Bu sitede ara
Boş arama ile 80 sonuç bulundu
- Sanatta Hayret Durakları
Sanat eserleri, soy zekanın eserleridir. Bir mimar bir mermeri, bir şair bir şiiri, üstün zekâsının ve ilhamının yardımıyla şekillendirir. Şair ve mimarın ortaya koyduğu esere bakan saf akıl, zaman zaman hayrete düşmekten kendini alamaz. Demek ki eserde estetik bir formda ortaya çıkan zekâ, insanoğlunu ‘hayret’ duraklarında bırakır. Yeryüzü, gökyüzü ve bütün bir evren bütünüyle harika bir sanat eseridir. Düşünce sahipleri için evrenin her bir parçasında bin hayret gizlidir. Tabiatın güzelliği ve ahengi üzerinde düşünmek, insanoğlunu binlerce defa hayret ettirir. İnsanların zaman zaman yaşanan hayattan kaçarak sanatın alanlarına sığınmalarının tek sebebi, maddi dünyanın insan ruhu üzerindeki dayanılmaz ağırlığı ve baskısıdır. Maddi dünyanın baskısı altında kalarak ezilen ve sıkılan insan ruhu, hür ve bağımsız olmak arzusuyla tabiatın bağrına doğru koşar. Tabiatta, insan ruhunu tatmin eden bir sır gizlidir. Bu sır insanı kendine doğru çeker. İnsan ruhunun zaman zaman madde ötesi ve madde üstü bir yerleri arzulaması, ruh denen varlığın, esas itibariyle bu dünyaya, bu maddi dünyaya değil de onun madde ötesi bir dünyaya aidiyetinden ötürüdür. Ruh, yapısı itibarıyla madde üstü lâtif bir varlıktır. Bu maddi âlemde adeta bir misafirdir. Her ruh, gezgindir, göçmendir. Belirli bir süre yabancısı olduğu bu dünyada, belli bir zırh içinde bir serüveni yaşayacaktır. Sonra günü ve zamanı geldiğinde taktir edilmiş olan bir ‘an’ da zırhından soyunarak asli vatanına hicret edecektir. Çünkü ruh, bu dünyada muhacirdir. Her insanın ruhunda sanata dair bir yan bulabiliriz. İnsan bu yönünü geliştirdikçe, bir takım sanat faaliyetlerinde bulunabilir. İnsanoğlu, sanat adına yapıp ettikleriyle en büyük sanatkâr olan Allah’ı aklından ve hatırından çıkarmadıkça ona rakip olmaya iltifat etmez. İnsanın sanat adına yaptıkları, bir modelden hareketle bir taklit hareketidir. Ancak buna rağmen sanat adına birtakım eserler ortaya koyan insanın, kendi nefsini kutsaması, kendini aşırı derecede önemsemesi, acınacak bir haldir. Yaratıcının verdiği bir takım imkân ve kabiliyetlerle, onun koyduğu kanunlar doğrultusunda sanat faaliyeti yapan, bir takım sanat eseri ortaya koyan sanatçının hali güzel bir haldir. Edası güzel bir eda, tavrı güzel bir tavırdır.
- Sanatta Yabancılaşma Ve İslâm
Toplumdan kaçış, yabancılaşma, isyan ve başkaldırı, hippiliğin doğuşu, bir yerde sanayi toplumu olan batının kaçınılmaz bir sonucu olacaktı. İçinde bulundukları maddeci düşünce sistemi, sınıflı ve doğal olarak çatışmalı bir toplum yapısına sahip oldukları tarihsel özgeçmişleri, onları Karl Marksın eliyle tarihlerini materyalist bir yoruma mahkûm etti. Batı için bu gidişat kaçınılmazdı ve bir çöküşe gebeydi. Böyle bir toplumun çöküş haberini, Alman bir tarih filozofu olan Oswald Spengler yıllar önce yazdığı “ Batının çöküşü ” adlı eserinde veriyordu. Batı insanının önemli bir kısmı bu gün tanrıtanımaz (ateist) bir konumda bulunuyorsa elbette bunun bir takım sebepleri vardır. Allah; yarattığı evren, dünya ve insanlarla kendi varlığını apaçık ispat ediyor. İnsan, kendini ve yaratıcısını tanımakta güçlük çekiyor ve bu tanıma mesuliyetinden kaçıyorsa bu sorumsuzluk onu kurtarmayacaktır. Batı insanını bugün tanrıtanımazlığa kadar götüren nedenleri, kadim Yunan kültüründe, o kültürün putperest ve çok tanrılı bir din anlayışında aramak gerekir. Rönesans ve eski kaynakların ihya edilmesiyle birlikte batının sonuçta bu noktalara kadar gelmesi mukadderdi. Çünkü temelde Grek düşüncesi, tanrılarla insanlar arasındaki savaşı kendilerine bir hayat anlayışı olarak benimsemişlerdi. Günümüzün önemli bir düşünürü olan Alman Friedrich Nietzschze,(Niçe) ‘Tanrıyı öldürmeli ki insan özgür olsun.’ Diyordu. Tanrının yerine insanın nefsi, benliği tanrılaşsın ve sonunda ‘Üstün insan’ haline gelsin. Bu tür düşünceler, sanat ve edebiyat felsefelerinin yakın geçmişteki dayanaklarıdır. Mümin bir sanatkârın, bu açıdan batının bütün sanat ve edebiyat telakkilerine, edebiyat ve sanat ürünlerine, sanat akımlarına şüphe ile bakması doğaldır. İslâm düşüncesinde realitenin varlığı ve onun insanlar tarafından kabulü, ancak bir ölçü iledir. ‘ Doğru ’ ve ‘ Yanlış ’ kavramları, her insanın gerçeklik anlayışına göre değişebilir. Nihayet bu anlayışlar, birer kabulden ibarettir. İslam inancına göre helâl ve haramlar belirlenmiş olduğundan bir fiilin doğru veya yanlış olarak kabulü, onun haram veya helâl oluşuyla ölçülmektedir. Dünya hayatında iyiyi veya kötüyü talep etme iradesi insanın eline verilmiştir. (Cüz’i irade) İnsanlar, yarın ancak kendi elleriyle yapıp ettiklerinden sorumlu olacaklardır. İslam, insanı hem zaaflarıyla ve hem de sahip olduğu kuvvetleriyle ele alır. İnsan, düşkünlüğünden ötürü horlanmaz. Bundan kurtulması için yardım edilir. İslam, bütün zamanların dinidir. Batı düşüncesinde insana bu tarz bir yaklaşım sürekli değildir. Batı düşüncesine göre insan doğarken günahkâr doğar. Onun günahından arınması için kilisede vaftiz edilmesi gerekir. İslâm inancındaysa böyle bir şey yoktur. Her doğan insan fıtrat üzre günahsız