Boş arama ile 74 sonuç bulundu
- | Eve Dönen Oğul: Mehmet Atilla Maraş | Metin Önal Mengüşoğlu |
Urfa'nın 40 yıl evvel Batı'ya gönderdiği oğullarından birisidir Mehmet Atilla Maraş. Onu yetiştirenler, eğitenler, hocaları, öğretmenleri muhtemeldir ki şimdi şehrin kabristanında yatmaktadırlar. Urfa'nın minik bir evladı iken belki de trahom kol geziyordu şehirde... Veremli kızların öksürükleri yükseliyordu. Şark çıbanına sebep olan sinekler, birçok evin kapısına konuk oluyordu. Mehmet Atilla kış günleri okula vardığında, pabuçlarında ille de bir topak mahalle çamuru oluyordu. Yazın ise kumdan ince tozları taşıyıp okul bahçesine bırakıyordu çoğu zaman. Baraj inşaatında çalışan Antalyalı mühendisin güzel kızı da elbette yüzü yerine onun pabuçlarına bakacaktı böyle durumlarda. Antalyalı güzel kız nerededir şimdi, kim bilir? Yaşlanmıştır. Atilla'nın da büyüyünce tıpkı babası gibi mühendis olduğundan haberli midir, bilinmez. O tarihlerde şehirdeki trahomlu çocuk, veremli kız, asfaltlanmamış sokak sayısını bilen kalmış mıdır? Ahali, kaç katlı binayı apartman sınıfından sayıyordu acaba? Fayton ve at arabalarının çıngıraklarını işitmeyen mahalle var mıydı? Dünya değişiyor. Haşlanmış ve güneşte kurutulmuş buğdayı öğüten taş değirmenler, artık kepekle bulguru ayrı haznelere akıtıyor. Değişen dünya değirmeninin kocaman taşları arasında da insanlar öğütülüyor bugün. Şimdi ey Urfa; Türkiye'min en cömert şehri, söyle bana, yüzüne bak şu vefakâr evladının ve söyle! O da değişmiş mi? Değirmen onu kepek haznesine mi, yoksa bulgur haznesine mi yuvarlamış? O, şehrini terk ettiğinde, hani arkasından dualar etmiş, sular dökmüştünüz. Sizleri yanında kendisiyle birlikte taşıyıp götürememişti elbette. Lakin size dair tüm sevdaları onun kalbindeydi her vakit; yanından hiç ayırmamıştı. Bak yüzüne, o hala senden koptuğu günkü gibi, en az o kadar mümin ve şairdir! Eve dönen bu oğlunu tekrar bağrına basacak mısın? Koklayacak mısın onu? Tıpkı 40 yıl evvel yaptığın gibi, havanla, suyunla, yemişlerinle ve en önemlisi tüm mukaddesatın ve maneviyatınla besleyecek misin onu? Kırk yıl evvel bu İbrahim ülkesinde, şairin Yeryüzü Coğrafyam dediği bölgede ne vardı? Bir merkez-taşra çekişmesi söz konusu muydu? Evet öyleydi. Buralar sanki yeryüzünün kazandibi idi. Batı ise kaymağı... Mahrumiyetlerin ve mecburiyetlerin sevki tabiisi ile yaşamak zorunda kalan taşralı insan, çareyi mukadderatın manevi motivasyonuna sığınmakta buluyordu. Başına gelen ve gelmeyen her musibeti tevekkülle karşılıyordu. Mehmet Atilla Maraş, taze bir üniversite öğrencisi iken, sonradan kendisinden daha meşhur olan Aney şiirini kaleme almıştı. Bu şiir taşranın merkeze bir ihtarı, bir ikazı mahiyeti taşır. Yüzüne değil onun ayakkabılarına bakan Büyük Şehir Kızlarına, bu küçük ama kutsal şehirden gönderilmiş ve beyaz haberler taşıyan bir posta güvercinidir. Hem kastlar, sınıflar, şehirlerarası bölünmüşlüğe bir reddiye, hem de bu bölünmüşlüğün ideolojisine bir kafa tutma tavrıdır bu şiir... Aney şiiri, evet yalnızca bu şiir iyi tahlil edildiğinde, Anadolu'nun saf, temiz, bozulmamış, mümin insanları hakkında yeterli duyarlık sahibi olursunuz. İmkânsızlıkların tevekkülü ve çalınmış nimetlerin isyanını birlikte taşır bu şiir. Bence Mehmet Atilla Maraş şiirinde Aney, ciddi bir röper noktasıdır. Bu nedenle de üzerinde başlı başına çalışmalar yapılmalıdır. Konumuza tekrar dönersek, ülke Tek Parti vesayetinden kurtulalı on yıl olmuştu ki, bu kez bir ihtilalle başbakanı ve iki bakanı idama mahkûm edildi. Halka rağmen sürdürülen siyasal, sosyal ve tarihsel söylem ile gelenek ve yüzlerce yıllık alışkanlıklar arasında sıkışan halk hem maddi hem manevi bakımdan perişan bir vaziyetteydi. Mekteplerdeki öğreti ise taşralı mümin insanların kalbindeki inanç ve ilkelere çok yabancıydı. Öğrencilerin hiç birisi, takmak zorunda kaldığı şapka ve kravattan memnun gözükmüyordu. Urfa'nın yetiştirdiği vefakâr evlat Mehmet Atilla, ilk gençliğini, inançlarını, dünya görüşü ve sevdalarını işte böylesine karmaşık çatışmaların yaşandığı bir ortamda idrak ediyordu ilk kez. Hoca ile öğretmenin farklı ve karşıt söylemlerini ölçüyor, biçiyor ve karar veriyordu: mümin bir şair olacaktı. On altı, on yedi yaşlarında iken bir dergi çıkardı: adı, Balıklı Göl. Yalnızca bu derginin adı bile Halilürrahman Dergâhı'na, modern anlamda bir eklemlenme çabasının bir parçasıydı. Yani o, safını çoktan seçmişti; tarafsız birisi değildi: Müslüman'dı ve şairdi. Merkezin, çevrenin, mektebin dayattığı statükoya bir karşı duruş tavrı / edası vardı bu çıkışta. Şiirinden iki örnek okuyalım: Ben bir afat çocuktum Ağacın dallarına Her canlının kılcal damarlarına Özsuyu yürütenin adıyla Bir zaman senin baban Güne gebe bir gecenin seherinde Yatağına girdi besmeleyle Salih evlat oluşun çün bundan Bu salih evlat, yolu yokuş, ardı kale, önü göl olan mütevazı bir Urfa evinde mümin bir genç şair olmuştur artık. Kısa sürede edebiyatın büyükleri tarafından, tanınmış ve dikkate değer bulunmuştur. Artık Varlık, Türk Yurdu, Hareket, Edebiyat, Mavera gibi ülkenin belli başlı dergilerinde şiirleri yayınlanmaktadır. Daha ilk gençlik yıllarında karar verdiği poetikasından asla inhiraf etmemiştir. "Şiirimin sınırları, dünya görüşümün sınırları içindedir" der. "Gerçek hayatta olmayan, tahakkuku imkânsız olan şeyleri şiirimize sokmak adeta yasaklanmış gibidir" derken, Kuran-ı Kerim'in Şuara Suresi'ndeki son ayetlerine atıfta bulunmaktadır. Hayatının ilk yıllarında iş konusunda küçük tereddütler yaşasa da - ki bu krizler ona müspet katkılarda bulunmuştur- bürokratik kademelerde aşağıdan en yukarıya kadar alnının teriyle çıkmasını bilmiştir. Ancak yükseldiği hiçbir mevki, onu inancının ve şiirinin izleğinden kopartamamıştır. O, "Zulme karşı ilk karşı çıkan, şairlerdir" der. Nitekim Şanlıurfa Milletvekili sıfatıyla TBMM'de İnsan Hakları Komisyonu'nda yer alması manidar değil midir?" Uzun bir şiirinin Koşu alt başlıklı bölümünde şöyle dizeler vardır: Yeryüzünde canlı ve cansızı Gök kubbeyi, ayı ve yıldızı var edenin Kuşa uçmayı öğretenin Atom çekirdeğine bir düzen verenin Her şeyi zaman ve mekân ötesinden bilenin Emir ve yasaklarının Ve kesin yasalarının toplandığı Bir somut kitaptan öğrendik her şeyi Her yanımıza sevgi kuşandık geliyoruz Mehmet Atilla Maraş'ın çok önemli ve değerli bulduğum bir özelliği de şudur. Hayatının ilk yıllarında iş konusunda küçük tereddütler yaşasa da - ki bu krizler ona müspet katkılarda bulunmuştur- bürokratik kademelerde aşağıdan en yukarıya kadar alnının teriyle çıkmasını bilmiştir. Ancak yükseldiği hiçbir mevki, onu inancının ve şiirinin izleğinden kopartamamıştır. O, "Zulme karşı ilk karşı çıkan, şairlerdir" der. Nitekim Şanlıurfa Milletvekili sıfatıyla TBMM'de İnsan Hakları Komisyonu'nda yer alması manidar değil midir? Ayrıca özgürlükler uğruna mücadele veren sağ-sol ülke aydınları arasında, adliye koridorlarında yine onu görmekteyiz. Ne diyordu Şehremini şiirinde: Hüznün son dalgın kuşları geçiyor Bir akşam serinliğinde şehrin üstünden Cihetsiz kavisler çizerken gök kubbede Ben gecenin önünde Kıyama durmuş bekleyen Ellerim şehrin üstünde Gözlerim kenar mahallenin yetimlerinde Ülkedeki İslami cereyanların, Büyük Doğu ekolünün, Anadolucu Hareket'in ve Diriliş ‘teki medeniyet soluğunun tümünden nasibini almış, mümin bir şairdir Mehmet Atilla Maraş. Ancak onun şiiri hiç birisinin izinden gitmemiştir. Onun hayat boyu terk etmediği bir kimliği vardır: Urfalılığı, taşralılığı... O, mahalli özellik ve güzellikleri hiç unutmamış ve terk etmemiştir. Nereye yükselirse yükselsin, bu ilk kimliğine ihanet etmemiş, asliyetini hep hatırlamıştır. Bu sebepten o, bu kimliğin gereği olan özgün bir şiire imza atmıştır. Ama asla mahalli kalmamış bütün evrensel imkân ve soluklara da açık olmuştur. Onun şiirinde geleneğin erişilmez lezzetinden tatlar mevcuttur. Ancak Türkçe şiirin bütün yeni imkânlarından da haberdar olan şair, kendisine bırakılmış dar alanda, bir Mehmet Atilla Maraş şiirini var etmeyi başarmıştır. Doğudan Batıdan Ortadoğu ’dan adlı kitabından başlayarak Adanmış Şiirler' e kadar 7 kitabında da mısra mısra, kelime kelime, hep o sahih imanın, ona ait muazzam medeniyetin Mehmet Atilla Maraş'ça söylenişine şahit olmaktayız. Nükte ve hikemiyatı en yüksek dozda tuttuğu kimi şiirleri bu iddiamıza daha kolay destek verecektir. İşte örneği: "Bak şimdi ben Müslüman'ım ya yavrum Müslüman, yani tahammül gücü yüksek Hani "piyangolarımız millidir" diyor ya İsmet Buna bir de oynanan oyunları katıyorum" Bir sanat ürününü değerli kılan, elbette ki ustalık, hüner, maharet ve marifetin yanı sıra başkalarından farklılığı ve kendine mahsusluğun öne çıkmasıdır. Bir şiire "şiir" demek başka, Mehmet Atilla Maraş Şiiri demekse daha başkadır. Az önceki örneği destekler mahiyette bir iki örnek daha zikretmek yararlı olur: Bir iz ki bozulmadan kalır gelir bu çağa düşer Kurt oltayı kemirir balıklar ağa düşer Ezelden ebede yolcu hüzün gece ve gündüz Yorulmuş sevgi uzun yürüyüşten kucağa düşer Derdini ah şiir ile tasvir ne mümkün Mehmet Sırat-ı müstakimden şükür bir inhirafımız yoktur Şimdi de bence en tipik olan örneği sunuyorum: artık birey bir rey'dir diyenleri anlamıyorum topluma ve eşyaya çocuk gözü ile bakıyorum dağlar ne küçük o heybet dağı evler ne nokta ne renk ne oda şimdi düşünebiliyorum görülmeden görülen canlıları Bu dizeleri özellikle seçtiğimi düşünenler çıkar mı bilmem. Ancak iddia ediyor ve diyorum ki, Mehmet Atilla Maraş hiçbir şiirini, hiçbir dize veya kelimesini zuhurata bırakmamıştır. Rastlantılara yer yoktur onun şiirinde. Uhrevî kaygı, hesap endişesi hiçbir zaman hafızasından çıkmamıştır; ihmale uğramamıştır. Bu durumda kimliğini ibraz eden kişi mümin bir şairden başkası olmamıştır. Sözü çok fazla uzatmaya heves etmeyeceğim. Urfa bu sadık evladını canı gönülden bağrına bassın istiyorum. Çünkü o, aslına hiçbir vakit ihanet etmedi diyorum. İşte bu sözlerimin numunesi: Oysa bilirsin ki bütün varidatım sensin Tanıdım tanıyalı bu acı hayatım sensin Bütün soy güzellik, som altın, saltanatım Yazdığım şiir, inandığım fikir, sanatım sensin Resmine her baktığımda, gülümseyen yüzünün ardında, Rabbinden başka kimseyle paylaşmak istemediği derin acıların varlığını hissediyorum. Ne diyeyim sevgili dostum, Allah acılarını azaltsın, çünkü O seni kalbinden görüyor.
