top of page

Search this site

Boş arama ile 80 sonuç bulundu

  • Yusuf İslam, Namı Diğer: Cat Stevens

    21 Temmuz 1948 yılında İngiltere’de doğdu. Kıbrıslı bir babanın ve İsveçli bir annenin üçüncü çocuğudur. Asıl adı: Steven Demetre (Dimitri) Georgiou’dur. Müslüman olduktan sonra adını Yusuf İslam olarak değiştirmiştir. Sekiz yaşında iken annesi babasından ayrıldı. Annesi Yusuf İslam’ı yanına alarak İsveç’e döndü. Yusuf İslam 16 yaşında iken okuduğu okulu bıraktı. Bir daha okula gitmedi. 1966 da İlk müzik parçasını 18 yaşında yaptı: ”I love my dog” (Köpeğimi seviyorum.) başında 19 yaşında iken ‘Tüberküloz’ (verem) hastalığına yakalandı. Aylarca hastanede yattı. Sonra iyileşti. Henüz 22 yaşında iken, 1970’ yılında yaptığı ‘Laydy D’arbanville’ adlı parçasıyla şöhretin zirvesine tırmandı. 1977 de Müslüman oldu. Yusuf İslam İlk olarak 1988 de Türkiye’ye geldi. 1988 yılının Temmuz ayında Yusuf İslam, Ahmet Kot arkadaşımızın daveti üzerine Türkiye’ye geldi. O tarihte kırk yaşlarındaydı. Birkaç gün İstanbul’da Ahmet Kot ’un misafiri oldu. Ben o tarihte Eskişehir’de, Türkiye Zirai Donatım Kurumu Bölge Müdürü olarak görev yapıyordum. Sevgili Ahmet Kot beni telefonla arayarak Yusuf İslam’ı Ankara’ya götüreceğiz. Müsait olursan sen de gel dedi. Yusuf İslam’ı Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliği’nin misafiri olarak ağırladık. Ankara’da iki gün kaldı. Birlikte Çubuk Barajı’na pikniğe gittik. Elinden Kuran hiç düşmüyordu. Bir akşam; o günkü Türkiye Yazarlar birliği Genel Sekreteri ressam - mühendis Sadık Kınıkoğlu’nun evinde yemek davetindeydik. Hep birlikte yer sofrasına oturduk. Yirmi kişi kadardık. Yemeğe başlamadan önce bir tanışma faslı yaptık ve başladı herkes kendini tanıtmaya. Sıra Yusuf İslam’a geldi. O İngilizce söyledi, biz Türkçe anladık: “Ben Yusuf İslam, İlkokul öğretmeniyim. Londra’da bir ilkokulun müdürüyüm. Küçük çocuklara ders veriyorum”. Son derece mütevazı bir haldeydi. Hiç konuşmuyor, konuşulanları dinliyor, sorulan sorulara kısa kısa cevaplar veriyordu. Ertesi gün öğleden sonra Kızılay’da TOBB’un konferans salonunda Yusuf İslam’ın vereceği konferansa katıldık. Konferans Salonunda Türkiye Yazarlar Birliği’nden bir gurup arkadaş Yusuf İslam’la birlikte Konferans salonuna girerken TRT’den bir bayan muhabir, Yusuf İslam’a yaklaşarak İngilizce ”Well come to Turkey mister Cat Stevens” deyince Yusuf İslam’ın tepkisi sert oldu TRT muhabirine.” No” dedi. “I’m not Cat Stevens, I’m Yusuf İslam, My name is Yusuf İslam” dedi ve yoluna devam etti. Bu kez TRT muhabiri bayan iyice şaşırdı ve soruyu sorduğuna pişman oldu. Konferansa katılmadan salonu terk etti. Cat Stevens, Müslüman olmazdan önceki takma adıydı. Nasıl Müslüman Oldu Konferanstan sonra soru cevap faslında, bir dinleyici Yusuf İslam’a nasıl Müslüman olduğunu sordu. O da anlattı: O İngilizce söyledi, Ahmet Kot tercüme etti: “Çok değişik ülkelerde konserlere gidiyordum. Bir gün hastalandım ve hastaneye yattım. Hasta yatağımda vakit geçsin diye kitap okuyordum. Bir gün kardeşim bana bir kitap getirdi. O güne kadar hiç görmediğim bir kitaptı bu. Kapağında ‘Holy Kur’an’ yazıyordu. Kitabı baştan sona bir roman gibi okudum. Beni çok etkiledi. Hemen yazarı kim diye baktım. Bu kitabın yazarı yoktu. Bu durum beni daha da etkiledi. Acaba Hz. Muhammed mi? diye düşündüm. Değilse kim? Kitabı bana getiren kardeşim ikinci kez hastaneye ziyaretime gelince, ona bu kitabın yazarı kim dedim. Bu kitabın yazarı yok dedi. Hz. Muhammed mi dedim. Yok dedi. Bu, Kur’an’dır. Elindeki de Kur’an’ın İngilizce mealidir. Bunun aslı Arapçadır. Buradaki sözler, Melek Cebrail vasıtasıyla Allah’ın elçisi Hz. Muhammed’e Vahy olunmuştur. Çok duygulandım ve kardeşime Müslüman olmak istiyorum dedim. Bana Kur’an’ın mealini getiren arkadaşım Müslümandı ve bana, “Bu çok kolay” dedi. Şehadet getir dedi. Birlikte şehadet getirdik: “Eşhedüenlâ İlâhe illalâh ve eşhedüenne Muhammeden Resulallah.” İslam dinin pratik uygulamaları var. Namaz kılacaksın, oruç tutacaksın dedi. Bana namaz kılmayı öğretti. İyileşip hastaneden çıktıktan sonra konserlerime devam ediyordum. Birçok kente, ülkeye konser vermeye gidiyordum. Namaz vakitleri gelince bir anda gözden kaybolup ibadetimi gizi gizli yapıyordum. Bu sık sık gözden kaybolmalarım, guruptaki arkadaşlarımın dikkatini çekmişti. Bir gün bana sordular: “Ya sen belirli zamanlarda aramızdan bir bahane ile ayrılıp gidiyorsun. Bir müddet sonra tekrar geliyorsun. Söyler misin bize bu arada nereye gidiyorsun, ne yapıyorsun merak ediyoruz.” Ben de artık kendimi açıklamamın zamanı geldiğine inanmıştım. Onlara dedim ki; “Arkadaşlar ben Müslüman oldum. Namaz vakitleri gelince de gidip gizlice ibadetimi yapıyorum.” Dediler ki o senin bileceğin bir iş, gizlemene gerek yok. Herkes dininde, inancında serbesttir. Bizim konserlerimizi aksatmadıktan sonra her eyleminde serbestsin. Böylece Müslüman olduğumu alenen herkese ilan etmiş oldum. Ancak zaman zaman namaz kılmayı ihmal ediyordum”. Kıyıya Vuran Dalgalar Bir gün, denize kıyısı olan bir kente konsere gittik. Yaz mevsimiydi. Tek başıma ekipten ayrılarak deniz kıyısına gittim ve yalnız başıma denize girdim. Yüzmeye başladım. Epey açıldıktan sonra ayağıma kramp girdi. Bir türlü yüzemiyordum. Sağa sola çırpınıyordum. Boğulmak üzereydim. Allaha yalvardım: ”Ey güzel Allah’ım, beni buradan kurtar. Söz, bir daha hiçbir ibadetimi aksatmayacağım, senin için çalışacağım.” (Oh my Good! İf you save me, I will work for you every time.) Dedim. O anda büyük bir deniz dalgası peyda oldu ve geldi beni kıyıya doğru fırlattı. İkinci büyük dalganın etkisiyle denizin kıyısına düştüm. Bayılmışım. Uyandığımda denizin kıyısındaydım ve sapa sağlamdım. O anda Rabbime şükrettim, hamt ettim ve bir daha hiçbir ibadetimi ihmal etmedim. Namazlarımı vaktinde eda ediyordum. Allah’a ve onun dinine bütün kalbimle inanıyordum. İnandığım dinimin dili Arapça idi. Bu dili kaynağından öğrenmek için Arabistan’a gittim. Arapçayı öğrendim. Şimdi, kutsal kitabımız olan Kuranı Kerimi, aslından okuyorum. Anlamaya çalışıyorum. Her okuduğumda da yeni yeni anlamlar keşfediyorum.” Salondaki dinleyiciler onu can kulağı ile dinliyordu. Kendisi bu konuşmasını İngilizce yapıyordu. Ahmet Kot Türkçeye çeviriyordu. Konuşması zaman zaman alkışlarla kesiliyordu. Kendisini iki gün Ankara’da misafir ettik. Çubuk barajına götürdük. Orada açık havada bir piknik yaptık. Üzerinde yakasız, koyu gri bir entari, sırtında bir deri mont, başı sarıklı ve bağlıydı. Sakalları ve saçları gür ve simsiyahtı. Yüzü, pırıl pırıl, her an gülümseyen nurlu bir çehresi vardı. Gözler sürmeli gibi simsiyah ve parıltılıydı. Fizik olarak da çok güzel bir insan vardı karşımızda... Kim bilir belki de bu yüzden adını Yusuf olarak değiştirmişti. Kendisi, Kıbrıslı bir Rum ailenin çocuğuydu. Babası, çalışmak için Kıbrıs’tan kalkıp Londra’ya geliyor. Yusuf İslam Londra’da doğuyor ve orada büyüyor. Kısa bir zamanda müzikte zirveye ulaşıyor. O dönemin gençliği ona çılgınlar gibi bağlanıyor. Konserlerine gidenler ona ulaşmak için adeta biri birlerini çiğniyorlar. Gömleğini yırtıp ondan parçalar koparıyorlar, hatıra olarak saklıyorlar. Yusuf İslam, öyle bir şöhretin zirvesindeyken İslam’a giriyor. Şöhreti, parayı terk edip Londra’daki okuluna dönüyor. Orada çocuklarla meşgul oluyor. Yusuf İslam, adı Faize Mübarek olan Müslüman bir hanımla evleniyor. Bu evlilikten altı çocuğu oluyor. Bugün için 78 yaşındadır. Londra’daki okulunda çocuklara İslam’ı öğretiyor. **Fotoğraf, Yusuf İslam, 40 yaşında, TYB Genel Merkezinde, Ankara, Mayıs, 1988 Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Ekim 2026 , 1129. sayısında yayınlanmıştır.

  • Cemil Meriç Okumaları

    Cemil Meriç diyor ki: Osmanlı yıkılırken, yenileşmeyi Avrupalılaşmada aradı. Edebiyatımız mukavemet edemedi. Bu bir kaderdi, istesek de istemesek de. Tanzimatla birlikte edebiyatta yenileşme hareketleri, Batıya açılan pencere ile 600 yıllık bir geleneğe, bir edebiyat geleneğine sırtımızı dönmüştük. “Türk Teceddüt Edebiyatı”, İsmail Habip Sevük’ün gerçek bir edebiyat tarihinden çok bir ‘Reddi Miras’ beyannamesidir. İsmail Habipten sonra edebiyat tarihçisi belli bir dönem yok. Sonra Tanpınar geliyor. Batı tesirindeki edebiyatta Hamit, bir zirvedir. Biz son devir muharrirleri, maarif-i garbiye’yi, şarka ithale çalışan birer müstağribiz. Ahmet Mithat Efendi, “Müsteşrik; doğu irfanı ile uğraşan batılılar, oryantalistlerdir.” Diyor. 1990’dan sonra Batı’nın yaldızları döküldü. Tanzimattan bu yana Batı, bir mitti aydınların gözünde. Şimdi yok olup gitti. Ve bu oyun noktalandı, bitti. (Batılılaşmak, çağdaşlaşmak, asrileşmek, halk katında gavurlaşmak manasına gelir.) Bu özgün özdeyişler üstat Cemil Meriç’e ait: Bu kavga; Olimpos Dağı’nın çocukları ile Hira Dağı’nın çocukları arasındadır. İdeolojiler, idrakimize giydirilen deli gömlekleridir. İtibarları, menşelerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı. Gerici, ilerici, sağcı, solcu… Sağ ve sol. Hristiyan Avrupa’nın bu habis kelimelerinden bize ne? Düşünce hürriyeti, bu mülevves kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar. İrfan, yerini Kültür’e bıraktığı zaman Batılılaşmıştı. Ümran, yerini Uygarlığa bıraktığı gibi. Kamus, namustur. Dergiler, hür düşüncenin kaleleridir. Eski dergiler, ziyaretçisi olmayan bir mezarlık. Kitap, istikbale yollanan mektup. Gazete, Okununca biten, anın kendisi. Bu ülke, 1789’dan beri su alan bir gemi…Fransız İhtilali yalnız batı feodalizminin değil, ihtiyar şarkın da ölüm çanı. Osmanlı, bir başka medeniyetin varlığını o zaman fark eder. Önce bu medeniyete hayretle bakar. Sonra hayranlık ve sonra teslimiyet. 1789 Fransız devrimi, “Giyotin”, taçlı başları egzotik çiçekler gibi biçer. Asalet, Yunan şatolarında duman ve alev içinde tarihe karışır. O. Comte, Le Play, E. Durkheim, M. Weber, sosyoloji yeni bir ideolojidir. Hristiyan toplumu istikrara kavuşturur. İbn Haldun’un Mukaddimesi 1860’ta Fransızcaya çevrilir. Maddecilik, keşişlerin kara cübbeleri altında imparatorluğun dört bucağına taşınır. Aydın tarihten kopar, toprağından, hatıralarından. Topyekûn hafıza kaybıdır batılılaşma serüveni. Ahmet Mithat (Efendi): son direnişçidir. Beşir Fuat: İlk kurban, (intihar) ilk pozitivist. Ali Namık : Frenkleşmiş aydın kafilesinin bir başka öncüsü. Sadrazam Said Paşa’nın oğlu. Ömrü Avrupa’da geçti. Fransızca İstanbul gazetesindeki yazılarını hayranlıkla okudu azınlıklar. 1918’de sosyalist bir hayalperest olarak öldü. Baha Tevfik: Delalet ordusunun öncü gönüllüsü. İdrakin kapılarını her milli değere taassupla kapayan maddeci yazar. Nihilist. Tarihçi Cevdet Paşa’nın torunu bir Katolik rahibesidir. Fikret’in oğlu Haluk Protestan papazı olarak ölür. Ama halk oynanan bu oyunun farkında. Sezgisi ve insiyakları kuvvetli. Ve Haluk maziye sığınıyordu. Maziye, yani hâtıralarına, mukaddeslerine. Tanzimat sonrası aydın müstağriptir. Tanzimat ve sonrası edebiyat bir gölge edebiyattır. O günlerin yazarları; intihal, taklit (öykünme) ve tercümelerle ayakta duruyordu. O günlerden bugüne, aydın böyle, ilim adamı böyle, gazeteci böyle. Orijinal adam az çıkıyor neden? (İntihal: Bir eseri kısmen veya tamamen kendisine mal etme, söz ve yazı hırsızlığı.) Cemil Meriç müstağriplerimiz için şunları söylüyor: Namık Kemal ve neslinin hülyası: Asya’nın akl-ı piranesiyle, Avrupa’nın bikr-i fikrini evlendirmek. Bu cihangirane ihtiras, yerini rezil bir zevkperestliğe bıraktı. Genç batının her nazına, her cilvesine katlanan ihtiyar bir âşık oldu. Avam bizi anlamaz diyorduk. Aydınlarımızın hastalıklarından biri avam, yani insanımız. Tarihin ve Edebiyatın dışındadır diyorduk. Oysa zaman bunun böyle olmadığını kanıtladı. Avam, kadercidir. Çünkü yığın olan halk, bu batılılaşma serüveninden hep şüphe ediyordu, tereddüt ediyordu. Onun için de eskiye sığınıyordu. Yeniye teslim olmuyordu. Halk, öteden beri siyası hayatın da dışında idi. Şimdi giriyor. Halk; öz yurdunda garip ve ilerleyen zamanlarda öz yurdunda parya muamelesi görecekti. Batılılaşma serüveni (1789-1989), iki yüzyıllık bir tarih. Birinci Dönem: 1789-1839, (Fransız ihtilali - Tanzimat Fermanı) İkinci dönem: 1876-1908-1923. (1. Meşrutiyet, 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet) Üçüncü Dönem: 1923-1989. Bu tarihten sonra batılılaşma biter. Kominizim çöker. Tanzimat: Bâb-ı Âli’nin Avrupalılaşması demektir. Aydınlar, aynı zamanda bürokrattır. Bürokrasi devlet demektir. Ve halktan kopuktur. Halk da saraydan kopmuştur. Osmanlı’da Tanzimatla birlikte İngiliz ve Fransız burjuvazisi hâkim sınıf olur. Sarayın direnişi azaldıkça kapitalizmin taarruzu artar. Keşişler, mektepler, (Fransız mektepleri, azınlık okulları), mürebbiyeler, mason locaları, Osmanlı Bankası, Sefaret baloları, (Cumhuriyetle beraber mahfelerde, ordu evlerinde balo) Beyoğlu’nu zevk panayırına çevirmek, şuh kadınlar, Pera palas, Galata… Aydın rüyasında Avrupa: Şöhret, Servet ve Şehvet. Azgın iştihaya karşılık Avrupalı dostlarla tek isteği, biraz ihanet. Tanzimat aydınlarından hemen sonra Abdullah Cevdet’i görüyoruz. Önce Osmanlının kafasını ve kalbini değiştirmek gerek diyordu. Meşrutiyet dönemidir. Fransa’da Jön Türklerin yardımıyla çıkardığı gazetede baş yazılar yazdı, Devlet-i Osmaniye’ye karşı. Sonra nadim oldu. Yazılarına bir ara azınlıklar alkış tutuyordu. İçtihat Gazetesi yazarı Abdullah Cevdet’in üstadı Gustav Le Bonn’dur. ”Anlamıştım ki okuyucuları yüz adedi geçmeyen bir gazetede, kuru sözlerle kurukafalara ‘âb-ı tab’ verilmez.” Diyordu Abdullah Cevdet. (Ab-ı tab: zindelik) Abdullah Cevdet, Ziya Gökalp’in hocasıdır. 1904’te çıkan İçtihat Dergisi’nin amacı batıyı tanıtmaktı. Medeniyet, Avrupa medeniyetidir. Bir ikinci medeniyet yoktu doktora göre. Onun için de batılılaşmamız gerekiyordu. İslam’a karşı değildi. Bu, derginin adından da belliydi. Ancak İslamiyet’i Batılılaştırmak istiyordu. Bir ütopyaydı bu. Ve Dr. Abdullah Cevdet bir ütopistti. O bir düşünce donjuanıydı. Bu çilekeş aydının fikri dünyası, bir tezatlar mahşeriydi. Servet-i fünun bir kaçış edebiyatıdır. Servet-i fünun bir müstağrib’ler kervanıdır. Servet-i fünuncuların bütün beldelerde sevgilileri vardır. Fecri Ati, Servet-i fünundan daha köksüz, daha tedirgin, daha az samimi. Resimli Kitap’ın genç kalemşörleri için Hint de İran-ı kadim de bir aldatmacadan ibarettir. Yakup Kadri, ‘Nirvana’ der. (Erenlerin Bağından)Refik Halid, yazılarını Zend Avesta başlığı altında sergiler. Halid Fahri de ilgilenmiştir Avesta ile. İran, Zerdüşt, Avesta, 1771’de Avrupa’ya girer. İhtiyar Asya ile Genç Avrupa arasında ışıktan bir köprü olur. İran-ı kadim’ in bu efsanevi peygamberini, 19 yy.’da batılı tarihçiler kendi emellerine tercüman yaparlar. Zerdüşt Batıda, toprak reformundan yana ilerici bir köy papazı olur, çıkar. ‘Zendce’nin esrarı çözülür. Avesta, yeniden çevrilir. Bizde ise İslam’ın gümrah nuru, ateşgedelerin titrek ışığını söndürdükten sonra Mübid’ler Hind’e göçer. (Mübid: Zerdüştilerin feylesofları) Osmanlı ikbal ve ihtişam döneminde, mecus-u menhus’a da onun sahte peygamberine de iltifat etmez. Bizde de Zend Avesta’cılar vardır. Halit Fahri, Zerdüşt adlı bir manzume yazar. Cenap Şahabbettin Avrupa Mektuplarında şöyle diyor: “Ruh’u Fars hariç hiçbir kuvvet hatta İslam’ın kılıcı bile tamamıyla Zend-Avesta’yı ayıramadı. (Mecus-u menhus, ateşe tapan uğursuz demek.) Aşk-ı niran (aşk ateşi) ile kalb-i İran arasında ezeli bir ateş-pervane nispeti var. Zerdüşt, şairlerimize parlak mısralar ilham etmiştir. Şarka karşı olan aydınların, şarklı bir filozofa karşı bu derin muhabbet ve hayranlığın asıl kaynağı, Avrupa hayranlığıdır. Zira şairlerimizin terennüm ettiği bu Zerdüşt, Avrupalı bir Zerdüşt’tür. Ve bu Zerdüştperest ulemanın bir tek amacı vardır: İslamiyet’i unutturmak! Yunanperestlik: Edebiyatımızda İran’dan Yunan’a geçiş. Yunanperestlik Yahya Kemal ve Yakup Kadri ile başlar. Ancak sonra her ikisi de bu sevdadan vazgeçerler. Yeni takipçileri vardır Yunanperestlerin. Ezra Erhat, Vedat Günyol, Halikarnas Balıkçısı, ‘Homerosoğlu’ Yaşar Kemal bu davanın birer havarisidirler. Ağaoğlu Ahmed, Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, hepsi de Garpçıdır. Ahmet Agayef, 1928’de Üç Medeniyet adlı bir kitap yazar. Ona göre dünyada üç medeniyet vardır: Garp Medeniyeti, İslam Medeniyeti, Budist-Brahman Medeniyeti (Hint Medeniyeti) Medeniyet, tarz-ı hayattır. Necat ve halasımız için Avrupa medeniyetini olduğu gibi temessül etmekten başka çare yoktur. Batının üç saç ayağı vardır: Din- Ahlâk- Hukuk. Bizde hepsi İslam’dan, Vahy’den kaynaklanır. Din, İslam dini, ahlâk, Muhammed’i ahlâk, hukuk, Hakkı üstün tutan hukuk. İnsanlar, doğuştan eşittirler. Kullukta ve fanilikte eşit. İman sayesinde kardeş olurlar. Rablerinin lütfundan eşit olarak faydalanırlar. Kul, mümin olunca bir hukuki bir hüviyet kazanır. Bu, dilenci ile devlet başkanını eşit kılan bir hüviyettir. Hürriyet; camianın bütün fertleri arasında tam bir hak eşitliği olduğu inancıdır. Hükmeden Allah’tır. Hakimiyet, kayıtsız, şartsız Allah’ındır. Devredilemez. İslam, evrensel bir dindir, her insana hitap eder. Kast sistemi yoktur. Sosyal sınıf diye bir şey yoktur. Servet veya mülk, insanları ayırmaz. Din, sevgidir, dayanışmadır. Vatandaşlık, kan ve toprakla değil, inançladır. İslam, bir kanun ve nizam hakimiyetidir. Demokrasinin ta kendisidir. Avrupa’nınkinden farklı bir ruh ikliminde gelişen ve farklı umdeleri olan bir demokrasi. Din, Avrupa için afyondur. Avrupa’nın tarihi, bir sınıf kavgası tarihidir. Batı için dinsizlik yükseliş, bizim içinse çöküştür. Artık mirasımıza sahip çıkabiliriz. Çünkü Batıcılık ‘Reddi miras’ üstüne kurulmuştu. Bunu için: Tarihle barışmak. Bin yıllık Anadolu’daki tarihimizle. Dinle barışmak. (İslam’la) İnsanımızla barışmak. Kürt, Türk, Alevi, Sünni olan halkımızla, vatandaşlarımızla barışmak. İrfanımızla barışmak. Korkmamalıyız. Evet, korkmamalıyız. Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Eylül 2026 , 1128. sayısında yayınlanmıştır.