doğar. Hayat, zıtların varlığı ile kaimdir. Doğal denge, bu zıtlar arasındaki çekimden doğar. Sevgi nefret, erkek dişi, gece gündüz gibi ... İnsanın hayattaki hedefi, zamanı şu veya bu şeklide yaşayarak tüketmek değildir. İnsanın nihai amacı, yaşadığı hayatın yüceltilerek güzelleştirilmesi olmalıdır. Sanatın gayesi de budur, ilmin hedefi de budur. İnsanı alçaltan her düşünce çirkindir. İnsanı yücelten her eylem güzeldir. Evreni çepeçevre kuşatan yasalar, insanı da kuşatmaktadır. Doğru bir sanat anlayışı, bu gerçeği de görmek zorundadır. Hayat; sadece ekonomiden, sadece cinsellikten ibaret değildir. Hayatı, sadece bu boyutları ile algılayanlar eksik algılıyorlar. Hayatı bu şekilde algılayış, aldatıcı ve noksan algılayıştır. Bu algılayıştan yola çıkarak yapılan sanat, noksandır. Eşyayı öne çıkarıp insanı ve onun ruh dünyasını arka plana iten sanat anlayışları yetersizdir. İnsanı ve eşyayı putlaştırmadan yapılan sanat, fıtrata uygun bir sanattır. İslâm düşüncesinde sanat anlayışı, hayatı bütünüyle kucaklar ve kuşatır. İslâm, sanata bütüncül bir anlayışla bakar. Varlık ve oluşu, güzel bir üslupla bütüncül olarak yorumlar. İnanan insan; bugüne kadar ortaya çıkan eserlere bakarken, kendi bakış açısını ve tavrını belirlemekle yükümlüdür. Allah, inancı ve Allah fikriyle bağlantısını koparmış her sanat akımı, her düşünce sistemi, her yaklaşım ve her yorum eksiktir. İslâm’ı, inanç olarak kabul etmiş bir sanatkârın, insana, doğaya, olaylara ve eşyaya bakışı farklı olmalıdır. Evren ve insan, biri büyük, diğeri küçük birer âlemdir. Her devirde ve bütün zamanlarda mümin sanatkârlar, bu iki âlemin doğasının bir olduğunun bilincinde olarak eserlerini vermeye çalışmışlardır.
- Sanattan Fayda Ummak
Kimi sanat adamları dünyayı olduğundan daha güzel gösterme çabasına girerler. Bunun için renklerin, ışığın, şekillerin ve seslerin imkânlarından yaralanırlar. Bütün çabaları insanları güzel olanla tanıştırmaktır. Sanat çabaları sonunda ortaya bir takım eserler çıkar. Bu eserlere insanların maddi bir değer biçmesi çoğu kez bizi yanıltır. Sanatkâr, eserine paha biçmekten uzak durmalıdır. Böyle bir çabaya girmesi hem kendini hem de eserinin değerini küçültür. Çünkü sanatkâr, faydacı olmaktan çok estetiğe yakın olmalıdır. Fayda ve güzellik, biri birine zıt olan iki kavramdır. Sanat alanında estetik kaygı ve heyecanlar sürekli vardır. Bu kaygı, yerini faydacılığa, para ve üne kavuşma arzusuna bıraktığı an, sanat eseri eser olmaktan çıkar, ucuz işporta malına döner. Çünkü sanat bir amaç için yapılır. Ancak amaç, büsbütün para kazanmak adına olursa bu çabaya da sanat çabası ve sanat faaliyeti demek olmaz. Sanatkâr; gözünü güzeli görmeye, dilini güzel söz söylemeye, kulağını güzel sesler duymaya, açan adamdır. Gayesine ulaşan sanat çabaları, duygusal bir oyalanış olmaktan çıkar. Duygunun ne olduğunu bize, hayattaki tecrübelerimizden çok sanat ve edebiyat faaliyetleri öğretmektedir. Sanat faaliyetleri, duygusal alandan düşünce alanına kadar her türlü tecrübemize ışık tutmaktadır. Sanat ve edebiyat çabası, bizim dağınık olan düşüncelerimizi bir düzene sokmada da yardımcı olmaktadır. Sanatla zanaat arasındaki en bariz fark şudur; birinde güzellik öbüründe fayda ön plandadır. En zaruri ihtiyaçlarımızda bile sanat kırıntılarına rastlamak mümkündür. Meselâ çömlek yapmak bir zaruretten doğmuştur. Ancak çömlek yapılırken, ona bir biçim verilmiş, üzeri süslenmiştir. Demek oluyor ki çömleğin pratik hayatta sağladığı fayda ile onun bir sanat eseri haline gelmesi, bir sanat endişesinden kaynaklanmaktadır. İnsanda sanat fikri, ta ilk baştan bugüne kadar var ola gelmiştir. Anadolu insanı, üzerine oturmak için dokuduğu kilimi ve halıyı mutlaka nakışlamaktadır. En basit ihtiyacı olan bir un çuvalını bile örerken üzerine motifler, figürler, nakışlar işlemektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. İnsanlar hayatta kalabilmek için zaruri ihtiyaçlarını temin ederlerken fayda boyutunu öne çıkarır, ardından sanat yaparak güzellik boyutunu da ihmâl etmez. Maddi ve manevi ihtiyaçlar içinde olan insan, bu ihtiyaçlarını karşılarken bir sanat endişesine de kendini kaptıracaktır. Süleymaniye Camii, sadece bir sanat eseri değildir. Mimar Sinan, onu sırf bir sanat abidesi yükselteyim, ya da bir mimarlık şaheseri ortaya koyayım diye inşa etmemiştir. Süleymaniye, her şeyden önce bir mabettir. Müslümanların ibadet ihtiyaçlarını karşılamak için inşa edilmiştir. Ama o ihtiyaçla birlikte sanatkâr, tekniğin ve mimarlık sanatının bütün inceliklerini kullanarak bir eser ortaya çıkarmıştır. Bu durum, bir yerde inancın mermerde somutlaşmasıdır. İnancın, mimarinin yardımıyla kalıplarda dondurularak bir biblo gibi, yeryüzüne kondurulmasıdır. Her insan hayat boyu var olmak ister. Biz biliyoruz ki insan fani bir varlıktır ve her fani gibi ölümü tadacaktır. Ancak sanatkâr, arkasında bıraktığı eserleriyle adeta ölümsüzleşecektir. Sanat çabalarının altında birazda insanın bu ebedi var olma istek ve arzusu yatmaktadır. Süleymaniye’nin güzelliği, ihtişamı ve o heybeti karşısında insanoğlu hayretini ve hayranlığını gizleyemez. Ayrıca onu ortaya çıkaran zekâya da meftun olur.
