top of page

| Eve Dönen Oğul: Mehmet Atilla Maraş | Metin Önal Mengüşoğlu |

  • 1 Şub
  • 6 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 4 Şub

Urfa'nın 40 yıl evvel Batı'ya gönderdiği oğullarından birisidir Mehmet Atilla Maraş. Onu yetiştirenler, eğitenler, hocaları, öğretmenleri muhtemeldir ki şimdi şehrin kabristanında yatmaktadırlar. Urfa'nın minik bir evladı iken belki de trahom kol geziyordu şehirde... Veremli kızların öksürükleri yükseliyordu. Şark çıbanına sebep olan sinekler, birçok evin kapısına konuk oluyordu.


Mehmet Atilla kış günleri okula vardığında, pabuçlarında ille de bir topak mahalle çamuru oluyordu. Yazın ise kumdan ince tozları taşıyıp okul bahçesine bırakıyordu çoğu zaman. Baraj inşaatında çalışan Antalyalı mühendisin güzel kızı da elbette yüzü yerine onun pabuçlarına bakacaktı böyle durumlarda.


Antalyalı güzel kız nerededir şimdi, kim bilir? Yaşlanmıştır. Atilla'nın da büyüyünce tıpkı babası gibi mühendis olduğundan haberli midir, bilinmez.


O tarihlerde şehirdeki trahomlu çocuk, veremli kız, asfaltlanmamış sokak sayısını bilen kalmış mıdır? Ahali, kaç katlı binayı apartman sınıfından sayıyordu acaba? Fayton ve at arabalarının çıngıraklarını işitmeyen mahalle var mıydı?


Dünya değişiyor. Haşlanmış ve güneşte kurutulmuş buğdayı öğüten taş değirmenler, artık kepekle bulguru ayrı haznelere akıtıyor. Değişen dünya değirmeninin kocaman taşları arasında da insanlar öğütülüyor bugün. Şimdi ey Urfa; Türkiye'min en cömert şehri, söyle bana, yüzüne bak şu vefakâr evladının ve söyle! O da değişmiş mi? Değirmen onu kepek haznesine mi, yoksa bulgur haznesine mi yuvarlamış? O, şehrini terk ettiğinde, hani arkasından dualar etmiş, sular dökmüştünüz. Sizleri yanında kendisiyle birlikte taşıyıp götürememişti elbette. Lakin size dair tüm sevdaları onun kalbindeydi her vakit; yanından hiç ayırmamıştı.


Bak yüzüne, o hala senden koptuğu günkü gibi, en az o kadar mümin ve şairdir!


Eve dönen bu oğlunu tekrar bağrına basacak mısın? Koklayacak mısın onu? Tıpkı 40 yıl evvel yaptığın gibi, havanla, suyunla, yemişlerinle ve en önemlisi tüm mukaddesatın ve maneviyatınla besleyecek misin onu?


Kırk yıl evvel bu İbrahim ülkesinde, şairin Yeryüzü Coğrafyam dediği bölgede ne vardı? Bir merkez-taşra çekişmesi söz konusu muydu? Evet öyleydi. Buralar sanki yeryüzünün kazandibi idi. Batı ise kaymağı... Mahrumiyetlerin ve mecburiyetlerin sevki tabiisi ile yaşamak zorunda kalan taşralı insan, çareyi mukadderatın manevi motivasyonuna sığınmakta buluyordu. Başına gelen ve gelmeyen her musibeti tevekkülle karşılıyordu.


Mehmet Atilla Maraş, taze bir üniversite öğrencisi iken, sonradan kendisinden daha meşhur olan Aney şiirini kaleme almıştı. Bu şiir taşranın merkeze bir ihtarı, bir ikazı mahiyeti taşır. Yüzüne değil onun ayakkabılarına bakan Büyük Şehir Kızlarına, bu küçük ama kutsal şehirden gönderilmiş ve beyaz haberler taşıyan bir posta güvercinidir. Hem kastlar, sınıflar, şehirlerarası bölünmüşlüğe bir reddiye, hem de bu bölünmüşlüğün ideolojisine bir kafa tutma tavrıdır bu şiir... Aney şiiri, evet yalnızca bu şiir iyi tahlil edildiğinde, Anadolu'nun saf, temiz, bozulmamış, mümin insanları hakkında yeterli duyarlık sahibi olursunuz. İmkânsızlıkların tevekkülü ve çalınmış nimetlerin isyanını birlikte taşır bu şiir. Bence Mehmet Atilla Maraş şiirinde Aney, ciddi bir röper noktasıdır. Bu nedenle de üzerinde başlı başına çalışmalar yapılmalıdır.