  • Sükût Suretinde Bir Düşünce Adamı: Nuri Pakdil

    Asıl adı Mehmet Nuri Pakdil. Kahramanmaraş, 1934 doğumlu. Manifaturacı bir babanın tek oğlu. Ne sebeptendir bilinmez, 1984’te ismindeki ‘mimi yani Mehmet’i mahkeme kararı ile kaldırıyor. Tanındığı gibi Nuri Pakdil olarak kalıyor. Nuri Pakdil; Şair, mütefekkir, deneme ve oyun yazarı. İstanbul Hukuk Fakültesi mezunu. Bir döneme damgasını vurmuş, Kudüs Şairi. 2019 yılında,Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’nde, edebiyat dalındaki ödüle, yerli düşüncenin egemenliği adına ürettiği kırkın üstündeki özgün eserlerinden dolayı lâyık görülmüştür. ‘Yürü, yürü, yürümelisin. Yürümezsen düşersin’. Böyle diyordu etrafındaki dostlarına Sayın Pakdil. ‘Füsusu’l-Hikem’in sahibi İbn-i Arabî de “En büyük mucize, insanın ayakta durabilmesidir.” demişti yıllar önce. Kalabalıklarda bir yalnız insan, bir yalnız adam, bir garip adam... Ömür boyu mustarip, ömür boyu yalnız... Hiç evlenmedi, hiç evi olmadı, dünya evine girmedi. Ama âşık olduğu kesin. Sevdiği kesin. Ama kim o? Bilinmiyor, belli değil. Çünkü kimseye söylemedi. Kimseyle paylaşmadı. Ömür boyu bekâr kaldı. Ulus’taki bir otel odasında uzun yıllar yalnız yaşadı. Buradan Devlet Planlamadaki işine gitti, geldi. Bir ara TBMM’nin arkasında, Güvenlik Caddesi üzerindeki kiralık bir eve taşındı. Ömrünün son zamanlarında ise yeni satın alınan bir evde yalnız yaşadı. “Sükût suretinde”. Fi tarihinde, Ankara’da, Kızılay’da, bir pasajdaki bir dükkânda kasiyer olarak çalışan bir hatundan söz edilir. Bir hatıra: Bir gün Nuri Pakdil, Zübeyir Yetik ile Kızılay’da gezerlerken Zübeyir Yetik ne yapar ne eder, üstadı o malum pasaja kadar getirir. Arkasında da “Üstat, bu pasajın diğer pasajlardan sanki farklı bir yanı var ama ben bunu bir türlü çözemiyorum” deyince üstat “Değil mi Zübeyir, ben de öyle hissediyorum” der. Zübeyir bey yapacağını yapmış, bıyık altından gizlice gülmektedir. “Güruhun ruhu yoktur.” diyor Pakdil. Güruh yani sıradan insanlar topluluğu. Kalabalıklar içinde yalnız olmak, “İnsanlar içinde en yalnız insan” olmak, bu bir çile midir? Evet, öyledir. Eskiden dervişler, çile çıkarırlardı bir hücrede kırk gün kırk gece yalnız kalarak. “Halvete girmek” diye de tarif edilir tasavvuf dilinde. “Halvet der encümen”. Bu çok zor bir eylem. Ama pişmek için, hamlıktan kurtulup olgunlaşmak için bir yol, bir yöntem. İnsan, haddizatında yalnızdır. Yok yok, yalnız değildir. Bu yaman paradoks, bu yaman çelişki? İnsan, her zaman yaratıcıyla, her an Allah iledir. Her dem, her saniye... Yalnızlık, bir makamdır çünkü. Büyük ve yüce bir makam... Zamanımızın, coğrafyamızın eşsiz yalnızları; Bediüzzaman’dır, Nurettin Topçu’dur, Sezai Karakoç’tur, Nuri Pakdil’dir. Onlar büyük yalnızlardır, büyük mustariplerdir. Bir hizmeti yerine getirebilmek için evlenmemiş, çoluk çocuğa karışmamışlardır. Sükût, önemli bir terbiye usulüdür. Bir eğitim yöntemidir. İnsanın dört önemli eyleminden biridir sükût. Okumak, yazmak, konuşmak ve susmak... Yani sükût. Susmak, soyut olan her şeye bir önsöz hükmündedir. Soyut olma hali, mücerrede doğru gidişin ilk durağıdır. Susmak ve bir süre hiç konuşmamak, sükût ve sessizlik… İnsan susarken, aslında düşünüyor, zikrediyor haddizatında. O susarken kiminledir, bu bellidir zaten. Onun eli, bir işle uğraşsa da gönlü dostu iledir. ‘Dest be kâr u dil be yâr’ diyor büyük nakkaş Bahaeddin... Edebiyat dergisi; dört sayfalık, gazete boyutunda, siyah beyaz ve salt edebi ürünlerin yayınlandığı, Nuri Pakdil’in Ankara’da, Küçük Esat yokuşu, Demirciler pasajındaki tek odalı mütevazı bir büroda, 1969 yılında arkadaşları ile çıkarmaya başladığı bir edebiyat dergisinin adıdır. İslami duyarlılığı olan kalemlerin toplandığı bu derginin başyazarı ve baş mimarı Nuri Pakdil’dir. Yol arkadaşları; Erdem Beyazıt, M. Âkif İnan, Rasim Özdenören’dir. Sonradan Cahit Zarifoğlu, Alaettin Özdenören ve Osman Sarı da katılacaktır bu uzun yürüyüşe. Bu yürüyüş, bir edebiyat eylemidir. Bir “tecimsel etkinlik” değildir. Bu kadro, ta Maraş Lisesi’nden (Kara lise, Taş lise) beri beraber ve ortak hareket eden bir kadrodur. Önce Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sundan, sonra da Sezai Karakoç’un Diriliş dergisinden koparak kendi dergilerini yani Edebiyat dergisini kurdular. Nuri Pakdil, yazılarını aşırı denebilecek bir tarzda yeni Türkçe veya bir başka deyişle Öz Türkçe ile yazmış, kullandığı dil yüzünden sağ kesimin ve İslami duyarlık taşıyan kimi yazarların tenkidine uğramıştır. Şüphesiz Nuri Pakdil’i, kullandığı dil konusunda etkileyen kişinin deneme yazarı Nurullah Ataç olduğu bilinmektedir. Dergi, her ay muntazaman çıktı. Arkasından, dergide yazanların kitapları yayınlanmaya başladı. Cahit Zarifoğlu’nun ‘Yedi Güzel Adam’ı, Erdem Beyazıt’ın ‘Sebep Ey ’i, M. Akif İnan’ın ‘Hicret’i ve Alaattin Özdenören’in ‘Güneş Donanması’, derginin yayınları arasında çıkan önemli şiir kitaplarıdır. Yayınlanan bu kitaplar, o dönem içinde çok ses getirdi. Edebiyat dergisinde 1974, 1975 yıllarında benim de şiirlerim yayınlandı. 1976’da Mavera dergisi çıkmaya başlayınca -ki Edebiyat ’tan ayrılan arkadaşların çıkarttığı uzun soluklu bir edebiyat dergisidir- orada yazmaya başladım. Nuri Pakdil bir eylem adamıdır. Sözü sahihtir. Kirli mülkiyete, kara siyasa ’ya karşı belli bir duruşu vardır. Kudüs davasına karşı duruşu ‘Klas Bir Duruş’tur. “Yüreğimin yarısı Mekke, diğer yarısı Medine’dir. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır.” Sözle oyun oynanmaz. Şiirde bile kelime oyunları hoş karşılanmaz. Oyun yok, kelâm var. Sözü, eğip bükmeden dosdoğru söylemek gerekir. Yalın ve çıplak haliyle söylemek esastır. Söz ağızdan çıkar, ses olur, gök kubbede yankılanır ve asla kaybolmaz. Biz insanlar, hepimiz, her sözümüzden, konuştuğumuz her kelimeden hesaba çekileceğiz. Başıboş bırakılmadık ve yalnız değiliz. Bizim bir sahibimiz var kuşkusuz. ‘Yedi Güzel Adam’ diye tesmiye edilen insanlar, İslam medeniyetinin yeniden dirilişinde, yazarak, birer amele gibi çalıştılar. Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt, Akif İnan, Cahit Zarifoğlu, Alaettin Özdenören ve görünmeyen ‘saka’ Hasan Seyithanoğlu. Bu yazarların hemen hepsi ya Maraşlıdır ya da yolu bir şekilde Maraş’la kesişmiştir. Sezai Karakoç, ortaokulu parasız yatılı olarak Maraş’ta okumuştur. M. Akif İnan Urfalıdır ama annesi Maraşlıdır. Kendisi, 1958’de Urfa Lisesi’nden Maraş Lisesi’ne sürgün gitmiştir. Alaettin Özdenören, Rasim Özdenörenin ikizidir, ikisi de Maraşlıdır. Bu ekip daha lise sıralarındayken ‘Hamle’ dergisini çıkaran Nuri Pakdil’le tanışmışlardır. Pakdil, bu yazar ve şairlere lise yıllarından itibaren ağabeylik yapmıştır. Nuri Pakdil, hayatının bütün safhalarında muhalif bir tavır ve devrimci bir duruş sergilemiştir. Bu tavır, çağa karşı, Batı medeniyetine karşı, kendi öz medeniyetimizi, uygarlığımızı savunma adınadır. Öyle ki, bir yazısında şöyle der: “Batıya baka baka boynumuz tutuldu. Dönüp kendimize bakamıyoruz bile.” ‘Yerli Düşünce’ tabirini ilk defa o kullandı. ‘Kalem, benim kalemdir.’ Dedi. 40’ın üstünde eser yazdı ve yayınladı. O hiç telefon taşımadı üstünde. Hiç bilgisayar kullanmadı, hiç televizyonu olmadı. Otomobili de yoktur. Muhtemeldir ki, bir sürücü ehliyeti de olmamıştır. Bütün bunlardan sonra birkaç hatıraya geçebilirim. İlk defa bürosunda yüz yüze karşılaştığımız yıl, 1975. Gıyaben beni biliyordu. Çünkü şiir göndermiştim, dergide yayınlamıştı. O tarihlerde ben Adana’da DSİ’de işletme mühendisi olarak çalışıyordum. Başmühendisimiz Maraşlı Yusuf Büyükdereli idi. Ankara’ya DSİ Genel Müdürlüğü’ne birlikte geldik. Yusuf Bey’e ‘Ben Nuri Pakdil’e gideceğim’ deyince, “Beraber gidelim, zira benim Maraş Lisesinden sınıf arkadaşımdır.” dedi. Gittik. Karşılaşınca sanki lisedeymiş gibi çok samimi bir şekilde ‘Ooo, Nuri nasılsın yav?’dedi. O da ‘İyiyim Yusuf, ya sen?’ diye karşılık verdi. ‘Uzun zamandır görüşemedik. Burada ne işle meşgulsün?’ diye tekrar sordu Yusuf Bey. Nuri Pakdil de gayet rahat bir şekilde “Dergi çıkarıyoruz arkadaşlarla. Edebiyat dergisi, hiç görmedin mi?’ diye yanıtladı. ‘Yok, bilmiyorum’ dedi Yusuf Bey. ‘İyi, bari çok satıyor mu, nasıl, para kazanıyor musun?’ diye ekleyince, Pakdil: “Burası bir tecim evi değil. Biz de tecimsel işlerle uğraşmıyoruz’. Dedi. Yusuf Bey bozuldu fazla kalmak istemedi. Bu cümle ona azar gibi gelmişti. Müsaade istedik. Çıktıktan sonra bana dönerek ‘Bu bizim Nuri delirmiş, arkadaş! Yahu bu ‘tecim’ de ne demek şimdi, ha?’ diyerek hayretle yüzüme baktı. Bu diyaloga hem üzüldüm hem de içimden güldüm. Birbirini hiç anlamayan iki hemşeri... Biri üstat olmuş, parayla pulla ilişkisini kesmiş. Diğeri saf, normal, sıradan bir devlet memuru... Bir gün, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt ve M. Akif İnan’la birlikte Nuri Pakdil’i evinde ziyaret etmeye karar veriyorlar. O tarihlerde Pakdil, Türkiye Büyük Millet Meclisinin arka sokağındaki bir evde kiracı olarak ikamet ediyor. Yaz günü, hava sıcak, bir de karpuz almışlar. Sokak kapısının önüne gelince dördüncü katta oturan Nuri Pakdil’in evinin penceresinin açık olduğunu görmüşler. Akif İnan “Üstaaazzz!” diye seslenmiş, Nuri Bey de içerden “Hooooppp” diye yanıt vermiş. “İyi, dedik” diyor Rasim Bey. Dört kat çıktık. Elimizde karpuz, üç kişi, kapının açılmasını bekliyoruz. Bekle, bekle, tık yok. Adam kapıyı bir türlü açmıyor. Evde olduğunu bilmesek geri dönüp gideceğiz. Tam yirmi dakika bekledik. Birden kapı açıldı. Karşımızda Nuri Pakdil. Grand tuvalet, takım elbisesini giymiş, kravatını bağlamış, saçları taranmış, sakal tıraşı olmuş, ayaklarında parlak rugan ayakkabı olduğu halde bizi karşıladı. “Üstat, kapıda bekleye bekleye üç ağaç olduk, ne bu hal? Bizi niye beklettin?” deyince, verdiği cevaba bakar mısınız? “Eee bayım, sizi ütüsüz elbiselerimle ve sakal tıraşı olmadan karşılayamazdım ya!” Ve yıllar sonra... Sene 2013, aylardan Nisan. Ankara’dayız. Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki, bir şairler ve yazarlar müzesi kurmayı aklına koyduğunu ve bu projeyi de benim yürütmemi düşündüğünü söyledi. Böyle bir teklifi kabul edip etmeyeceğimi sorunca memnuniyetle kabul ettiğimi beyan ettim. Çalışmalara başladım. Bir, iki yıllık bir süre istedim. Muhtemelen 2015, Mayıs ayında açılışını yapabileceğimizi söyledim. Ankara’da, Fatih Kitapevinin sahibi Maraşlı Fatih Yurdakul, Nuri Ağabey’in hem iyi bir dostu hem de mürididir. Başkan Veysel Tiryaki, Nuri Ağabey’i yakından görmek ve tanımak isteyince bu işi Fatih’e havale ettik. Hamam önündeki tarihi konaklardan birinde, bir kahvaltı sofrasında bir araya geldik. Buradaki konaklardan birini Şair ve Yazarlar Müzesi’ne tahsis edeceğini muştuladı Veysel Başkan. Kendisini de Ankara’da Edebiyat Dergisi’nin kurucusu bir yazar olarak müzeye alacağımızı söyleyip bunun için özel müsaade istiyoruz. Bizi kırmıyor. Tamam diyor. Sayın Pakdil seksen yaşın üstünde. Hâlâ dinç, hala heyecanlı... Çağrılınca davetlere gidiyor. Anadolu’yu dolaşıyor. Artık cebinde bir telefonu da var. Çok konuşmuyor, susuyor, dinliyor, yine sükût suretinde görünüyor… Nuri Pakdil, 18 Ekim 2019 da 85 yaşında Ankara’da vefat etti. Mezarı, Tacettin Dergâhı haziresindedir. Rahmet ola. Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Ağustos 2026 , 1127. sayısında yayınlanmıştır.