- Harf mi Rakam mı?
Hikâyeci Nazan Bekiroğlu’nun ‘Lâ’ adlı kitabını Oluk Belen Yaylası’nda okumak nasip oldu. Ne diyor yazar? “Anlatmak, anlamaktır.” Madem öyledir, o halde ‘yazmak’ da düşünmektir . Ben de birçok yazar gibi yazarken düşünürüm. Peki ya ‘okumak’? Okumak hem düşünmektir, hem de görmektir. Okumak, bir şeyin künhüne varmaktır. Anlatmak, sözle veya sözün yazıya dönüşmesi ile olur. Anlatan, anlatıcı aynı zamanda anlattığı olayı hikâye ediyordur size. Hikâye yazan biri, size bir şeyi harflerin yardımıyla anlatmaya çalışıyordur. Siz ister anlayın, ister anlamayın; o bu işi kendine görev bildiği için yapıyordur. Onun işi budur. İnsan, söz yardımıyla konuşur. Anlatılacak söz yoksa neyi konuşur insan? Ben de nicedir konuşma, yazma, düşünme ve okuma üzerine yazıp duruyorum hep. Bu dört eylemi insanlık adına da, kendi adıma da çok önemsiyorum. Yazmak mucize, okumak mucize, düşünmek mucizedir; konuşmak dahi büyük bir mucizedir. ‘Âdem’in serüveni’ diyordum, ‘bizim yeryüzündeki serüvenimizin ilk örneğidir.’ Bu serüvende Âdem Havvasız olur mu? Diyalektiğe aykırı... Bu ikisi arasında başlıyor ilk muhabbet, ilk aşk... Aşkın doğması için Âdem’le Havva’nın olması şart. Bir de bu muhabbetin yaşanacağı bir mekân... Bu mekân önce cennettir; sonra yeryüzü, sonra yine cennet olacaktır. ‘Sonsuz bir yolculuğa çıkarken, küreklerini meleklerin çektiği bir sandalda seninle beraber olmalıyım.’ Çoluk, çocuk Toros dağlarında Oluk Belen Yaylası’ndayız. Kendimize ait çardaklı ve iki odalı bir yayla evimiz var. Yaylayı biraz daha ayrıntılı anlatayım: Buradan bakınca, alabildiğine derin ve uzak bir ufku görebiliyorum. Gözlerim müthiş dinleniyor, gördüğü manzaradan keyif alıyor. Şu anda bin ilâ bin beş yüz metre irtifadayız. Deniz seviyesinden yukarı, dağlara doğru, dağların içinde, dağların ortasındayız. Her yer alabildiğine sarıçam ormanı... Her yanımız çam ağaçları ile kaplı. Toros dağları yemyeşil. Karşımda görünen şu dağların ardı, Kayseri... Şair dostum Dr. Ahmet Tevfik Ozan, ‘Dağardı Şiirleri ’ni Kayseri’de tabip olarak görev yaparken yazdı. Kendisi aslen Elazığlı, Harputludur. Buradan bakınca dağın öbür yüzünde sevgili Ozan’ı görür gibi oluyorum. Serin rüzgâr, gâh garbi, gâh poyraz olarak esiyor. Zaman zaman esen bu rüzgâr, giderek bir uğultuya dönüşüyor. Ağaçlar rüzgârın şiddetinden başlarını aşağılara eğmek zorunda kalıyor. Bu yaylada olsun, başka yaylada olsun, gündüz geceyle örtüşüyor. Güneş, Ay’la öpüşüyor. Bunu görüyor, yaşıyorsunuz. GECE Gece, burada kendi ışıklarını yakınca yıldızlardan, sen kendi ışıklarını söndürmelisin ki gecenin künhüne varasın, sırrına eresin. Gecenin o esrarengiz gizemine kaptırasın kendini. Senin cılız ışıkların, gecenin gökyüzünden gelen ışıklarıyla yarışamaz. O muhteşem tabloyu ancak seyre dalabilirsin, saatlerce öyle kalakalarak. Burada sanki zaman yok, sadece ‘an’ var. En iyisi, dur, bak ve seyret bu muhteşem tabloyu! Küçük bir radyom var. Radyoda ‘Yaylalar içinde Erzurum yayla’ türküsü çalınıyor. Kuşkusuz öyledir. Erzurum, sırtını Palandöken Dağları’na yaslamış büyük bir yayla şehridir. Ben Erzurum’u çok iyi bilirim. Çünkü dört yılım orada geçti. Yüksek tahsilimi orada yaptım. Ne çok sevmiştim bu şehri! Doğduğum topraklara, Urfa’ya çok benziyordu. Bir farkla ki Urfa sıcak, Erzurum o derece soğuktu. Dört yılda dört çetin kış yaşadık. Zaten yazımız hiç olmadı oralarda. Sekiz ay kış, dört ay bahar. Erzurum budur. Bundan kırk yıl önceki kışları bir düşünün! Metrelerce kar yağardı Erzurum’a. Caddelerde atlı kızaklı faytonlar görev yapardı otomobil yerine. Çarşıya çıktığımızda kulaklarımız, burnumuz donar, bıyıklarımız buz tutardı. Yine de üşümezdik. O soğuklar hiç incitmezdi bizi. Ona göre tedbir alırdık kış günlerinde, orada, Erzurum’da... Erzurum bir serhat şehridir; bilim adamları, şairler, veliler yurdudur. Sözü için başını vermiş büyük divan şairi Nef’i oralıdır. Mutasavvıf İbrahim Hakkı oralıdır, Alvarlı Mehmet Efe oralıdır. Birinci Meclis’in ateşli hatibi, özgürlük ve demokrasi savunucusu Hüseyin Avni Ulaş oralıdır. Günümüz düşünce adamlarından, Hareket felsefesinin savunucusu Nurettin Topçu oralıdır. Daha sayarsak, isimler uzayıp gidebilir. HARFLER Harf ve sayı arasında kalınca tercihimi harften yana kullandım. Oysa bir mühendisim ben. Sayıları iyi bilirim. Sayılar sonsuzdur ama rakamlar, sıfırı saymazsak dokuz adettir. Oysa harfler öyle mi? Bizim alfabede sadece yirmi dokuz harf var. Bunlar işaretlerdir; seslerin işaretleri, remizleri, simgeleri... Çoğu zaman, meramımızı ifade için bu harfler bize yetmiyor. Mevcut harflere bazı harfler daha eklememiz gerekiyor, eski kitaplarımızı rahat okuyabilmek için. Biz inananlar korku ve umut arasında yaşarız. Yoklar arada bir insanın kalbini korku ve umut. Kimine göre kaypak bir yılandır, insanın koynuna atlar apansız. Kimine göre ürpermek için var olması gereken bir duygudur. Zaman zaman korkulu anlar yaşarız güpegündüz, bazen de rüya âleminde. Ancak Kitab-ı Mübin hemen yetişir imdadımıza. KELİMELER Kelimeler, harflerden oluşur. Kelimelerle anlam kazanır varlıklar, isimlerle, adlarla. Kadın deriz meselâ. Bu, Havva’dır Âdem’in zihninde. Bu kelime, varlık âleminde bir resimdir, bir suret yani. Baştan alıcı gözleri, fidan boyu, gümüş bedeniyle Havva... Fettan, yoldan çıkarıcı... AŞK Heybetli bir kelimedir kelimeler kitabında. ‘ Havva ’ , müthiş bir isimdir ve ilktir. Kadın, (Havva) şeytan değil, ‘şeytanın evi’ midir? Gel de bu kelimeleri tefsir eyle! Âdem, bu fettan yaratığı seyreder durur... ‘Kelimeler Kitabı’ nda, sözlükte, lügatte, kamusta... Ve kelimeler kitabında, ‘hayret’ ve ‘merak’ dahi vardır. Göçmen kuşlar haritasız, pusulasız okyanusları aşar. Hayret! Tohum, bir ağacın tüm bilgilerine sahiptir. Hayret! Bir kez bir şeyi gördün mü hiç görmemiş gibi olamazsın. Görüntüsü hafızana kazınır o an. Hayret! Suda kendi güzelliğini seyreden kadınların ilkidir Havva Gölgesi, sureti düşünce suyun aynasına CENNET Güzellikler yurdu. Bu güzellikler yurdunda, Allah’ın cemal sıfatının tecellisi vardır. Bütün güzellikler ordadır. Aşk ’ ın özü, güzelliktir. TECELLİ Görünme, asıldan yansımalar diye tarif edilir kelimeler kitabında. Bu dahi önemli bir kelimelidir. Giderek esma talimine başlıyoruz gibi. Ey kelimeyi sese çeviren ve sesi kelimeye yükleyen Rabbim! Sen âlimsin. ‘Allahu la ilâhe illâ hu / Âlimü’l-ğaybi ve’ş-şehadeh’. “Görünen ve görünmeyen âlemlerin âlimi, bileni... Ki ondan başka ilâh yoktur.” Kelimeler kitabında üç güzel kelime daha var: Rica, Tövbe ve Af. Işık ardında gölge Oyun içinde oyun Tövbe ya rabbim tövbe Günahlarıma tövbe Bilerek ettiklerime Bilmeyerek ettiklerime Sen, affı seversin Korkuyorum, ricadayım Tövbe estağfurullah, Tövbe! Kelimeler kitabında önemli bir kelime daha var bizler için. Adı: Korku... Biz inananlar korku ve umut arasında yaşarız. Yoklar arada bir insanın kalbini korku ve umut. Kimine göre kaypak bir yılandır, insanın koynuna atlar apansız. Kimine göre ürpermek için var olması gereken bir duygudur. Zaman zaman korkulu anlar yaşarız güpegündüz, bazen rüya âleminde. Ancak Kelâm-ı kadim hemen yetişir imdadımıza. Der ki: “ O inanlar var ya, onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır .” Çünkü: “Lâ tahzen, innallahe meana”. Üzülme, Allah bizimledir. Fe süphanallah!.. Oluk Belen Yaylası, Kozan 18 Ağustos, 2003
- | İnsan, Varoluş ve Mehmet Atilla Maraş | Aydın Işık
Bütün değerler kendisi için var edilen, bütün güzellikler kendisine bahşedilen insanı anlamak yeryüzünün en zor sanatıdır. İnsanoğlu; yeryüzünde birçok sanatı gerçekleştirebilir, uçsuz bucaksız hayaller kurarak zorlukların üstesinden gelebilir. Ne var ki, kendi felaketini kendi eliyle gerçekleştirmekte ve kendisini çözmeye yönelik faaliyetlerin önünde de yine kendisi durmaktadır. İnsanoğlu kendisini keşfetme sürecinde çıkmazlara düşmekte ve çelişkiler yaşamaktadır. Bugün yaşadığımız dünyayı çekilmez hale getiren, bizzat insanın kendisidir. Böyle yapmakla hem kendisine hem de çevresine acılar yaşatmaktadır. İnsan özünde taşkındır ve nankördür. Kendisini başıboş sanıp dilediğini yapmaktadır. Batı medeniyeti insanın kendisiyle olan ilişkisinde ve toplumla bütünleşmesinde yetersiz kalmıştır. Batı, insanı uyuşturarak onu güç sahiplerinin önünde modern köle durumuna düşürmüştür. İnsan bu haliyle kendi iç dünyasıyla da kavgalı hale gelmiştir. Teknolojide başarıdan başarıya koşan ülkeler bu konuda kendi toplumlarındaki insan için bir çare bulamamıştır. Psikoloji ve psikiyatri dünyası da bu konuda yetersiz kaldığını açıkça ifade etmektedir. İnsanoğlu yaratıcısının kendisiyle ilgili tanımlamalarını bırakıp bizzat kendisini tanımlamaya kalkınca hatalara düşmüştür. Çünkü kendisini tanımlamaya kalkan insan, benliğini diğer benliklerden üstün tutmuştur. Dolayısıyla diğer insanlara zulmetmekle kalmamış, onları acımasızca katletmiştir. Böylece kendi felaketini hazırlamıştır. Toplumun önünde erdemli çağrıların sesi olmaya çalışan bir bireyin öncelikle kendisiyle barışık olması, kendini tanımlaması, yeryüzünde yaratıcı tarafından sorumluluk taşıyan bir mükellef olduğunu anlaması ve ilahi mesajın temsilcisi olduğunu