Harf mi Rakam mı?
- 1 Şub
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 4 Şub
Hikâyeci Nazan Bekiroğlu’nun ‘Lâ’ adlı kitabını Oluk Belen Yaylası’nda okumak nasip oldu. Ne diyor yazar? “Anlatmak, anlamaktır.” Madem öyledir, o halde ‘yazmak’ da düşünmektir. Ben de birçok yazar gibi yazarken düşünürüm. Peki ya ‘okumak’? Okumak hem düşünmektir, hem de görmektir. Okumak, bir şeyin künhüne varmaktır.
Anlatmak, sözle veya sözün yazıya dönüşmesi ile olur. Anlatan, anlatıcı aynı zamanda anlattığı olayı hikâye ediyordur size. Hikâye yazan biri, size bir şeyi harflerin yardımıyla anlatmaya çalışıyordur. Siz ister anlayın, ister anlamayın; o bu işi kendine görev bildiği için yapıyordur. Onun işi budur.
İnsan, söz yardımıyla konuşur. Anlatılacak söz yoksa neyi konuşur insan? Ben de nicedir konuşma, yazma, düşünme ve okuma üzerine yazıp duruyorum hep. Bu dört eylemi insanlık adına da, kendi adıma da çok önemsiyorum. Yazmak mucize, okumak mucize, düşünmek mucizedir; konuşmak dahi büyük bir mucizedir.
‘Âdem’in serüveni’ diyordum, ‘bizim yeryüzündeki serüvenimizin ilk örneğidir.’ Bu serüvende Âdem Havvasız olur mu? Diyalektiğe aykırı... Bu ikisi arasında başlıyor ilk muhabbet, ilk aşk... Aşkın doğması için Âdem’le Havva’nın olması şart. Bir de bu muhabbetin yaşanacağı bir mekân... Bu mekân önce cennettir; sonra yeryüzü, sonra yine cennet olacaktır.
‘Sonsuz bir yolculuğa çıkarken, küreklerini meleklerin çektiği bir sandalda seninle beraber olmalıyım.’
Çoluk, çocuk Toros dağlarında Oluk Belen Yaylası’ndayız. Kendimize ait çardaklı ve iki odalı bir yayla evimiz var. Yaylayı biraz daha ayrıntılı anlatayım: Buradan bakınca, alabildiğine derin ve uzak bir ufku görebiliyorum. Gözlerim müthiş dinleniyor, gördüğü manzaradan keyif alıyor. Şu anda bin ilâ bin beş yüz metre irtifadayız. Deniz seviyesinden yukarı, dağlara doğru, dağların içinde, dağların ortasındayız. Her yer alabildiğine sarıçam ormanı... Her yanımız çam ağaçları ile kaplı. Toros dağları yemyeşil. Karşımda görünen şu dağların ardı, Kayseri... Şair dostum Dr. Ahmet Tevfik Ozan, ‘Dağardı Şiirleri’ni Kayseri’de tabip olarak görev yaparken yazdı. Kendisi aslen Elazığlı, Harputludur. Buradan bakınca dağın öbür yüzünde sevgili Ozan’ı görür gibi oluyorum.
Serin rüzgâr, gâh garbi, gâh poyraz olarak esiyor. Zaman zaman esen bu rüzgâr, giderek bir uğultuya dönüşüyor. Ağaçlar rüzgârın şiddetinden başlarını aşağılara eğmek zorunda kalıyor.
Bu yaylada olsun, başka yaylada olsun, gündüz geceyle örtüşüyor. Güneş, Ay’la öpüşüyor. Bunu görüyor, yaşıyorsunuz.
GECE
Gece, burada kendi ışıklarını yakınca yıldızlardan, sen kendi ışıklarını söndürmelisin ki gecenin künhüne varasın, sırrına eresin. Gecenin o esrarengiz gizemine kaptırasın kendini. Senin cılız ışıkların, gecenin gökyüzünden gelen ışıklarıyla yarışamaz. O muhteşem tabloyu ancak seyre dalabilirsin, saatlerce öyle kalakalarak. Burada sanki zaman yok, sadece ‘an’ var. En iyisi, dur, bak ve seyret bu muhteşem tabloyu!
Küçük bir radyom var. Radyoda ‘Yaylalar içinde Erzurum yayla’ türküsü çalınıyor. Kuşkusuz öyledir. Erzurum, sırtını Palandöken Dağları’na yaslamış büyük bir yayla şehridir. Ben Erzurum’u çok iyi bilirim. Çünkü dört yılım orada geçti. Yüksek tahsilimi orada yaptım. Ne çok sevmiştim bu şehri! Doğduğum topraklara, Urfa’ya çok benziyordu. Bir farkla ki Urfa sıcak, Erzurum o derece soğuktu. Dört yılda dört çetin kış yaşadık. Zaten yazımız hiç olmadı oralarda. Sekiz ay kış, dört ay bahar. Erzurum budur.
Bundan kırk yıl önceki kışları bir düşünün! Metrelerce kar yağardı Erzurum’a. Caddelerde atlı kızaklı faytonlar görev yapardı otomobil yerine. Çarşıya çıktığımızda kulaklarımız, burnumuz donar, bıyıklarımız buz tutardı. Yine de üşümezdik. O soğuklar hiç incitmezdi bizi. Ona göre tedbir alırdık kış günlerinde, orada, Erzurum’da...