  • Çağdaş Bir Mustarip Nurettin Topçu ve Hareket Felsefesi

    Cumhuriyet dönemi düşünce tarihimizde, fikirlerini, kendisinin kurucusu olduğu Hareket Dergisi’nde kırk yıl boyunca yazarak sürdüren, bir fikir, aksiyon ve ahlak adamı olan Nurettin Topçu’nun vefatının 51. seneyi devriyesinde onu bin rahmetle anıyorum. (Vefatı: 10, Temmuz, 1975, İstanbul) Biz, yetiştirdiği kıymetlerini çabuk unutan, hafızası zayıf bir toplumuz. Nurettin Topçu, unutulan gerçek büyüklerimizden biridir. Bu, biraz da hayatı boyunca ‘gösterişsiz ve nümayişsiz’ yaşadığı için böyle olmuştur. 1967’de, Erzurum Atatürk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nde birinci sınıf öğrencisi idim. Üniversiteye yeni başlamıştım. Orada, bir düşünce ve felsefe adamı olan Nurettin Topçu’nun Anadolucu ekibi ile tanıştım. Hoca’nın savunmuş olduğu Hareket Felsefesini benimsedim. 1969 da İstanbul’da yayınlanan Fikir ve Sanatta Hareket dergisinde yazmaya başladım. Şiir ve yazılarım bu dergide yayınlandı. Derginin sahipliğini üstlenen Ezel Bey, Erzurumluydu ve İstanbul Tıp Fakültesinde okuyordu. Sık sık Erzurum’a geliyordu. Bir gelişinde, kendisiyle tanıştık. Bana Hareket mecmuasında yazmamı teklif etti. Ben de ”Sizin derginizde yayınlanan şiirler ölçülü ve kafiyeli. Oysa ben serbest şiir yazıyorum. Beni böyle kabul ederseniz yazarım. Bir de yazı ve şiirlerime hiçbir şekilde müdahale olmayacak.” dedim. Büyük bir nezaketle tamam dedi ve bizi derginin, yazı kadrosuna aldı. Bu dergide benimle beraber şair olarak Bahattin Karakoç ve Saadettin Kaplan yer alıyordu. Şevket Bulut ve Mustafa Kutlu’nun hikâyeleri yayınlanıyordu. O tarihte M. Kutlu, Erzurum’da Edebiyat Fakültesi son sınıfında okuyordu. M. Kutlu, hikâyeden çok şiirle, resimle ilgileniyordu. Dergi için çeşitli desenler çiziyordu. Çok da güzel saz çalıyordu. Beni şiire, Mustafa’yı hikâyeye teşvik edip yönlendiren müşterek dostumuz Ezel Erverdi’dir. Biz, 1968 kuşağı olarak Hareket Dergisi’nin ikinci nesil yazarlarıydık. Muzaffer Civelek, Dursun Özer, Mustafa Kutlu, Mehmet Sılay, D. Mehmet Doğan, Çetin Baydar, Muhsin Mete, Ali Birinci, Saadettin Kaplan, Şevket Bulut, aklıma ilk gelen isimler. Bizden sonra bu dergide bir yazar kuşağı daha oluştu. Derginin bir de yayınları vardı: Hareket Yayınları. Nurettin Topçu hocanın dergide yayınlanmış bütün yazılarını konularına göre tasnif ederek kitaplaştıran Ezel Erverdi’dir. Hocanın bütün kitaplarını önce Hareket, daha sonra ‘Dergâh Yayınları’ yayınladı. Topçu hoca 1975 yılında İstanbul’da vefat edince Hareket dergisi ve yayınevi, adını Dergâh olarak değiştirdi. Nurettin Topçu Kimdir? Nurettin Topçu 1909 da İstanbul’da doğdu. Baba tarafından Erzurumlu, Anne tarafından Erzincan-Eğinlidir. Eğin; Murat suyu kenarında, sırtını yüksek kayalara vermiş, kaynak suları bol, şiirin bir ilçemizdir. Topçu, Liseyi bitirdikten sonra, devlet adına Avrupa’da yüksel tahsil yapmak için girdiği imtihanı birincilikle kazanır ve 1928 de Fransa’ya (Paris’e) gider. Önce Bordo Lisesine nakledilir. İlkyazı denemelerini burada kaleme alır. Moris Blondel’i bu dönemde tanır. İki yıl sonra Strazburg’a geçer. Üniversitede felsefe tahsil eder. Topçu, bu arada, tasavvuf tarihçisi Luis Massignon ile tanışır. Strazburg’da doktorasını hazırlayan Topçu, Sorbonne’a giderek doktorasını orada verir. ”Coformisme et Revolte” adlı bu tez, Paris’te Fransızca olarak kitap halinde yayınlanır. (1934) Nurettin Topçu, Sorbonne Üniversitesinde doktora veren ilk Türk öğrencidir. Bu doktora tezi, yıllar sonra Türkçeye “İsyan Ahlakı” adıyla tercüme edilir. Topçu yurda dönünce, İstanbul’da Galatasaray Lisesine felsefe hocası olarak atanır. Topçu, Hareket Dergisi’ni İzmir’de bulunduğu yıllarda yayınlamaya başlar. (1939) Bu tarihte otuz yaşındadır. Dergide, Nizam Ahmed müstearı ile yazdığı bir yazıdan ötürü Denizli lisesine sürülür. Topçu, uzun yıllar İstanbul Erkek Lisesinde felsefe öğretmenliği yaptıktan sonra 1974’te emekli olur. 1975’te pankreas kanserine yakalanır. 10 Temmuz 1975 tarihinde 66 yaşında iken İstanbul’da vefat eder. Arkasında onlarca öğrenci ve eser bırakarak öz yurduna göçer. Nurettin Topçu adını ben, ilk defa Urfa’da lisesinde öğrenci iken duymuştum. Lise öğrenciliğimiz sırasında onun hazırlamış olduğu Felsefe, Mantık, Sosyoloji ve Psikoloji kitaplarını ders olarak okuyorduk. Nurettin Topçu, düşünce dünyamızın önemli fikir adamlarından biridir. Kendisi; nazik ve kibar bir insan, üstün bir zekâ, muhakeme gücü ve hitabetiyle insanları etkileyen bir mustariptir. Yaşadığı toplumun, mensubu olduğu cemiyetin sapma ve saplantılarını, yaşanan yanlışları ilk defa açık bir şekilde fark etmiş, bu yanlışları, kaleme aldığı yazılarıyla cesaretle tenkit etmiştir. Topçu; sağı da solu da tenkit edebilen, eleştiren, kritik eden bir fikir adamıdır. Duruşunda ve doğrultusunda ilkeli, kametinde ve istikametinde sabit olan bir adamdır. Bu tutumu ile o, düşünce dünyamızda ayrı bir yere sahiptir. Nurettin Topçu, ‘Kul Hakkı’ davasının davacısıdır. O; İslam’ın ‘cemaatçi’ anlayışının, toplumcu ruhunu benimseyen ve savunan bir İslam inkılapçısıdır. Bir yazısında şunları söylüyor: ”Bizim inkılabımız kendi mazimizin mahsulü olan her sahadaki kuvveti harekete geçirecek unsur, tekâmül kanununun, asrımızın bütün dimağına kazıyarak aşılamış olduğu ilim zihniyeti olacaktır.” “Bizim de bir inkılabımız var. Ancak bizimki yıkıcı değil, yapıcı bir inkılap olacaktır. Devirmeyeceğiz, kuracağız; öldürmeyeceğiz, hayat sunacağız. Bir kelime ile: bizim inkılabımız, kin ile fitnenin, cehaletle tecavüzün eseri değil, aşk ile yaratıcılığın, ilim ve sevginin eseri olacaktır.” Nurettin Topçu, İslam’ı özümsemiş, içselleştirmiş günlük yaşayışına geçirmiş, mümin, muvahhit, bir yeni zaman dervişidir. O bir isyan ahlakçısı, ‘ihyacı’ bir mütefekkirdir. İlhamını Kuran’dan alarak mevcut rejime ve resmî ideolojiye karşı muhalif bir duruş sergilemiş olan önemli ve değerli bir şahsiyettir. Topçu Hoca’nın Anadolu sevdası, biz öğrencilerinde hiç eksik olmadı. Hoca, o güne kadar bir Anadolu Romantizminin yapılmadığını, bunu bizlerin gerçekleştirmesini istiyordu. Sırf bu yüzden üniversite öğrencilik yıllarımızda kurduğumuz Anadolu Fikir Derneği’nde çalıştık. Erzurum’da bu derneğin bir yayın organı olan ve 24 sayı süren ’Adımlar’ adlı aylık bir dergi çıkardık. Bu derginin yazı işleri müdürlüğünü iki yıl boyunca yürüttüm. 1971 yılının Temmuz ayında, Erzurum’da, üniversiteden mezuniyetimi müteakip İstanbul’a gittiğimde Topçu hocayla yüz yüze görüşme imkânı buldum. Yüz ifadesi beni çok etkiledi. O zaman Hareket dergisinin idarehanesi, Sultanahmet’te Divan Yolu Ersoy Han’da mütevazı bir yerdeydi. Hocayla burada mülaki olduk. Hocanın bulunduğu yerde, öğrencileri ona karşı adeta bir ihtiram duruşu içindeydiler. Öylesine sessiz ve öylesine edepli bir biçimde oturuyorlardı. Hoca tane tane ve yavaş konuşuyor, bizler sessizce onu dinliyorduk. Öylesine bir manevi hava hâkimdi bulunduğumuz ortama. Hocanın subaşlarını, suyun çıktığı gözeleri çok sevdiğini biliyorduk. Tabiata çok düşkündü. Bazen tek başına bazen de öğrencileriyle subaşlarına gitmesi ve buralarda saatlerce kalmasının, tefekküre dalmasının bir nedeni olmalıdır. Tabiat, onu Allaha yaklaştıran bir basamak olmuştur. İstanbul’da çok sık gittiği yerlerden biri Beykoz’daki Karakulak Gözesiydi. Beykoz’daki bu mesire yerine, bir pazar günü, hocayla birlikte ve sevdiği öğrencileri ile ben de gitmiştim. Erzincan - Eğin (Kemaliye), hocanın annesinin memleketidir. Hoca, annesi ölene kadar hep onunla yaşamıştır. Onda, anne sevgisiyle tabiat sevgisi birlikte vardır. Ben, Eğin’i gördüm. Orası bir tabiat harikasıdır. Çok yukarılardan, dağdan, kayaların arasından çıkıp gelen billur gibi berrak ve serin sular; aşağıdaki taş evlerin avlularından geçerek, evlerin içme suyu ve kullanma suyu ihtiyacını karşıladıktan sonra daha aşağılara iniyor, bahçeleri sulayıp en aşağıda Fırat’ın bir kolu olan Murat suyuna karışıyor. Hocanın, zaman zaman Eğin’e geldiğini, hep subaşlarında tek ve tenha olarak saatlerce oturduğunu, kasabada hocanın akranları olan yaşlılardan öğrenmiştik. Kasabanın kahvesine hiç gelmediğini bu yüzden kendisine önceleri bir meczup ve bir garip adam gözüyle baktıklarını ve fakat daha sonra İstanbul Üniversitesinde felsefe hocası olduğunu öğrenince, kendilerine olan sevgilerinin ve saygılarının artığını söylemişlerdi bizlere. Mesuliyet Hareketi Anadolu’daki kültür ve medeniyet birikimimiz, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin toplamıdır. Topçu Hoca, Hareket Dergisi’nin birinci sayısında, hareketimizin asıl hedefinin Anadolu’yu tanıyıp onu yeniden Kültür ve Medeniyet hamlesi yaptıracak münevverlerin yetişmesi için sarf edilen çabadan ibaret olduğunu söyler. “Bizim hareketimiz, Bir mesuliyet hareketidir. Davamız; hayata uymak değil, hayatımızı hakka uydurmaktır. Biz, kendi felsefemizi, bir kültür ve medeniyet birikiminden meydana çıkaracağız. “Bize, yeni bir neşve lazım. Onu, felsefemizde bulacağız. Felsefemizi meydana getiren unsurlar; dünyamızı idare eden tekâmül prensibi ile aklın mükemmel işleyişini düzenleyen metotlu düşünme prensibidir. Bu prensipler, aradığımız cemiyet nizamını kuracaktır.” “Vücudumuzu, ruhumuzla birlikte kurtarmalıyız. Mukaddes toprağa kazma vurmaktan usanmayan kolları kalbe bağlayan kuvvet, tarihi, mukaddesatı ve hürriyetimizi boğmayan makul ve mutedil bir eşitliğe dayanacak hak sistemidir. Bu sistemin, iktisadi esasları, milletimizin inançları, örfleri, ahlakı ve tarihin ortaya koyduğu bütün değerlerle sınırlanacaktır.” Nurettin Topçu, bir memleket mistiğidir. Bir mustarip adamdır. Kur’an’ın tebliğcisi olan Hz. Muhammed’in izinde ve yolunda bir ömür boyu yürümüştür. “İnsanımızın içyapısını yoğuracak kuvveti; zulmün karşısına sabrı, kinin karşısına affı koyan, ölümü ümit ile karşılayan, sonu olan varlığımızı, sonsuzluğun yolcusu yapan ve Allah’ı insanda arayan, Kur’an’ın ruhunda arayacağız.” Hoca, Yarınki Türkiye’yi kurma ideali ve aşkı için yaşadı. Tabiat sevgisi, suya ve doğaya karşı olan özleminin bir anlamı vardır. O, bir derviş ve aynı zamanda bir aksiyon adamıdır. Subaşlarına duyduğu ilgi, onun derviş yanını, doğaya karşı duyduğu arzu ise onun hareket adamı olma yanını sergiler. Mesuliyet hissiyatı (sorumluluk duygusu), şuurlu yaşamayı gerektirir. Yaşamaktan çok, yaşatma aşkı taşımak ve bunu yaparken de gösterişsiz ve nümayişiz yapmak. İşte asıl mesele. Hürmet, Merhamet, Muhabbet ‘Ahlâkın ilk temel mayası, hürmettir. Kur’an’a hürmet, ilme hürmet, yaratılmışların en şereflisi olan insana hürmet ve hayata hürmet. Hürmetin en yüksek basamağı, Aşk ve Merhamettir. Ahlâk yolculuğunda muhabbet durağı, Allah’a yaklaşmanın ileri hamlesidir. Allah için seven bir kalbe sahip olan, güzel ahlâkın bir yıldızı gibi parlar. ‘Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim’. Diyen Allah elçisinin hem yaratanın hem de ümmetin sevgilisi olmasındaki hikmeti fark etmeliyiz.’ Biz, bu mübarek Anadolu’nun hem insanını ve hem de toprağını seviyoruz. İnsan ve toprak, biri birine çok yakın iki olgudur. Toprağın üstünde gölgesi olan her şey, bir gün toprak olup aslına dönecektir. İnsanoğlu; vücudunu toprağa, ruhunu Allah’ teslim edecektir. Hoca, "Bir insan kendini, üç yerde tanır." diyordu: Tövbe ederken, zalimin kahrı altındayken ve son nefesinde". Ah o son nefes! Hoca, ’Yarınki Türkiye’ adlı kitabında bizlere şöyle sesleniyor: -Anadolu'nun kurtuluş savaşı ruh cephesinde henüz yapılmadı. -Şark dünyasında çalışma, ibadet olamamıştır. Hizmet, karşılığı fazlaca istenen bir külfet olduğundan şarklı bir türlü yaratıcı olamıyor. -Dini, sanatı ve ahlâkı anlamamız için fâni olan hayatımıza sonsuzluk sahnesini getirmeliyiz. -Şimdiki halde yaşanan din, artık kişiye hakikat ve insan sevgisi vermiyor. Yeni bir din dili inşa etmeliyiz. -Cihadımız; siyaset cephesinde değil, fikir ve ruh, ahlâk ve iman cephesinde yapılacaktır. Bunu yapacak olanlar, bütün bir memleket gençliği değil, neslin hassa askerleridir. -Mektebimiz ve devletimizle, hukukumuz ve ahlâkımızla, ilmimiz ve sanatımızla bizim benliğimizin mimarı olacak güzide bir fedakâr bir zümrenin mektepleşmesi zamanı gelmiştir. -Siyaset, ticaret, şöhret ve başarılarla gündelik hareket endişelerinden çok uzaklarda çalışan, sanki hayatımızın maverasında hazırlıklarını yapan bir hareket ordusunun fikir fedaileri bu davayı ancak başarabilir. -Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek sabırlı, azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. -Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. -Yarınki Türkiye'nin kurucuları, günümüzde fedakâr insan tipini bulamayacaklarından, tarihimize bakıp Yunus'u Yavuz'la birleştirerek, Sinan Akif'e uzanacak, Ebu Hanife, Hüseyin Avni'yi tebrik edecektir. - Yarınki Türkiye şu temel üstünde kurulacak: Anadolu'nun toprağından kaynayan bir kan, cemaat için harcanan bir emek, bin yıllık bir tarih, otoriter bir devlet ve ebedi olduğuna inanmış bir ruh. Vefatının 51. yılında andığımız aziz hocamız Nurettin Topçu’ya, bin rahmet olsun. Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Temmuz 2026 , 1126. sayısında yayınlanmıştır.