anlayarak hareket etmesi gerekir. Bu da edebin temel kaynaklarına inerek onları içselleştirmekle mümkündür. Çünkü insanı yaratan Allah insana verilen bu hayatın bir oyun ve eğlence olmadığını ortaya koyarak insandan kendisine dönmesini talep etmektedir. Bunun için insanın taşkınlıktan kaçınması gerekir. İnsan ilişkilerinde, tarihte, örnekler üzerinde düşünmemiz, sentez yapmamız salık verilmektedir. Dostluk ve kardeşlik ilişkisi üzerinde yoğunlaşmamız emredilmektedir. Bununla ilgili verilen örnekler çok çarpıcıdır. Habil ve Kabil, Yusuf ve kardeşleri, Musa ve Harun arasındaki iletişim üzerinde düşünmemiz gerekmektedir. Dostluğun kalkış noktasında büyük bir sanatın varoluş biçimini ilahi mesajıyla bizlere ileten Allah, bütün ilişkilerimizde adalet çizgisini gözetmemizin gerektiği konusunda bizleri uyarmaktadır. Zalim olmak, insana hiç ama hiç yakışmıyor. Çünkü kötülük, şeytanın ve onun yandaşlarının işidir. Tarih boyunca insanı yoldan çıkaran, şefkatten ve merhametten uzaklaştıran, bedevileştiren, dünyasını cehenneme çeviren ve insanı kendisine doğru çekmeye çalışan kötülüğün adı şeytandır. Ey insan, seni yaratılmışların içinde şerefli bir zemine oturtan ve değerli kılan, senin akıl sahibi olmandır. Akıl nimetinden dolayı da medeniyeti yıkan bütün kötülükleri ortadan kaldırmak insana düşen önemli bir sorumluluktur. İlkeli bir dostluğu sürdürmenin koşulu ve onurlu yürüyüşe doğru adım atmanın temel ilkesi, bilgi ve hikmet üzerine bina edilmeye çalışılan çabanın adı sanattır. Koşullar ne olursa olsun dostlukları önemsemeliyiz. Dostluğu besleyen bütün damarları hassasiyetle korumamızın gerektiğine inancımızı asla yitirmemeliyiz. Yeni bir oluşumun yolunu açmak ancak bugünün koşulları ve sanal dünyanın bize dayattığı olumsuzluklardan ciddi çabalar göstererek kurtulmakla mümkündür. Bir dost ve okuyucu olarak baktığımızda, Maraş’ı bir kaç başlık altında değerlendirmek dostluk haklarımız arasında yer almaktadır. Mehmet Atilla Maraş, kimi zaman şair, kimi zaman mütefekkirdir. Onu, birçok yönüyle tahlil etmek gerekir. Bazen derviş olmayı önemser ve dervişliği öne çıkarır; bazen toplumsal sorumluluğu önemseyerek zulme ve haksızlığa karşı durmayı öne sürer. O, koşulların getirdiği haksızlıklara karşı durmayı sorumluluk telakki eder. Sanal dünyanın bugün insanlığa birçok kolaylıklar getirdiğini ama bununla birlikte insanlıkla olan ilişkilerimizde büyük bir tahribata sebebiyet verdiğini müşahede etmekteyiz. Artık insanların dostlarına vakit ayırmak yerine, o vakitleri elektronik aygıtlarla meşgul olarak geçirdiğine tanık oluyoruz. Dostlarımızı görmekten, onlarla birlikte olmaktan, hüzünlerimizi ve sevdalarımızı onlarla paylaşmaktan haz duymalıyız. Dostluğun olmadığı bir yerde bütün yolların ve yönlerin kapanacağı bilincini birbirimize anımsatmalıyız. Mehmet Atilla Maraş’ın sanat dünyasına baktığımızda, kendi medeniyetine yaslanarak bir söylem geliştirdiğini ve inancını şiir dünyasına yansıttığını görebilmekteyiz. Bu açıdan Maraş’ın söylemlerinin bir zenginlik olarak önümüzde durduğunu, bu çizgi üzerinde sanat hayatını sürdürdüğünü ve oraya bakarak bir portre ortaya koyduğunu görebilmekteyiz. Düşünsel anlamda yetim büyüdük. Sanat mimarlarının yüreklerini ortaya koyarak ve duygularını toplumsal ziyafetin sofrasına dönüştürerek şiir ve sanatta bir çığır açtıklarını, bunun da bir ses oluşturduğunu, bu sesin toplumda hak ettiği yere oturmadığının altı çizilmesi gerekir. Maraş’ın yürüyüşüne bakıldığında hüzünlü ama umut çağrıştıran çizgileri yakalamak ve orada sorumlu bir bireyin duruşunu görmek mümkündür. Dolayısıyla her sanatı kendi inancı ve kalkış noktası temelinde değerlendirmek gerekmektedir. Bu açıdan baktığımızda Maraş, inancını hayatına ve sanatına yansıtan bir duruşu sergilemektedir. Mehmet Atilla Maraş, sanat vasfını gün ışığına çıkaranlardan biridir. Fırat’ın aman vermeyen dalgalarının içinde yüzmeyi başaran, baskıların yoğunlaşarak kavurucu bir çöl sıcaklığına dönüştüğü Harran’ın kucağında büyüyen, kırk yıldır uzun bir koşuyu sürdüren ve fırtınalı havaların yaşandığı dönemlerde bile yürüyüşüne devam eden Maraş’ı ve şiirini takdirle izliyoruz. Onun şiirini değerlendirirken, eğrisiyle ve doğrusuyla, içinden geldiği koşulları göz önüne alarak bakmak gerekir. Bu nedenle, Maraş’ın sanatını, şiirini değerlendirmek konunun uzmanlarına düşmektedir. Mehmet Atilla Maraş, barış ve hoşgörüden anlamayanlara karşı, onurluca bir duruşun sergilenmesi gerektiğine inananlardan biridir. Toplumsal söylemin, birlikteliğin, nezaketin ve zarafetin tonlarının gittikçe sönükleştiği, ilkelliğin kendisini hissettirdiği, aşkların seraplaştığı, iklimlerin tarz değiştirdiği bir dönemde, Maraş’ın söylemlerinin basamak oluşturduğuna ve sorumlu çabanın sesi olduğuna inanıyorum.
- | Zor Sözlerin Şairi | Müştehir Karakaya |
İsmini ilk olarak nerede, hangi tarihte duyduğumu hatırlamıyorum. Ancak 80'li yıllarda Cağaloğlu'nda Aney şiirini biliyordum. Beni etkilemiş, duygusal atmosfere çekmeyi başarmıştı. Ben de yıllardır annemden uzaktım ve daha nice yıllar uzak kalmaya devam edecektim. Sanırım "Aney" şiirini hamasi, sanattan uzak, imaj dünyasına girmemiş bir şiir olarak telakki etmiştim. Bunu arkadaş çevrelerinden de duyuyordum. Aney şiiri özel bir şiirdi, farklı bir duyguydu bu. Altında çapanoğlu aramaya gerek yoktu. Yalın, sade, hüzünlü, olduğu gibi... Mehmet Atilla Maraş'ın ilk şiir kitabına Ahmet Kot vasıtasıyla ulaştım. Ahmet Kot, Yazı Yayıncılık adı altında birçok şiir kitabı bastı, graft kapaklarla, şairlere dikkat çekti bu basımlarla. İşte bu kitap ‘Zor Sözler ’ dir. Sonra diğer kitaplarını takibe koyuldum. ‘Merhaba Ey Hüzün’, ‘Doğudan Batıdan Ortadoğudan’ gibi... Evet, Atilla Maraş şairdir, şiir gibi adamdır demiştim, Aney'le fazla uğraşmasam da... Her şairin hayatında özel bir an, ki şairlerin her dönemi özel ve özneldir, hatta bunların da ötesinde, farklı bir algılama ile özelin de özeli bir an bulunabilir. Dolayısıyla kendilerine özgü naif, etinden, kanından, canından, nereye gitse kendisiyle giden, nereye kaybolsa kendisiyle kaybolan, nerede zuhur etse orada zuhur eden bir sevgilisi olur. O, şiir olur. Bazen olumlu, bazen olumsuz... Hatırladığım kadarıyla M. Atilla Maraş ile ilk karşılaşmamız 1994 yılı, Su Çıktı Şiir Günleri'nde oldu. Artık onu bizden bir kuşak önceki mümtaz öncülerimizden biri olarak görüyorduk. O günden sonra sık sık haberdar oldum kendisinden; etkinliklerde karşılaştık, şölenlerde, festivallerde bir arada olduk. Van depremi sonrasında da beni sık sık arayıp güven veren, telkinlerde bulunan, hal hatırımı soranlardan oldu, birçok büyüğüm gibi... Sesi sesime ulaşanlardan... Onun rikkatli, hüzünlü, kadirşinas kişiliğini sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Ben burada Atilla ağabeyin kimliği üzerinden değil, çok sevdiğim kısacık bir şiiri üzerinden küçük bir tahlile koyulacağım. Malumdur, kendisiyle bir yaşam bağımız olmamış, arkadaşlığımız, yakin teneffüsümüz oluşmamıştır. Onun denginde veya ayarında biri değilim zaten. Ağabeylere ağabeylik, kardeşlere kardeşlik yaraşır. Onun elleri alnımızdadır her zaman. Şimdi Zor Sözler kitabındaki son şiirine bakalım: Bu kitabın baskı tarihi 1989... Zor Sözler zaten üç mısralık... Sanki üç asırlık bir çeşnisi var, üç yüz yıllık söylencesi... Üçle üçü çarpıp yanına sıfırı eklerseniz doksanlık çınar olur. Bana söylenmesi zor sözler söyle ölüm gibi, hüzün gibi ve acı şarkılar ki ayrılıklar üstüne Hangisinden başlamalı, bilmem. Bu şiir hem baştır hem son. Söylemek başlangıç olsa da okumak gibi; zor olan yaşamak, uzun bir çizgi hayat, acı, hüzün ve ölüm... İçindeki bitmeyen zaman ölüm en son ayrılık ama, ondan öncesi şarkılarda bestelenen “ayrılık” ölümden de beter bir son... Şairlerin söylediği zaten zor sözler değil midir? Acıdan bahsetmesi kolay bir söz müdür? Hüzünle yoğrulması... Ölmesi ya da ölümden bahsetmesi... En çok ayrılık yaşaması... Bunlardan bahsetmesi zor sözler değil midir? Hüznünü anakaralara salıvermesi, acıyı bal eylemesi, ölümü bir arkadaş gibi beraber yaşatması ve ölümün kurtuluş yolu olmasına rağmen ayrılıkların azap yolu olmasını söylemesi zor sözlerden sayılmaz mı? Bir de şarkılar ona eşlik ederse, türkülerde söylendiği gibi, ‘ayrılıktan zor belleme ölümü’ türü dizelerde dile gelmesi gerçekten zordur ve şairler de en zor olanı söylerler. Ve türküler söylerler, şarkılar söylerler... Ayrılığı söylerler... Aşk gibi, acı gibi, hüzün gibi... Ölüm gibi besteler yaparlar, ölümden öte... Hem başlangıç hem bitiş düdüğü çalarlar... Sözleri çokça tüketmek istememiş saygıdeğer şair Atilla Maraş. Bir kitaplık dolusunu üç mısrada tamamlamış, zor sözler söyle bana demiş. Acı gibi, hüzün gibi, ölüm gibi... En çok da ayrılığı söyle, en zor olanı, şarkılardaki gibi... Bizi sonsuz bir girdaba, sonsuz ayrılık şarkılarına, türkülerine havale etmiş. Artık hangi birini söylerseniz söyleyin o zordur, bir hayat boyu... Bir de şöyle söylemiş: Ey benim münkir nefsim bu acı meşakkat yurdunda Baki kalan Allah gerisi çaresiz ölen canlardır Böyle de söylemiştir: Saatim ve kalbim saatim ve kalbim Haberiniz var mı birbirinizden.