Konumuza tekrar dönersek, ülke Tek Parti vesayetinden kurtulalı on yıl olmuştu ki, bu kez bir ihtilalle başbakanı ve iki bakanı idama mahkûm edildi. Halka rağmen sürdürülen siyasal, sosyal ve tarihsel söylem ile gelenek ve yüzlerce yıllık alışkanlıklar arasında sıkışan halk hem maddi hem manevi bakımdan perişan bir vaziyetteydi.


Mekteplerdeki öğreti ise taşralı mümin insanların kalbindeki inanç ve ilkelere çok yabancıydı. Öğrencilerin hiç birisi, takmak zorunda kaldığı şapka ve kravattan memnun gözükmüyordu.


Urfa'nın yetiştirdiği vefakâr evlat Mehmet Atilla, ilk gençliğini, inançlarını, dünya görüşü ve sevdalarını işte böylesine karmaşık çatışmaların yaşandığı bir ortamda idrak ediyordu ilk kez. Hoca ile öğretmenin farklı ve karşıt söylemlerini ölçüyor, biçiyor ve karar veriyordu: mümin bir şair olacaktı.


On altı, on yedi yaşlarında iken bir dergi çıkardı: adı, Balıklı Göl. Yalnızca bu derginin adı bile Halilürrahman Dergâhı'na, modern anlamda bir eklemlenme çabasının bir parçasıydı. Yani o, safını çoktan seçmişti; tarafsız birisi değildi: Müslüman'dı ve şairdi. Merkezin, çevrenin, mektebin dayattığı statükoya bir karşı duruş tavrı / edası vardı bu çıkışta. Şiirinden iki örnek okuyalım:


Ben bir afat çocuktum

Ağacın dallarına

Her canlının kılcal damarlarına

Özsuyu yürütenin adıyla


Bir zaman senin baban

Güne gebe bir gecenin seherinde

Yatağına girdi besmeleyle

Salih evlat oluşun çün bundan


Bu salih evlat, yolu yokuş, ardı kale, önü göl olan mütevazı bir Urfa evinde mümin bir genç şair olmuştur artık. Kısa sürede edebiyatın büyükleri tarafından, tanınmış ve dikkate değer bulunmuştur. Artık Varlık, Türk Yurdu, Hareket, Edebiyat, Mavera gibi ülkenin belli başlı dergilerinde şiirleri yayınlanmaktadır.


Daha ilk gençlik yıllarında karar verdiği poetikasından asla inhiraf etmemiştir. "Şiirimin sınırları, dünya görüşümün sınırları içindedir" der. "Gerçek hayatta olmayan, tahakkuku imkânsız olan şeyleri şiirimize sokmak adeta yasaklanmış gibidir" derken, Kuran-ı Kerim'in Şuara Suresi'ndeki son ayetlerine atıfta bulunmaktadır.


Hayatının ilk yıllarında iş konusunda küçük tereddütler yaşasa da - ki bu krizler ona müspet katkılarda bulunmuştur- bürokratik kademelerde aşağıdan en yukarıya kadar alnının teriyle çıkmasını bilmiştir. Ancak yükseldiği hiçbir mevki, onu inancının ve şiirinin izleğinden kopartamamıştır. O, "Zulme karşı ilk karşı çıkan, şairlerdir" der. Nitekim Şanlıurfa Milletvekili sıfatıyla TBMM'de İnsan Hakları Komisyonu'nda yer alması manidar değil midir?"


Uzun bir şiirinin Koşu alt başlıklı bölümünde şöyle dizeler vardır:


Yeryüzünde canlı ve cansızı

Gök kubbeyi, ayı ve yıldızı var edenin

Kuşa uçmayı öğretenin

Atom çekirdeğine bir düzen verenin

Her şeyi zaman ve mekân ötesinden bilenin

Emir ve yasaklarının

Ve kesin yasalarının toplandığı

Bir somut kitaptan öğrendik her şeyi

Her yanımıza sevgi kuşandık geliyoruz


Mehmet Atilla Maraş'ın çok önemli ve değerli bulduğum bir özelliği de şudur. Hayatının ilk yıllarında iş konusunda küçük tereddütler yaşasa da - ki bu krizler ona müspet katkılarda bulunmuştur- bürokratik kademelerde aşağıdan en yukarıya kadar alnının teriyle çıkmasını bilmiştir. Ancak yükseldiği hiçbir mevki, onu inancının ve şiirinin izleğinden kopartamamıştır. O, "Zulme karşı ilk karşı çıkan, şairlerdir" der. Nitekim Şanlıurfa Milletvekili sıfatıyla TBMM'de İnsan Hakları Komisyonu'nda yer alması manidar değil midir? Ayrıca özgürlükler uğruna mücadele veren sağ-sol ülke aydınları arasında, adliye koridorlarında yine onu görmekteyiz.