  • Bir Destan Şairi Niyazi Yıldırım Genç Osmanoğlu

    1929, Elâzığ-Ağın'da doğdu. Akçadağ Köy Enstitüsü'nden mezun oldu. Köylerde ve kasabalarda uzun yıllar ilkokul öğretmenliği yaptı. Millî Eğitim Bakanlığı, Yayınlar Genel Müdürlüğü'nde önce şube müdür muavini, sonra şube müdürlüğü görevinde bulundu. 1978 de emekli olunca İstanbul'a yerleşti. Hemşerisi Ahmet Kabaklının kurmuş olduğu Türk Edebiyatı Vakfı'nda yöneticilik yaptı. 21 Ağustos, 1992'de İstanbul'da vefat etti. Vefatına kadar Türkiye Gazetesi’nin Kültür-Sanat sayfasını hazırladı. Niyazi Yıldırım Genç Osmanoğlu, Çağdaş Türk Şiirinde 'Destan şairi' olarak bilinir. Şiir kitaplarının çoğu destanlarımızla ilgilidir. Malazgirt Zaferi'nin 900. yıl dönümü vesilesiyle Malazgirt Destanı’nı ve Malazgirt Marşı'nı yazmıştır. Destanlarda Uyanmak (1979), Alp Erenler Destanı (1991), şairin vefatından bir yıl önce yazdığı son kitabıdır. Destan nedir? Toplumu derinden etkileyen tarihi ve toplumsal olayları anlatan uzun manzum hikayelerdir. Epik şiirin ilk örnekleri manzum destanlardır. Destan; efsanelerden sonra ortaya çıkmış sözlü edebiyat dönemine ait bir şiir türdür. İlhamını tarihten alan bir halk edebiyatı türüdür. Sonra yazılı hale gelmiştir. Doğal destanlar, bir milletin tarihinde derin izler bırakan savaş gibi, göç gibi olayların uzun manevi hikayeleridir. Destanlar; milletlerin inanışları, dinleri, yaşanılan coğrafyaya ait duygu ve düşüncelerini içerir. İnsanların iyilik ve fazilet duyguları, kötülük ve ihtirasları, kıskançlıkları, aşkları bu destanlarda anlatılır. Böylece destanlarda; insanlığın dramı, komedyası ve trajedisi yankılanır. Sözlü dönemin Türk destanları şunlardır; Ergenekon destanı, Bozkurt destanı, Türeyiş ve Yaratılış destanı, Oğuz Kaan destanı, Göktürkler destanı, Alp Er Tunga destanı. Bu destanlar, manzum şiirler veya hikâyeler şeklinde olup, o dönemlerde sözlü olarak veya bir saz yardımıyla ozanlar tarafından söylenirdi. Sözle söylenen şiirlerde söze ses katmak, sözün değerini sesle yükseltmektir. Ozanlar bunu ellerindeki çöğürlerle yapardı. Alp Er Tunga destanında anlatılan olay şudur: Alp Er Tunga, Türk-İran savaşları sırasında ün kazanmış ve fakat savaşın sonunda İran hükümdarı Keyhüsrev tarafından öldürülmüştür. Bu destan, Alp Er Tunga için bir ağıttır. Bu ağıtlara 'Sagu' denilirdi. Bu destan da bir Sagu'dur. Alp Er Tunga öldü mi Issız acun kaldı mı Ödlek öcün aldı mı İmdi yürek yırtalur Alp Er Tunga, bir Saka (İskit) beyi idi. Mezar taşındaki kitabesinde şöyle yazmaktadır: "Men Alp Er Tunga, otuz sekiz tengir yaşım. Men bir Türk beyiyim". Bu destan Türkler arasında asırlarca yaşadı. Alp Er Tunga'nın adı, İran destanlarında 'Afrasyap' olarak geçer. Şair Niyazi Yıldırım ile Tanışmam: İstanbul'da yayınlanan Fikir ve Sanatta Hareket dergisine, Millî Eğitim Bakanlığı'nın abone olması için 1971 yılının Ağustos ayında Ankara'ya geldiğimde Niyazi Bey, bakanlığın yayınlar şube müdürüydü. Yardımcısı da Elazığlı hemşerisi şair Göktürk Mehmet Uytun'du. Niyazi Yıldırım Bey'in 'Genç Osmanoğlu' ve Mehmet Uytun Bey'in 'Göktürk' adları kendi tercihleri ile esas adlarına ekledikleri birer mahlastır. O tarihlerde Milliyetçi-Mukaddesatçı kesimdeki yazar ve şairler, kendi adlarına, kendilerinin seçtikleri birer mahlas takarlardı. (Oyhan) Hasan Bıldırki, Metin Önal (Mengüşoğlu) gibi. Ben her iki şairle, 1971 Ağustos ayında, bakanlıktaki makam odalarında tanıştım. Benim de yazı kadrosunda olduğum Hareket dergisini, rica etmeme rağmen yetkileri olduğu halde bakanlığa abone yapmadılar. O tarihlerde, bu derginin kurucusu olan Nurettin Topçu Hoca, Milliyetçi-Türkçü-Turancı çevrelerde pek sevilmiyordu. Nurettin Topçu Hoca malum, Anadolu milliyetçisi idi. Anadolu'ya gelişimizin tarihini, Ağustos 1071 de yapılan Malazgirt Savaşıyla başlatan Nurettin Topçu'nun bu tarih anlayışına; tarihçi Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç, Arkeolog Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık, Prof. Dr. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu gibi hocalar, Ahmet Kutsi Tecer gibi şairler iştirak ediyordu. Anadolu’daki bin yıllık tarihimizi tarihçi Hüseyin Nihal Atsız gibi Turancılar böyle bir tarih anlayışını asla kabul etmiyorlardı. Türklerin tarihini, beş bin yıllık olarak Orta Asya bozkırlarına kadar götürüyorlardı. Nitekim 3 Mayıs 1944’te başlayan Türkçülük günü, Irkçılık-Turancılık davasının başladığı gün olarak her yıl Türkçüler tarafından kutlanmaktadır. Bu akımdan ötürü, O tarihlerde, 1940'lar ve 1950'lerde doğan birçok erkek çocuğun adı, Orta Asya Türkçülüğü (Turancılık) nedeniyle; Atilla, Cengiz, Çetin, Mete, Noyan, Teoman, Turan, Timur, Oğuz gibi adlardır. Topçu, Anadolu'daki tarihimizden önceki Türk Tarihi'ni inkâr etmemekle beraber Göçebe hayattan, at sırtından inişimizin, yerleşik hayata geçimizin ve Anadolu’nun, bu coğrafyanın bize vatan oluşunun tarihini Malazgirt savaşı ile başlatıyordu. Bize göre de Anadolu'nun Türkleşmesinin ve Müslümanlaşmasının başlangıç tarihi Malazgirt savaşıdır. Bu Tarih, Ağustos 1071 olarak tescil edilmiş ve kabul görmüştür. Bir başka vakıa şudur: Anadolu'ya Müslüman Arap orduları, Hz. Ömer zamanında, onun ordu komutanı İyad bin Ganem, Miladi 639'da Bilad-ı Şam tarikiyle gelip Halep Urfa, Diyarbakır ve Erzurum'u aldığında, Diyar-ı Rum'un Hıristiyan halkı bu vesileyle İslam'la tanışmış olur. Anadolu'nun yerli halklarından biri olan Kürtler, Sultan Alparslan Anadolu'ya geldiğinde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Beylikler (Miran) halinde, Miladi 639'dan 1071'e kadar, 432 yıllık süreden beri de Müslüman olarak yaşamaktaydılar. Kürtler, Bizans'tan ve yerli Rumlardan gördükleri zulüm üzerine Selçuklu Sultanı Alparslan Bey'i Şam'daki karargâhından Doğu Anadolu'ya davet etmişlerdir. Müslüman Türkmenler ve Müslüman Kürt(men)lerin komutanı Sultan Alparslan, 50 bin kişilik bir orduyla sayıca kat kat üstün olan Bizans ordusunu yenmiş, Bizans orduları komutanı Romanos Diyojenos’ı esir almıştır. Rivayet olunur ki bu elli bin kişilik İslam ordusunun kırk bini Türkmen, on bini de Kürt aşiretlerinin, atlı, savaşçı, yiğit evlatlarıydı. Kürt aşiretlerin beyleri, Alparslan’ın otağına(çadırına) gelerek ona biat etmişlerdir. Bu tarih tezine karşı Atsız ve gurubu, Turancı fikirleri savunuyordu. Destan şairimiz Niyazi Yıldırım Genç Osmanoğlu, Malazgirt Destanını yazarken Turancı fikirlerin tesiri altında kalarak yazmıştır. Ziya Gökalp'ın: Düşmanın ülkesi viran olacak Türkiye büyüyüp Turan olacak Ya da, Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan Turancılık fikri, 1940'lar'dan 1970'lere kadar gelen Türkçülük-Milliyetçilik anlayışına hâkim bir fikirdi. Ancak bu günlere geldiğimizde Azerbaycan hariç Emperyal Rusya'dan ayrılarak sözde bağımsızlıklarını kazanmış Türkî Cumhuriyetlerin Türkiye ile olan ilişkileri, hiç de güçlü 'Türklük' bağına bağlı bir ilişki değildir. Devletlerin dış ilişkileri, menfaatler üzerine kurulur. Bu doğal bir gerçekliktir. Burada milliyet birliğinden dolayı duygusallığa asla yer olmadığını zaman içinde her birimiz yaşayarak gördük. Niyazi Yıldırım Genç Osmanoğlu'nun Malazgirt Destanı'nın dışında yazdığı Malazgirt Marşı, Mehter müziği olarak bestelenmiş, çeşitli vesilelerle, şair Arif Nihat Asya'nın 'Fetih Marşı' gibi Mehteran tarafından okunmaktadır. Malazgirt Marşı'nda: Aylardan Ağustos günlerden Cuma Gün doğmadan evvel iklimi Rum’a Bozkurtlar ordusu geçti hücuma Yeni bir şevk ile gürledi gökler Ya Allah, Bismillah, Allah Hu Ekber Mesela şair, "Bozkurtlar" yerine ‘Hilâlin ordusu geçti hücuma’ deseydi daha gerçekçi olurdu. Ancak her iki kelime de birer sembolden ibarettir. Biri Türklüğü, ikincisi İslam'ı sembolize etmektedir. ‘Hilâlin ordusu geçti hücuma' denilseydi, Komutan Alparslan'ın emrinde savaşan Müslüman Kürtler de onore edilmiş olurdu. Marşın ara nağmeleri olan: Yeni bir şevk ile gürledi gökler Ya Allah Bismillah, Allah Hu Ekber Sedaları ile yeri göğü titreten Müslüman savaşçıların sesi daha bir gür çıkardı. Yıllar sonra "Ya Allah, Bismillah, Allah hu Ekber" nidaları, yerli ve milli düşünce sahiplerinin politik sloganı haline geldi. Bu da ayrıca konuşulmalıdır. Çağdaş Türk Edebiyatı’nın kurucu hocalarından Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiirini inceleyip tahlil ederken yer verdiği şairler arasında Niyazi Yıldırım Genç Osmanoğlu da vardır. Onun Malazgirt Destanı adlı şiirinden alınmış bir bölüm için; "Malazgirt Zaferi, yeni bir devrin başlangıcıdır. Şair, onun taşıdığı manayı şöyle belirtir: Sönecek salibin bahtı Yıkılacak Bizans tahtı Yüce peygamberin ahtı Karanlıkta berk olacak! Bu görüş, Malazgirt savaşı ile ondan sonra gelişen Türk tarihinin manasına uygundur. Gerçekten de Anadolu Türk Tarihi, hilâl ile salibin karşılaşmasına dayanır. Hilâl, yüzyıllar boyu salibe galebe çalar. Bu zafer ve hakimiyetin İslamiyet'e candan inanmış Türklüğe dayandığı da bir gerçektir. Yalnız şairin buna, ’Türk en üstün ırk olacak’ manasını vermesi, tarihi gerçeklere uymaz." (Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Şiir tahlilleri II, Dergâh Yayınları, 4. Baskı, Ekim 1988, Sf. 606, 607 ) Hoca bu şiiri tahlil ettikten sonra Niyazi Yıldırım Genç Osmanoğlu hakkında şunları söylüyor: “Şairin Anadolu Türk tarihini belirtirken, onu sadece savaşçı yönü üzerinde durması da doğru değildir. Savaş ve yiğitlik elbette Türk tarihinin başlıca özelliğidir. Fakat Türkler tarihlerinde, şiirde söylendiği gibi sadece kan dökmemişlerdir. Fethettikleri yere, orada bulunanlardan daha üstün bir sosyal nizam, adalet ve medeniyet götürmüşlerdir. Türk tarihini ırkçı ve savaşçı bir açıdan tefsir etmek yanlış olduğu gibi, kültür ve medeniyete önem verilen çağdaş dünyada, ideolojik bakımından da milliyetçiliği yücelten bir görüş sayılamaz. Şair eğer, Ziya Gökalp ve Yahya Kemal gibi büyük milliyetçilerin eserlerini okusaydı, böyle basit bir milliyetçilik fikrine kendini kaptırmazdı." Demektedir. Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Haziran 2026 , 1125. sayısında yayınlanmıştır.