- | Samimiyeti Çok Seven Adam: Mehmet Atilla Maraş | Atasoy Müftüoğlu
1970'li yılların başlarında Diriliş, Edebiyat, Mavera ve Deneme dergilerini özellikle genç kuşaklara tanıtmak; genç şair, yazar, edebiyat adamlarıyla tanışmak, Türkiye'de İslami düşünce hayatının nabzını tutmak, sözünü ettiğim dergilere okuyucular kazandırmak/abone yapmak üzere bütün Türkiye'yi içerisine alan geziler yapmıştım. M. Atilla Maraş'ı bu geziler sırasında, Erzurum'da öğrenci olarak bulunduğu günlerde tanıdım. Aynı dönemde Erzurum'da öğrenci olan Cumali Ünaldı, Adil Saraç, merhum Şükrü Şamdan vb. arkadaşlarla birlikteydiler. Yarım yüz yıla yaklaşan dostluğumuz M. Atilla Maraş'ın Eskişehir'de bürokrat olarak çalıştığı dönemde daha da yoğunluk kazandı. Yine sözünü ettiğim geziler sırasında bu defa, Urfa'da bürokrat iken evinde misafir oldum. Mehmet Atilla Maraş'ı, dünyayı, hayatı, toplumu, kültürü, insani ilişkileri, daha iyi, daha güzel, daha anlamlı kılmaya çalışan engin gönüllü, gönlünde taşıdığı ışıltıları, içtenlikleri her an yüzünde somutlaştıran sahici bir insan olarak tarif etmek isterim. Mehmet Atilla Maraş, sesine, soluğuna kayıtsız kalamayacağımız, tek işi şiir yazmak olmayan, sosyal/kültürel/toplumsal sorumluluklar da alan; siyasal tavrı, tarzı, tercihi olan; büyük şair olmak gibi bir iddiası, şöhret olmak gibi bir derdi olmayan, sınırlarının farkında olarak yaşayan, hiçbir sahteliğe, gösterişe/gösteriye tenezzül etmeyen; şiirinin sıcaklığını, samimiyetini derinden hissedebileceğimiz, her zaman söyleyecek sözü olan, yazdıklarıyla hayatı arasında bir bütünlük olan; piyasaya reklam yoluyla değil, kendi yetenekleriyle katılan, gerçek/tutarlı/bütünlüklü bir kişiliktir. Günümüzde şairlik/yazarlık/düşünürlük yeteneğinden çok şöhret öne çıkarılıyor. Edebiyata karşı ilgisizlik/kayıtsızlık her geçen gün büyüyor. Kitap metalaşıyor. Edebiyat/sanat/ kültür piyasasının kurallarına boyun eğiyor. Piyasanın ve modanın belirleyici olduğu kültür dünyasında sahte olanla, sahte olmayanlar birbirine karışıyor. Edebî/estetik değerler yozlaşıyor. Niteliksel yoğunlukların yerini niceliksel çalışmalar alıyor. Piyasanın etkilediği her alanda çok ciddi bir kirlenme yaşanıyor. Bağımsız ve eleştirel bir tavrı/çizgisi duruşu olan şair/yazarlar, edebiyat hizipleri tarafından kolaylıkla dışlanabiliyor. Sözünü ettiğim bu yabancılaşma ortamında Mehmet Atilla Maraş, İslami söz/anlam ve duruşu en güzel şekilde temsil sorumluluğunu vakarla sürdürüyor. Bendeniz, Mehmet Atilla Maraş'ın bizim sorunlarımızı kendi sorunu gibi, bizim kaygılarımızı kendi kaygıları gibi sahiplendiğini biliyorum. Atilla Maraş, dostlukların sonlanmadığının açık bir kanıtı olduğu gibi, davası ve nihai gayesi olan, İslami gündemi olan insanların da sonlanmadığının açık bir kanıtıdır. İnsanları düşünceleriyle, fikirleriyle, bilgelikleriyle, dostluklarıyla etkilemek yerine, gösteri yaparak etkilemeye çalışan, televizyonlarda narsistik gösteriler yaparak kendilerini kanıtlamaya çalışan, piyasanın yasalarına tabi şekilde konjonktür ile çatışmamaya özen göstererek var olmaya çalışan; şair/yazar/düşünce adamlarının çoğaldığı bir dönemde, Mehmet Atilla Maraş inandıklarına ve söylediklerine sahip çıkarak, onları hayatında gerçek kılan, insanları düşüncesizleştiren ezber bilgilere itibar etmeyen, spekülatif/sansasyonel/demagojik dile/davranışlara tenezzül etmeyen, partizanca karşıtlıklar içerisine girmeyen, kendi tarzını/yorumunu mutlaklaştırmayan, kendi tarzıyla büyülenmeyen, sayıların/kalabalıkların onayına/ilgisine ihtiyaç duymayan, elitist saplantıları olmayan, içsel/entelektüel tutarlılığa önem veren kişiliği ve sözü gerçek olan, samimiyeti çok seven, kayda geçecek ve kayıtlarda kalacak dostlukların sahibi, kendisiyle sonuna kadar birlikte yürüyebileceğimiz Mehmet Atilla Maraş için ilahi bağışlar, ebedi nimetler ve aziz uğraşlar diliyorum.
- | Nef’'îce Bir Edâ, Nâbîce Bir Duruş: Atilla Maraş’ın Şiiri | Eyüp Azlal
Edebiyat çevrelerinde Mehmet Atilla Maraş’ın şiirinde tatlı ve sert bir üslubun var olduğu söylenir. Şair-yazar Vahap Akbaş, kendisiyle yapılan bir söyleşide, Maraş’ın şiirinde Nef’î’ce bir eda olduğunu söylemişti. Bu niteleme doğrudur. Nef’î’nin tarzı şiirde erkeksi bir üsluptur. Gerçekten de Maraş’ın şiirlerine baktığımızda “Hey yar, ey dost, hey ah” ve benzeri kelimelerde sert ünsüzlerin hâkim olması tesadüfî değildir. Abdulvahhap Akbaş’ın bu doğru tespitine katılarak doğru olan bir başka şeyden daha bahsetmek istiyoruz. Maraş, Nef’î olduğu kadar Nâbî’dir de. Bunun nedeni, Urfa’da doğup üniversiteyi Erzurum’da okuması ve şiirinde bu bölgenin coğrafyasını yansıtmasıdır. Kan akar içimizde bir feryat bir ahımız yoktur Kitabın kaybolduğu yerde bir sahafımız yoktur Kanakan devridir gül demek bile kanatır bizi Çirkinedir bu kurşun söz güzele lafımız yoktur Dost bilsin hey canım hey hele ki düşman bilsin Bu kavgada bizim kimseye eyvallahımız yoktur Kaldır başını eğlenme yüz görün bin kerem et Ahir zamandır bu son kıyamda bir safımız yoktur (Şehrayin, s.12) Eline kılıcı alıp cenge çıkan, şahlanan, isyana kalkan bir Alperen edasındadır Atilla Maraş. Şair burada hak yolunda savaşan, mücadele eden, başı dik, sözü gür, özgür bir Nef’î’ce söyleyişe sahipken; Mirim, üstadım yalnızım üstelik perişanım Gam dağılır çağırsan gelirim sohbetine (Şehrayin, s.13) Kendinden geçmiş, perişan bir halde mürşidini arayan bir derviş portresiyle de karşımıza çıkıyor. Bu da Nâbî üslubunun en canlı örneğidir. Maraş, şiirinde “hakikatten parıltılar” gösterirken kuruluğa, ucuz söyleyişe, slogana da karşıdır. Ona göre böyle söyleyişler şiiri ciddiye almamanın ve yeteneksizliğin ifadesidir. Türk şiirinde anlam ve estetik kayması, İkinci Yeninin kargaşalığı ve uyumsuzluğuyla da alakalıdır. M. Atilla Maraş, şiirinde “imgeyi” değil istiareyi, zaman zaman da doğrudan ifadeyi seçiyor. Bu tutum bazı beyitlerin kuruluğuna, bazılarının da fevkalade uyum ile fark atmasına sebep oluyor. Böylece 10-15 beyit içinde kendini belli eden birkaç mısra öne çıkıyor. Atilla İlhan’da da böyle birkaç mısraının sürüklediği şiirler yaygındır.(1) Bürokrat şiirinde; Sesten rakamdan yoruldun imzalardan Tükenişe direndin uyarılara bilendin Beyti böyledir. Aşağıdaki beyit bu beyite göre doğrudan anlatım seçilmesine rağmen daha şairanedir: Geçtik dünya derdinin Telaşlı yorgun aşamasından Maraş’ın hayatının geçtiği yerleri ve olayları anlattığı şiirleri manzum hikâyeye daha yakındır. Bu durum anlattığı konunun gerçekliğinden ve şairin onu şiire yansıtmak istediğinden kaynaklanmaktadır. Bu şiirlerden biri de Şehrayin’in ikinci bölümünün ikinci şiiridir. Şiirdeki şehir isimlerinden, şairimizin görev yaptığı yerleri takip edebiliyoruz. Maraş, kimi şairlerde yenilik adına yapılan artistik söyleyişlere yanaşmaz. Kullandığı imajlar basit ve basmakalıp olmamakla beraber hiçbir şey düşündürtmeyecek kadar da anlaşılmaz değildir. Okuyucuyu bilmece çözer gibi zorlamaz. Ama bu kolay anlayış kimi şairlerin tekrar okunmasını engeller. Şairin tanınmasını sağlayan ve yazıldığı günden beri gecelerde, programlarda sıkça okunan Aney şiiri buna örnektir. Aslında henüz şiire yeni başladığı yıllarda yazılmıştır. Bu şiirde baştanbaşa gurbet kokan Anadolu coğrafyası vardır; halkın inancı, folkloru, günlük yaşamı vardır. Daha sonra şairin hatıralarında “Bütün bunları, gurbete gitmiş bir gencin annesine yazdığı mektup biçiminde düşündüm ve mektup-şiir şekline getirdim”(2) der. Şair, şiire yöneltilen birçok eleştiriyi, kendi şiirinin sadece Aney’den ibaretmiş gibi değerlendirilmesini haksız bulmaktadır. Şiir teknik bakımdan zayıf olsa da “saf, yoğun, içten, duygu akımı, şiirdeki bu acemiliği sevimli kılmaktadır. Acemilik, bu şiire has bir unsur olarak bu sevimliliği desteklemektedir. Şiiri güzel kılan bir yan da içinde sessiz bir tabiatın bulunuşudur. Bazen dışımızda bulunan tabiat birdenbire içimize giriverir. Yazar Bilal Davut, Aney kitabını değerlendirirken “Trajik Unsurlar ve Hüzün” diye bir başlık atar yazısına. Trajik unsurun ağır bastığını ve bunun en önemli belirtilerinden birinin de keder olduğunu dile getirir. Bu özel bir kederdir. Bu hüznün ne şairin özel yaşantısının birikimiyle ne de okuyucunun dışarıda olup bitenin içten duyulmasının sonucuyla ilgilidir. Bir başka deyişle şair, bağlantılı olanın trajiğini dile getiriyor bu şiirlerinde. Hamza Talas da Aylık Dergi’de Mavera’nın 62. sayısına kadar olan değerlendirmesinde, “Bizim kesimde fotoğraflı olan tek şair Maraş’tır.” diyerek bu açıdan farklılığını dile getirir. (3) Maraş, şiirdeki asıl başarısını küçük şiirlerde gösterir. Küçük şiirler Maraş’ın bir tutkusudur. Bu tutkusunu her şiir kitabında gösterir. Mustafa Kutlu’ya göre diğer şiirlerinin içinde de pek çok küçük şiirler vardır. Bunlar şiir hücreleridir. Espriye, şaşırtmaya, yoğun manaya dayamaya çalıştığı bu şiirlerini Şüphesiz Üstad Necip Fazıl’a borçludur. Üstad’ın: Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es Şeklindeki tek beyitlik şiirlerine karşılık, Maraş’ta, En leylî gecelere ışık İnsanlara gerekli biraz Şairin sevdiği kiraz Gibi söyleyişler etkindir. “Sehl-i mümteni” diyebileceğimiz bu şiirlerde ince bir süsleme ve ses güzelliği hâkimdir. Zorlamasız tabii kafiyelerin de bu ses güzelliğinde payı vardır. Gözlerin ne siyah ne elâ Gözlerin yangın yeri Kerbelâ Şiirindeki “gözlerin” kelimesinin tekrarı ve “ela”nın “Kerbela” tunç kafiye oluşturması ile “n” sesinin burada bir aliterasyon oluşturması şiire ayrı bir güzellik katmıştır. Şair, Aney kitabında başarıyı Yeryüzü Coğrafyam, Göç, Bu Kızgın Alazda ve Hüsran Notları şiirlerinde gösterir. Bütün bunlardan hareketle Mehmet Atilla Maraş şiirlerini şekil ve muhteva yönünden değerlendirecek olursak, bu şiirlerde Nef’îce bir eda ile Nâbîce bir duruşu görmemiz mümkün olmaktadır. Dipnotlar 1- Şehrayin Üzerine, Kutlu Mustafa, Yeni Devir 24 Nisan 1981 2- Kasır Ayşegül, “M. Atilla Maraş ile Söyleşi, Palandöken Gazetesi 3- Aylık Dergi sayı: 64-65-66