- Somut Ve Soyut Anlayış
Güzel sanatlar, çeşitli etkenlerin tesiriyle ya somut (müşahhas, konkre), veya soyut (mücerret, abstre) bir düzlemde yer almaktadır. Kimi yazarlar, sanatçıların somut bir alandan soyut bir alana kaymalarını bir ‘sapma’ olarak nitelemektedir. Soyut sanat anlayışının; ruhsal bunalım ve baskının, sorumsuz, sınırsız ve korkusuz bir boşalımın sonucu olduğunu söylüyorlar. Bu anlayıştaki sanatkârların eserlerinde hep hastalıklı bir yapının varlığından söz ediyorlar. Bu yaklaşımlar daha çok batılı sanatçılar için varsayılıyor. Bugün batılı insanın çağdaş teknoloji ve makine ile iç içe olması, içinde yaşadığı sosyal ve ekonomik şartların sonucu olarak ruhsal açıdan birçok sorunlar yaşamaktadır. Çoğu ruh ve sinir hastasıdır. Şizofren, melankolik, alkolik, morfinman sanatçılar olduğu gibi, sanatçılar arasında etik sapmalar da yaygındır. Gözle görülen ve elle tutulan her şeyin bir sınırı vardır. Soyut bir alanda bir sınırlamadan, bir kayıtlamadan söz edilemez. Klâsik sanat anlayışlarında soyut bir alandan çok somut bir alan söz konusudur. Kimi düşünce adamları, somut sanatı matematiğin, soyut sanatı da geometrinin kurallarıyla açıklamaktadırlar. Soyut sanat anlayışının ürünlerini anlama, tanıma ve onlardan zevk almak için insanın öncelikle sanata karşı bir sempatisinin olması gerekir. Bir toplum sanata karşı ilgisiz ise ortaya çıkan eserler de sahipsiz kalacaktır. Soyut sanat yapmak gelenekten kopmayı asla gerektirmez. Geleneğe bağlı kalarak da somut alanlarda sanat eseri verilebilir. Soyut sanat eserlerinden zevk alamayan ve hatta anlamadığını söyleyenlerin sayısı oldukça kabarıktır. Bu tür eserlerin neyi anlatmak istediğini çözemeyenler, sanatçılara birçok sorular yöneltmektedirler. Sanatkârlar bu sorulara cevap bulmakta oldukça zorlanmaktadır. İçilen bir kahvenin tadını tarifte zorlandığımız gibi… Günümüzde sanat, teknolojinin ağır baskısı altındadır. Eşyanın hükümranlığına son verecek bir anlayışın, yeni zamanlarda insan ruhuna egemen olmasıyla ancak insan eşyanın tutsaklığından kurtulabilecektir. Eşyanın elinden kurtulan sanatkâr; yeni, diri, ve kalıcı eserler verme imkânına bir kez daha kavuşacaktır. Batı insanı, yüzyıllar boyunca, içinde yaşadığı adaletsiz hayat şartlarının, tahrif edilmiş bir inancın baskısı altında ve mevcut realitelerin etkisiyle küfre ve isyana bulandı. Sanat alanında verdiği eserler, isyanın ve inkârın verimleri olageldi. Yaşadığı hayatın iğrençliği ve çirkinliği karşısında zaman zaman isyan etti, zaman zaman intihar. Son iki yüzyıllık Batı sanatı, eşyayı ve doğayı tersinden okuyarak insan ruhunda meydana getirdiği boşluklar yüzünden bir bunalımlar ve krizler sanatı oldu. Bugün batıda soyut sanat anlayışı, daha çok kendini resim sanatı alanında kabul ettirmiştir. Soyut sanatın resim alanındaki yankısı, nonfigüratif ve sürrealist birer akım olarak sürmektedir. Sürrealist akımın resimdeki en önemli iki temsilcisi Picasso ve Salvador Dali’dir. Bu ressamlara göre soyut sanatın psişik olaylarla yakın ilgisi vardır. Soyut sanat, çok garip ve mevcut toplumun normal alışkanlıklarının dışında bir takım normlar ortaya koyar. Bu anlayıştaki resim sanatı için delilerin, manyakların, melankoliklerin ruh dünyasını yansıttığı söyleyenler çoğunluktadır. Batıda bir zamanlar romantizm akımı, nasıl ki veremli hastalarda hayranlık uyandırdıysa, bu tür resimler de toplumun kabul edilmiş normlarının dışında yaşayanlar tarafından kabul görmekte ve hayranlık uyandırmaktadır. Batıda bir zamanlar ‘Genç Verter’in Acıları’n ı okuyanlar bir intihar furyasına ve modasına kapıldılarsa bugün de aynı batı, bu tür resim anlayışlarının etkisinde kalmaktadır. Etkiye kapılanlar toplumun yerleşik nizamını değiştirmek için ya baş kaldırıyorlar veya pasif direnişler gösteriyorlar. Bir zamanlar batıda gençler arasında çok yaygın bir akım olan ‘Hippilik’, toplum normlarına bir çeşit başkaldırıydı. Acayip giyim kuşamlarıyla, Hıristiyanlıktan uzaklaşıp Uzak Doğu’da Budizm’i aramakla, müzikte ‘Heavy metal’ anlayışına kadar, bugün batı gençliği bir hevesin, bir arayışın, bir modanın gönüllü kurbanları arasına girmektedir. Ancak bütün bu moda hevesler elbette geçicidir. Kalıcı olan, bütün insanlığı kuşatacak evrensel arayışlardır.
- Tecrübe
Hayat, tecrübelerden örülü bir demettir. İnsan hayatı, tecrübeler sonunda bir şekil alır ve bir anlam kazanır. İnsanın ilk tecrübeleri (deneyim) duyu organları vasıtasıyla eşyalar üzerinde yoğunlaşır. Eşyayı tanımak, insanoğlunun ilk tecrübelerindendir. Küçük evrenden (mikro kozmos) büyük evrene (makro kozmos) kadar her şey maddi ve manevi yapısıyla birer eşya hükmündedir. İnsanın eşya ile olan ilişkisinden ‘olay’ doğar. İnsanın bütün bir hayatını, eşya ve olaylar zinciri bütün zamanlar boyunca çepeçevre kuşatmaktadır. Tecrübenin alanı, hayatın akışı içinde insanın maddi ve manevi bütün boyutlarını kapsamaktadır. İnsanların tümü için yaşanılan hayat, bir yanıyla anlamlı, bir yanıyla anlamsız olabilir. Hayatın anlamı, hayatın gayesini de beraberinde getirir. Gayesi ve değeri olan bir tecrübe, hayatın anlamı üzerinde yoğunlaşan tecrübedir. Yaşanmaya değer olan hayatın manası neyse, insanoğlu için sanatın gayesi ve anlamı da o olmalıdır. Sanatın alanı, insanoğlunun bütün faaliyet alanlarını içine alır. Bu noktada, sanatın varlığı ve gerekliliğinden söz edebiliriz. Hayatın ne demek olduğunu kavrayan zekâ, sanatın da ne demek olduğunu kavrayacaktır. Bir ağacı toprağa dikip onu yetiştirmek şiir yazmak, şarkı söylemek gibi bir sanat işidir. Sanat faaliyetleri; bilgi, görgü ve nihayet bir tecrübe işidir. Sanat faaliyetlerimizde bize sezgilerimiz, aklımız ve duygularımız yardımcı olacak ve yol gösterecektir. Düşünce ve tasavvurlarımız, rüyalarımız ve hatıralarımız, hayal gücü ve ilhamımız bize yardımcı olacak ve ufkumuzu açacaktır. Nihayet bu evrenin en büyük sanatkârı olan varlık, sanat çabalarımızda bize yardımcı olacaktır.
