Sükût Suretinde Bir Düşünce Adamı:Nuri Pakdil
- 1 Şub
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 2 Şub
Asıl adı Mehmet Nuri Pakdil. Kahramanmaraş, 1934 doğumlu. Manifaturacı bir babanın tek oğlu. Ne sebeptendir bilinmez, 1984’te ismindeki ‘mim’i yani Mehmet’i mahkeme kararı ile kaldırıyor. Tanındığı gibi Nuri Pakdil olarak kalıyor.
‘Yürü, yürü, yürümelisin. Yürümezsen düşersin’. Böyle diyordu etrafındaki dostlarına Sayın Pakdil. ‘Füsusu’l-Hikem’in sahibi İbn-i Arabî de “En büyük mucize, insanın ayakta durabilmesidir.” demişti yıllar önce.
Kalabalıklarda bir yalnız insan, bir yalnız adam, bir garip adam... Ömür boyu mustarip, ömür boyu yalnız...
Hiç evlenmedi, hiç evi olmadı, dünya evine girmedi. Ama âşık olduğu kesin. Sevdiği kesin. Ama kim o? Bilinmiyor, belli değil. Çünkü kimseye söylemedi. Kimseyle paylaşmadı. Bekâr kaldı, ömür boyu yalnız yaşadı.
Uzun zaman Ulus’taki bir otel odasında kaldı. Buradan Devlet Planlamadaki işine gitti, geldi. Bir ara TBMM’nin arkasında, Güvenlik Caddesi üzerindeki kiralık bir eve taşındı. Ömrünün son zamanlarında ise yeni satın alınan bir evde yalnız yaşadı. “Sükût suretinde”.
Fi tarihinde, Ankara’da, Kızılay’da, bir pasajdaki bir dükkânda kasiyer olarak çalışan bir hatundan söz edilir. Bir hatıra: Bir gün, yazar Zübeyir Yetik ile Kızılay’da gezerlerken Zübeyir Yetik ne yapar, ne eder, üstadı o malum pasaja kadar getirir. Arkasında da “Üstat, bu pasajın diğer pasajlardan sanki farklı bir yanı var ama ben bunu bir türlü çözemiyorum” deyince üstat “Değil mi Zübeyir, ben de öyle hissediyorum” der. Zübeyir yapacağını yapmış, alacağını almış, bıyık altından gizlice gülümsemeye devam eder.
“Güruhun ruhu yoktur.” diyor Pakdil. Güruh yani sıradan insanlar topluluğu.
Kalabalıklar içinde yalnız olmak, “İnsanlar içinde en yalnız insan” olmak, bu bir çile midir? Evet, öyledir. Eskiden dervişler, çile çıkarırlardı bir hücrede kırk gün kırk gece yalnız kalarak. “Halvete girmek” diye de tarif edilir tasavvuf dilinde. “Halvet der encümen”. Bu çok zor bir eylem ama pişmek için, hamlıktan kurtulup olgunlaşmak için bir yol, bir yöntem.
İnsan zaten, haddizatında yalnızdır. Yok yok, yalnız değildir. Ya nedir bu yaman paradoks, bu yaman çelişki? İnsan, her zaman, Yaratıcıyla, her an Allah iledir. Her dem, her saniye...
Yalnızlık, bir makamdır çünkü. Büyük ve yüce bir makam...
Zamanımızın, coğrafyamızın eşsiz yalnızları; Bediüzzaman’dır, Nurettin Topçu’dur, Sezai Karakoç’tur, Nuri Pakdil’dir. Onlar büyük yalnızlardır, büyük mustariplerdir. Bir Hizmeti yerine getirebilmek için evlenmemiş, çoluk çocuğa karışmamışlardır.
Sükût, önemli bir terbiye usulüdür. Bir eğitim yöntemidir. İnsanın dört önemli eyleminden biridir sükût. Okumak, yazmak, konuşmak ve susmak... Yani sükût.
Susmak, soyut olan her şeye bir önsöz hükmündedir. Soyut olma hali, mücerrede doğru gidişin ilk durağıdır. Susmak ve bir süre hiç konuşmamak, sükût ve sessizlik.
İnsan susarken, aslında düşünüyor, zikrediyor haddizatında. O susarken kiminledir, bu bellidir zaten. Onun eli, bir işle uğraşsa da gönlü dostu iledir. ‘Dest be kâr u dil be yar’ diyor büyük nakkaş Bahaeddin...
Edebiyat dergisi; dört sayfalık, gazete boyutunda, siyah beyaz ve salt edebi ürünlerin yayınlandığı, Nuri Pakdil’in Ankara’da, Küçük Esat yokuşu, Demirciler pasajındaki tek odalı mütevazı bir büroda, 1969 yılında arkadaşları ile beraber çıkarmaya başladığı bir edebiyat dergisinin adıdır. İslami duyarlılığı olan kalemlerin toplandığı bu derginin başyazarı ve baş mimarı Nuri Pakdil’dir. Yol arkadaşları; Erdem Beyazıt, M. Akif İnan, Rasim Özdenören’dir. Sonradan Cahit Zarifoğlu, Alaettin Özdenören ve Osman Sarı da katılacaktır bu uzun yürüyüşe. Bu yürüyüş, bir edebiyat eylemidir. Bir “tecimsel etkinlik” değildir.