- | Şairin “Bulurum Ben Yâr Seni” Deyişine Güzellemedir | Nurettin Durman
Geçen yıl, baktım cıvıl cıvıl bir şehrayin var penceremin önündeki incir ağacının yaprakları arasında. Minicik, ufacık kuşlar. Bir hareket, aman Allah’ım! Bir kabile gibi, bir devletin fertleri gibi, birbirleriyle oynaşıp duruyorlar. İncir kuşları deniyormuş meğer. Serçeden küçük, minik, tatlı şeyler. Dünya kendi hallerini böyle de ortaya koyuyormuş demek ki! Ağaçlar, kuşlar, bulutlar, yağmurlar, Allah’ın ayetleri yerlerini muhafaza ediyorlar böylece. Yetmişli yıllardı, ilkin Mısırlı Hafız Abdussamed merhumun o harika okuyuşundan duymuştum: “Vettiyni vezzeytûni ve tûrisiniyne Ve hâzel beledil emiyn…” Aman Allah’ım, bu ses, bu okuyuş, insanı içten yakalayan bu ulvi sözler! Kelam-ı Kadim’in uhrevi bağışına duyarsız olmak ne fena bir şeydir! Hamdolsun, duyduk, inandık, iman ettik. Beni o gün bu gündür saran, bir yumak gibi kendine dolayan o okuyuş hep yanımda kalmış, beni hiç bırakmamıştır. “Niye böyle dolaşıp duruyorum kuşların, incir ağacının, Tur Dağı’nın ve Emin Belde’nin etrafında? İçerimde beni yakan bir şey mi var acaba?” diyerek kendimi yoklamaya alırken, şairin dünyayı başıboş dolaşıp yapmadıklarını yapıyor gibi davrananını değil de iman edip Salih amel işlemek için gayrete düşmüş olanını düşündüm de kendi hayatımla ilgili geriye dönüşler yaşayarak bunları hatırladım sessizce... Şiir, önemli heveslerimizin, bunalımlarımızın peşinde koşmak değil de hayatın onulmaz taraflarını onulur kılmak için çaba göstermek olmalıdır diye düşünerek tabii... Mehmet Atilla Maraş şiirine bir dahi müracaat edelim Kerim olanın izniyle... Ve gelelim artık şiirin derin tarafının nerelerde boy atmaya doğru uzandığına... Şairimiz niçin bu kadar uzatıyor sesini? Şair için ses ve söz başat bir varsayım olarak bulunacaktır yapıp ettiklerinde... Haliyle bir yere dayanacak, bir yerden güç alacak ve her ne ise varidatında olanları dışarıya salacaktır elbet. Bu şair için kaçınılmaz, zorunlu bir yaşama hakkıdır üstelik. Bu akşam aklıma yine sen geldin Dersi bıraktım, çalışamadım Saat bire geliyordu Aney... Söze başlarken şu meşhur “Aney” şiirini ele alalım. Hani Şanlıurfalı bir gencin başka bir şehre, Erzurum’a gidip okumak için evinden-barkından, anasından-şehrinden uzaktaki gurbet hislerini anlatan şiir... Genç bir adamın yeni bir hayatın basamaklarını çıkarkenki zahmetli öyküsü... Doğal olarak bu şiir bir öykülemedir. Başarılı bir öyküleme... Öyküleme şiirleri önemlidir elbette. Bir haykırış gibi gelirler, otururlar insanın içine. Ahmet Haşim’in “O Belde”, Mehmet Akif’in “Bülbül”, Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”, Necip Fazıl’ın “Sakarya”, Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”, Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş”, Behçet Necatigil’in “Gizli Sevda”, Attila İlhan’ın “Ben Sana Mecburum”, Sezai Karakoç’un “Mona Rosa” ile “Masal”, Cahit Zarifoğlu’nun “Yedi Güzel Adam”, İsmet Özel’in “Amentü”, Erdem Bayazıt’ın “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair”, Ahmet Arif’in “Otuz üç Kurşun” şiirleri gibi... Doğrusu insanı sarsan, uyandıran, canlandıran şiirlerdir bunlar. Birer uyarıcıdırlar adeta. Dikkat çekicidirler yani. Bunlara kısa ama özlü söyleyişiyle Arif Ay’ın “Biz Erzurum’da Otuz üç Kişiydik” şiirini de katmakta fayda var. Başka genç şairlerde de rastlamak mümkün böyle önemli şiirlere tabii. Süleyman Çelik’in “Seyir Defteri”, İbrahim Tenekeci’nin “Sözü Yormadan”, Müştehir Karakaya’nın “Oralarda Bir Yerde Yüreğimi Bırakıp Gelmiştim”, Mürsel Sönmez’in “Epitaf”, Mustafa Özçelik’in “Dünyanın Tenhasında”, Metin Önal Mengüşoğlu’nun “Ben Asyalı Bir Ozan”, Cumali Ünaldı’nın “Semud”, Hüseyin Akın’ın “Karanfili Küstüren Üç Adam” şiirleri ve daha başka şairlerin bu türdeki güzel şiirleri... Mehmet Atilla Maraş şiiri hakkında düşünceye dalarken bunları da hatıraların anımsattıkları hususlar olarak not alayım istedim. Şunu hemen söylemekte fayda var tabii: Şairlerimiz iyi şiirler söylemişler ve söylüyorlar. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı içerisinde giderek ağırlıklarını hissettiriyorlar. Meseleye objektif bakıldığında fotoğrafın iyi olduğu görülüyor zaten. Bu şairlerimizden biri de Mehmet Atilla Maraş’tır. Adını ilkin Hareket dergisinden hatırlıyor gibiyim. Şiir okumalarımda, ilk kitabı olan “Doğudan Batıdan Ortadoğudan”ın da bir yeri var. Sonra Mavera dergisinde çıkmıştı şairimiz okuyucu karşısına. Ama nedense hep “Aney” şiiri vardır gündemde. Maraş’ın şiirdeki kaderi bununla ortaya çıkmıştır adeta... Yoksa her şaire biz mi bir şiirini yakıştırıyoruz da öylece devam edip gidiyor hayatımızda? İyi, güzel şeylerle anılmak da az bir şey değildir aslında. Bu anılmaların, yakıştırmaların az önemi yoktur insan hayatında. Bir güzel tarafı, bir iyi tarafı yakalanmış olmalı ki, böyle tesmiye edilmiş olsun. Geriye doğru anılar defterine dönecek olursak şu anekdotu zikretmek isterim: Mehmet Atilla Maraş, bir İzmir şiir buluşmasında, Kızlar ağası Hanı’nda, yağmur altında doyasıya hüzünlü bir hal içinde bu şiiri okuduğunda daha bir anlam kazanmıştı “Aney” şiiri yüreğimde. Annelere yazılan şiirler başka oluyor doğrusu... İçli, derinlikli imgeler fena yerinden yakalıyor insanı. Hemen hemen hepimizi bir yerimizden vuruyor bu derin yaraların oluşturduğu şiirler. Mehmet Atilla Maraş bu duyguyu iyi bilenlerden biri... Geçmişten geleceğe bir nokta, bir çizgi, bir söz kalsın diye yaşadıklarını, hissettiklerini bu günlere taşımayı başarmış bir şairimiz... Bu arada birkaç günümü onun şiiri üzerine yoğunlaşarak, geçmiş izlenim ve yaklaşımlarımı da dikkate alarak arayışlar içine girdiğimi itiraf etmiş olayım. Şiir zor bir uğraş olduğu halde kolay görüntüsü veren bir hercai gibidir. Bunu da bir tarafa kayıtlayarak şairin “Bulurum ben yar seni” deyişine takılmış durumdayım bu arada. Ne zaman baksam dünyaya hoyrat bir dekor bulurum Küllenmiş ateş içre bir avuç kor bulurum Bu deyişin öyle zevki safa içinde söylenmiş bir deyiş olmadığı hemen kendini ele veriyor. Bir yerlerde etrafı ateşe veren bir durum vardır. Dünyanın bir yerlerinde birilerinin başlarına bir takım felaketler gelmiş olmalı. Bir takım komprador, açgözlü sömürgenin gene birilerinin canını yaktığı anlaşılıyor bu dizelerden. Yar yakında da olabilir, uzak bir diyarda çilesini çekiyor da olabilir. Görüntüsüzdür ama etkilidir, kalıcıdır bu mısralar. İnsanın içine işlemekte ve insana bir şeyler yapma hissi aşılamaktadır. Yanmış, yakılmış yerlerin ne kadar acı verdiğinin, baskıcı buyurganların teknolojik güçlerini kullanarak insanların evlerini barklarını başlarına yıktıklarının âleme duyurulmasıdır bu dizeler. Konuya dâhil ettiğimiz “Bulurum ben yar seni” şiiri gazel tarzı beyitlerden oluşmakta ve her beyit vurgulu bir şekilde zamanımızda meydana gelmiş olumsuzluklara işaret etmektedir. Şairin haletiruhiyesinin bu şiirlere çok uygun düştüğünü belirtmek isterim. Zaten şair “Doğudan Batıdan Ortadoğu’dan” kitabıyla nereye baktığını, nereden kendine bir hareket alanı seçtiğini ortaya koymuştu. Yani işin başından beri doğru bir istikamet üzerinde yol almaya başladığını göstermişti bize. Hayatın sıkıntılarını, dünyanın sömürgenler, açgözlüler tarafından nasıl talan edildiğini görüyor ve karşı bir hareketin, adaletin, iyiliğin, merhametin olması gerektiği yerde yerini alıyordu şiiriyle. Şairin çağının tanığı oluşuyla da ilgisi vardır bu yaklaşımın. Bu olmazın olmazı gibi bir şeydir. Kalbini, aklını, gözünü mütemadiyen etrafına çevirmekte, adeta bir gözetleme kulesinden dünyayı tarassut etmektedir. Şairin işi yalnızca yakın çevresinde olup bitenlere ilişkin değildir. Uzakların iniltilerini duyar, sessiz kalamaz haliyle. Zaten istese de kendini tutamaz, söze döker içindeki acıları. “Künyemize Aşk Yazıldı” kitabında “Merhaba ey hüzün / sevgilim / merhaba” derken de hüznü içselleştirmiş bir şairi görüyoruz. Boşa söylenmiş sözler olmuyor bunlar haliyle. “Serüven” şiirinin başında da “Ve yürüdüm gittim yalnızlığın üstüne” diyerek bir başınalığın sanki şair için kaçınılmaz bir şey olduğunu imlemiş oluyor. “Bulursun” şiirinde ise insanın asli var oluş halinin tezahürü olarak elzem olanı bir güzel resmediyor kalbimize. “Aşk cihetsiz kalmaz ki kalpler karşı karşıya / Mecnun varsa sahrada bir de Leyla bulursun.” M. Atilla Maraş şiirinde acı ve ince hüzünden örülmüş bir şiir varidatı olduğunu görüyoruz. “Damıtım” şiirinde “Geçtik dünya derdinin/ telaşlı ve yorgun aşamasından” deyişini uzun bir geçmişin dokümanı içinde algılayabiliyoruz doğal olarak. Köklerinden kopmamış bir içyapının şairi olduğunu vurguluyor ve böylece yetkinleşen bir doğru çizgide yoluna devam ediyor Maraş. “Bulurum Ben Yar Seni” şiirine dönecek olursak; bu şiirin yapısıyla birlikte taşıdığı, vurguladığı, sıraladığı o atmosferde rahat söylenen bir şiir olduğunu bir defa daha söylememiz gerekiyor. Geçmişte Attila İlhan ile Turgut Uyar’ın birer kitapla denedikleri divan tarzı şiirlerin Mehmet Atilla Maraş tarafından günümüz diliyle söylenmiş olması da büyük bir marifet olsa gerektir. Onun için Atilla Maraş’ın “Tarz-ı Kadim Üzre” şiirlerinde daha bir yakınlık hissediyor insan. Daha bizden gibi... Daha yamacımızda, yakınımızda, yöremizde, içimizde gibi... Yorgun Mültecilere uğrayarak bitirelim diyeceklerimizi. Tek ve tenha dolaştın cümle âlemi taşra gezdin Bir sorumluluk olsun al üstüne dağı dikeni. (24 Eylül 2014, Beylerbeyi)