- İnsan Ve Sanat
Sanatın tarihi, insanlığın tarihi ile başlar. İnsanoğlunun özelliklerinden birisi onun alet yapıcı oluşudur. İşlerini kolaylaştırmak için çeşitli aletler yapan insan, yaptığı bu aletlere bir biçim, bir hacim vermektedir. Eşyaya kazandırdığı bu biçim ve bu hacmi, hangi işte kullanacaksa o işe uygun hale getirecektir. Yani aletin şekli, göreceği işe göre nitelik kazanacaktır. Bu zorunlu biçimin dışında eşya üzerinde yapılan her değişim ve çalışma o eşya üzerinde süs, bir başka söyleyişle sanat olacaktır. Bunun için belli bir deneyimin var olması gerekmektedir. Zamanla eşyaların giderek çoğalması, insanın gün geçtikçe artan ihtiyaçlarıyla doğru orantılıdır. Oysa hepimiz biliriz ki insan ihtiyaçları sonsuz, bunları tatmin edecek olan kaynaklar ise kıttır. Bu taktirde insan ihtiyaçlarının bir öncelik sırası olması gerekir. Her yeni yapılan alet, bir önceki benzerinden daha da geliştirilir ve yeni ihtiyaçları karşılayacak fonksiyonlar kazandırılır. Bu, eşyanın tarih boyunca evrimidir. Eşyanın hem şekil ve hem de işlevsel evrimi ile birlikte sanat anlayışları da evrim geçirir. İnsanın doğayı taklitle başlayan sanat faaliyetleri, zamanla tabiata hâkim olmak, ona üstünlük kurmak noktasına ulaşınca, birden bire hesaplar alt üst olmuş, insanın bütün dünyasını kaplayan eşya kalabalığı, insan tekini adeta cüceleştirmiştir. Bu noktadan sonra sanat faaliyetleri de anlamını yitirmeye yüz tutmuştur. İnancımıza göre insan, bu evrenin bir özeti hükmündedir. Yer, gökler ve ikisi arasında yaratılanlar, insanoğlunun istifadesine sunulmuştur. Doğasında bencillik olan insan; istifadesine sunulan bunca nimete şükretme makamındayken, tam tersini yaparak süratle doğayı tüketmeye ve tahrip etmeye yönelmiş, nimetler hor ve insafsızca tüketilirken kendisine bir ceza olarak yine kendisinin yaptığı eşyalara boyun eğdirilmiştir. Bir başka deyişle insan, yaptığı aletlerle övünürken esas yaratıcıyı unutmuş, buna karşılık kendisinin yaptığı eşyanın kulu ve kölesi durumuna düşmüştür. Bu açıdan bakıldığında, insanın kendi konumunu bugün için yeniden gözden geçirmesi ve yapıp ettiklerine yeniden bakması gerekmektedir. İnsan tabiatı, eşya ve olayları yeniden yorumlayarak bir senteze gitmek zorundadır. Bir sanat eserinin ortaya çıkabilmesi için üç evreden geçmesi gerekir. Önce duyarlık ve ruhi etkileşim. Sonra bu duyarlığın insan ruhunda meydana getirdiği hareket ve değişim (metamorfoz). Daha sonra, sanatkârın deneyimleriyle birlikte içindeki etkileşimin dışlanması, dışa vurumu. Ancak bu son aşamadan sonradır ki eser ortaya çıkabilecektir. Böylece sanatkâr, duygu yoluyla algıladıklarını, kendi varlığını da buna katarak eser olarak geri verecektir. Bu oluşumla birlikte sanat eseri, kendi sahibinin damgasını ve kişiliğini üzerinde taşıyacaktır. Sanatkârın ruh dünyasında şekillenen eser, onun dünya görüşü ve hayatı algılayış biçimiyle birlikte sanatçının mizacı ve karakteriyle yakın bir ilişki içine girmiş olur. Bu taktirde biz sanatkârı eğer tanımak istiyorsak, eserinden önce onun bağlı bulunduğu dünya görüşünü, hayatı algılayış biçimini, tanımamız ve bilmemiz gerekecektir. Uçsuz bucaksız evren, onun uzun zamanlardan bu yana hiç bozulmayan dengesi ve ahengi, rengârenk yeryüzü, yeryüzünde bütün haşmetiyle doğa, doğada uyum içinde olan canlı ve cansız varlıklar, bütün bunların üstünde yaratılmışların en şuurlusu ve en onurlusu olarak insan... Böyle bir tablo karşısında insanın hayrete düşmemesi imkânsızdır. Hayrete düşen insanlar için sanat, sanat faaliyetleri ve sanatkârlar ancak bir anlam ifade edebilir. Bunun dışında kalanlar için sanatın dünyası, meçhul ve yabancı bir dünyadır.