Bu kadro, ta Maraş lisesinden beri beraber ve ortak hareket eden bir kadrodur. Önce Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sundan, sonra da Sezai Karakoç’un Diriliş derisinden koparak kendi dergilerini yani Edebiyat dergisini kurdular.
Nuri Pakdil, yazılarını aşırı denebilecek bir tarzda yeni Türkçe veya bir başka deyişle Öz Türkçe ile yazmış, kullandığı dil yüzünden sağ kesimin ve İslami duyarlık taşıyan kimi yazarların tenkidine uğramıştır. Şüphesiz Nuri Pakdil’i, kullandığı dil konusunda etkileyen kişinin deneme yazarı Nurullah Ataç olduğu bilinmektedir.
Dergi, her ay muntazaman çıktı. Arkasından, dergide yazanların kitapları yayınlanmaya başladı. Cahit Zarifoğlu’nun ‘Yedi Güzel Adam’ı, Erdem Beyazıt’ın ‘Sebep Ey’i, M. Akif İnan’ın ‘Hicret’i ve Alaattin Özdenören’in ‘Güneş Donanması’, derginin yayınları arasında çıkan önemli şiir kitaplarıdır. Yayınlanan bu kitaplar, o dönem içinde çok ses getirdi.
Edebiyat dergisinde 1974, 1975 yıllarında benim de şiirlerim yayınlandı. 1976’da Mavera dergisi çıkmaya başlayınca -ki Edebiyat ’tan ayrılan arkadaşların çıkarttığı uzun soluklu bir edebiyat dergisidir- orada yazmaya başladım.
Nuri Pakdil bir eylem adamıdır. Sözü sahihtir. Sözle oyun oynanmaz. Şiirde bile kelime oyunları hoş karşılanmaz. Oyun yok, kelâm var. Sözü, eğip bükmeden dosdoğru söylemek gerekir. Yalın ve çıplak haliyle söylemek esastır. Söz ağızdan çıkar, ses olur, gök kubbede yankılanır ve asla kaybolmaz.
Biz insanlar, hepimiz, her sözümüzden, konuştuğumuz her kelimeden hesaba çekileceğiz. Başıboş bırakılmadık ve yalnız değiliz. Bizim bir sahibimiz var kuşkusuz.
‘Yedi Güzel Adam’ diye tesmiye edilen insanlar, İslam medeniyetinin yeniden dirilişinde, yazarak, koşarak birer amele gibi çalıştılar. Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt, Akif İnan, Cahit Zarifoğlu, Alaettin Özdenören ve görünmeyen ‘saka’ Hasan Seyithanoğlu. Bu yazarların hemen hepsi ya Maraşlıdır ya da yolu bir şekilde Maraş’la kesişmiştir. Sezai Karakoç, ortaokulu parasız yatılı olarak Maraş’ta okumuştur. M. Akif İnan Urfalıdır ama annesi Maraşlıdır ve kendisi, 1958’de Urfa Lisesi’nden Maraş Lisesi’ne sürgün gitmiştir. Alaettin Özdenören, Rasim Özdenörenin ikizidir, ikisi de Maraşlıdır. Bu ekip daha lise sıralarındayken ‘Hamle’ dergisini çıkaran Nuri Pakdil’le tanışmışlardır. Pakdil, bu yazar ve şairlere lise yıllarından itibaren ağabeylik yapmıştır.
Nuri Pakdil, hayatının bütün safhalarında muhalif bir tavır ve devrimci bir duruş sergilemiştir. Bu tavır, çağa karşı, Batı medeniyetine karşı, kendi öz medeniyetimizi, uygarlığımızı savunma adınadır. Öyle ki, bir yazısında şöyle der: “Batıya baka baka boynumuz tutuldu. Dönüp kendimize bakamıyoruz bile.”
O hiç telefon taşımadı üstünde. Hiç bilgisayar kullanmadı, hiç televizyonu olmadı. Otomobili de yoktur. Muhtemeldir ki, bir sürücü ehliyeti de olmamıştır.
Bütün bunlardan sonra birkaç hatıraya geçebilirim.
