde değerlendirmek gerekmektedir. Bu açıdan baktığımızda Maraş, inancını hayatına ve sanatına yansıtan bir duruşu sergilemektedir. Mehmet Atilla Maraş, sanat vasfını gün ışığına çıkaranlardan biridir. Fırat’ın aman vermeyen dalgalarının içinde yüzmeyi başaran, baskıların yoğunlaşarak kavurucu bir çöl sıcaklığına dönüştüğü Harran’ın kucağında büyüyen, kırk yıldır uzun bir koşuyu sürdüren ve fırtınalı havaların yaşandığı dönemlerde bile yürüyüşüne devam eden Maraş’ı ve şiirini takdirle izliyoruz. Onun şiirini değerlendirirken, eğrisiyle ve doğrusuyla, içinden geldiği koşulları göz önüne alarak bakmak gerekir. Bu nedenle, Maraş’ın sanatını, şiirini değerlendirmek konunun uzmanlarına düşmektedir. Mehmet Atilla Maraş, barış ve hoşgörüden anlamayanlara karşı, onurluca bir duruşun sergilenmesi gerektiğine inananlardan biridir. Toplumsal söylemin, birlikteliğin, nezaketin ve zarafetin tonlarının gittikçe sönükleştiği, ilkelliğin kendisini hissettirdiği, aşkların seraplaştığı, iklimlerin tarz değiştirdiği bir dönemde, Maraş’ın söylemlerinin basamak oluşturduğuna ve sorumlu çabanın sesi olduğuna inanıyorum.

  • | Zor Sözlerin Şairi | Müştehir Karakaya |

    İsmini ilk olarak nerede, hangi tarihte duyduğumu hatırlamıyorum. Ancak 80'li yıllarda Cağaloğlu'nda Aney şiirini biliyordum. Beni etkilemiş, duygusal atmosfere çekmeyi başarmıştı. Ben de yıllardır annemden uzaktım ve daha nice yıllar uzak kalmaya devam edecektim. Sanırım "Aney" şiirini hamasi, sanattan uzak, imaj dünyasına girmemiş bir şiir olarak telakki etmiştim. Bunu arkadaş çevrelerinden de duyuyordum. Aney şiiri özel bir şiirdi, farklı bir duyguydu bu. Altında çapanoğlu aramaya gerek yoktu. Yalın, sade, hüzünlü, olduğu gibi... Mehmet Atilla Maraş'ın ilk şiir kitabına Ahmet Kot vasıtasıyla ulaştım. Ahmet Kot, Yazı Yayıncılık adı altında birçok şiir kitabı bastı, graft kapaklarla, şairlere dikkat çekti bu basımlarla. İşte bu kitap ‘Zor Sözler ’ dir. Sonra diğer kitaplarını takibe koyuldum. ‘Merhaba Ey Hüzün’, ‘Doğudan Batıdan Ortadoğudan’ gibi... Evet, Atilla Maraş şairdir, şiir gibi adamdır demiştim, Aney'le fazla uğraşmasam da... Her şairin hayatında özel bir an, ki şairlerin her dönemi özel ve özneldir, hatta bunların da ötesinde, farklı bir algılama ile özelin de özeli bir an bulunabilir. Dolayısıyla kendilerine özgü naif, etinden, kanından, canından, nereye gitse kendisiyle giden, nereye kaybolsa kendisiyle kaybolan, nerede zuhur etse orada zuhur eden bir sevgilisi olur. O, şiir olur. Bazen olumlu, bazen olumsuz... Hatırladığım kadarıyla M. Atilla Maraş ile ilk karşılaşmamız 1994 yılı, Su Çıktı Şiir Günleri'nde oldu. Artık onu bizden bir kuşak önceki mümtaz öncülerimizden biri olarak görüyorduk. O günden sonra sık sık haberdar oldum kendisinden; etkinliklerde karşılaştık, şölenlerde, festivallerde bir arada olduk. Van depremi sonrasında da beni sık sık arayıp güven veren, telkinlerde bulunan, hal hatırımı soranlardan oldu, birçok büyüğüm gibi... Sesi sesime ulaşanlardan... Onun rikkatli, hüzünlü, kadirşinas kişiliğini sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Ben burada Atilla ağabeyin kimliği üzerinden değil, çok sevdiğim kısacık bir şiiri üzerinden küçük bir tahlile koyulacağım. Malumdur, kendisiyle bir yaşam bağımız olmamış, arkadaşlığımız, yakin teneffüsümüz oluşmamıştır. Onun denginde veya ayarında biri değilim zaten. Ağabeylere ağabeylik, kardeşlere kardeşlik yaraşır. Onun elleri alnımızdadır her zaman. Şimdi Zor Sözler kitabındaki son şiirine bakalım: Bu kitabın baskı tarihi 1989... Zor Sözler zaten üç mısralık... Sanki üç asırlık bir çeşnisi var, üç yüz yıllık söylencesi... Üçle üçü çarpıp yanına sıfırı eklerseniz doksanlık çınar olur. Bana söylenmesi zor sözler söyle ölüm gibi, hüzün gibi ve acı şarkılar ki ayrılıklar üstüne Hangisinden başlamalı, bilmem. Bu şiir hem baştır hem son. Söylemek başlangıç olsa da okumak gibi; zor olan yaşamak, uzun bir çizgi hayat, acı, hüzün ve ölüm... İçindeki bitmeyen zaman ölüm en son ayrılık ama, ondan öncesi şarkılarda bestelenen “ayrılık” ölümden de beter bir son... Şairlerin söylediği zaten zor sözler değil midir? Acıdan bahsetmesi kolay bir söz müdür? Hüzünle yoğrulması... Ölmesi ya da ölümden bahsetmesi... En çok ayrılık yaşaması... Bunlardan bahsetmesi zor sözler değil midir? Hüznünü anakaralara salıvermesi, acıyı bal eylemesi, ölümü bir arkadaş gibi beraber yaşatması ve ölümün kurtuluş yolu olmasına rağmen ayrılıkların azap yolu olmasını söylemesi zor sözlerden sayılmaz mı? Bir de şarkılar ona eşlik ederse, türkülerde söylendiği gibi, ‘ayrılıktan zor belleme ölümü’ türü dizelerde dile gelmesi gerçekten zordur ve şairler de en zor olanı söylerler. Ve türküler söylerler, şarkılar söylerler... Ayrılığı söylerler... Aşk gibi, acı gibi, hüzün gibi... Ölüm gibi besteler yaparlar, ölümden öte... Hem başlangıç hem bitiş düdüğü çalarlar... Sözleri çokça tüketmek istememiş saygıdeğer şair Atilla Maraş. Bir kitaplık dolusunu üç mısrada tamamlamış, zor sözler söyle bana demiş. Acı gibi, hüzün gibi, ölüm gibi... En çok da ayrılığı söyle, en zor olanı, şarkılardaki gibi... Bizi sonsuz bir girdaba, sonsuz ayrılık şarkılarına, türkülerine havale etmiş. Artık hangi birini söylerseniz söyleyin o zordur, bir hayat boyu... Bir de şöyle söylemiş: Ey benim münkir nefsim bu acı meşakkat yurdunda Baki kalan Allah gerisi çaresiz ölen canlardır Böyle de söylemiştir: Saatim ve kalbim saatim ve kalbim Haberiniz var mı birbirinizden.

bottom of page