- | M. Atilla Maraş'ta Ortadoğu Bilinci | Mustafa Özçelik
Ortadoğu olarak isimlendirilen coğrafya, bugün resmi sınırlarımız içinde olmasa bile tarihsel ve kültürel geçmişi itibariyle “tabii sınırlarımız” içinde düşünmemiz gereken bir yerdir. Zira bu coğrafyada uzun süren bir siyasi hâkimiyetimiz oldu. Daha da önemlisi, bu coğrafyanın insanlarıyla inanç, kültür bağlarımız var. Bu yüzden Ortadoğu bu bilince sahip kimselerce kendi coğrafyamız olarak görülmüş, Şam İstanbul'dan, Bağdat Bursa'dan, Gazze Diyarbakır'dan ayrı tutulmamıştır. Durum böyle olduğu için de Ortadoğu edebiyatımızda hep var olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Edebiyatımızda, özellikle de şiirimizde bu konunun tarihsel sürecine baktığımızda şunları görürüz: Yakın dönem edebiyatımızda Ortadoğu ile ilgili ilk bilinçli ses, Mehmet Akif Ersoy'dan yükselir. Çünkü daha önceleri Endülüs acısı yaşamış İslam milletinin ana kütleden koparılacak yeni parçası, bu bölge yani Ortadoğu'dur. Ama Akif'in çığlıkları duyulmaz olur ve Batılıların oyunlarıyla her biri bir Osmanlı eyaleti olan bu bölgelerde irili ufaklı pek çok devlet kurulur. Edebiyatta Ortadoğu bilinciyle ilgili daha sonraları Sezai Karakoç ve onun ardından da Nuri Pakdil isimleri öne çıkar. Her ikisi de bu bölgeye ilgi duymamız, buralarla ilgili bir bilinç kuşanmamız için pek çok yazı yazmış, kitaplar yayımlamış isimlerdir. Onlar, kendilerinden sonra gelen şairlere de bu anlamda örneklik ve önderlik yaptılar. Ortadoğu konusundaki duyarlı şairlerimizden birisi de Mehmet Atilla Maraş'tır. Öyle ki daha ilk kitabına “Doğudan, Batıdan, Ortadoğu'dan” ismini vermiştir. Urfa doğumlu olan Maraş'ın bölgeye dönük bu ilgisinin ilk bakışta coğrafi yakınlıktan geldiği söylenebilir. Ama daha önemli bir sebep şairin düşünsel kimliğidir. Bu kimliğin bir gereği olarak şairimiz bu bölgeyle ilgili sağlam bir bilinç taşımaktadır. Şimdilerde bu ilginin Suriye ve Irak meselesiyle birlikte yeniden yoğunlaştığı gözlense bile, yine de yeni şairlerde bu tür heyecana rastlamak pek mümkün olmamaktadır. Bu sebeple Maraş'ın kitabının bir kez daha okunmasında fayda görüyorum. Kitabın birinci bölümü daha çok Urfa'yla ilgilidir. “Kendime Dair Notlar” şiiriyle başlayan bu bölümde, şairin çocukluğunu geçirdiği bu şehirle ilgili ayrıntılar, izlenim ve çağrışımlar yer alır. Ortadoğu ile ilgili şiirler ise ikinci bölümü oluşturur. Fakat bu bölümde de muhtemelen Ortadoğu meselesine bir girizgâh olarak Bağdat şehri isim olarak şiire girmekte gecikmez: Çok kompartımanlı bir tren gelir Bağdat'tan Ölüm olur geçer, sevgili olur durur Yine “kutlu çağ” özlemiyle ilgili şu dizeleri de Ortadoğu bilincinin bir yansıması olarak görmek gerekir: Alıp getirsin, alıp getirsin O kutlu çağı eski destandan İkinci bölüm tümüyle Ortadoğu duyarlığı ile yazılmış şiirlerden oluşmaktadır. Tabii, Doğu'dan bahsedilecekse bunun karşısında Batı vardır. Çünkü Ortadoğu'nun problemleri Batı'nın bu bölgedeki ayrılıkçı faaliyetleriyle başlamıştır. Şair bu yüzden Batı haberleriyle başlar söze. Krallar ve soytarıları, şatoları, kiliseleri yani Batı'yı simgeleyen her ayrıntıyı eleştirel bir gözle sorgular. Kralı gördüm kralı Etrafında parendeler atan soytarıları Bu dizelerle başlayan “Tutanak 1” şiiri “Tutanak 2” ve “Tutanak 3”le devam eder. “Gladyatörler”, “Neron”, “Atina”, “Sokrat”, “Aristo”, “Eflatun” isimlerinden hareketle sorgulama devam eder ve şair diliyle Batı'nın ruh coğrafyası ifşa edilir. Bu bölümde Ortadoğu duyarlığı ekseninde: Ey Kudüs ey Mescid-i Aksa Denilerek sadece bir şehirden ve buradaki kutlu Mescid'den söz edilir ki, bu coğrafyaya ilişkin söyleneceklerin dün olduğu gibi bugün de ana kavramlarıdır bunlar. “Doğu Haberleri” şiiri ise bu coğrafyaya ilişkin duyarlığın tarihsel bir perspektifte ele alındığı bir şiirdir. Şair, söze Çin'den bahsederek girer. Oradan Moğollara ve Hülagu Han'a geçerek bu coğrafyayı talan eden bir ismi bize hatırlatır. Çünkü Hülaguların soyu bitmemiştir. Yine Haçlılar da Batı'dan gelen tufanın adıdır. Ama her gecenin bir sabahı vardır: Ortadoğu, kitaba asıl olarak “Ortadoğu haberleri” şiiriyle girer. Batı'yı, Amerika'yı bu bölgeye çeken görünüşteki sebep petroldür. Ama tıpkı Hülagu gibi bu bölgeye geldiklerinde, kütüphaneler yakan saldırganların asıl niyetlerinin ne olduğu bu eylemleriyle daha net anlaşılır. Bu saldırganlığın asıl amacı, bir medeniyeti boğmak, yok etmektir. O yüzdendir yakıp yıkmaya kütüphanelerden, camilerden, türbelerden, müzelerden başlamaları... Bir kazan kaynamaktadır Anadolu Boy veren Haçlılardır Ve Eyyubi bir kılıç Gökte kavisleri çizmektedir Ama daha öncesi bir Endülüs acısıdır ki bütün acılardan daha derin bir yaradır Müslümanların yüreğinde... “Gitti Endülüs!” şeklindeki bu söyleyiş bu acıyı dillendirirken şair bu defa dikkatini doğduğu topraklara çevirir. “Mezopotamya”, “Harran” isimlerinin bu bölümde geçmesi bu dikkatle ilgili olsa gerektir. Bu saldırganlığın başka bir boyutu da bölgedeki Müslümanların millet bilincini yıkıp ulus devletlerin kurulmasına zemin hazırlamaktır. Bu dün için de bugün için de böyledir; Şair bu yüzden şunları söylemekten kendini alamaz: Kurnaz bir düşünce ışıldar karanlıkta... Bir ulus peydahlamak için Uzun ve çatal bir yol ortasında Beyinleri soru kavisleriyle dolu olan bu coğrafyanın bunalmış insanları elbet bir çıkış bulacaklardır. Şair, Çıkış başlıklı şiiriyle bu umudu verir. Gitme dur, bekle beni Eyüp makamından İbrahim dergâhından Nemrut’un ateş yaktığı yerden Ateşin içinden Ve güller ülkesinden geliyorum Bu coğrafyanın kaderini en iyi simgeleyen isimler İbrahim ve Nemrut olmalıdır. Biri inancın, diğeri bu inanca düşman bir zihniyetin temsilcisi bu iki ismi iyi bilmek ve tanımak, çağlar boyunca bu coğrafyada olup bitenleri ve olup bitecekleri temel dinamikleriyle çözmek ve anlamak için yeterlidir. Ortadoğu meselesi, bugün için de Osmanlı anlaşılmadan anlaşılabilecek bir mesele değildir. Şair, Osmanlı'ya başlıklı şiiriyle bu gerçeğe vurgu yapar. Biliriz bir kutsal buyruk adına Ölüme göz kırpmadan gidenleri Ama sadece “cihat/savaş” mıdır Osmanlı demek? Elbette değil! Şiirin devamında şöyle der Şair: Biliriz Viyana bağlarında Üzüm yerken omcaya akçe bağlayanı Geçmiş, bugünü anlamanın en iyi yoludur. Ama geçmişe takılıp kalmak, zamanın dışında yaşamaktır. Şair, bunun farkındadır. Bu yüzden Şairimiz, şiirin imkânlarıyla yakın dönemde yaşadıklarını özetlediği Ortadoğu bölgesinin makûs talihini değiştirmenin ancak bir direniş ve diriliş eylemiyle gerçekleşeceğini söyler: Biz ki inancın ve sevdanın Bakır yüzlü çocuklarıyız Muhammed’i bir gül açar Nemrut yerler şenlenir Bütün mesele bir İbrahim bilinci kuşanmaktadır. Toplum mühendisleri, strateji uzmanları ne derlerse desinler, mesele “insan, inanç ve medeniyet” üçgeninde düğümlenmektedir. Bu yüzden şair, kitabının sonraki bölümlerinde ağırlıklı olarak tekrar İbrahim-Nemrut mücadelesine çevirir bakışlarını, tabii Eyüp sabrını da birlikte anarak... Her yanımıza sevgi kuşandık geliyoruz Bundan sonrası artık bir umut türküsüdür şairin söyledikleri. Ama bunun için de bir kimlik muhasebesi yapmak, kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi bilinçle algılamak gerekir. Şair, bu bağlamda Kutsal kitaba da vurgu yapar. Yemen, Kafkasya, Çanakkale sayfalarını açarak savaşın nasıl bir niyetle yapılması gerektiğini söyler: Oysa ne der kitap, kutsal söz ne der İşte o kavganın adamıyım ben. Mehmet Atilla Maraş'ın diğer şiir kitaplarında da Ortadoğu bilinci sürekli olarak gündemde tutulmuş bir meseledir. Ama Ortadoğu kavramını bu ilk kitabına ad yaptığı için yazımızı bu kitap etrafında oluşturduk. Amacımız, bir yandan bu meseleye duyarlı bir şairin bu ilk kitabını tekrar hatırlatmak, bir yandan da günümüz şiirine bu gözle bakmamız gerektiği üzerinde yeni düşüncelere kapı aralamaktır. Zira Ortadoğu bugün de kanayan bir yaradır. Osmanlı'nın çöküşüyle birlikte tespih taneleri gibi dağılan milletler bu coğrafyada hiç gün görmemişlerdir. Türkiye gerek kendisi gerekse bu bölge için yeni bir umudu yeşertmek için mücadele verirken bu rüyayı bozmak ve gerçeğe dönüşmesini engellemek için çağdaş Firavunlar, Nemrutlar, Hülagular yine devrededir. Fesat tohumlarıyla bir zamanlar siyasi birliğimizi dağıttıkları gibi, şimdi bununla da yetinmeyerek ortak inanç, değer dünyamızı tehdit etmektedirler. Mehmet Atilla Maraş, sözünü etiğim kitabını 1976'da yayımlamıştı. Aradan 40 yıla yakın bir zaman geçti. Ortadoğu'da ise durum hep aynı... Çatışma, bölünme ve savaş... Maraş'ın kitabı işte bu trajediyi 40 yıl öncesinden destanlaştıran bir kitap olarak bugün için de önem taşıyor.