- Yükü Siyasetle İndirmek Ya Da Bilge Hamallar
Bir kelamı kibarda şöyle deniliyor: Ceset, ruhumuzun ömür boyu hamalıdır. Bir atasözümüz şöyledir: Hamala semeri yük değildir. İnsan kendi işi ve sorumluluğunu üzerine aldığı kişilerin yükü ona ağır gelmez. Önce hamal nedir ona bakalım; Sırtında kalın bir urgan ipi veya taşıyıcı semeri olan yük taşıyıcısı. Bu adamlara ‘sırtçı’ da denilirdi. Gücü kuvveti yerinde olan biri ancak bu mesleği yapabilirdi. Yoksa her önüne gelenin yapabileceği bir iş değildir hamallık. Hamallar, tahmil- tahliye işi yapan insanlardı. Ne demektir bu? Bir yükü, bir yerden alıp bir başka yere yükleme veya boşaltma işi. Semer, hamalların yük taşırken kullandıkları deriden yapılmış sırt yastığı. Urfa’da geçen çocukluğumdan hatırlıyorum. Bu çok zor olan hamallık işini, Malatya’nın Kurucu Ova ilçesinin köylerinden gelip Urfa’ya yerleşmiş olan hamallar yapardı. Urfa Buğday Pazarı’nın bütün hamaliye işleri bu adamların elindeydi. Yazın buğday pazarında; elli, yüz kiloluk buğday çuvallarını, ya arabadan indirir veya bir başka arabaya yüklerlerdi. Urfa’da bir nesil sonra bu hamalların çocukları, Buğday pazarında ‘Hanpa’ oldular. Hanpa ne demek? bir nevi buğday komisyoncusu demektir. Onların hepsi de seyyar hamallıktan gelerek dükkân sahibi oldular. (Ekonomik değişim) Bu kez o eski hamallar, yeni tahmil, tahliye işin komisyoncuları olarak buğday pazarına gelen gençlere hamallık işi verirlerdi. Bunların bir kısmı, şehirlerarası nakliyecilik hızlanınca, nakliye şirketleri kurup şehirlerarası hatta uluslararası nakliyeci oldular. (Ekonomik büyüme) Kurucu Ovalı hamalların tamamı o zamanlar Urfa’nın bir gece kondu mahallesi olan ‘ Kırk Mağara’ mahallesinde otururlardı. Kış mevsiminde ellerindeki baltalarla odun kırıcılığı yapar, Yaz mevsiminde sırtlarındaki yünden yapılmış (soft) abalarıyla buğday pazarında hamallık yaparlardı. Urfalı meşhur türkücü Mahmut Tuncer, o hamallardan birinin oğludur. Hatta bir türküsünde babasının mesleğinden söz eder: Oduna gidecağam / Baltamı bulamıyam / Kız ben senin yüzünden / /Burada duramıyam Urfa’da altmışlı, yetmişli yıllarda gençlerin türkücü olmaya özenmesi, sanat aşkından değil fukaralıktandır. Mahmut Tuncer’in babası hamal, oduncu, Müslüm Gürses’in babası işçi, İbrahim Tatlıses’in babası, sokakta, köşe başında ciğer kebapçısıdır. Urfalı gençler, o dönem Türkiye genelinde ünlü olan türkücü Nuri Sesigüzel’e öykünmektedirler. Nuri Sesigüzel de Urfa-Birecikli olup Fırat kenarındaki verimli topraklara ekilen kendirden hasır ören bir işçinin çocuğudur. Urfa’da, türkülere konu olmuş meşhur ‘ Halepli Bahçe ’nin sırt taraflarındaki gece kondu mahallesinin adının ‘ Kırk Mağara’ olmasının sebebi, orada hemen hemen her evin avlusunda bir mağara olmasındandır. Mağaralar, eski medeniyetlerin nekropolleridir. Yani kayadan oyulmuş mezarlar. İbrahim Tatlıses’in “Ben bir mağarada doğdum.” demesi bu yüzdendir. Fakrü zaruretten yani bir nevi mecbur bırakılmaktan. Çocukluğumdan hatırlıyorum. Bu semt, aslında Urfa’da bir zamanlar hüküm sürmüş Selevkoslar ın kaya mezarlarıdır. Her mağara bir mezardır. Bunlar, kayadan oyulmuş tek göz oda biçimindedir. Kaya mezarların bir kısmı, bir zamanlar Urfa’da ev olarak ama daha çok kiler olarak kullanılmıştır. Bazen de hayvan barınağı olarak kullanılmıştır. Son zamanlarda, Halepli Bahçe ’nin tam karşısındaki ‘Kızıl Koyun’ adıyla bilinen gecekondu mahallenin yıkılmasıyla ortaya çıkan kaya mezarlar bugün için temizlenip aydınlatılarak turizme açılmıştır. Ben, uzun yıllar Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nda idarecilik yaptım. Tarımsal üretim için, gübre fabrikalarında üretilen kimyasal gübreler bu kurum vasıtasıyla Türkiye’nin her yerine ulaştırılırdı. Elli kiloluk torbalar halinde gelen gübreler, kamyonlardan indirilir ve kurumun gübre depolarına usulüne uygun bir şekilde istif edilirdi. İhtiyaç sahipleri traktörleriyle gelir, hamallar vasıtasıyla gübreler ambardan çıkarılır, traktörün römorklarına yüklenirdi. Sabahtan akşama kadar hamallar, kamyonlardan gübre indirir veya gübre yüklerlerdi. Tahmil ve tahliye işleri yaparlardı. Emek vererek ekmeklerini böyle kazanırlardı. (Emek ve ekmek.) Urfa’da sıcak Yaz günlerinde ter, hamalların alınlarından gözlerinin üstüne akardı, vücutları terden suya keserdi. İkindiye doğru, işleri biter bitmez evlerine giderlerdi. Başlarında bir de hamalbaşı olurdu. Hamallar, tek tek torba başına çalışır, hamaliye diye bir ücret alırlardı. Edebiyatımızda, kısa hikâyeleriyle tanınmış olan Sait Faik’in, Ocak 1932 de Mektep dergisinde yayınlanan Hamal şiiri: (Sait Faik bu şiiri yazdığında on beş yaşındadır.) Ensesine sokulu Kamburunu kaşıdı Şu koskoca bavulu Beş kuruşa taşıdı Yol yakın, yolcu ırak Yola bak, yolcuya bak İstersen yolda bırak Şu koskoca bavulu Ünlü Divan şairi Fuzuli, sadece aşk konusunda şiir yazmamış, sırt emekçileri olan hamallar için de şöyle söylemiş: Malı çok etme, hazar eyle azabından kim Renci artar, ağır oldukça yükü hamalın Renc kelimesi, Farsça; ıstırap, zahmet, emek anlamındadır. Rençber ise emekçi. Fuzuli diyor ki; Malı çok biriktirme, kendini çok malın azabından koru. Zira ağrısı, sızısı artar yükü ağır olan hamalın. Malı, biriktirmekten çok, dağıtmak, paylaşmak hüner sayılır. Yoksa çok mal, ileride başına bela olabilir. (Suç ve ceza) Malatya-Pütürge’den bir bilge hamalbaşı, yanında çalıştırdığı hamallarına hamallık dersi verirken şöyle bir cümle kuruyor: Ey oğul! Yükü, siyasetle indir . Malatya, sadece kaysı