  • Hikâyeci Dostum Mustafa Kutlu Ve Adımlar Dergisi

    Lise yıllarında başlayan edebiyat ve sanata karşı olan ilgim, üniversite yıllarında giderek arttı. Erzurum’da Adımlar adlı aylık sanat dergisini 24 sayı çıkartmıştık. Ben derginin yazı işleri müdürlüğünü üstlenmiştim. Derginin birinci sayısı Şubat 1970 de yayınlandı. Derginin çıkış gayesi; Anadolu’da bir ‘Anadolu Romantizmi’ yapılabilir mi fikrinden hareketle yayınlanmaya başladı. ‘Yolumuz’ başlığı ile Adımlar dergisi kendisini okuyuculara şöyle tanıtıyordu: Adımlar; Anadolu’nun kalbi Erzurum’dan kopmaktadır. Elinizdeki bu küçük taşra dergisi, yepyeni bir inkılâbın habercisi olmak azmindedir. Adımlar; bin yıllık bir tarihin, otoriter bir devlet özleminin, neslimizin omuzlarına yüklediği bir mesuliyet hareketidir. Anadolu insanı bütün maddi ve manevi yoksulluğuna rağmen, kökü asırları aşan örnek bir milli tarihin ve onu yaratan İslam idealinin bir mahsulüdür. Anadolu’da her sabah doğan güneş, Anadolu’da esen yel, Anadolu’da bir avuç toprak, Yunus’un kokusunu, Yunus’un ruhunu taşır. Adımlar, Batılı modern vahşilerin kültür emperyalizmiyle bir kanser gibi yayılıp, küllemeye, yok etmeye çalıştıkları Türk-İslam Sanatının, Türk-İslam Medeniyetinin yeniden yaratılması, yeniden yaşatmak isteğinin bir hamlesidir. Adımlar: yalnız Anadolu kültür ve sanatı terennüm etmek ister. Adımlarda duyduğunuz sesler, çilekeş Anadolu köylüsünün elemli feryatlarından başka bir şey değildir. Derginin yazıları Erzurum’da toplanıyor, İstanbul’da basılıyordu. Benim birçok şiir ve yazılarım bu dergide yayınlanmıştır. Dergide, ‘Yusuf Reha’ müstearı ile de yazılarım yayınlandı. Bu dergide 15 yazı ve şiirim, Yusuf Reha müstearı ile 4 yazım yayınlandı. Bu dönemde, ülkenin belli başlı edebiyat ve sanat dergilerinde şiir ve yazılarım yayınlanıyordu. Erzurum’un merkezinde çok meşhur bir han vardır. Kesme taşlardan inşa edildiği için bu han “Taş Han” diye nam yapmıştır. Asıl adı, Rüstem Paşa Bedestenidir. 1968‘de Anadolu Fikir Derneği’nin Erzurum Şubesi’ni, bu handaki 11 no.lu odaya taşıdık. Adımlar Dergisi bu derneğin bir yayı organı olarak çıkıyordu. Adımlar Dergisi’nin idarehanesi olarak da derneğin bir odasını kullandık. İki yıl boyunca buraya gidip geldim. Feyyaz İbrahimhakkıoğlu, Bekir Soysal, Osman İnce, Şükrü Şamdan, Nevzat Şeker, Vahit Çollak, Yalçın Özer, Çetin Baydar, İlhami Çiçek, Mutlu Binol ve Şücaettin Erdem derneğe gelirlerdi. Dergide Çetin Baydar, Mustafa Çetin müstearıyla sinema yazıları yazıyordu. Adımlar Dergisi’nin başyazılarını, A. Hacıyakupoğlu müstearı ile hikâyeci Mustafa Kutlu yazıyordu. Mustafa Kutlu, 6 Mart, 1947 Erzincan doğumlu olup Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı mezunudur. (1968) Mustafa Kutlu, Adımlar Dergisi’ne yazı ve şiirlerini edebiyat öğretmenliği yaptığı Tunceli’den gönderiyordu. Adımlar Dergisi’nin Mart, 1970, 1. sayısında yayınlanan ilk şiirini buraya alıyorum: Kadir Ağa Siner bir tufeyli gibi bencileyin kahve ocaklarına Kadim Osmanlı zindanlarından gelen kanlı tebessümün Buzdan bir imparatorluk kurup resmi daire saçaklarına Döndük birdenbire son devrin İttihad-ı Terakki kaçaklarına Sökemem Tamburi Cemil kokan segâh peşrev bakışlarını Takılıp kalmış istemeyerek eski Erzincan sokaklarına Dizerek fecre kadar peş peşe kronik nefrit yapılı düşlerini Anlatsana baştanbaşa dünyanın bütün yaşamak korkaklarına Tunceli’den, İstanbul’da yayınlanan Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi’ne de hikâyeler yazıp gönderiyordu. İlk Hikâye kitabı olan ‘Ortadaki Adam’ 1970 yılında Hareket Yayınları arasında çıktı. Kitap hakkında ilk değerlendirme yazısını ben yazmıştım. Mustafa Kutlu, Tunceli’den Hareket Yayınları’nın sahibi Ezel Erverdi’ye yazdığı bir mektubunda ilk kitabı olan ‘Ortadaki Adam’ için şunları söylüyordu: “Kitabım henüz postanedeyken sınıfta bir çocuğun elinde gördüm. Bir aydır bekliyordum. Talebeden kitabı aldım. Bu anı anlatmak mümkün değil…Beş dakika kadar kapağın enfes kompozisyonuna baktım durdum. Neredeyse Munzur Dağları’na gözlerimi çevirip, bir iki damla sevinç yaşı akıtacaktım. Kitabımı - o hep beraber vücuda getirdiğimiz nesneyi - bağrıma bastım. Bir çocuk gibi gizledim. Ancak bir gün sonra dostlara gösterebildim.” Mustafa Kutlu ile sık mektuplaşıyorduk. Bu mektuplaşmalarımız sonraki zamanlarda bir müddet daha devam etti. Bana Tunceli’den yazdığı ilk mektup 25 Mayıs, 1971 tarihlidir. Son yazdığı mektup ise, 14 Ekim, 1989 İstanbul tarihlidir. Demek oluyor ki 18 yıl boyunca çeşitli aralıklarla mektuplaşmışız. Mustafa'nın, Edebiyat Fakültesi, mezuniyet tezi, ‘Sait Faik’in Hikâye Dünyası’ idi. Daha sonra bu tez genişletilerek Dergâh yayınlarından kitap olarak çıktı. Mustafa Kutlu’nun, hikâye yazmaya başlamadan önce yazdığı birçok şiiri Adımlar Dergisi’nde yayınlanmıştır. Mustafa'yla o zamanlar, yeni tarz şiirler yazmayı deneyelim diye düşünmüştük. Halk şiiri tarzında ama halk oyunlarının isminden ve ritminden faydalanmak üzere birçok denemeler yaptık ve dergide yayınladık. Bunların adları; Bar, Halay, Sallama, Yanlama, Ağırlama, Karşılama, Sekme, Çeşitleme, Güzelleme vs. idi. Mustafa Kutlu, güzel de saz çalardı. Resim yapar, desen çizerdi. Hareket Dergisi’nin sayfalarını süsleyen birçok siyah beyaz desen ona aittir. Kutlu, İstanbul’a gittikten sonra (Eylül 1972) bir müddet İstanbul Vefa Poyraz Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Bu arada evlendi. Sultanahmet’te eski bir kiralık evde kaldı. Biz de bir yaz günü bu eve eşimle birlikte yatılı misafir olmuştuk. Kutlu, hanımından söz ederken, ”Bizim Hanım ilk mektepten şahadetnamelidir. Onunla görücü usulü ile evlendik. Hatunu, ancak gerdek gecesi gördüm.” Derdi. Aslında hiç evlenmeye taraftar olmayan Kutlu, annesinin isteği ve zoruyla evlenmiştir. Onu kırmamak adına, “Maksat annemin gönlü olsun.” diye de espri yapardı. “Sonradan çok mutlu olduk. Bu mutluluktan bir kız, bir de oğlumuz dünyaya geldi.” Kutlu İstanbul’da kaldığı uzun süre boyunca; bütün mesaisini Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisine, Hareket, Dergâh Dergisi ve Yayınları’na, kitap kapakları tasarımına hasretti. (Kitap kapağı tasarımlarını Selim Yağmur müstearı ile yapıyordu.) Bu arada sürekli hikâyeler yazdı. O dönemin ünlü sinema yönetmenleri olan Metin Erksan ve Halit Refiğ’le tanıştı. Onlar vasıtasıyla sinemacılığa merak sardı. Senaryolar yazdı. Daha sonra senarist ve sinemacı Ayşe Şasa ile tanıştı. Ayşe hanımın sinema anılarını Dergâh Dergisi’nde yayınladı. Dergâh Dergisi’ndeki çalışmalarından başka, İstanbul’da günlük yayınlanan Şafak Gazetesi’nde İstanbul’a ait yazılarla birlikte, spora ait yazılar da yazdı. Benim ilk çocuğum olan kızım Ayşe Şeyda Maraş’ın doğumunu ona yazdığımda, mektubunda bana diyordu ki; “Şiir gibi isim, nasıl buldun ya hu? Üç isimdeki ‘Ş’ sesine dikkatini çekerim.” Ben ise hiç dikkat etmemiştim bu aliterasyona. Kutlu, çok dikkatli, titiz bir edebiyatçı ve hikâyecidir. Onlarca hikâye yazdı. Hikâyelerini Hareket ve Dergâh dergilerinde yayınladı. Mustafa Kutlu’nun hikâyelerinde, romantik bir Anadoluculuk Akım’ının ilk örneklerini görmek mümkündür. İlk hikâye kitaplarında, Ortadaki Adam (1970) ve Gönül İşinde, (1974) Anadolu’daki köy ve kasaba insanlarının gündelik hayatlarından kesitler verilmiştir. Bu kitaplardaki hikâyeler, kendi hikâyesini arayan bir yazarın ilk denemeleri olarak da değerlendirilebilir. Sonraki yıllarda Yokuşa Akan Sular (1979), ve Yoksulluk İçimizde (1981) adlı kitapları yayınlandı. Daha sonra hikâye kitapları peş peşe geldi. Hikâye kitaplarının tamamı Dergâh Yayınları arasında çıktı. 19 hikâye kitabına ilaveten yazdığı ve yayınladığı deneme kitaplarının sayısı 18’dir. Araştırma ve inceleme kitaplarıyla beraber 40’ın üstünde esere imza atmıştır. İstanbul’daki Gezi İzlenimlerini, Bir Demet İstanbul (1992), ve Şehir Mektupları (1993) adıyla kitaplaştırmıştır. Bazı hikâyeleri filme alınmıştır. Bunlardan Uzun Hikâye (Yönetmen: Osman Sınav)(2012), Kurtar Beni (Yönetmen: Halit Refiğ) (1987), Mavi Kuş, (Yönetmen: Özer Kızıltan), Chef (2005), Yıldız Tozu (2023). Mustafa Kutlu, 1981 ve 1983 ‘te Türkiye Yazarlar Birliği hikâye ödülünü almıştır. Uzun yıllar Dergâh Dergisi’ni de yöneten Mustafa Kutlu, bugün için, hiç kuşkusuz, günümüzün yaşayan en büyük hikâyecilerinden biridir. Ona sağlıklı uzun ömürler dilerken, 1970'li yıllardaki bir yazarın psikolojisini, çalışma azim ve şevkini yansıtan, bana yazdığı bir mektubunu teberrüken buraya alıyorum. 8 Haziran, 1976 Aziz kardeşim, Mektubun geleli birkaç gün oluyor. Her gün bir cevap yazmaya niyetlendiğim halde yazamadım. Sonunda dehşetli bir görev anlayışı ile makinaya kâğıdı taktım ve yazmaya başladım. İşte bu üç cümle, böyle gereksiz açıklamaları yapmak için yazıldı. Ne kadar kötü bir şey asıl yazacak şeyleri yazamamak. Esasen mektup karşılıklı konuşma olduğu zaman işe yarar oluyor. Gerisi fasa - fiso. Günde sekiz saat makinanın başında bir şeyler yazmanın da zor olduğunu hiç düşünmemiştim. İsterdim ki böyle bir işim olsun. İdeallerim gerçekleşmiştir. Her şeyimiz yerindedir. Ancak anlıyorum ki bunlar ideal filan değil basbayağı maddi birtakım arzular. Oysa ihtiras kasıp kavurmalı içimizi, idealler ancak o zaman gerçekleşiyor. Nazım Hikmet mahpushanede binlerce mısra yazıyor, binlerce de mektup. İdeal olan, onda işte. Yahut Kemal Tahir. Binlerce sayfa roman yazmış ve yayınlamadan bir yana atabilmiş. Her neyse, ben tek satır yazamıyorum. Halbuki akşamları yorgun da olsam zaman var. Demek ki zaman da izafi bir şey. Aslolan… aslolan. Evet galiba felsefe yapmaya başlayacağım. İyisi mi bu işi burada keselim. Temmuzda askeriz. O zamana kadar bir iki fasikül daha yetiştirmeye çabalıyoruz. (Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nden bahsediyor. mam.) Altı aydır sinemaya gitmiyorum, hiçbir yere çıkmıyorum. Tabiata bakmayı bile unuttum desem inan. Bari fırsat elindeyken, tabiatla haşır neşir ol. Dağlar çık, balık tut, ne bileyim temiz hava al. Günün birinde böyle elin ayağın bağlanabilir. İşte budur hasıl-ı kelâm, vesselâm. M. Kutlu Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Mayıs 2026 , 1124. sayısında yayınlanmıştır.

  • Şair ve Roman Yazarı Dostum Mustafa Miyasoğlu

    Mustafa Miyasoğlu, 1946 Kayseri doğumludur. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunudur. (1973) Uzun yıllar liselerde edebiyat öğretmenliği, üniversitede okutmanlık yaptı. Millî Gazete ve Yeni Devir Gazetelerinde kültür ve edebiyat yazılarının yanında birçok edebiyat ve sanat dergisinde şiir ve hikayeleri yayınlandı. İlk şiiri Kayseri’de yayınlanan ‘Filiz’ dergisinde çıktı. (1966) Şiir, Deneme ve Roman türünde eserler yazdı. Suffe yayınlarını kurarak Kültür Sanat Yıllıkları yayınladı. İlk şiirlerinde korkuyu, yalnızlığı, imkânsız aşkı konu olarak ele aldı. Sonraki dönemlerde edebiyat geleneğimizin motifleri ile çağdaş insanın iç dünyasındaki kırılmaları ve bunun doğurduğu hüznü dile getirdi. 1978’de yayınlanan ‘Devran’ adlı şiir kitabında Endülüs İslam Medeniyeti'nin yitişine odaklanır ve hayli hüzünlenir. Bugün o yerlerde, kıvrak İspanyol danslarının ayak sesleriyle, uzakta bir gitarın nağmeleri yankılanmaktadır. Sanat eserlerinde olduğu gibi sanat anlayışında da milli, İslami ve evrensel özü yakalamaya çalıştı. Deneme ve incelemelerinde dünya görüşü yüzünden ihmal edilen kişileri inceledi. Mustafa Miyasoğlu ile uzun yıllar mektuplaştık. Bana yazdığı ilk mektubun tarihi; Ocak. 1977. O tarihlerde İzmit İmam Hatip Lisesi’nde yazar Ali Nar’la birlikte edebiyat öğretmeni olarak çalışıyordu. Onun ve diğer sanatçı dostlarımın bana yazdıkları mektupları titizlikle saklıyorum. Bir gün birileri gelir bunlara sahip çıkar diye. Edebiyatçı ve sanatçı dostlarımın bana yazdıkları mektupların tamamı beş yüzün üstündedir. Yıl 1982. Temmuz ayı. Aydın'dayım. Mustafa Miyasoğlu beni İstanbul’a davet etti. O zamanlar Miyasoğlu’nun hazırlayıp yönettiği Yeni Devir  Gazetesi’nin sanat sayfasında şiir sanatına ilişkin yazılar yazıyorum. Hayatımda, yazdığım sanat yazılarından ötürü ilk defa telif alıyorum. Bunda Mustafa Miyasoğlu’nun payı büyüktür. Emeğe, sanata ve sanatçıya saygılı bir yazardı. Yeni Devir Gazetesi’nin o günkü Yazı işleri Müdürü Hüseyin Evliyaoğlu ile buluştuk. Yazı yazma konusunda anlaştık. İş telif ödemeye gelince, Hüseyin Bey yan çizdi. Bize dedi ki; ”Ben istersem gazeteyi, liseli öğrencilerin bize gönderdiği yazılarla da çıkarabilirim. Ama siz yazın istiyorum. Ancak yazılarınıza telif filan ödeyemem. Siz, Allah rızası için yazacaksınız.” Diyerek bize ve vereceğimiz emeğe karşı bir saygısının olmadığını esefle gördüm. Ben de “İnsan emeğine saygı duyulmayan bir yerde, bir dakika bile durmamalıyız.” deyip oradan ayrıldık. Vahap Akbaş Çorlu’ya döndü. Akşam Mustafa Miyasoğlu, beni evinde misafir etti. Kitaplarla dolu misafir odasında gece yarılarına kadar sohbet ettik. Entertipte Kurşun Döken İşçiler Ertesi gün Mustafa bizi, Millî Gazete'nin basıldığı Milsan Matbaa Tesisleri'ne götürdü. Ben de çok merak ediyordum doğrusu bu tesisleri. Orada çalışan, sonradan ortak dostumuz olan yazar, Abdurrahman Şen’le tanıştırdı bizi. Abdurrahman Bey bizi, Milsan’nın dizgi tesislerini gezdirdi. Entertip dizgi makinaları yeni çıkmıştı. Nasıl bir şey diye merak ediyordum doğrusu. Dizgi makinaları bodrum katındaydı. Burada havalandırma, aspiratör, pencere filan hiçbir şey yoktu. Havasız ve karanlık bir yerdi. Çok düşük sarı ışık veren elektrik ampulleriyle aydınlatılıyordu. Entertip dizgi makinelerinin başında, süratle dizgi yapan gençleri gördüm. Temmuz ayı ateş püskürüyordu. Hava çok sıcaktı. Çalışırken kan-ter içinde kalan gençler, gömlek ve iç çamaşırlarını çıkarmış oldukları halde on parmakla yazıyor, makinaya kurşundan harfler dökerek dizgi yapıyorlardı. Büyük bir özveri ile çalışıyorlardı. Ben bu manzara karşısında, ”İşte gerçek emekçi, gerçek idealist gençler bunlar. Merak ederek Abdurrahman Şen’e sordum. “Bu gençler aylık ne ücret alıyorlar? Herhalde patronlar en yüksek ücreti bu arkadaşlara veriyordur.” Dememe kalmadan Abdurrahman Şen, acı acı güldü ve bana dönerek dedi ki; “Ne parası abi, bunlar asgari ücretle çalışıyorlar. Hiçbir güvenceleri de yok. Hiçbiri sigortalı bile değil. Patronun bir işaretiyle her an kapının önüne konulup işsiz kalabilirler.” Çok şaşırmıştım. Bodrumdaki bu odalardan içeriye güneş girmiyor, düşük mumlu ampulün ışığı ile odalar aydınlatılıyor. Bu manzaradan çok etkilenmiştim. Kendi kendime dedim ki: “Kim olursa olsun, inancı ne olursa olsun, tatbikatta, vahşi kapitalizmin kanunları burada da işliyor.” Tesislerin sahibi Müslüman da olsa bu böyle oluyor. Emeğin karşılığı tam olarak ödenmiyor. Şahidi olduğum bu tabloyu hayatım boyunca hiç unutamadım. Oysa aziz Kuran'da, emeğin insana ait en büyük değer olduğu bildiriliyordu:   Leyse lil insani illâ ma seâ . (Necm - 39) ‘İnsan için, kendi emeğinden başka bir şey yoktur.' Miyasoğlu’nun bana yazdığı ilk mektuplarından biri: 17. 01. 1977. İzmit Azizim, Mektubunu aldım. İki kere cevap yazmak istedim, olmadı. O kadar soru sormuşsun ki, “konuşmalıyız” kabilinden yazışamayacağım için, beni bağışla. Zaruretler bazı şeyleri daha öne almamızı gerektiriyor. Öğretmenlerin zor günlerine yormasaydınız “uzun ve tafsilatlı” cevaplar yazabilirdim. Mazur görün. Mavera ’ya sevindim Ötekileri sizin kadar ben de merak ediyorum. Çünkü uzun zamandır ben de görmüyorum. Ne de olsa taşradayız! Düşünceyi bulamıyorum…(Düşünce Dergisi) Şiirlerinizi sevdiğimi daha önce yazmıştım. İkinci kitabı oluşturacak dosyayı biraz da size özenerek götürüp verdim. (Dergâh yayınlarından çıkan şiir kitabımı kastediyor. ) Altı aydır ellerinde, iki aya kadar çıkarmazlarsa Dergâh ’tan alıp bir köşeye atarım. Tasavvurların eskimesi çok kötü bir şey. Kutlu, (Mustafa Kutlu) kaçamak cevap veriyor, kitap Kasım’la Mayıs arasında sallanıp duruyor. Ansiklopediye sık sık madde göndererek, bazen listelere bakarak yardım etmeye çalışıyorum. (Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi) İnşallah bu çizgiyi korur. Yeni ansiklopedi hazırlığını duymuşsundur. Biraz acele etmediler mi ? Kitabınızdan iki nüsha rica ediyorum yanınızda varsa. Biri üzerinde sekiz on şiiri işaretlerseniz iyi olur. Aramızda kalsın, bir antoloji hazırlığı var da… Bu mektup cevaptan çok bu isteği ifade için yazılmıştır bilesin. (Çağdaş İslami Şiirler Antolojisi) Mustafa Özer “Evsa” adlı bir kitap çıkarmış, sevindim, haberiniz olsun. Büyük Dağıtım, Divan yolu Cad. 103/13 İstanbul’dan istenebilirmiş. Fiyatı 15 lira. Pahalı değil mi? Ne yapalım, birbirimizinkine para verip almaktan başka çare yok. Nasıl olsa kimsenin alıp sattığı yok! Ama ben yine de okuyasınız diye kitabımı gönderiyorum. Akşam sabah çalışıyoruz, on ay önce de evlendik, geçim ilmi yapıyoruz. Şunu yazıp bunu yazmamak konusunda tamamen hür değiliz. Çarşamba günleri Millî Gazete’ye bakın, gönderirseniz sizden de yazılar bekleriz. Selam ve sevgiler. M. Miyasoğlu Mustafa’nın bana yazdığı en eski tarihli mektubu bu. İzmit İmam hatip Lisesi’nde Edebiyat öğretmeni olarak çalışıyordu, yazar Ali Nar’la beraber. Dosyamdaki son mektubunun tarihi ise 24, Eylül 1986, İstanbul. Tam dokuz yıl mektuplaşmışız. Tek tek saydım 45 adet mektubu var. En kısa mektubu iki, en uzun mektubu on sayfa el yazısıyla. Önceki mektuplar el yazısı, sonrakiler daktilo ile. Bizim kuşak yazarlığa başlarken hep elle yazardık yazılarımızı. Hiç birimizin bir daktilosu yoktu. Sonradan elimiz genişleyince daktiloya kavuştuk. Ben ne çok sevinmiştim ilk daktilomu alırken, galiba sene 1982 idi ve o tarihte Aydında idim. Mesela Hikâyeci dostum Mustafa Kutlu daktiloya sahip olunca onu bir ömür boyu kullandı. Aynı şekilde denemeci yazar Atasoy Müftüoğlu da. Hep daktilo makinasını kullandılar ve bilgisayara asla itibar etmediler.  Mustafa Miyasoğlu’nun son yazdığı mektup çok kısa. A 4’ün dörtte biri. Önceki mektuplarda azizim diye başlayan hitaplar giderek azaldı. ‘Sayın Atilla Bey’e dönüştü. Resmi bir hitap var. Şöyle diyor: Sayın Atilla Maraş, Bayramı tebrik eden matbu kartını aldım, teşekkür ederim. Ben de hicri yeni yılınızı kutlamak isterim: Mübarek olsun… Bu arada İstanbul’a iş için de olsa gelip gittiğinizi öğrendim. Hatta bekledim. Ama matbu kartınız geldi… Yıllık ve Asaf Halet göndermiştim adresinize cevabi notu da yazmadınız. Eh artık siz de bir bürokratsınız… Fındıklı Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Türk Dili okutuyorum. Maveradaki şiirinizi görünce yazmayı düşündüm. Selam ve sevgiler. Mustafa Mustafa Miyasoğlu, İstanbul’da Ağustos, 2013’te vefat etti. Rahmet ola. Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Nisan 2026 , 1123. sayısında yayınlanmıştır.