- Sükût Suretinde Bir Düşünce Adamı:Nuri Pakdil
Asıl adı Mehmet Nuri Pakdil. Kahramanmaraş, 1934 doğumlu. Manifaturacı bir babanın tek oğlu. Ne sebeptendir bilinmez, 1984’te ismindeki ‘mim’i yani Mehmet’i mahkeme kararı ile kaldırıyor. Tanındığı gibi Nuri Pakdil olarak kalıyor. ‘Yürü, yürü, yürümelisin. Yürümezsen düşersin’ . Böyle diyordu etrafındaki dostlarına Sayın Pakdil. ‘Füsusu’l-Hikem’in sahibi İbn-i Arabî de “En büyük mucize, insanın ayakta durabilmesidir.” demişti yıllar önce. Kalabalıklarda bir yalnız insan, bir yalnız adam, bir garip adam... Ömür boyu mustarip, ömür boyu yalnız... Hiç evlenmedi, hiç evi olmadı, dünya evine girmedi. Ama âşık olduğu kesin. Sevdiği kesin. Ama kim o? Bilinmiyor, belli değil. Çünkü kimseye söylemedi. Kimseyle paylaşmadı. Bekâr kaldı, ömür boyu yalnız yaşadı. Uzun zaman Ulus’taki bir otel odasında kaldı. Buradan Devlet Planlamadaki işine gitti, geldi. Bir ara TBMM’nin arkasında, Güvenlik Caddesi üzerindeki kiralık bir eve taşındı. Ömrünün son zamanlarında ise yeni satın alınan bir evde yalnız yaşadı. “Sükût suretinde” . Fi tarihinde, Ankara’da, Kızılay’da, bir pasajdaki bir dükkânda kasiyer olarak çalışan bir hatundan söz edilir. Bir hatıra: Bir gün, yazar Zübeyir Yetik ile Kızılay’da gezerlerken Zübeyir Yetik ne yapar, ne eder, üstadı o malum pasaja kadar getirir. Arkasında da “Üstat, bu pasajın diğer pasajlardan sanki farklı bir yanı var ama ben bunu bir türlü çözemiyorum” deyince üstat “Değil mi Zübeyir, ben de öyle hissediyorum” der. Zübeyir yapacağını yapmış, alacağını almış, bıyık altından gizlice gülümsemeye devam eder. “Güruhun ruhu yoktur.” diyor Pakdil. Güruh yani sıradan insanlar topluluğu. Kalabalıklar içinde yalnız olmak, “İnsanlar içinde en yalnız insan” olmak, bu bir çile midir? Evet, öyledir. Eskiden dervişler, çile çıkarırlardı bir hücrede kırk gün kırk gece yalnız kalarak. “Halvete girmek” diye de tarif edilir tasavvuf dilinde. “Halvet der encümen” . Bu çok zor bir eylem ama pişmek için, hamlıktan kurtulup olgunlaşmak için bir yol, bir yöntem. İnsan zaten, haddizatında yalnızdır. Yok yok, yalnız değildir. Ya nedir bu yaman paradoks, bu yaman çelişki? İnsan, her zaman, Yaratıcıyla, her an Allah iledir. Her dem, her saniye... Yalnızlık, bir makamdır çünkü. Büyük ve yüce bir makam... Zamanımızın, coğrafyamızın eşsiz yalnızları; Bediüzzaman’dır, Nurettin Topçu’dur, Sezai Karakoç’tur, Nuri Pakdil’dir. Onlar büyük yalnızlardır, büyük mustariplerdir. Bir Hizmet i yerine getirebilmek için evlenmemiş, çoluk çocuğa karışmamışlardır. Sükût, önemli bir terbiye usulüdür. Bir eğitim yöntemidir. İnsanın dört önemli eyleminden biridir sükût. Okumak, yazmak, konuşmak ve susmak... Yani sükût. Susmak, soyut olan her şeye bir önsöz hükmündedir. Soyut olma hali, mücerrede doğru gidişin ilk durağıdır. Susmak ve bir süre hiç konuşmamak, sükût ve sessizlik. İnsan susarken, aslında düşünüyor, zikrediyor haddizatında. O susarken kiminledir, bu bellidir zaten. Onun eli, bir işle uğraşsa da gönlü dostu iledir. ‘Dest be kâr u dil be yar’ diyor büyük nakkaş Bahaeddin... Edebiyat dergisi; dört sayfalık, gazete boyutunda, siyah beyaz ve salt edebi ürünlerin yayınlandığı, Nuri Pakdil’in Ankara’da, Küçük Esat yokuşu, Demirciler pasajındaki tek odalı mütevazı bir büroda, 1969 yılında arkadaşları ile beraber çıkarmaya başladığı bir edebiyat dergisinin adıdır. İslami duyarlılığı olan kalemlerin toplandığı bu derginin başyazarı ve baş mimarı Nuri Pakdil’dir. Yol arkadaşları; Erdem Beyazıt, M. Akif İnan, Rasim Özdenören’dir. Sonradan Cahit Zarifoğlu, Alaettin Özdenören ve Osman Sarı da katılacaktır bu uzun yürüyüşe. Bu yürüyüş, bir edebiyat eylemidir. Bir “tecimsel etkinlik” değildir. Bu kadro, ta Maraş lisesinden beri beraber ve ortak hareket eden bir kadrodur. Önce Necip Fazıl’ın Büyük Doğu ’sundan, sonra da Sezai Karakoç’un Diriliş derisinden koparak kendi dergilerini yani Edebiyat dergisini kurdular. Nuri Pakdil, yazılarını aşırı denebilecek bir tarzda yeni Türkçe veya bir başka deyişle Öz Türkçe ile yazmış, kullandığı dil yüzünden sağ kesimin ve İslami duyarlık taşıyan kimi yazarların tenkidine uğramıştır. Şüphesiz Nuri Pakdil’i, kullandığı dil konusunda etkileyen kişinin deneme yazarı Nurullah Ataç olduğu bilinmektedir. Dergi, her ay muntazaman çıktı. Arkasından, dergide yazanların kitapları yayınlanmaya başladı. Cahit Zarifoğlu’nun ‘Yedi Güzel Adam’ ı, Erdem Beyazıt’ın ‘Sebep Ey’i, M. Akif İnan’ın ‘Hicret’i ve Alaattin Özdenören’in ‘Güneş Donanması’ , derginin yayınları arasında çıkan önemli şiir kitaplarıdır. Yayınlanan bu kitaplar, o dönem içinde çok ses getirdi. Edebiyat dergisinde 1974, 1975 yıllarında benim de şiirlerim yayınlandı. 1976’da Mavera dergisi çıkmaya başlayınca -ki Edebiyat ’tan ayrılan arkadaşların çıkarttığı uzun soluklu bir edebiyat dergisidir- orada yazmaya başladım. Nuri Pakdil bir eylem adamıdır. Sözü sahihtir. Sözle oyun oynanmaz. Şiirde bile kelime oyunları hoş karşılanmaz. Oyun yok, kelâm var. Sözü, eğip bükmeden dosdoğru söylemek gerekir. Yalın ve çıplak haliyle söylemek esastır. Söz ağızdan çıkar, ses olur, gök kubbede yankılanır ve asla kaybolmaz. Biz insanlar, hepimiz, her sözümüzden, konuştuğumuz her kelimeden hesaba çekileceğiz. Başıboş bırakılmadık ve yalnız değiliz. Bizim bir sahibimiz var kuşkusuz. ‘ Yedi Güzel Adam ’ diye tesmiye edilen insanlar, İslam medeniyetinin yeniden dirilişinde, yazarak, koşarak birer amele gibi çalıştılar. Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt, Akif İnan, Cahit Zarifoğlu, Alaettin Özdenören ve görünmeyen ‘saka’ Hasan Seyithanoğlu. Bu yazarların hemen hepsi ya Maraşlıdır ya da yolu bir şekilde Maraş’la kesişmiştir. Sezai Karakoç, ortaokulu parasız yatılı olarak Maraş’ta okumuştur. M. Akif İnan Urfalıdır ama annesi Maraşlıdır ve kendisi, 1958’de Urfa Lisesi’nden Maraş Lisesi’ne sürgün gitmiştir. Alaettin Özdenören, Rasim Özdenörenin ikizidir, ikisi de Maraşlıdır. Bu ekip daha lise sıralarındayken ‘ Hamle ’ dergisini çıkaran Nuri Pakdil’le tanışmışlardır. Pakdil, bu yazar ve şairlere lise yıllarından itibaren ağabeylik yapmıştır. Nuri Pakdil, hayatının bütün safhalarında muhalif bir tavır ve devrimci bir duruş sergilemiştir. Bu tavır, çağa karşı, Batı medeniyetine karşı, kendi öz medeniyetimizi, uygarlığımızı savunma adınadır. Öyle ki, bir yazısında şöyle der: “Batıya baka baka boynumuz tutuldu. Dönüp kendimize bakamıyoruz bile.” O hiç telefon taşımadı üstünde. Hiç bilgisayar kullanmadı, hiç televizyonu olmadı. Otomobili de yoktur. Muhtemeldir ki, bir sürücü ehliyeti de olmamıştır. Bütün bunlardan sonra birkaç hatıraya geçebilirim. İlk defa bürosunda yüz yüze karşılaştığımız yıl, 1975’ti. Gıyaben beni biliyordu. Çünkü şiir göndermiştim, dergide yayınlamıştı. O tarihlerde ben Adana’da DSİ’de işletme mühendisi olarak çalışıyordum. Başmühendisimiz Maraşlı Yusuf Büyükdereli idi. Ankara’ya DSİ Genel Müdürlüğü’ne birlikte geldik. Yusuf Bey’e ‘Ben Nuri Pakdil’e gideceğim’ deyince “beraber gidelim, zira benim Maraş Lisesinden sınıf arkadaşımdır” dedi. Gittik. Karşılaşınca sanki lisedeymiş gibi çok samimi bir şekilde ‘Ooo, Nuri nasılsın yav?’ dedi. O da ‘İyiyim Yusuf, ya sen?’ diye karşılık verdi. ‘Uzun zamandır görüşemedik. Burada ne işle meşgulsün?’ diye tekrar sordu Yusuf Bey. Nuri Pakdil de gayet rahat bir şekilde “Dergi çıkarıyoruz arkadaşlarla. Edebiyat dergisi, hiç görmedin mi?’ diye yanıtladı. ‘Yok, bilmiyorum’ dedi Yusuf Bey. ‘İyi, bari çok satıyor mu, nasıl, para kazanıyor musun?’ diye ekleyince, Pakdil: “Burası bir tecim evi değil. Biz de tecimsel işlerle uğraşmıyoruz’. Dedi. Yusuf Bey bozuldu fazla kalmak istemedi. Bu cümle ona azar gibi gelmişti. Müsaade istedik. Çıktıktan sonra bana dönerek ‘Bu bizim Nuri delirmiş, arkadaş! Yahu bu ‘tecim’ de ne demek şimdi, ha?’ diyerek hayretle yüzüme baktı. Bu diyaloga hem üzüldüm hem de içimden kıs kıs güldüm. Birbirini hiç anlamayan iki hemşeri... Biri üstat olmuş, parayla pulla ilişkisini kesmiş. Diğeri saf, normal, sıradan bir devlet memuru... La havle ve la kuvvete illa billah... Bir gün Rasim Özdenören, rahmetli Erdem Bayazıt ve rahmetli M. Akif İnan’la birlikte Nuri Pakdil’i evinde ziyaret etmeye karar veriyorlar. O tarihlerde Pakdil, Türkiye Büyük Millet Meclisinin arka sokağındaki bir evde ikamet ediyor. Yaz günü, hava sıcak, bir de karpuz almışlar. Sokak kapısının önüne gelince dördüncü katta oturan Nuri Pakdil’in evinin penceresinin açık olduğunu görmüşler. Akif İnan “Üstaaazzz!” diye seslenmiş, Nuri Bey de içerden “Hooooppp” diye yanıt vermiş. “İyi, dedik” diyor Rasim Bey. Dört kat çıktık. Elimizde karpuz, üç kişi, kapının açılmasını bekliyoruz. Bekle, bekle, tık yok. Adam kapıyı bir türlü açmıyor. Evde olduğunu bilmesek geri dönüp gideceğiz. Tam yirmi dakika bekledik. Birden kapı açıldı. Karşımızda Nuri Pakdil. Grand tuvalet, takım elbisesini giymiş, kravatını bağlamış, saçları taranmış, sakal tıraşı olmuş, ayaklarında parlak rugan ayakkabı olduğu halde bizi karşıladı. “Üstat, kapıda bekleye bekleye üç ağaç olduk, ne bu hal? Bizi niye beklettin?” deyince, verdiği cevaba bakar mısınız? “Eee bayım, sizi ütüsüz elbiselerimle karşılayamazdım ya!” Ve yıllar sonra... Sene 2013, aylardan Nisan. Ankara’dayız. Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki Bey, bir şairler ve yazarlar müzesi kurmayı aklına koyduğunu ve bu projeyi de benim yürütmemi düşündüğünü söyledi. Böyle bir teklifi kabul edip etmeyeceğimi sorunca memnuniyetle kabul ettiğimi beyan ettim. Çalışmalara başladım. Bir, iki yıllık bir süre istedim. Muhtemelen 2015’ün Mayıs ayında açılışını yapabileceğimizi söyledim. Ankara’da, Fatih Kitapevinin sahibi Maraşlı Fatih Yurdakul, Nuri Ağabey’in hem iyi bir dostu hem de mürididir. Başkan Veysel Tiryaki, Nuri Ağabey’i yakından görmek ve tanımak isteyince bu işi Fatih’e havale ettik. Hamam önündeki tarihi konaklardan birinde, bir kahvaltı sofrasında bir araya geldik. Buradaki konaklardan birini Şair ve Yazarlar Müzesi’ne tahsis edeceğini muştuluyor Veysel Başkan. Kendisini de Ankara’da Edebiyat Dergisi’nin kurucusu bir yazar olarak müzeye alacağımızı söyleyip bunun için özel müsaade istiyoruz. Bizi kırmıyor. Tamam diyor. Sayın Pakdil seksen yaşın üstünde. Hâlâ dinç, hala heyecanlı... Çağrılınca davetlere gidiyor. Anadolu’yu dolaşıyor. Artık cebinde bir telefonu da var. Çok konuşmuyor, susuyor, dinliyor, yine sükût suretinde görünüyor. Nuri Pakdil; Şair , mütefekkir, deneme ve oyun yazarı. İstanbul Hukuk Fakültesi mezunu. Bir döneme damgasını vurmuş, Kudüs Şairi. 2019 yılında, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’nde, edebiyat dalındaki ödüle, yerli düşüncenin egemenliği adına ürettiği kırkın üstündeki özgün eserlerinden dolayı laik görülmüştür. Nuri Pakdil, 18 Ekim 2019 da 85 yaşında Ankara’da vefat etmiştir. Mezarı, Tacettin Dergâhı haziresindedir.