bahçeleriyle tanınmış bir ilimiz değildir. Aynı zamanda yetiştirdiği siyaset ve devlet adamlarıyla da ünlüdür. İsmet İnönü, Turgut Özal gibi başbakanlar, Recai Kutan, Korkut Özal gibi bakanlar çıkarmıştır. Milletvekili ve Belediye Başkanlığı yapmış Hamit Fendoğlu (Hamido) gibi ünlü politikacılar yetiştirmiştir. Bir zamanlar, bin dokuz yüz elli ve altmışlı yıllarda, Mardin’den ve Malatya’nın bir ilçesi olan Pütürge’den çıkan işsiz fakir insanlar, limanda hamallık yapmak için İstanbul’a gitmişler. Bu hamalların hiçbirinin okuma ve yazmaları yoktur. Lâkin işlerinde de çok yetenekli, çok beceriklidirler. En çok da hemşerilerine düşkündürler. Biri birilerini kollayarak, hemşeri dayanışması sonunda, işi sıkı tutup İstanbul’un bütün hamaliye işlerini ele geçirirler. (Zapturapt) Hamallıkta rütbe ve makam yoktur. Üstat Necip Fazıl, bir şiirinde şöyle diyor: İnsandır sanıyordum mukaddes yükü hamal Hamallık ki sonunda ne rütbe var ne de mal Bu hamallar İstanbul’a nasıl geldiler o yıllarda? Kendilerinden önce gitmiş, iş bulmuş ve işler çoğalınca da adama ihtiyaç duyulmuş, kendi hemşerilerini, akrabalarını Malatya’dan, Mardin’den İstanbul’a toplayıp getirmişlerdir. Bu organizasyonları yapan hamalbaşılar, bir nevi hamal ağası mevkiine yükselmişlerdir. Yaşı, deneyimi ve görgüsü ile hamallık konusunda iyi yetişmiş olanlar, yeni gelenleri işe başlatmadan önce onları pratik bir eğitimden geçirirlerdi. Eğitimlerini tamamlayan genç hamallar, tecrübeli hamalların yanında işe başlamış olurlardı. (Netekim, eğitim şart) Mesela, bir işin başında ders veren bilge hamalın biri, genç bir hamala şöyle öğütte bulunur: “Oğlum, diyelim ki yükün un çuvalı değil, gübre çuvalı değil de kırılacak cinsten bir yük. Yükün, cam eşya veya kristal avize dolu bir kargo olsun. Bunları nasıl yerinden kaldıracaksın ve nasıl istenilen yere indireceksin? Çok dikkatli olmalısın evvela. Nasıl yani? Yükü, siyasetle indireceksin! Öyle pat diye indirmek veya bindirmek yok. Burada sakin olacaksın, sabırlı olacaksın, aklını kullanacaksın ve yükünü, siyasetle indireceksin.” Tamam mı? Tamam. Kıssadan hisse: siyaset her yerde… 04, Mayıs, 2020
- Düşünmek
Bende yok sabr-ı sükûn Sende vefadan zerre İki yoktan ne çıkar Fikredelim bir kere NÂBÎ Düşünceyi, varlığımızın bir sebebi olarak gören Descartes’tan bu yana insanoğlu neyi değiştirdi? Ekonomik-insan, alet yapan-insan gibi tanımların yanında asıl düşünen-insan tanımı hiç değişmedi. Uyku hâli hariç insan, her an düşünme eylemiyle birlikte vakit geçirir. İnsanın şuuru açıksa, düşünme eylemi de devam ediyor demektir. Düşünce nedir? Bir sebepten kalkarak, bir sonuca varmak için yapılan zihin faaliyetleridir. Bir başka deyişle düşünce, bir şeyi aklından geçirme, bir şeye karşı ilgi ve titiz olma hâli. Bir şeyi akletmek, fikretmek, tasarlamak, farz etmek diye de tanımlayabiliriz. İyiye, güzele ve doğru olana düşünerek vardığımız gibi, çirkine, kötüye ve yanlış olana da düşünerek varırız. İnsan zihni, her şeyi düşünebilecek bir yapıdadır. Zihni faaliyetlerimize bir yol gösterici olmadıktan sonra düşünerek de hata yapmak ihtimali her zaman vardır. Zihinsel olarak düşündüğüm şey, insanların yararına da olabilir, zararına da. Savaşı sürdüren insan, sonunda barış ta yapabiliyor. Düşünerek her yöne, her alana varmak mümkün görünüyor. Tarihi tarih yapan, insan düşüncesidir. İnsanlığın tarihi, aynı zamanda insan düşüncesinin tarihidir. Tarihi, mütefekkir insanlar yapar. Bilginin kaynağı, ilahi bir kaynaktır. İnsanlar onu düşünerek geliştirmişler ve bu günkü bilimsel bilgiye ulaşmışlardır (epistemoloji). Kitabı Kerim’de düşünceye ilişkin onlarca hitap vardır. İnsanlar adeta sürekli uyarılmaktadır. ‘Niçin düşünmüyorsunuz’, ‘Ne kadar az düşünüyorsunuz’, ‘Hiç düşünmez misiniz?’ gibi hitaplar... Demek oluyor ki düşünmeden yaşamak, anlamsız bir yaşamaktır. Doğru düşünmenin kurallarını öğrenmek ve onu hayatımıza geçirmek zorundayız. Rasgele yaşamamak için, doğru zamanda, doğru düşünüp, doğru kararlar almak zorundayız. Bize tanınan mühleti, sınırlı zamanı, bütün bir ömrü düşünerek, plânlayarak tüketmek borcundayız. Heba olmak istemiyorsak, kaybolup yitmek bize ağır geliyorsa, şuurlu olmak ve inceden inceye düşünmek düşer bize. O halde gelin, hep birlikte düşünelim. İnsan, en çok susarken düşünür. Susmak, düşünmektir zaten. Konuşurken de düşünmek mümkündür. Yazarların birçoğu, yazarken düşünür. Tamamı, düşündüklerini yazar. Yazarlar için yazmak eylemi , bir çeşit düşünce ve beyin egzersizidir. Düşüncenin her çeşidi makbul olmayabilir ama düşünmek, başlı başına önemli ve kutsal bir eylemdir. Canlı yaratıklar içinde yalnız ve sadece insanlar düşünür. Bu açıdan düşünceyi, şu veya bu şekilde yasaklamak mümkün değildir. Demokrasileri gelişmiş ülkelerde insan hakları, mücadeleler sonunda öne çıkmış ve ülkelerin anayasalarına oturmuştur. Yaşama hakkı gibi insanların düşünme ve düşündüklerini sözlü veya yazılı ifade etme özgürlükleri vardır. Düşüncesini sözlü veya yazılı ifade etmesi, her insanın en doğal hakkıdır. Bu hakkı, her zaman ve her zeminde, bütün ülkelerde özgürce kullanabilmelidir. Düşünmek ve onu bir biçimde ifade etmek asla suç değildir. Bir takım ülkelerde düşünmek ve onu ifade etmek, hâlâ suç sayılıyorsa bir insanlık ayıbı olan bu suç, derhal o ülkenin kanunlarından çıkarılmalıdır. Çünkü insanoğlu, hiç bir eylemde bulunmayıp bir an için hareketsiz kalsa bile, durduğu yerde dahi düşünür, ama mutlaka düşünür. İnsan, düşünen bir varlıktır. Herkes için aklın yolu birdir çünkü.