İlk defa bürosunda yüz yüze karşılaştığımız yıl, 1975’ti. Gıyaben beni biliyordu. Çünkü şiir göndermiştim, dergide yayınlamıştı. O tarihlerde ben Adana’da DSİ’de işletme mühendisi olarak çalışıyordum. Başmühendisimiz Maraşlı Yusuf Büyükdereli idi. Ankara’ya DSİ Genel Müdürlüğü’ne birlikte geldik. Yusuf Bey’e ‘Ben Nuri Pakdil’e gideceğim’ deyince “beraber gidelim, zira benim Maraş Lisesinden sınıf arkadaşımdır” dedi. Gittik. Karşılaşınca sanki lisedeymiş gibi çok samimi bir şekilde ‘Ooo, Nuri nasılsın yav?’dedi. O da ‘İyiyim Yusuf, ya sen?’ diye karşılık verdi. ‘Uzun zamandır görüşemedik. Burada ne işle meşgulsün?’ diye tekrar sordu Yusuf Bey. Nuri Pakdil de gayet rahat bir şekilde “Dergi çıkarıyoruz arkadaşlarla. Edebiyat dergisi, hiç görmedin mi?’ diye yanıtladı. ‘Yok, bilmiyorum’ dedi Yusuf Bey. ‘İyi, bari çok satıyor mu, nasıl, para kazanıyor musun?’ diye ekleyince, Pakdil: “Burası bir tecim evi değil. Biz de tecimsel işlerle uğraşmıyoruz’. Dedi. Yusuf Bey bozuldu fazla kalmak istemedi. Bu cümle ona azar gibi gelmişti. Müsaade istedik. Çıktıktan sonra bana dönerek ‘Bu bizim Nuri delirmiş, arkadaş! Yahu bu ‘tecim’ de ne demek şimdi, ha?’ diyerek hayretle yüzüme baktı. Bu diyaloga hem üzüldüm hem de içimden kıs kıs güldüm. Birbirini hiç anlamayan iki hemşeri... Biri üstat olmuş, parayla pulla ilişkisini kesmiş. Diğeri saf, normal, sıradan bir devlet memuru... La havle ve la kuvvete illa billah...
Bir gün Rasim Özdenören, rahmetli Erdem Bayazıt ve rahmetli M. Akif İnan’la birlikte Nuri Pakdil’i evinde ziyaret etmeye karar veriyorlar. O tarihlerde Pakdil, Türkiye Büyük Millet Meclisinin arka sokağındaki bir evde ikamet ediyor. Yaz günü, hava sıcak, bir de karpuz almışlar. Sokak kapısının önüne gelince dördüncü katta oturan Nuri Pakdil’in evinin penceresinin açık olduğunu görmüşler. Akif İnan “Üstaaazzz!” diye seslenmiş, Nuri Bey de içerden “Hooooppp” diye yanıt vermiş. “İyi, dedik” diyor Rasim Bey. Dört kat çıktık. Elimizde karpuz, üç kişi, kapının açılmasını bekliyoruz. Bekle, bekle, tık yok. Adam kapıyı bir türlü açmıyor. Evde olduğunu bilmesek geri dönüp gideceğiz. Tam yirmi dakika bekledik. Birden kapı açıldı. Karşımızda Nuri Pakdil. Grand tuvalet, takım elbisesini giymiş, kravatını bağlamış, saçları taranmış, sakal tıraşı olmuş, ayaklarında parlak rugan ayakkabı olduğu halde bizi karşıladı. “Üstat, kapıda bekleye bekleye üç ağaç olduk, ne bu hal? Bizi niye beklettin?” deyince, verdiği cevaba bakar mısınız? “Eee bayım, sizi ütüsüz elbiselerimle karşılayamazdım ya!”
Ve yıllar sonra... Sene 2013, aylardan Nisan. Ankara’dayız. Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki Bey, bir şairler ve yazarlar müzesi kurmayı aklına koyduğunu ve bu projeyi de benim yürütmemi düşündüğünü söyledi. Böyle bir teklifi kabul edip etmeyeceğimi sorunca memnuniyetle kabul ettiğimi beyan ettim. Çalışmalara başladım. Bir, iki yıllık bir süre istedim. Muhtemelen 2015’ün Mayıs ayında açılışını yapabileceğimizi söyledim.
Ankara’da, Fatih Kitapevinin sahibi Maraşlı Fatih Yurdakul, Nuri Ağabey’in hem iyi bir dostu hem de mürididir. Başkan Veysel Tiryaki, Nuri Ağabey’i yakından görmek ve tanımak isteyince bu işi Fatih’e havale ettik. Hamam önündeki tarihi konaklardan birinde, bir kahvaltı sofrasında bir araya geldik. Buradaki konaklardan birini Şair ve Yazarlar Müzesi’ne tahsis edeceğini muştuluyor Veysel Başkan. Kendisini de Ankara’da Edebiyat Dergisi’nin kurucusu bir yazar olarak müzeye alacağımızı söyleyip bunun için özel müsaade istiyoruz. Bizi kırmıyor. Tamam diyor. Sayın Pakdil seksen yaşın üstünde. Hâlâ dinç, hala heyecanlı... Çağrılınca davetlere gidiyor. Anadolu’yu dolaşıyor. Artık cebinde bir telefonu da var.
Çok konuşmuyor, susuyor, dinliyor, yine sükût suretinde görünüyor.
Nuri Pakdil; Şair , mütefekkir, deneme ve oyun yazarı. İstanbul Hukuk Fakültesi mezunu. Bir döneme damgasını vurmuş, Kudüs Şairi. 2019 yılında, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’nde, edebiyat dalındaki ödüle, yerli düşüncenin egemenliği adına ürettiği kırkın üstündeki özgün eserlerinden dolayı laik görülmüştür.
Nuri Pakdil, 18 Ekim 2019 da 85 yaşında Ankara’da vefat etmiştir. Mezarı, Tacettin Dergâhı haziresindedir.