  • | Mehmet Atilla Maraş’ın Şiir Külliyatı: Merhaba Ey Kalbim |   Meral Aydın

    Şair bir milletin kalbidir, vicdanıdır. Günümüzdeki şiir ve şair sözcüklerinin anlamına bakıldığında eskisine göre bambaşka bir manaya evrildiği görülür. Bu durum şiirin ve dahi şairin doğru anlaşılamamasından kaynaklanır. Her nereden başlaysa bu anlayış, şiir deyince akla sadece değişen ve dönüşen başka bir kavram olan aşk ile ilgili ilişkiler gelir. Bu yanlış bir tutumdur. Şiir, insanın kelimeye bürünmüş şekli, tüm varlığın birleştiği tefekkür çatısı ve fikirlerin hür mürekkebidir. Evet aşk, ayrılık, hasret, özlem gibi konular da ele alınır fakat şiir aslında evreni anlatır. Bu yüzden önce “Şiir nedir?” sorusunun cevabını iyi anlamak gerekir. Gerçek bir şair, dünyanın sahip olduğu en değerli hazinelerden biridir. Bilhassa kültür sanat hususunda önemli şahsiyetlerdir. “Şair, geleceği bugüne çeker. Bizden birkaç yüzyıl ileride yürür. Ülkemizin, geleceğin yüzüne işlenmesini istiyorsak ki bundan başka kaygı, kaygı olmaya değmez ve yaşamak bunun için olursa anlam var demektir, onu bugünden şiirin ve edebiyatın, sanatın, kültürün malı yapalım. Çünkü bugün şiir ve edebiyata giren, yarın hayata girecek.” Biraz önce ifade ettiğim gibi, belki de şiirin ve şairin doğru anlaşılmamasından süregelen bir sonuç da iyi şiir kitaplarının ortaya çıkamamasıdır. Ülkemizde kitap bastırmanın zor olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Bu durumda ya iyi yazanlardan bihaber olunmakta ya da tüm engelleri aşıp bastırılan kitapların kalitesi düşük olmaktadır. Özellikle şiir kitapları bu konuya örnektir. Elbette bazılarını tenzih ederek söylemek gerekir. Günümüzün yaşayan, kıymetli şairlerinden biri de şüphesiz Mehmet Atilla Maraş’tır. Dolayısıyla onun kitapları idrak edilebilmesi adına iyi incelenmeli ve anlaşılmalıdır. Bu yazının yazılış amacı da şairin “Merhaba Ey Kalbim” kitabını anlatmak, okumayanlar için tanıtmaktır. Yedi kitabım var, yazılmışyedi uzun şiir. Yedi çocuğum var, aşk olsunyedi ayrı fikir. Şairin kendi deyimiyle “yedi çocuğunu” bir çatı altında topladığı kitabı Merhaba Ey Kalbim , Ocak 2017 tarihinde ilk baskısı Öncü Basımevi tarafından yapılan, Edebiyat Ortamı Yayınları’ndan çıkan 407 sayfalık külliyatta 244 şiir bulunur. Bu kitapta şair Mehmet Atilla Maraş, 1976-2016 yılları arasında yayınlanmış tüm şiir kitaplarını bir araya getirmiş ve okurlarına sunmuştur. Kitap yedi bölümden oluşmakla birlikte her bölüm bir kitabını kapsar. Sıralama çıkış tarihine göre yapılmış, eskiden yeniye doğru dizilmiştir. 1976 yılında basılan ilk şiir kitabı “ Doğudan Batıdan Orta Doğudan ” ile başlayan eser, 2016 yılında çıkan “ Asel ” adlı kitabıyla son bulur. Hemen her bölümün başında divan edebiyatı şairlerimizden birer beyit bulunmaktadır. Beyitler, başlangıcında bulunduğu kitabın içeriği ve konusuyla ilintilidir. Şair ağırlıklı olarak Allah ve Peygamber aşkı, memleket hasreti, tefekkür ve ölüm konularını işlemiştir. İlk bölüm olan “ Doğudan Batıdan Orta Doğudan ” kitabının büyük bölümü öz kültürü olan Urfa’ya yazılan şiirlerden oluşur. Urfa kültürü üzerinden doğu anlayışının yanında şair, kendini ve iç dünyasını şiirle harmanlayıp bir demet halinde okura sunmuştur. “Çıkış” ve “Sergüzeşt-i İbrahim” adlı eserler dikkat çeken önemli şiirlerindendir. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 1981 senesinde “Yılın Şairi” ödülüne layık görülen “Şehrayin” kitabı, Merhaba Ey Kalbim ’in ikinci bölümünde yer alır. Beyit şeklinde şiirlerin de bulunduğu bu bölüm, divan şairlerinden Nefi’nin şu beytiyle başlar: Derdim nice bir sînede pinhân ederem benBir âh ile bu âlemi virân ederem ben Bu beyitten de anlaşılacağı gibi kitabın konusu insandır. Dünyayı kasıp kavuran savaş hâlinden, bundan en çok etkilenen çocuklara kadar uzanırken şair, durumu şu sözleriyle ifade etmiştir: Şaire çıktıysa adımız sebepsiz değil. Evet çünkü içimde bir yer yanıyor bir yığın acımasız tablo kör ve rezil olarak karşımda duruyor. Bu bölümde yer alan en güzel şiirlerden biri de “Şehinşah” adlı eserdir. Bu şiirde dünyayı bir çilehaneye benzeten şair, “üç ara not” ile öğüt vermeyi unutmamıştır: Bir: Deniz görmemiş bir dağlının yosundan, martıdan söz etmesi sahtedir.iki: Mucibince amel edilmeyen söz dahi zayi olmuş demektir.üç: Bilinmeyen bir şeyin peşine düşmek fiil olarak beyhudedir. Şairlik hassas ve vicdanlı olmayı gerektiren bir durumdur. Mehmet Atilla Maraş, yaşadığı dönemin betimlemesini ve çizgisini iyi resmeden şairlerdendir. Bu bakımdan gelecek nesiller de göremediği tarihin, kültürün hatta yaşayışın yansımalarını onun şiirlerinden okuyabilecektir. 1983 yılında yayınlanan ve daha sonraları “Aney Şairi” olarak anılmasına sebep olacak şiiriyle aynı adı taşıyan Aney  kitabı bu külliyatın üçüncü bölümünü oluşturur. Daha çok hüzün yüklü gurbet şiirlerinin var olduğu bu kısmın en başında kendisi gibi Urfalı olan şair Yusuf Nabi’nin “görmüşüz” adlı gazelinden bir beyit bulunur: Bağ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz. Biz neşâtın da gamın da rüzgârın görmüşüz. (Zaman bağının baharını da gördük güzünü de. Üzerimizden neşe rüzgârları da geçmiştir, gam fırtınaları da.) Mehmet Atilla Maraş, bir söyleşisinde ifade ettiği “Urfa, adamı şair eder.” cümlesini destekler nitelikte bu bölümde de memleketi Şanlıurfa’ya şiirler yazmayı ihmal etmez. Annesine yazmış olduğu ve kitaba ismini veren “Aney” şiiri yer yer öz kültüründen de bahsettiği en değerli yapıtları arasındadır. Ayrıca bu bölümde bulunan “Mağara Şiiri” adlı eser Urfalı bestekâr Kadir Algın tarafından bestelenmiştir. İçindeki hüznü taşıyan bir isim olarak seçtiği “Zor Sözler” adlı kitabı dördüncü bölümdür. Şair, “zor sözler” ifadesiyle boğazına takılan acı sözlerin dilinden aktığını belirtirken bir yandan da düşündürür. Yazılsın şu dünyanın şiir haritasına adın Ol zarif şuaradan bir Cahit geldi, gitti Kadim dostu Cahit Zarifoğlu’nun vefat ettiği 1987 yılında basılan kitapta, usta şairi kaybettikten sonra kaleme aldığı “Ol Zarif Şuara’dan” şiirini büyük bir özenle okumak gerekir. Beyit şeklinde yazılan şiir, özlem yüklü olduğu kadar okurun, ölümün kekremsi havasını da solumasını sağlar. Hayatında önemli yeri olan Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu’nun izlerini en çok bu kitapta görmek mümkündür. Şair, kimi zaman onların şiirlerine gönderme yaparken bazı şiirlerinde de isimlerini zikrederek şiiri daha da anlamlı kılar. Beşinci bölüme gelindiğinde “Merhaba Ey Hüzün” adlı kitap karşılar okuru. Divan şiirinin yapı taşlarından olan Fuzuli’nin bir dizesiyle başlayan kitap daha çok tefekkür şiirlerini barındırır: “Bi vefadır dar-ı dünya kimseyi şad eylemez.” (Vefasız olan dünya, kimseyi mutlu etmez.) Kitabın ilk şiiri “Münacaat”tır. Devamında dostlarına yazdığı şiirlerden “Ölüm Geçer Ad Kalır” adlı Rasim Özdenören’e ithaf ettiği eser ile Cahit Zarifoğlu’nun ağabeyi Sait Zarifoğlu’nun vefatına müteakip yazdığı “Zarif İnsanlar” şiiriyle onlara karşı duyduğu vefayı satır aralarından duymak mümkündür. Şehremini Şiiri Diyebiliriz ki kitabın en dikkat çeken şiiri Şehremini ’dir. Şiirin bir bölümü aşağıdadır: Sahi bu balkon da nedir? Kiler mi mezarlık mı? Çocuk ölümlerine bir dipnot Hayatla pazarlık mı? Yoksa balkon, sokağa açılan Açık penceresi mi evin? ... Bu şiire bakıldığında Sezai Karakoç’un “Balkon” şiiri hatırlanırken, Mehmet Atilla Maraş için önemini kavramak gerekir. Çünkü bir şairi hakkıyla anlayabilmek adına onun yaşadığı dönemi, psikolojisini ve etkilendiği ustaları bilmek mühimdir. Son Bölümler ve Değerlendirme Daha yaşarken en sevdiklerini kaybeden Mehmet Atilla Maraş, bilhassa “Adanmış Şiirler” diye adlandırılan altıncı bölümde bu duyguları yoğun şekilde işler. Kitabın son bölümünde şair “Asel” ile karşımıza çıkar. 2016 yılında çıkan bu kitap, adeta bir vefa borcunun ödenişidir. Şair, şiirlerini çoğunlukla kişilere ithaf etmiştir. Maraş’ın düşünce dünyasına bakıldığında Yedi Güzel Adam’dan etkilendiği görülür: Cahit Zarifoğlu, Mehmet Akif İnan, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt ve Nuri Pakdil…“ Merhaba Ey Kalbim ” hem kadim şiirin izlerini taşır hem de modern şiirin önemli eserlerindendir. Şiir ve edebiyata meraklı herkesin okuyabileceği nadir eserlerden biridir. Mehmet Atilla Maraş, 1 Temmuz 1949 tarihinde Urfa’da doğmuştur. Erzurum Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirmiştir. Öğretmenlik, mühendislik ve yöneticilik yapmıştır. Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanlığı yapmış, bir dönem Şanlıurfa milletvekili olmuştur. Yurt içi ve yurt dışında düzenlenen etkinliklere katılmış, şiirleri birçok dile çevrilmiştir. Çeşitli ödüller almıştır.