- Konuşmak
Rabbişrahli sadri ve yesirli emri vehlül ukdeten min lisani. Rabbim; göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz. Kur'an: 20 / 25-27 Konuşmak; bir dilin mevcut kelimeleri ve imkânlarıyla, düşüncelerin seslendirilerek anlatılması olayıdır. Konuşmak, belli bir konudan söz etmektir. Bir başka deyişle konuşmak demek, en büyük ihtiyaçlarımızdan birisinin giderilmesi anlamına gelir. Dilimizin pasının silinmesi, dilimizin açılması ancak konuşmak suretiyle olur. Duygu ve düşüncelerin anlatımı yazıyla olduğu gibi sözle yani konuşarak da anlatılır. Konuşmak; insanların anlaşmalarını, bir şekilde barış içinde olmalarını sağladığı gibi, insanların çatışmasına veya savaşmasına da sebep olabilir. Çünkü söz ağızdan çıkar ve dilde ifadesini bulur. Bir kez ağızdan çıktıktan sonra da geriye dönüşü yoktur. Söz, yaydan fırlayan bir ok gibi adeta. Yüksek sesle okumak, bir çeşit konuşmadır. İnsan, zaman zaman, tek başına kaldığında kendi kendisiyle konuşur ama konuşma, birden fazla insanla gerçekleşen en doğal bir iletişim olayıdır. Konuşmak suretiyle insanlar biri birlerine sürekli mesajlar iletir, bilgilendirir ve haberleşirler. Bir muhatabın arkasından konuşulduğu gibi, önemli olan onun yüzüne karşı yapılan konuşmadır. Konuşurken inci gibi tane tane konuşmalıdır. Konuşulan dilin inceliklerini bilmeden yapılan konuşmalar insana sıkıcı gelebilir. Kelimelerin kullanımına dikkat etmeli, onları yutmadan net bir şekilde ağızdan çıkararak konuşulmalıdır. Bütün bunlar güzel bir konuşma yapmak içindir. Kapalı kapılar ardında bir takım gizli, kapaklı konuşmalar gerçekleşebilir. Aslında konuşmak, bir şeye açıklık getirmek demek olduğundan meramımızı aleni olarak açıkça ifade etmek en güzel olanıdır. Belli bir konuda karşılıklı konuşmanın yanında, tek kişinin bir başına büyük bir insan topluluğuna karşı konuşması, hitabet denen konuşma sanatını bilmeyi gerektirir. İki kişinin karşılıklı muhabbetine sohbet denildiği gibi, bir kişinin büyük bir çoğunluğa konuşmasının ise birçok adı var; konferans, panel, sempozyum gibi...Bizim kültür ve medeniyetimiz, bir sohbet medeniyetidir bir yerde. Konuşmak, birilerine hitap etmektir. Konuşan kişi bir yerde hatip, dinleyen ise muhataptır. Bir yönüyle konuşmak; nutuk atmaktır. Politikacıların konuşmaları böyledir. Onların konuşmaları bir yerde söylev ve demeç biçimindedir. Bu tür konuşmalarda konuşmanın etkili olması arzulanır. Eğer konuşmalar bir işe yaramayacaksa, hayır getirmeyecekse veya hayra vesile olmayacaksa susmak konuşmaktan daha evlâdır. Bunun için söz gümüşse sükût altındır demişler. Konuşmalarda çoğu zaman yapılan göndermeler, imalı konuşmalar, iğnelemeler, alaycı istiskaller çoğu kez muhataplar tarafından hoş karşılanmaz. Bu açıdan, konuşan kişi açık ve net olmalı, konuşmadaki tavrını açık bir şekilde ortaya koymalıdır. İki dost arasında geçen konuşmadaki üslup ve adap oldukça önemlidir. Ses tonu yükselmemeli normal seyrinde gitmelidir. Konuşurken inci gibi tane tane konuşmalıdır. Konuşulan dilin inceliklerini bilmeden yapılan konuşmalar insana sıkıcı gelebilir. Kelimelerin kullanımına dikkat etmeli, onları yutmadan net bir şekilde ağızdan çıkararak konuşulmalıdır. Bütün bunlar güzel bir konuşma yapmak içindir. Kapalı kapılar ardında bir takım gizli, kapaklı konuşmalar gerçekleşebilir. Aslında konuşmak, bir şeye açıklık getirmek demek olduğundan meramımızı aleni olarak açıkça ifade etmek en güzel olanıdır. Belli bir konuda karşılıklı konuşmanın yanında, tek kişinin bir başına büyük bir insan topluluğuna karşı konuşması, hitabet denen konuşma sanatını bilmeyi gerektirir. İki kişinin karşılıklı muhabbetine sohbet denildiği gibi, bir kişinin büyük bir çoğunluğa konuşmasının ise birçok adı var; konferans, panel, sempozyum gibi...Bizim kültür ve medeniyetimiz, bir sohbet medeniyetidir bir yerde. Konuşmak, birilerine hitap etmektir. Konuşan kişi bir yerde hatip, dinleyen ise muhataptır. Bir yönüyle konuşmak; nutuk atmaktır. Politikacıların konuşmaları böyledir. Onların konuşmaları bir yerde söylev ve demeç biçimindedir. Bu tür konuşmalarda konuşmanın etkili olması arzulanır. Eğer konuşmalar bir işe yaramayacaksa, hayır getirmeyecekse veya hayra vesile olmayacaksa susmak konuşmaktan daha evlâdır. Bunun için söz gümüşse sükût altındır demişler.
- Yazmak
Yazmak bir ihtiyaçtan doğar. Mal ve hizmet üretimi nasıl ki bir ihtiyaçtan doğuyorsa, yazı yazmanın her çeşidi de bir ihtiyaçtan doğmaktadır. İnsan ihtiyaçları, taleplerinin bir sonucudur. Bir şeye karşı talep doğmuşsa o şey ihtiyaç durumuna gelmiş demektir. Bu taktirde ihtiyacın süratle tatmini ve izalesi gerekir. İhtiyaçların tatmini insan eliyle ve fakat mal ve hizmet üretilerek yapılır. İnsanoğlu bu konumda en önemli faktördür. Çünkü ihtiyaçların asıl sahibi insandır. Bu ihtiyaçları giderecek olan da nihayet insanın kendi yapıp ettikleridir. Ekonominin bazı kavramlarıyla yazmak eylemi arasında ne gibi bir ilişki var ki yazıma başlarken yazı yazmanın bir ihtiyaçtan kaynaklandığını belirttim? Ya da yazı yazmak neden bir ekonomik faaliyet olarak değerlendiriliyor diye düşünebilirsiniz. Yazı yazmak eğer bir ihtiyaçtan kaynaklanıyorsa, bir üretim faaliyeti haline geliyor demektir. Her üretilen şeyin, peşinen tüketileceği varsayılarak yazılan yazıların da okuyucular için, onlar tarafından okunup tüketilecektir diyebiliriz Bu faaliyet bu yanıyla ekonomik bir faaliyet olur. Bir farkla ki her üretilen şey, insanlar tarafından tüketilerek yok edilir. Ancak yazı öyle değildir. Tam tersi, yazı okunarak tüketilir gibi görünse bile o yenilen, içilen bir meta olmadığı için kalıcıdır. Tükenmez. Bunun için 'Söz uçar, yazı kalır. ' demişler. Söz ve düşüncenin kalıplanarak yazıya dönüşmesi, beyaz kâğıda geçirilmesi sonucu, kalıcı bir kimliğe bürünür, giderek bir belge olma özelliği kazanır. Asıl yazının önemi, kalıcı oluşundandır. Yazı, söz ve düşüncenin somutlaşmış bir ifade biçimidir. Yani fikirlerin, müşahhas suretleridir. Bir başka ifadeyle yazı; duygu ve düşüncelerimizin, hayallerimizin, rüyalarımızın, tasavvurlarımızın gözle görülür ve elle tutulur hale gelmesinin maddi bir ifadesidir. Yazı yazmak, elbette ki bir fantezi, bir oyun değildir. Kalıcı özelliği olan ve bir emeğin karşılığı olarak üretilen yazının bir değerinin olması, onu bir oyun olmaktan çıkarıyor. Ona bir mertebe, bir yücelik kazandırıyor. Bu açıdan bakıldığında yazı yazmak; yüce ve itibari bir eylemdir. Hayatta kendi payıma bir insan için şu dört eylemden daha değerli bir şey görmemekteyim : Okumak, yazmak, susmak (düşünmek) ve konuşmak... İnsanoğlu bu dört şeyle vardır. Yazı ise yaşamanın doğal bir yansımasıdır. Yazı, varoluşun ta kendisidir.