Erzurum bir serhat şehridir; bilim adamları, şairler, veliler yurdudur. Sözü için başını vermiş büyük divan şairi Nef’i oralıdır. Mutasavvıf İbrahim Hakkı oralıdır, Alvarlı Mehmet Efe oralıdır. Birinci Meclis’in ateşli hatibi, özgürlük ve demokrasi savunucusu Hüseyin Avni Ulaş oralıdır. Günümüz düşünce adamlarından, Hareket felsefesinin savunucusu Nurettin Topçu oralıdır. Daha sayarsak, isimler uzayıp gidebilir.
HARFLER
Harf ve sayı arasında kalınca tercihimi harften yana kullandım. Oysa bir mühendisim ben. Sayıları iyi bilirim. Sayılar sonsuzdur ama rakamlar, sıfırı saymazsak dokuz adettir. Oysa harfler öyle mi? Bizim alfabede sadece yirmi dokuz harf var. Bunlar işaretlerdir; seslerin işaretleri, remizleri, simgeleri... Çoğu zaman, meramımızı ifade için bu harfler bize yetmiyor. Mevcut harflere bazı harfler daha eklememiz gerekiyor, eski kitaplarımızı rahat okuyabilmek için.
Biz inananlar korku ve umut arasında yaşarız. Yoklar arada bir insanın kalbini korku ve umut. Kimine göre kaypak bir yılandır, insanın koynuna atlar apansız. Kimine göre ürpermek için var olması gereken bir duygudur. Zaman zaman korkulu anlar yaşarız güpegündüz, bazen de rüya âleminde. Ancak Kitab-ı Mübin hemen yetişir imdadımıza.
KELİMELER
Kelimeler, harflerden oluşur. Kelimelerle anlam kazanır varlıklar, isimlerle, adlarla. Kadın deriz meselâ. Bu, Havva’dır Âdem’in zihninde. Bu kelime, varlık âleminde bir resimdir, bir suret yani. Baştan alıcı gözleri, fidan boyu, gümüş bedeniyle Havva... Fettan, yoldan çıkarıcı...
AŞK
Heybetli bir kelimedir kelimeler kitabında. ‘Havva’, müthiş bir isimdir ve ilktir. Kadın, (Havva) şeytan değil, ‘şeytanın evi’ midir? Gel de bu kelimeleri tefsir eyle! Âdem, bu fettan yaratığı seyreder durur... ‘Kelimeler Kitabı’nda, sözlükte, lügatte, kamusta...
Ve kelimeler kitabında, ‘hayret’ ve ‘merak’ dahi vardır.
Göçmen kuşlar haritasız, pusulasız okyanusları aşar. Hayret!
Tohum, bir ağacın tüm bilgilerine sahiptir. Hayret!
Bir kez bir şeyi gördün mü hiç görmemiş gibi olamazsın.
Görüntüsü hafızana kazınır o an.
Hayret!
Suda kendi güzelliğini seyreden kadınların ilkidir Havva
Gölgesi, sureti düşünce suyun aynasına
CENNET
Güzellikler yurdu. Bu güzellikler yurdunda, Allah’ın cemal sıfatının tecellisi vardır. Bütün güzellikler ordadır. Aşk’ın özü, güzelliktir.
TECELLİ
Görünme, asıldan yansımalar diye tarif edilir kelimeler kitabında. Bu dahi önemli bir kelimelidir. Giderek esma talimine başlıyoruz gibi.
Ey kelimeyi sese çeviren ve sesi kelimeye yükleyen Rabbim!
Sen âlimsin.
‘Allahu la ilâhe illâ hu / Âlimü’l-ğaybi ve’ş-şehadeh’.
“Görünen ve görünmeyen âlemlerin âlimi, bileni... Ki ondan başka ilâh yoktur.”
Kelimeler kitabında üç güzel kelime daha var: Rica, Tövbe ve Af.
Işık ardında gölge
Oyun içinde oyun
Tövbe ya rabbim tövbe
Günahlarıma tövbe
Bilerek ettiklerime
Bilmeyerek ettiklerime
Sen, affı seversin
Korkuyorum, ricadayım
Tövbe estağfurullah,
Tövbe!
Kelimeler kitabında önemli bir kelime daha var bizler için. Adı: Korku...
Biz inananlar korku ve umut arasında yaşarız. Yoklar arada bir insanın kalbini korku ve umut. Kimine göre kaypak bir yılandır, insanın koynuna atlar apansız. Kimine göre ürpermek için var olması gereken bir duygudur. Zaman zaman korkulu anlar yaşarız güpegündüz, bazen rüya âleminde. Ancak Kelâm-ı kadim hemen yetişir imdadımıza. Der ki:
“O inanlar var ya, onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.”
Çünkü:
“Lâ tahzen, innallahe meana”. Üzülme, Allah bizimledir.
Fe süphanallah!..
Oluk Belen Yaylası, Kozan
18 Ağustos, 2003