  • | Şiir ve Gelenek Üzerine Konuşmalar | Tayyib Atmaca

    Önümüzde tarihi bir kapı var ve siz bu kapıyı elinizde avuç alanınızı aşan bir usta elinde düğümlü bir anahtar ile açtığınızda gelenek ve şiir üzerine döşediğiniz, ruh ve gönül işçiliği ile süslediğiniz şiir otağı nasıl meydana geldi? Elli yıldır üzerinde çalıştığım şiir otağımı artık tamamlamış gibiyim. 1966’da başlayıp 2016’da tamamlanan şiir otağımın yedi adet sarsılmaz kolonu var. Bunlar benim, yedi ile on yılda bir yayınladığım şiir kitaplarımın sayısıdır. Aynı zamanda benim çocuklarımın sayısını da çağrıştırır. Bu otağ, iki yüz elli şiir ile örülmüştür. Bunu elli yıla böldüğümüzde her yıla beş şiir düşer. Demek oluyor ki çok verimli bir şair değilim. Ya da titiz bir şairim diye yorumlanabilir. Şiir, bir ceht ve çaba işidir. İlham ile ilişkisi varsa da esas olan emektir. Şiirin yüzde doksanı emek ve ustalıktır. Okuya okuya, düşüne düşüne ve yaza yaza geçirdiğimiz uykusuz geceler, saatler, sabahlamalar, bir yoğun emek ve göz nuru olsa gerek. Şiir yazmaya harcanmış bütün bir mesaiye ve zamana rağmen, şairde ruhsal bir kıvam, bir istidat ve yetenek yoksa bu çaba, boşa bir çaba olur. Bu işte sabır ve heder edilmiş bir ömrün sonunda; tanınmamak, bilinmemek gibi bir tehlikesi de vardır bu işin. Zaten işin tabiatında para, pul olmayan ve asla karın doyurmayan böyle zahmetli bir işe soyunmak, her baba yiğidin harcı değildir. Bunun için biraz deli olmak gerekir. Gönlü ve ruhu doyuran böyle bir işten zevk alıyorsanız, manevi bir haz duyuyorsanız emelinize kavuşmuş olursunuz. Gerisi bir uzun hikâyedir. Çünkü bu çaba, bir aşk işidir. İşin içinde aşk varsa, her şey var. Ne demiş şair Fuzuli: Bende mecnundan füsun aşıklık istidadı var. Aşık-ı sadık menem mecnunun ancak adı var. Yanınıza genç bir şair adayı geldi. Elinde üç beş tane şiiri var ve günümüz şairlerinin parmak izlerini taşıyan ya da taşımayan şiir eskizlerini size sunarak ”ağabey bu şiirlerime bir bakar mısınız, benden şair olur mu?” Dedi. Bu şair adayının yol hazırlığı gönül çantasında neler olmalı? Elinde şiir eskizlerini içeren defteriyle bize gelen genç bir şair adayına neler söyleyebiliriz? Bütün bir ömrünü şiir sanatına vermiş bir şair olarak ona deriz ki: ”Evladım, öncelikle çok okumalısın. Her şeyin yolu, bilgi birikiminden geçer. Kendini yetiştirmelisin. Bilgi ile donanmalısın. Sonra şiir okumalarına başlamalısın. Nereden diye sorarsan önce Fuzuli Baba’dan derim. Şiir sanatının vaz geçilmez teması olan Aşk’ı ondan, onun mısralarından öğrenmelisin. Ne diyordu Fuzuli: Aşk imiş her ne var alemde İlim kıyl ü kal imiş ancak Divan şiirimizin belli başlı ustalarının divanlarını tetkik etmelisin. O ustaların, tanınmış özgün şiirlerinden seçmeler yaparak bir kısmını hafızana almalısın. Yani o şiirleri bire bir ezberlemelisin. O ustalardan bir kısmını şöyle sıralayabilirim: Fuzuli, Bâki, Nâbi, Nef’i, Nedim ve Şeyh Galip Dede. İkinci aşama olarak halk şiirimizin ustalarını tanımalısın. Bunlardan da birkaç şair adı sayayım: Başta Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Emrah, Köroğlu, Dadaloğlu ve Karacaoğlan. Tanzimat ve Servet-i Fünun şairlerini bir kalem geçiyorum. Cumhuriyet Dönemi’ne gelince; Burada Yahya Kemal ve Ahmet Haşim ile işe başlamalısın. Sonra heceyi en iyi kullanan Necip Fazıl, ardından Nazım Hikmet’le devam edip Cahit Sıtkı, Ahmet kutsi, Ahmet Hamdi, Ahmet Muhip’le tanışmalısın. Serbest şiirimizin ilk temsilcileri, başta Orhan Veli ve arkadaşlarını tanımalısın ki onların başlattıkları şiir akımına ‘ Birinci Yeni’  diyorlar. Bu akıma tepki olarak doğan ‘ İkinci Yeni’  akımı şairlerinden özellikle Sezai Karakoç ve Cemal Süreyya’yı tanımalısın. Sonra Ahmet Arif, Hilmi Yavuz, Erdem Bayazıt, İsmet Özel ve Cahit Zarifoğlu’nu. Sana tavsiye edeceğim şairlerin bir kısmı bunlar. Bu şairler nasıl yazmışlar, şiir anlayışları nedir? Bunları öğrenmelisin. Şiir sanatına ait yazılmış poetik kitapları arayıp bulmalı ve okumalısın. O kitaplar teorik olarak sana çok yardımcı olacaklardır. Bütün bu bilgilerin dışında destek bilgilere de ihtiyacın olacaktır. Bunun için önce insan denen varlığı veya kendini arayıp tanımalısın. İnsan psikolojisini bilmelisin. Genel anlamda bir felsefe ve mantık bilgisine sahip olmalısın. Ayrıca yol, yöntem bilgisi olarak eskilerin usul dedikleri, şimdilerdeyse metot bilgisi denilen şeyi öğrenmelisin. Ve bütün bunların dışında ve üstünde hangi dil ile yazıyorsan o dilin bütün inceliklerini tez elden öğrenmelisin. Yazdığın ve konuştuğun dili çok iyi bilmelisin Bunun için yanında, başucunda lügat, sözlük hiç eksik olmamalı. Bunlar, bu saydıklarım, şiir yazmaya başlaman için gerekli olan malzemelerdir. Bütün bunların dışında şiir sanatına karşı bir kabiliyetin, bir istidadın, doğuştan bir yeteneğin olması gerekir. Ve sende bu işe karşı aşırı bir istek, bir iştiyak ve bir aşk olmalıdır. Bütün bunlar sana ağır bir yük gibi geliyorsa okumaya devam edip yazmayı bırakmalısın. İyi bir okuyucu olmak da iyi bir yazar kadar önemlidir evlâdım.” Acizane tavsiyelerim bunlardan ibaret efendim. Gelenekle gelecek arasında kurulan köprüden elimizi kolumuzu sallayarak geçebilir miyiz? Bu köprüden geçebilmek için hangi çığırdan geçmemiz gerekir? Çok hızlı bir çağda yaşıyoruz. Kitle iletişim araçlarının çoğalması, bize bilgiye ulaşımın ve erişimin kolaylaşmasını sağladı. Bu kolaylık, aynı zamanda büyük bir tehlikenin de ayak seslerine işaret ediyor. Toplum hayatı, sürekli bir değişim ve dönüşüm içindedir. İnsanlık tarihi boyunca da bu böyle olmuştur. Değişen eşya ve sosyal olaylar karşısında birer edebiyat ürünü olan roman, hikâye, şiir, deneme vs. gibi yazı türleri de bu değişime ayak uydurmak zorunda kalacaktır. Gelenekle gelecek arasında kuşkusuz bir köprü var. Bu köprünün üstünde biz şairler de varız. Bu demektir ki sorumluluğumuz çok büyük. Geleneksel olanı, geleceğe taşıyacak olan bizleriz. Divan ve hece geleneğinden serbest tarza kadar uzanan bir şiiri, içinde bulunduğumuz çağın tanıkları olarak geleceğe taşımak sorumluluğu ve bilinci içinde olmalıyız. Türk şiirinde, Tanzimat’tan beri süregelen yenilik arayışları, günümüze kadar devam ede gelmiştir. Bu arayışlar devam edecek gibi duruyor. Çünkü denenmemişi denemek, söylenmemişi söylemek bir yeniliktir. Siyasetten edebiyata kadar her yeniliğe doğru koşup duruyoruz. Çünkü “Yeni”, sihirli, esrarlı bir kelimedir. Her kesimi insanı cezbediyor, adeta çarpıyor. Günümüzde geleneksel şiirin memelerinden emmeden modern şiir yazılabilir mi? Bence yazılamaz, yazılmamalıdır da. Yeni ile eski arasında bir kopukluk olsun istemem. Çünkü her yeni olan, üstünden zaman geçince, tabiri caizse zaman aşımına uğrayıp eskiyince ne oluyor? Gelenek zincirine bir halka olup takılıyor. Geçmişte kalmış şiirimize, tarihi unutmadan onun üstüne yeni bir şiir bina edilebilir, eklenebilir. Edilenler kalıcı, edilmeyenler kaybolup gidiyor. Divan ve halk şiirini tanımadan günümüz “modern şiirini” yazarken karşılaştığımız engelleri nasıl aşmalıyız? Bir defa bu engeller nedir? Bir ölçü sorunu mu, yani aruz, hece ve serbest ölçü sorunu mu bu engeller? Sanırım özde ve içerikte bir sorun ve bir engelle karşılaşmamız mümkün değildir. Şekil şartlarında, ölçü ve uyak gibi birtakım zorluklarla karşılaşılabilir. Bir de tabi dil sorunu var. Bugünün şairi, ne ağdalı bir dille ne de ‘Öztürkçe’ gibi uydurulmuş bir dille değil ve fakat şu anda yaşayan bir Türkçe ile yazması, farklı düzlemlerde ele alındığında, modern yani çağdaş olanla kadim olan arasında bir farklılık olmayacaktır. Farklılaşma; eşya ve sosyal olaylar arasında yaşanacaktır. Bence hepsi budur. Sözlü bir medeniyetin köşe taşını oluşturan şiir nasıl oldu da gönül ve ruh ikliminden uzaklaşarak içi boş kelime yığınlarıyla dolu sadece manası yazanın karnında saklı şiir şekline dönüştü? Bu durum, tamamen insanımızın maddeler dünyasına olan rağbetinin artmasından meydana gelmektedir. Ruh ve mana iklimi, insan hayatından yavaş yavaş çekilirken yerine madde ve maddecilik inancı gelip insanın gönlüne ve kalbine taht kurdu. Bu hal, insanımızın zaman içindeki tercihine kalmış bir durumdur. Şiir iklimi, insanın ruh ve gönül dünyası ile ilgili bir keyfiyettir. İnsan, kendisinin varlık sebebi olan yaratıcıdan uzaklaşınca iklim değişiyor, manevi iklim maddi iklime dönüşüyor. İnsan ölümden kaçıyor, yaratıcıdan kaçıyor, ahiretten kaçıyor, geçici olan bu dünyayı esas ve ebedi imiş gibi algılıyor. İşte insanın bu yanılgısı ve sanısı, onu rabbinden uzaklaştırdığı gibi şiir ikliminden de uzaklaştırıyor. Kafa karışıklığı, yazıya ve şiire kadar intikal edebiliyor demek ki. Şiir bize neyi anlatır? Şiir, güzel sanatların bir dalı, edebiyatın bir şubesidir. Şiir, güzelliğin nefes alışıdır. Şiir, güzeli arama cehdi ve çabasıdır. Şiir, bir işaret, bir ima, bir çığlık, belki deruni ve lahuti bir sestir. Şiir, sonsuz bir deniz, umman-ı bi-sahildir. Şair olmak Allah’ın bir lütfudur. Şiir, hiç kimsenin söyleyemediğini, bir üst dille söyleyebilmek maharetidir. Ve nihayet o, hayatımızın bir bahanesidir. Bir şiir metninde; üslup, mimari ve musiki üç önemli esastır. Bir şiirin şiir olabilmesi için; onda ses, ahenk ve ölçü gibi birtakım kuralların boy göstermesi lazımdır. Şairin ustalığı, bunu gerçekleştirebilir. Bunun için bir şiir metninde; kelimelerin birbiriyle raks etmesi, dans etmesi gerekir. Bu açıdan bakıldığında, bir şiir metnine giren kelimeler sanki seçilmiş kelimelerdir. Ve şair, şiirine alacağı kelimeleri titizlikle seçme hassasiyetinde olmalıdır. Şiirin teması ve konusu, insan ve onun yapıp ettikleridir. İnsanın dünyadaki konumu, hayalleri, rüyaları, idealleri, düşünceleri, algıları eşya ve sosyal olayları yorumlayış biçimleri vs. gibi her birisi bir şiirin konusu olabilir. Şiir sanatının sahibi, bizden başkası değildir. Biz insanlar şairlerin yazdıkları şiir metinlerini hep okuyup dururuz. Peki, şiir kimi olur? Beni, seni, onu okur. İşin temelinde ben ve O vardır. Yani yaratıcı… Usta şair Necip Fazıl soruyor: Ben kimim ve bu hal neyin nesi? Söyleyin aynalar ben kimim? Şiirde usta çırak ilişkisi var mıdır? Şiir sanatı, güzel sanatlardan bir sanat olup bu sanatın mutlaka büyük ustaları vardır. Eseri, müessir yaratır. Müessir burada usta şairlerdir. Bu sanatın çilesini çekmiş, emek harcamış bu işin ustaları. Ustanın olduğu yerde elbette bu işin müptedileri yani çıraklar da olacaktır. Ustanın eserine bakarak onu inceleyen çıraklar olduğu gibi ustanın dizinin dibinde yüz yüze, rahlenin karşısında diz kırıp şiir dersi almak da vardır. Geçmiş edebiyatımızda usta-çırak ilişkisi vardı. Bugün için şiir mektepleri yok belki ama bazı yazar kuruluşları yazarlık dersleri, şiir atölyeleri ihdas ediyorlar. Bu gibi kuruluşlarda şiir dersleri veren şairlere rastlıyoruz. Benim 1999, 2000 yıllarında Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı olduğum dönemde, Türkiye Yazarlar Birliğinde iki yıl, dört sezon süren şiir okulumuz vardı. Mesela tarihte ilk şiir okulu, Miladın başlarında Sicilya adasında Şair Safo tarafından kurulmuştur. Şair kendi üslubunu nasıl oluşturur? Üslup’un sözlük anlamı; tarz, oluş anlatım tarzı, söyleyiş biçimidir. Bir şairin üslubu, kendine ait olan ve asla taklit edilemeyen şiirlerindeki söyleyiş biçimidir. Ya da biçemi… Üslup; bir şiir metninde izlenen yol, biçem ve usuldür. Üslup, usule aittir, esasa değil. Ancak bir metinde esas yansıtan şey, muhtevayı yansıtan şey üsluptur. Şiirin bir özü, bir de biçim vardır. Üslup şiirin biçimi değil, biçemidir. Ama üslup, şiirde biçime ait bir olgudur. Bir şairin, bir yazarın kendi eserinde kullandığı ve oluşturduğu dilin içinde o şairin veya yazarın üslubunu bulabiliriz. Üslup, sanatkârın kendine aidiyetini vurgulayan önemli bir özelliktir. Şair bunu nasıl oluşturur? Şöyle: Bu iş, yıllara mal olan bir keyfiyettir. Çok çaba ve emek ister. Özgün olma adına verilen gayretler sonucu şair kendi sesine ve üslubuna kavuşur. Kendi özgün üslubunu yakalar. Üslup, sahibinin kendi sesidir, soluğudur. Üslubunu kurmuş olan şairler, yarına kalacak olan şairlerdir. Gelenekten habersiz geleceğe şiir nasıl taşırız? Gelenekten habersiz olan bir şiiri geleceğe taşımamız oldukça zor görünüyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek zaman birbirini takip eden bir akıştır. Bu zaman akışı içinde bir halkanın, bir ilk halkanın olmaması asla kabul edilemez. Modern şiir ya da günümüz şiiri deyince neyi anlıyoruz? Günümüz şiiri deyince bugünün şartlarında ve bugünün şiir anlayışında yazılan şiirler geliyor aklımıza. Bugünün şiirleri, daha çok serbest tarzda yazılmış gibi görünüyor. Ancak günümüz Türk şiirinde bir tıkanma var. Bunu rahat bir şekilde gözleyebiliyoruz. Çok hızlı bir çağda yaşıyoruz. Her şey, modernitenin etkisi altında gelişiyor. Haberleşme ağının, kitle haberleşme araçlarının çoğalması, internetten bilgiye rahat bir şekilde ulaşmamızı sağlıyor. Bu büyük bir kolaylık belki fakat ama büyük bir tehlikenin gelmekte olduğunu da bize işaret ediyor. Her şey elektronik ortama aktarılıyor. Ve giderek kitabın, derginin hükmü kalkıyor. Sen bile Hece Taşları dergisini elektronik ortamda yayınlıyorsun. O halde yapılacak iş, tekniğe ve gelişen teknolojiye bigâne kalmamak olacaktır. Çünkü çağ bir başka yöne doğru kayıyor. Edebiyat dergilerinde şiir “başrol oyuncusu” olarak ön yazıdan hemen sonra “cam kenarı”nda yer almasına rağmen neden şiir kitapları basılmıyor, basılsa da satmıyor. Şiir dergilerinin ya da okurun “dolgu malzemesi” oldu? Yo olaya öyle bakmayalım. Şiir öteden beri, ben kendimi şair olarak bildim bileli elli yılda onlarca edebiyat dergisi takip etmişim, her zaman şiir ön saftadır. Bu onun dolgu maddesi olduğu anlamına gelmez. Bilakis hikâye ve denemeden daha çok ona değer verildiğinin bir işaretidir. Yayınevleri, olaylara her zaman bir ticari kaygıyla bakar. Bu açıdan şiir kitabına para yatırmaz. Eskiden de yayınevleri şiir kitaplarını az basardı. Şimdi de şiir kitabı bassalar bile bu yayınevi için bir fedakârlıktır. O da çok çok bin adet basar. Bu durum yadırganacak bir şey değildir. Demek ki şiirin okuyucusu azdır. Bu da üzülecek bir olay değil, sevinecek bir şeydir. İyi ve has şiir, hiçbir zaman dolgu malzemesi olmadı. Şiir kitaplarının da hikâye, deneme ve roman kitapları gibi çok okunması için özellikle Millî Eğitim Bakanlığının öncülüğünde edebiyat öğretmenlerinin öğrencilerine şiir ezberletmeleri ve şiir kitaplarının alımına kapı aralamaları yararlı olur mu? Kuşkusuz faydası dokunur. Bizde her şey emir komuta zinciri içinde yürür. Asker milletiz ya. Bir tarihte, bundan on yıl önce MEB müsteşarı bir genelge yayınladı ve dedi ki: Mayıs ayının son haftasında bütün orta dereceli okullarda şiirler okunacak, şiir geceleri tertip edilecek. O yıl ve ondan sonra birkaç yıl okullar harıl harıl bu tür geceleri tertiplemişler, ciddi çaba ve emek sarf ederek hazırlanmışlar. Sonraları bu iş de tavsadı. Bu işler emir komuta zinciriyle olmaz. Bu şiir işi, sivil bir alanın işidir. Özgürce olacak. Devletin müdahalesi ile olmuyor. İşin başında ve sonunda şiir sanatının öğretilmesi ve sevdirmesi gerekiyor. Mesela bir acı haber vereyim. Benim Balıkesir Dursunbey’de 1993 yılında ihdas ettiğim ve 20 yıl kesintisiz süren “ Şu Çıktı Şiir Akşamları ” 2014 yılında, ilçeye yeni seçilen belediye başkanı tarafından iptal edildi ve üç yıldır yapılmıyor. Bu belediye başkanını protesto eden bir aklı başında adam çıkmadı. Bir şair, bir yazar, bir gazeteci çıkmadı. Üstelik bu adam, iktidardaki partinin Belediye Başkanı E ne yaparsın, burası Türkiye nitekim… Osmanlı Padişahlarının kahir ekseriyeti şiir ya da bir güzel sanatla ilgilendiğinden bir ince ruha sahiptir. Bundan dolayı içinde yaşadığımız yüzyıldan önce yaşamış şairler şiirleriyle hâlâ yaşamayı devam ediyorlar. Bu hususta gerek devlet yönetenler gerekse şehrin eminlerine reçete olacak düşünceleriniz nelerdir? Evet, geçmişimizin bize bıraktığı edebiyat ve şiir mirası, büyük bir kültür ve medeniyetin sonucudur. Büyük uygarlıkların, evrensel çapta büyük sanat eserleri ve büyük sanatkârları olur. Bu bağlamda geçmişimizle övünebiliriz. Ancak bugün işler öyle değil. Şiir sanatına ilişkin herhangi bir eğitim verilmiyor ve şiir sanatı sevdirilmiyor. Edebiyat, sanat öğretmenlerinin kendilerinin önce bu işi sevmeleri gerekir. Devlet katından söz ederken, merkezi otoritenin böyle bir aklı yok. Yani siyasetin sanata bakan bir yüzü ve bir sanat aklı yok maalesef. Parti programlarının inceleyin bu dediğimi daha iyi anlarsınız. Kültür bakanlığı, turizme indirgenmiş bir ülkede yaşıyoruz. (Kültür Bakanlığı, Bakanlar Kurulu sıralamasında da en sonda yer almaktadır. Bunu, Resmî Gazeteyi incelerseniz görürsünüz.) O takdirde iş yerel yönetimlere düşüyor. Şehrin eminlerine düşüyor. Yukarıda verdiğim örneğin devamıdır. Adam, bırakın yeni yeni şiir akşamı ihdas etmeyi düşünmesin, mevcut ve geleneksel hale gelmiş bir geceyi, bir sanat etkinliğini iptal ediyor ve hiçbir cenahtan en ufak bir tepki gelmiyor. Şu geldiğimiz hale bakın. Bu sorumsuzluğa bakın. Şu cahil cesaretine bakın! Ve iktidar olduğunu söyleyen adamın iktidarsızlığına bakar mısınız? Şehirlerimiz, eski şehirler olmaktan çıktı. Yeşile karşı düşmanlık var sanki. Beton ve demir uygarlığına doğru gidiyoruz. Yapılaşmalarda en ufak bir estetik kaygı yok. Bu estetik kaygısızlık ve sorumsuzluğu, ülkenin meclisine yapılan) yeni yapılarda dahi görmek mümkün. Şehirlerde devasa yapılar, mesela Ankara’nın göbeğinde Çukurambar semtinde yeşil sahası olmayan, yeterli otoparkı olmayan, kırk katlı beton yığını var. O binaya bir bakın! ucube yapılara bir bakınız Allah aşkına. Pıtrak gibi yükseliyorlar ve buna bir dur diyen irade yok. Üstelik bu, İslami hassasiyeti olduğunu söyleyen bir iktidar zamanında yapılıyor. Çok acı bir durum ve çok acınası bir hal. Eh, dost acı söyler. Ruh gidince geriye ölü cesetler kalır. Ruhsuz, sanatsız, duyarsız insan kalabalıklarıyla estetik bir ortam, bir çevre, bir şehir, bir kitap ve bir nesle asla ulaşılamaz. Din elden gitmiyor, laiklik elden gitmiyor. Ve fakat gençlik, hızla bir şekilde elden gidiyor. Ruhsal ve kültürel erozyon oldukça hızlı yayılıyor. Şu andaki gençlik, sanata meyilli bir gençlik değil. Edebiyata meyilli bir gençlik değil. Okumayan, düşünmeyen, yazmayan, konuşamayan, kekeme, bir stadyum gençliği var karşımızda. Bu, adeta robotlaştırılmış, mankurtlaştırılmış, slogancı bir gençlikle karşı karşıyayız. Siyasal iktidarların ülkeyi getirdiği somut gerçek maalesef budur. Allah sonumuzu hayr eyleye. Vesselam.