Ne diyordu Şehremini şiirinde:


Hüznün son dalgın kuşları geçiyor

Bir akşam serinliğinde şehrin üstünden

Cihetsiz kavisler çizerken gök kubbede

Ben gecenin önünde

Kıyama durmuş bekleyen

Ellerim şehrin üstünde

Gözlerim kenar mahallenin yetimlerinde


Ülkedeki İslami cereyanların, Büyük Doğu ekolünün, Anadolucu Hareket'in ve Diriliş ‘teki medeniyet soluğunun tümünden nasibini almış, mümin bir şairdir Mehmet Atilla Maraş. Ancak onun şiiri hiç birisinin izinden gitmemiştir. Onun hayat boyu terk etmediği bir kimliği vardır: Urfalılığı, taşralılığı... O, mahalli özellik ve güzellikleri hiç unutmamış ve terk etmemiştir. Nereye yükselirse yükselsin, bu ilk kimliğine ihanet etmemiş, asliyetini hep hatırlamıştır. Bu sebepten o, bu kimliğin gereği olan özgün bir şiire imza atmıştır. Ama asla mahalli kalmamış bütün evrensel imkân ve soluklara da açık olmuştur. Onun şiirinde geleneğin erişilmez lezzetinden tatlar mevcuttur. Ancak Türkçe şiirin bütün yeni imkânlarından da haberdar olan şair, kendisine bırakılmış dar alanda, bir Mehmet Atilla Maraş şiirini var etmeyi başarmıştır. Doğudan Batıdan Ortadoğu’dan adlı kitabından başlayarak Adanmış Şiirler'e kadar 7 kitabında da mısra mısra, kelime kelime, hep o sahih imanın, ona ait muazzam medeniyetin Mehmet Atilla Maraş'ça söylenişine şahit olmaktayız.


Nükte ve hikemiyatı en yüksek dozda tuttuğu kimi şiirleri bu iddiamıza daha kolay destek verecektir. İşte örneği:


"Bak şimdi ben Müslüman'ım ya yavrum Müslüman, yani tahammül gücü yüksek Hani "piyangolarımız millidir" diyor ya İsmet Buna bir de oynanan oyunları katıyorum"


Bir sanat ürününü değerli kılan, elbette ki ustalık, hüner, maharet ve marifetin yanı sıra başkalarından farklılığı ve kendine mahsusluğun öne çıkmasıdır. Bir şiire "şiir" demek başka, Mehmet Atilla Maraş Şiiri demekse daha başkadır. Az önceki örneği destekler mahiyette bir iki örnek daha zikretmek yararlı olur:


Bir iz ki bozulmadan kalır gelir bu çağa düşer

Kurt oltayı kemirir balıklar ağa düşer

Ezelden ebede yolcu hüzün gece ve gündüz

Yorulmuş sevgi uzun yürüyüşten kucağa düşer


Derdini ah şiir ile tasvir ne mümkün Mehmet

Sırat-ı müstakimden şükür bir inhirafımız yoktur


Şimdi de bence en tipik olan örneği sunuyorum:


artık birey bir rey'dir diyenleri anlamıyorum

topluma ve eşyaya çocuk gözü ile bakıyorum

dağlar ne küçük o heybet dağı

evler ne nokta ne renk ne oda

şimdi düşünebiliyorum

görülmeden görülen canlıları


Bu dizeleri özellikle seçtiğimi düşünenler çıkar mı bilmem. Ancak iddia ediyor ve diyorum ki, Mehmet Atilla Maraş hiçbir şiirini, hiçbir dize veya kelimesini zuhurata bırakmamıştır. Rastlantılara yer yoktur onun şiirinde. Uhrevî kaygı, hesap endişesi hiçbir zaman hafızasından çıkmamıştır; ihmale uğramamıştır. Bu durumda kimliğini ibraz eden kişi mümin bir şairden başkası olmamıştır.


Sözü çok fazla uzatmaya heves etmeyeceğim. Urfa bu sadık evladını canı gönülden bağrına bassın istiyorum. Çünkü o, aslına hiçbir vakit ihanet etmedi diyorum. İşte bu sözlerimin numunesi:


Oysa bilirsin ki bütün varidatım sensin

Tanıdım tanıyalı bu acı hayatım sensin

Bütün soy güzellik, som altın, saltanatım

Yazdığım şiir, inandığım fikir, sanatım sensin


Resmine her baktığımda, gülümseyen yüzünün ardında, Rabbinden başka kimseyle paylaşmak istemediği derin acıların varlığını hissediyorum. Ne diyeyim sevgili dostum, Allah acılarını azaltsın, çünkü O seni kalbinden görüyor.






bottom of page