- Salamut Yaylasında Sabah
27,Temmuz, 1999 Yayla evindeyiz. Akseki’ye bağlı Çaltılı - Çukur Köyü’nden bir Renault-Station arabayla bu köyün Torosların içindeki yaylasına üç dakikada ulaştık. Etraf sedir ağaçları ile kaplı. Yol, sabitlenmiş çakıllı bir yol. Bir serin rüzgâr esiyor. Bir yaylaya ilk defa geliyoruz, çoluk, çocuk ve bütün hane halkıyla. Güneş, tam tepemizde dolaşıyor ama hava ılık. Ağaçların gölgesine sığınmış olan keçiler arada bir meleşiyor. İki odalı bir dağ evindeyiz. Ağaçlarda ötüşen bülbül sesini diğer kuşların sesinden rahatlıkla ayırabiliyorum. Pürüzsüz bir gökyüzü, bir ‘Gökdeniz’ adeta. Akdeniz’den bir hayli uzaktayız. Köy, Akseki ile Manavgat arasında, sınırda. Bizi, ailece yaylaya davet eden Hüseyin Bacanak. Bu köyün imamı olan bacanağın çağrısına uyarak bu şirin yaylaya geldik. Bir Yalnız Ardıç Ağacı Dayanıklı, uzun ömürlü, koyu yeşil ve sık iğne yapraklı bir ağaçtır bu ardıç ağacı. Dağların yeşili ve göğün mavisine karışmış gibi duran bu yalnız ağaca, uzun uzadıya baktım. Sessizce, ufukta gezinen gözlerimi, bu yeşil ve mavi sonsuzlukta dinlendirdim. İkindiye doğru, hafif esen yayla rüzgârının getirdiği bir serinlik, berrak pınardan akan buz gibi yayla suyu ve yayla dumanı, daha önce yaylalar üzerine yazılmış birçok şiiri hatırlattı bana. Akşam namazını, büyük bir sessizlik içinde komşu yaylacılarla birlikte kıldık. Bu saatte köyün çobanı; oğlakları, keçileri dağdan aşağıya doğru indiriyordu. Oğlakların boyunlarına bağladıkları çıngırakların sesleri biri birine karışıyor, bulunduğumuz ortama, ayrı bir hava, ayrı renk katıyordu. Gece 20.30 da karşı dağın ardından ay doğdu üstümüze. Bütün cazibesi ve bütün görkemiyle nazlı bir gelin gibi yüzünü göstermeye başladı. Bu gece, bu yaylada, ayın doğuşunu ve yükselişini sessizce seyretmek ne kadar güzel! Gece, yer yatağında, yıldızlarla cilveleşen aya bakarken, yirmi beş hanelik bu yaylada ne çok üşüdüm. Oysa aylardan Temmuz’un sonuydu. Bu serin yayla gecesinde derinden derine soluklanarak ve yıldızı bol gökyüzünü, bir atlas yorgan gibi üstüme örterek deliksiz bir uykuya daldım. Uykum, bir tüy gibi hafiftir. Birden bir ses duyarak, bu derin uykudan irkilerek uyandım. Bu serin gecede, uzaktan uzağa perde perde etrafa yayılarak gelen ses, Toros dağlarında yankılanıyordu. Kulaklarıma değen bu ses, bir ezan sesiydi. İçimi ürperten bu ezan sesiyle yattığım yer yatağından kalkıp doğruldum. Bir an için etrafıma bakınarak ezanı sonuna kadar huşu içinde dinledim. Abdest alıp köyün camisine doğru yol aldım. İmam olan bacanağın arkasında, üç ihtiyar adamla birlikte sabah namazına durdum. Sabah güneşi, bu yaz günlerinde bile başı hala karlarla kaplı olan Toros dağlarının ardından yaylanın üstüne doğdu. Gün ışıdı, Güneş bir mızrak boyu yükseldi. Yaylada, sabah oldu. Sabahı şerifler hayr ola, hayırlar feth ola, şerler defola, işlerimiz asan ola. Ya Fettah Ya Rezzak Ya Allah. Salamut yaylasında iki gün kaldım. Orada derin hülyalara, hayallere daldım. Dünya adına, fanilik adına yalnızlık ve sessizlik adına ve nihayet sonsuzluk adına her ne varsa toplayıp heybeme aldım. Hane halkıyla beraber yayladan ovaya indim. Ardından bir yayla şiiri yazdım. Yayla Şiiri a. Yaz gelince biz yaylaya çıkarız Issız kalır çarşılarımız pazarlarımız b. Yaz gelince Toros yaylalarına gel Ey çölü vahaya tebdil eden güç Toprağı kekiğe sevdiren kudret Sıcak yazı bahara döndüren el c. Yaylada olmak Yıldızı bol gecelerde Gökyüzünü seyre dalmak Bir düş görme vaktini Hayra yormaktır d. Vakit tamam Yaylaya gitme zamanı Göçümüz var Denkleri balyalayın Toparlanın çocuklar Haydi Yaylaya çıkıyoruz
- Yaşamak Ve Ölmek
Ölür ise ten ölür Canlar ölesi değil Yunus Yaşamak; canlı olan varlığını, sağ ve sağlıklı olarak sürdürmektir. Yaşamak, bir ömürdür. Yaşamak, süren bir hayattır. Zamana bağlı bir olgudur. Doğumla başlayan ve ölüm olayı ile sona erecek olan hayatın, yani varoluşun bu dünyadaki birincisi aşaması tamamlanmış oluyor. İnsan hayatının bu dünyadaki kısmı bir rüya, bir görüntü, bir vizyon hükmündedir. Bir ışık tayfı gibi bir görünüp sonra kaybolan ve fakat yok olmayan... Doğumdan önceki hayat, anne rahminde devam eden bir hayattır. İnsanoğlunun anne rahminden öne ki bir hayatı var mı? El cevap, elbette var. Zira doğumdan önce ve ölümden sonra bir hayat yoksa, nasıl oluyor da iki yok arasında bir var olabiliyor? Bir varlığın öncesinin ve sonrasının olması lâzım ki o varlığın bir hâli olsun. Hâli-i hazırda var olan şey, geçmişte de, gelecekte de vardır. Akıl ve mantık kuralları bunu bize böyle emrediyor. İşte hayat dediğimiz olgu, bizim şimdiki hâlimizdir. Ezel ve ebet denen, uçları var mıdır zamanın? Bu uçlar sembollerle eksi sonsuz ve artı sonsuz diye de tanımlanır. Aslında bir ucu filan yoktur zamanın. O kesintisiz bir akıştır ve bir hızdır zaman. Varoluşumuzun bir boyutudur. Varlığımızın üstünde yaşadığı ikinci boyut mekândır. Bu mekân, bütün bir yeryüzüdür. Varlığımızın aslı ve esası , bedenimizde bulunan ruhumuzdur. Bizim olan, her insanın bağımsız olarak kendisine tahsis edilmiş olan ruh , ezelde vardı şimdi de var ve kendisini bize kabul ettiriyor. O halde gelecekte yani ebediyette de var olacaktır. Mademki halimiz ve duruşumuz budur, peki bu ölmek de neyin nesi? Ölmek dediğimiz şey, canlılığın sona ermesi mi, mevcut hayatın son bulması mı? Yaşamak dediğimiz bu hayatın, yani görünen bu varlığımızın, artık dünyada görünmeyen bir varlığa dönüşmesi midir? El cevap, elbette öyledir. Ya sonrası? Öbür âlem? Bundan sonrası için yorum yapmaya mevcut bilgilerimiz yetmiyor. Bu taktirde İnancımıza ve imanımıza sığınmaktan başka bir çıkış kapımız yok. Bu herkes için böyle. Sonrası dediğimiz alan, inancın ve kabullerin alanıdır. İmanın alanıdır. Bundan sonrası, Amentü’ de gösterilmiştir. Yani diriliş!.. Öldükten sonra diriliş ve uyanış. Zaten bu dünya hayatı için, bir uyku hali, yaşadıklarımıza ‘ gündüz görülen rüyalar’ olarak bakan düşünürlerin sayısı az değil. Bu olguya böyle inanmazsak ne olur? Ölüm ve ölüm ötesine ait soracağımız her sorunun cevabı askıda kalır. Bu taktirde böylesine ciddi ve önemli bir konu çözümsüz kalmaya mahkûm olur. Bu sorunu bir şekilde çözemeyen insan, ya inkâr, ya inanmak zorundadır. Hayat ve canlılık, yani yaşamak, dünya için zamana bağlı, göreceli bir şeydir. Ezelden ebede giden müstakim bir hat var. Kerim kitabımız, bu ve benzer sorulara gayet açık bir şekilde cevap vermektedir. Ruhun diriliği, ebediliği, ölmezliği, öncesizliği ve sonrasızlığı hakkında açıklamalar var. Kendi varlığımız hakkında sorular sormaya alışıp kendimiz hakkında düşünmeye başlamışsak, kendimiz hakkında bilgi edinmek istiyorsak, bir de bu kitaba, yani Kur’an-ı Kerim’e bakmamız gerekir. Ölen nedir? ruhtan ayrılan cesettir. O topraktan oluşmuştu yine toprağa geri verilir. Toprağa giren ve toprağa dönüşen bedenimizdir. Canımız değil. Beden, ruhumuzun kılıfıdır, kınıdır. Ölüm, ruhun kılıfından sıyrılarak ondan ayrılması olayıdır. Ecel denen vade gelince, lâtif olan ruh, bedenden ayrılarak uçar gider. Ezelden ebede doğru sürekli bir yolcu olan ruh, dünya gurbetinde bir süre konaklar, serüvenini tamladıktan sonra ölüm denen bir olayla üstündeki zırhını atarak âlem-i berzaha döner. Ruh, bu üçüncü durağı olan berzah âleminde haşre dek bekler... İlk insan olan Adem’den son insana kadar ‘insanın serüveni’ budur. Bu böyle devam edecektir. Her nefis ölümü bir kez tadacaktır. Demek oluyor ki ölüm; yokluk değil, hiçlik değil, öteye, esas sılaya, ebedi vatana bir terhis teskeresidir. Ölüm, insana bir azatlık belgesinin sunulmasıdır Meşakkat yurdundan gerçek özgürlüğe ruhun kanat çırpışıdır. Ötelere bir geçit, bir köprüdür. Ölümü böyle düşünür ve böyle algılarsak, ondan kaçmanın ve ondan korkmanın bir anlamı kalmaz.
- Vakte Tutunmak
İnsan; var olduğu günden beri hayat denen ince ve uzun, zahmetli ve dikenli bir yolun üzerinde ayaklarıyla yürümektedir. Bu uzun yürüyüşte ilerlerken yere basmak ve gövdesiyle de bir yerlere tutunmak zorundadır. İnsanın bu yürüyüşü, ileriye doğru ve zamana bağlı olarak devam eder. İnsanı, bu yeryüzü yuvarlağında zamana bağlı olarak yürüten bir sahibi elbette vardır. Hem bu vaktin ve hem de bütün vakitlerin sahibi hem içinde yaşadığımız bu mekânın ve hem de bütün mekânların sahibi bir ve tek olan, ulvi ve yüce olan, öncesiz ve sonrasız olan bir varlıktır. O, görünen ve görünmeyen âlemlerin sahibidir, rabbidir. Her insanın bir uzun yürüyüşü vardır ve bu onun dünyadaki bir serüvenidir. Vakıa, her insanın kendine ait bir serüveni vardır. Bu serüven vakt ile kayıtlıdır, sınırlıdır. Bir an gelir, vade tamam olur. Zaman geçip gitmeye, dünya dönüp durmaya devam etse bile senin için serüvenin sonu gelmiştir. Vakit tamamdır ve son nefesle birlikte hayat ve varoluş bu mekân için bitmiştir. Sonrası, bir iman işidir. Zamansız ve mekânsız bir boyutta bekleyen ve sana ait olan, sana özel ruhtur o. 'Sana ruh hakkında sorarlar. De ki: ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir .' Kuran: İsra-85 Ruh, can dediğimiz, hayat veren şeydir. Ancak mahiyetini insanın bilemeyeceği, fakat varlığını hissedip kabul edeceği bir cevherdir. Bir yerlere tutunmak, bir yerlere bağlanmak, aslında bu dünya serüveninde acz içinde olduğunu fark eden insan için kaçınılmaz bir olgudur. İnsan, koca bir yalnızlıktır. Var olmasına vardır ama o tek ve yalnızdır, kimsesiz ve ıssızdır. Vakte bağlı olarak kendinden çıkmak, kendinden kaçmak ister. Bir yere sığınmak ister. Bu kendinden çıkma isteği iki şekilde gerçekleşir: Birincisi kendini unutmak, varlığının ağırlığı altında ezilmemek için kendini süfli olan birtakım iptilaların pençesine bırakır. İçki, esrar, uyuşturucular kullanarak kendini bir an için, geçici olarak unutur. Bu sekr halidir. Yeniden kendine döndüğünde eğer aklı varsa ve derin düşünüyorsa onu hafakanlar basacaktır. Kurtuluşu, ancak kaçışta ve yok oluşta bulacaktır. İntihar eylemi böyle bir ruh halinde ortaya çıkıyor. İkincisi, Ruhun yücelişidir ki bu, nefisten kaçmak için yukarıya doğru ulvi bir çıkıştır. Ruhun terbiye edilmesi demek olan tasavvuf bir bakıma bu nedenle ortaya çıkmıştır. Ruh için, bu dünya bir gurbettir. Bedene giren ruh, insanı da garip yapar. Yolcuların bu yolu yürüyebilmesi için deneyimli rehberlere ihtiyaç vardır. İlk insan hem garipti hem de kendi kendisinin rehberiydi. Önderler, Mürseller insanlık tarihi boyunca hiç eksilmedi. Yol göstericiler, emin ve dost insanlardı. Bir yere, bir yol göstericiye bağlanmak inanan insanı rahatlatmaktadır. Bir yerlere tutunarak yürüyen insan düşmekten kurtulur. Düşmekten kurtulan insan, bu serüveni, bu uzun ve meşakkatli yürüyüşü başarıyla tamamlar. Bu yolculukta yol gösterici yoksa, yalnız başına kalan insan yol yürürken çok yorulacaktır. Hür insan, bu yolda nasıl yürüneceğine yine kendi hür iradesiyle karar verecektir. Meraklısı için birkaç aforizmalar: Yola çıkanlar için gün ışımıştır. Tutunmak isteyenler için dal çoktur. İnsanlar, hiç farkına varmadan vakte tutunarak yol alırlar. Yol göstericiler, her vakit güzergâhlarda beklerler. Hayat, hizmet etmek için verilmiş bir mühlettir. Arayan bulur, tutunan düşmekten kurtulur.