  • |Şair Mehmet Atilla Maraş'a Şiir Sanatı Üstüne Sorular | Şair Mevlüt Ceylan

    13 Nisan 2015, Ankara Sayın Maraş, sözcük seçiminde özel bir dikkatinizin olduğu hemen belli oluyor. Sözcüklerinizi seçerken neye dikkat ediyorsunuz? Bu seçimde muhtevanın mı, duyarlığın mı önceliği var? Şiir yazarken, her şairin yaptığı gibi sözcük seçimine çok dikkat ediyorum. Çünkü her sözcüğü bir şiir metnine koyamayız. Müzikalitesi olan kelimeleri seçerim ben. Taş gibi, moloz gibi yontulmamış kelimeler vardır. Onları mümkün mertebe şiirime koymamaya özen gösteririm. Bu seçimi yaparken o sözcüğün içeriğinin zenginliği yanında, duyarlılığına ve müzikalitesine de dikkat ederim. Şiir yazmanın ortamı var mıdır? Şiir sizde mi siz şiirde mi yaşarsınız? Şiir yazmanın kuşkusuz bir ortamı olmalıdır. Her yerde ve her zaman diliminde şiir yazılmaz. Şiirin yazılacağı bir zaman parçası vardır. Bu da tek ve tenha kaldığım bir zamandır ve bu da genellikle gecelerdir. Bir şiir metni oluşturmadan önce, bir ilham, bir kıvılcım, bir şimşek çakması gibi bir olaydan, bir kelimeden, bir yaşanan olgudan veya ne bileyim bir işten, bir oluştan etkilenmem gerekir ki o etki bana o olay hakkında kısa notlar aldırır. Sonra dönüp o notu gözden geçiririm. Uygun bir zaman ve ortam bulunca da şiiri yazmaya koyulurum. Sonra ortaya çıkan metin üzerinde oynamalar yaparım, rötuşlar, düzeltmeler... Bütün bu ameliyeler sonrasında bir metin oluşur. Ortaya çıkan bu metni, bir şair olarak değil de bir okuyucu olarak beğenirsem o şiire olur verir ve yayınlarım. Beğenmezsem, bir köşeye atar orada bekletirim. Ta ki bir gün yeniden ele alıp üzerinde yeni çalışmalar yapıncaya kadar. Böylece ben şiirde yaşarım adeta. Şiir denen o nazlı gelin de hep benimledir, bir ömür boyu yaşar benimle. Özelde şiirin, genelde edebiyatın bugün gelip dayandığı noktayı açıklar mısınız? Bir şiir metni, bir şiir metnidir. Düz yazının şiir gibi olduğu metinlerin olması gibi bir şiirin de bir düz yazı metni gibi olduğu çeşitli örneklerde görülmektedir. Hatta son zamanlarda bütün edebiyat metinlerine uzun bir şiir gözü ile bakanlar bile olmuştur. Ne bileyim mesela Tolstoy’un Harp ve Sulh  romanına bu uzun bir şiirdir diyenler bile vardır. Bir hikâye metnine de bir uzun şiir diyenlerin olduğu gibi. Edebiyat ürünleri, türleri biri birine dönüşebilir. Artık eskisi gibi aralarında kesin sınırlar yoktur. Bütün metinler biri birine geçişlidir. Örneğin Rasim Özdenören’in iki uzun hikâyesi bir arada kitaplaştı, adına ‘Gül Yetiştiren Adam’ dedi. Okuyucular, iki uzun hikâyeden oluşan bu kitaba ‘Roman’ dediler. Bunun gibi...  Şiir sanatının dünyanın gidişatını değiştireceğine inanıyor musunuz? Niçin şiir? Şiir, dünyanın gidişatını asla değiştiremez. Ama bu gidişata bir dur demek için bir ikazda bulunabilir. Şair sesini yükseltir ve kötü gidişlerin habercisi olabilir. Bu takdirde toplumları uyarır. Şiirin böyle bir fonksiyonu da vardır. Niçin şiir? Sorunuza gelince; ben şairim ve bütün ömrüm şiir ikliminde, şiirin dünyasında, kelimeler ormanında geçti. Şiiri seviyorum. Şiir yazmayı ve okumayı seviyorum. Özellikle de kalabalıklara karşı şiirle sesimi yükseltmek istiyorum. Şiir, hep şiir... Öz ve biçim arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Şiirde öz ve biçim hep vardır. Şiirin özü o şiirin şeklini etkileyip kurduğu gibi her şekilde yeni bir öz yaratabilir. Şiirde öz ve biçim, karşılıklı biri birini etkileyen, şiir sanatının olmazsa olmazıdır. Ama önemli olan şiirde içeriktir, muhtevadır, özdür. Sizce şiirin kalıcılığı neye bağlıdır? Bir şiir metninin kalıcılığı, o metnin okuyucuları üstünde bıraktığı kalıcı etkiye bağlıdır. Bir şiir metni üzerinden yıllar ve hatta asırlar geçse dahi tazeliğini ve etkililiğini koruyorsa o kalıcı şiirdir. Mesela benim Aney  şiiri, yazılışından bu yana üstünden kırk beş yıl geçmesine rağmen halen şiir severler tarafından okunuyor ve seviliyor. Çok popüler olmuş bir şiir. Demek ki halkın hoşuna gitmiş ve okuyucu o şiirde kendini bulmuş. Bunun gibi Necip Fazıl’ın Sakarya’sı , Cahit Sıtkı’nın Otuz Beş Yaş  şiiri, Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Marya  şiiri, Attila İlhan’ın Ben Sana Mecburum  şiiri ve Sezai Karakoç’un Mona Roza’ sı gibi şiirler. Örnekleri çoğalta biliriz... Şiirle ilk tanışmanız nasıl oldu? Şiirle ilk tanışmam ilkokul sıralarında başladı. Önemli günlerde bana o günün anlam ve önemini vurgulayan şiirler okuturlardı. Bayramlarda okunacak şiirleri ben çıkar meydanlarda okurdum. Böyle böyle ortaokula gelince Şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir şiir risalesi elime geçti her nasılsa. Ölüm temalarını içeren bir kitapçıktı. Şiir sanatını ‘ölüm’ teması ile tanıdım böylece. Lise yıllarında artık şiir yazıyordum ve mahalli gazetelerin sanat sayfalarında da yayınlıyordum. İlk şiirim 1966 yılında Urfa’da çıkan Şafak Gazetesi’nin sanat sayfasında yayınlanmıştı ve adı “Eski kent” idi. Üniversite öğrencisi iken İstanbul ve Ankara’da çıkan önemli sanat ve edebiyat dergilerinde şiirlerim yayınlanıyordu. Adımız şaire çıkmıştı artık.

  • Davasına Sevdalı Bir Adam: Mustafa Güner Yazgan

    Türk düşünce dünyasının tanınmış isimlerinden Mustafa Yazgan’la ne zaman tanıştım, şimdi tam olarak hatırlayamıyorum. Üniversitedeki öğrencilik yıllarından itibaren adını duymaya başlamıştım. Üstadı, Necip Fazıl Kısakürek gibi Anadolu’da verdiği konferanslarıyla tanınmıştı. Kendileri iyi bir hatip ve konferansçıdır. Aslen Urfa’nın Halfeti ilçesinden olup ataları da Halfetilidir. Kendi deyişiyle “Benim asıl memleketim; baba, dede memleketi Şanlıurfa’nın Halfeti kazasıdır.” Halfeti, Fırat kıyısında çok güzel ve şirin bir yerleşim yeridir. Fırat Nehri, Birecik ilçesinin tam ortasından geçer, Urfa ile Antep’i birbirinden ayıran sınır çizgisi olarak yoluna devam eder. Nehrin öbür yakası Antep, beri yakası Urfa’dır. Fırat üzerine Birecik barajı yapılınca Halfeti toprakları ilçe merkezi ile baraj gölünün içerisinde kalmıştır. Mustafa Yazgan’ın dedesinin imamlık yaptığı cami de baraj gölünün suları altında kalan yapılardandır. Şimdi su altında kalan caminin sadece minaresi görünmektedir. Mustafa Yazgan, 16 Kasım 1940’ta Gaziantep’te doğdu. Liseyi Gaziantep’te okudu. Babası; eğitimci, öğretmendir. 1958’de geldiği Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesine kaydını yaptırdıktan sonra öğrencilikle birlikte çeşitli kuruluşlarda memuriyetlerde bulundu. Vali, kaymakam olma hayali ile girdiği Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinin İdari Şubesinden 1963’te genç bir Mülkiyeli olarak mezun oldu. Doktora çalışmasını aynı fakültede yaptı. (1964) Bu okulun eskileri “Önce Mülkiye, sonra Türkiye” derdi; ancak Mustafa Yazgan öyle demiyor: “Eğer gerçekten bir kaymakam veya bir vali olabilseydim herhâlde yüzü yerde, mahcup, utangaç, mütevazı, vatandaş ile kucaklaşan, onlarla oturup çorba içen, onların derdine deva olmaya çalışan biri olurdum.” Mezuniyetini müteakip Türkiye Amme İdaresi Enstitüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Daha sonra bir süre Diyanet İşleri Başkanlığında özel kalem müdürü olarak görev yaptı. Yeni İstanbul gazetesinde yazmaya başladığı yıllarda gazetenin başında Cem Uzanın babası Kemal Uzan vardı. Bu gazetede iki ay süreyle yazılar yazdı. Bir yazısında masonluktan bahsettiği için işine son verdiler. 1971-76 yılları arasında yayıncılık yaptıktan sonra devlet hizmetine geri döndü. Sanayi ve Kültür bakanlıklarında müşavir olarak çalıştı. Sonra tekrar yayın hayatına döndü. (1979). 1978’de Türkiye Yazarlar Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı. O dönemde Ankara’da Edebiyat ve Mavera dergileri de yayınını sürdürmektedir. Kültür Bakanlığında müşavir iken askeri ihtilal olur. 17 Eylül 1980’de tutuklanır. 29 gün Merkez Komutanlığında tutuklu kaldıktan sonra Mamak Cezaevine gönderilir. Üç buçuk ay hücrede kalır. 1981 yılının Nisan ayında mahkemeye çıkarılır. 9,5 ay hapiste kaldıktan sonra tahliye edilir. Suçu, “fikir suçlusu” olmak! Mustafa Yazgan bu konuda şunları söylüyor: “Bu düzen, bu rejim; okuyana, yazana, konuşana ve hatta düşünen insanımıza olmadık işkenceler, tecritler ve hapis cezaları uygulamış bir rejimdir. Tamamen tasfiye edilmeli. Hür ve özgür bir rejime geçilmelidir.” Böyle düşünmek ve böyle konuşmak bile bir zamanlar suçtu. Çünkü rejimi eleştirmek suçtu. 1981’de çocuk yayınlarını sürdürür. Gazetecilik, yayıncılık ve yazarlıkla meşgul olur. Yurt içinde konferanslara çağrılır. 23-24 yaşlarından itibaren konferanslar vermeye başlar. Yaz ve kış, gece ve gündüz demeden, mesafe nedir bilmeden, çağrılan yerlere koşarak gider. Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşarak konferanslarıyla halkı aydınlatmaya çalışır. 1990’larda, beş bini abone olmak üzere, on bin satan “Tomurcuk” adlı çocuk dergisini çıkardı. Necip Fazıl’ın yakın çevresinde bulunarak, İslami Düşünce Hayatının bilinen isimlerinden biri olarak tanındı. Mustafa Yazgan, bütün bir ömrünü, sevdalısı olduğu İslam davasına adadı. Mustafa Yazgan’ın; Adalet, Yeni İstiklal, Yeni İstanbul, Büyük Doğu, Yeni Ülkü, Düşünen Adam, Yeni Devir, Sebil ve Vesika dergilerinde pek çok yazısı yayımlandı. Bu yazıların çoğu derlenip toplanarak kitap hâline getirildi. 1992’den sonra bir gazetede uzun süre köşe yazarlığı yaptı. Mustafa Yazgan, Necip Fazıl Kısakürek ile tanışmasını şöyle anlatıyor: “1963’te Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezuniyetimden sonra Gaziantep’e konferansa gitmiştim. Orada üstatla karşılaştık. Karşımda son derece kibar ve nazik bir insan gördüm. Onunla tanışınca sanki on yıldır tanışıyormuşuz gibi bana sahip çıktı. ‘İstanbul’a gelirsen mutlaka beni gör, beraber yürüyeceğiz’ dedi. Nitekim 18 yıl üstatla beraber olduk. 1963’ten 1987’e kadar... Ankara’da Üstadın bütün konferanslarını, bendeniz Büyük Doğu Fikir Kulübü Ankara Şube Başkanı olarak koordine ediyordum. O günler, heyecan dolu günlerdi. Üstat bana ‘Oğlum’ diye hitap ederdi.” On sekiz yaşında Gaziantep’ten çıkıp 1958’de Ankara’ya yüksel tahsil için gelmişti. 24 yıl Ankara’da ikamet etti. 12 Eylül Askerî Darbesi’nden sonra 1982’de Ankara’da görülen MSP davasından beraat edince Ankara’dan ayrılıp Kocaeli’nin Karamürsel ilçesine yerleşti. 30, 40 yıldır Karamürsel’de ikamet ediyor. Orada ikamet etmekten de fevkalade memnun. Çünkü bu güzel ilçemiz denize sıfır ve İstanbul’a çok yakın bir mesafededir. Evinin penceresinden her gün denizi seyretmek mümkündür. Mustafa Yazgan Bey’le gerek Ankara’dayken ve gerekse Karamürsel’e yerleştikten sonra bayramlarda hep tebrikleştik. Ta ki tebrik kartları piyasadan kayboluncaya kadar… O da bu konuda çok titiz biridir. Kendisine gelen bir mesaja, bir bilgiye ilgisiz kalmaz ve hemen cevap verir. Bunu samimi bir sorumluluk bilinciyle yapar. Ayrıca nezaket de böyle yapmayı gerektirir ki, zaten Yazgan’ın da dâhil olduğu o nesil, yani Büyük Doğucular böyle terbiye görmüş, böyle eğitilmişlerdir. Mustafa Yazgan, bir süreliğine ilgilenmek durumunda kaldığı sıcak siyaset hakkındaki görüşlerini şu şekilde aktarıyor: “1987’de Şanlıurfa’da Refah Partisinden birinci bölge, birinci sıradan aday oldum. Daha doğrusu arkadaşlar beni tercih etmişler. Biz Urfa’da bir seçim dönemi hizmet verdik. O dönemde Urfa’da İl başkanı Şevki Hafız, Belediye Başkanı İbrahim Halil Çelik’ti. Genel barajı aşamadığımız için seçilemedik. İyi de oldu. Çünkü politika karakteri ile yaşayacak insanlardan değilim. Bu yaptığımız çalışmaların tamamı ‘siyasetü’l-mürselin’ dir , resullerin siyasetidir. Siyaset; ahlâktır, dürüstlüktür, erdemdir, fazilettir, fedakârlıktır, şefkattir, hoşgörüdür. Doğumdan ölünceye kadar siyasetin içindeyiz ama politikanın içinde olmadık.” Mustafa Yazgan’la 1977’de Gaziantep Havaalanı’nda karşılaştık. Kendisi bir konferanstan dönüyordu. Ben o tarihlerde Adana Teknik Ziraat Başmüdür Yardımcısı olarak görev yapıyordum. Tarım Bakanı’mız sayın Fehim Adak’ı karşılamak için havaalanına gelmiştim. Nihayet bizim siyasiler uçaktan indiler. Mustafa ağabey bana dönerek şöyle dedi: “Bir bize bak, bir de bunlara bak! Kitleler, yığınlar onların peşinde; bizim önümüzde, arkamızda kimse yok! Bu dünya böyledir. Kimi eker, kimi de yetişeni toplar ve yer. Durum bundan ibarettir, Atillacığım, azizim!” 1993’te Balıkesir’de TZDK Bölge Müdürü olarak görev yaparken, Mustafa Yazgan Bey de Hak yol Vakfı’nın daveti üzerine Balıkesir’e konferansa gelmişti. Akşam, programlandığı üzere konferansını verdi. Ertesi gün, onu otobüs terminalinde uğurlamaya gitmiştim. Ne garip, onu davet edenlerden bir teki bile onu yolcu etmeye gelmemişti. Bunu görünce çok üzülmüştüm. Ne tuhaf şeydi bu! Düşündüm; bizim kasabalı Müslümanlarımız nezaketin, usul, adap ve erkânın, yol ve yordamın neresindeydiler acaba? Bu gayri medeni ahvalimizle bir yere gidemediğimizi ta o vakitler sezmiştim. Mustafa ağabeyi otobüse bindirirken, bütün Balıkesirliler adına ona bir teneke zeytin armağan etmiştim. Mustafa Yazgan, ailenin tek erkek evladı ve en küçük bireyidir. Kendisinden büyük üç ablası vardır. Onlar da babaları gibi eğitimci ve öğretmendirler. Yazgan’ın tahsil hayatı başarılarla geçmiştir. O zamanlar başarılı olan sınıf birincilerinin resimleri iftihar tablosuna asılırdı. Ailelerine okul idaresi tarafından teşekkür belgeleri yazılıp gönderilirdi. Mustafa Güner Yazgan’ın, bu mütevazı dava adamının bizlere ve gençlere vasiyeti şudur: “Allah’ı en büyük hedef ve sevgilisi kabul ederek, Resulü rehber edinerek, sahabeyi, veliyullahı, âlimleri, fazıl kişileri, günümüzün değerli insanlarını takip ederek, sevilen insanları ön plana çıkararak, birbirimize destek olarak büyük bir mücadele vermemiz gereklidir. Biz de gideceğiz, kalıcı değiliz. Bizi ananlar, kabrimizde de bizi yalnız bırakmasınlar, duayı eksik etmesinler!”    Otuzu aşkın kitaba imza atmış olan şair ve yazar Mustafa Yazgan, 5 aralık, 2021’de, 81 yaşında, Kocaeli - Karamürsel’de vefat etti. Gideriz, silinmez izde gideriz Taş bağırda sular dizde gideriz Bir gün akşam olur biz de gideriz Kalır dudaklarda şarkımız bizim Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Mart 2026 , 1122. sayısında yayınlanmıştır.

  • Mustafa Miyasoğlu'ndan Mektup 17. 1. 77 İzmit

    Azizim, Mektubunu aldım. İki kere cevap yazmak istedim, olmadı. O kadar soru sormuşsun ki, “konuşmalıyız” kabilinden yazışamayacağım için, beni bağışla. Zaruretler bazı şeyleri daha öne almamızı gerektiriyor. Öğretmenlerin zor günlerine yormasaydınız “uzun ve tafsilatlı” cevaplar yazabilirdim. Mazur görün. Mavera ’ya sevindim Ötekileri sizin kadar ben de merak ediyorum. Çünkü uzun zamandır ben de görmüyorum. Ne de olsa taşradayız! ‘Düşünce’yi bulamıyorum…(Düşünce Dergisi) Şiirlerinizi sevdiğimi daha önce yazmıştım. İkinci kitabı oluşturacak dosyayı biraz da size özenerek götürüp verdim. Altı aydır ellerinde, iki aya kadar çıkarmazlarsa Dergâh ’tan alıp bir köşeye atarım.(Dergâh yayınevi) Tasavvurların eskimesi çok kötü bir şey. Kutlu, (Mustafa Kutlu) kaçamak cevap veriyor, kitap Kasım’la Mayıs arasında sallanıp duruyor. Ansiklopediye sık sık madde göndererek, bazen listelere bakarak yardım etmeye çalışıyorum. İnşallah bu çizgiyi korur. Yeni ansiklopedi hazırlığını duymuşsundur. Biraz acele etmediler mi? Kitabınızdan iki nüsha rica ediyorum yanınızda varsa. Biri üzerinde sekiz on şiiri işaretlerseniz iyi olur. Aramızda kalsın, bir antoloji hazırlığı var da… Bu mektup cevaptan çok bu isteği ifade için yazılmıştır bilesin. Mustafa Özer “Evsa” adlı bir kitap çıkarmış, sevindim, haberiniz olsun. Büyük Dağıtım, Divan yolu Cad. 103/13 İstanbul’dan istenebilirmiş. Fiyatı 15 lira. Pahalı değil mi? Ne yapalım, birbirimizinkine para verip almaktan başka çare yok. Nasıl olsa kimsenin alıp sattığı yok! Ama ben yine de okuyasınız diye kitabımı gönderiyorum. Akşam sabah çalışıyoruz, on ay önce de evlendik, geçim ilmi yapıyoruz. Şunu yazıp bunu yazmamak konusunda tamamen hür değiliz. Çarşamba günleri Millî Gazete’ ye bakın, gönderirseniz sizden de yazılar bekleriz. Selam ve sevgiler. Tez canlı haberler bekliyoruz. M. Miyasoğlu

bottom of page