- Okumak
İkra bismi rabbikellezi halak. Yaratan Rabinin adıyla oku. Kur'an: 96/1 Niçin okuruz? İnsanlar neden okuma ihtiyacı duyar? Neyi, nerede ve nasıl okuyacağız? Bu ve benzer soruları daha da çoğaltarak kendimize sorabilir ve hemen cevap alabiliriz. Okumak bir ihtiyaçtır çünkü. Yazıya geçirilmiş ve okunmaya değer bir şey varsa ortada, okuyan da bulunacaktır. Olaya bir de kendi kültür ve medeniyetimiz açısından yaklaşmaya çalışalım. Mübin bir kitap olan Kur’an’ın ilk inen ayeti İKRA 'dır. Oku...Bu, aynı zamanda bir emirdir. Oku; canlı ve cansızı, bütün varlıkları yaratan Rabbinin adıyla. Bütün bir kâinat kitabını sayfa sayfa oku emrindeki okumanın önemi apaçık ortadır. Kur'an'dan sonra yazıya geçirilmiş nice nice kitap var. Bu noktada okuyucunun bir seçim yapması onun en doğal hakkıdır. Çünkü insanın ömrü pek kısadır ve zaman, çok çabuk geçmektedir. Bu taktirde herkes kendi seçimini yapacak ve herkes kendisinin taktir ettiği kitapları alıp okuyacaktır. Bunda bir dayatma ve zorlama söz konusu olamaz, olmamalıdır. Okumak, bir alışkanlık ve tercih işidir. Tıpkı yazı yazmak gibi. Okuma işinde bir alışkanlık, bir tiryakilik peyda etmemişseniz işiniz zordur. Bu okuma alışkanlığını bize kim verecek veya bize kim kazandıracaktır? Elbette ki bu işin önemini kavramış ebeveynler, eğitimciler, öğretmenler... Eğer bu sayılan sorumluluk sahibi insanlarda okuma alışkanlığı yoksa o toplumun insanlar için tehlike çanları çalıyor demektir. Zaman zaman tertiplenen okuma-yazma seferberlikleri, toplumu sadece okur ve yazar yapmayı hedefler. Ancak bu bizim üzerinde durduğumuz bir okuma ve yazma seferberliği değildir. Bizim burada kastettiğimiz okuma; kitap alıp okuma, bu konuda alışkanlık elde etmektir. Yazmadan muradımız; eline kalem alıp sadece meramını ifade değil, resmen yazı yazmayı becerebilme yani yazar olma ile eş anlamlıdır. Kitap okuma alışkanlığı, evde kitaplık veya kütüphane kurmak, kitap sevgisi, kitaba bağlılık ve hatta bağımlılık, kitap okumanın kutsiyeti, sürekli olarak sorumluluk taşıyan bu işin gönüllü görevlileri tarafından telkin ve tavsiye edilmelidir. Çok değil, daha yakın zamana kadar şehirlerimizde kıraathaneler vardı. Bu kıraathaneler daha sonra kahvehanelere, şimdilerde ise kafelere dönüştü. Kıraathane, okuma evi demek. Bu okuma evlerinde insanlarımız sohbet eder ve kitap okurdu. Ya da bir kişi okur diğerleri de dinlerdi. Bugünün kafelerinde gençlerimiz ne konuşur ne dinler ve ne okur bilinmez. Şehirlerimizde üniversitelerin açılıp çoğalmasıyla beraber üniversite muhitlerine yakın çevrelerde birdenbire mantar gibi kafeler türemeye başladı. Günün boş zamanlarını kitap okumaya ayırmaları gereken gençler, bu kafelere doluşarak zaman öldürmekle ne kazanıyorlar anlamak mümkün değil. Kitap okuma alışkanlığı bulunmayan insanlar, nefislerine çok kolay gelen mazeretler uydurarak ve mesela kitapların çok pahalı oluşundan şikâyet ederek kitap okumadıklarını beyan edebilmektedirler. Bu insanlara kitap alacak parayı verseniz de onlar kitap alma zahmetinde bulunup okumayacaklardır. Bu tehlikeli bir gidiştir. Tedbir alacak hiç bir merci de ortalıkta görünmemektedir. Ülkede, kitap alıp okuma alışkanlığı düşük seviyelerde seyrederken kitap basıp yayınlama oranı da gelişmiş ülkelere nazaran oldukça düşüktür. Hâlâ bu ülkede, kitap bir suç aleti gibi görülüp toplatılabilmektedir. Hâlâ düşünce ve düşünceyi yazılı veya sözlü ifade etme, bir şekilde suç sayılmaktadır. Düşünce ve ifade özgürlüğü tam ve kâmil manada bu ülkede yaşandığı gün, kitap okuma ve yazma alışkanlığımız da artacaktır. İnsanımız, zamanı israf etmenin nelere mal olacağını öğrendiği gün, okumanın da yazmanın da değeri daha doğru anlaşılacaktır. Gençlerimiz, yaşlılarımız çocuklarımız her fırsatta ellerine kitap alarak yolda, metroda, deniz kıyısında, dağ başında, işten artan zamanlarda veya geceleri, yani her fırsatta eline kitap alacak ve kitap elinden düşmeyecektir. Gelecek günler, bunu müjdeliyor bize.
- Yazan Kalem Pas Tutmaz
Bismillahirraḥmaniraḥim Nûn. Ve’l-kalemi ve mâ yesturûn. Nûn. Kaleme ve yazdıklarına ant olsun. Kur’an: 68 / 1 Şanı yüce Allah, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de kalem üzerine ant vermektedir. Bu andı duyan ve bu anda inanan yazarlar, kalemi elden düşürmemekle ve onu iyi kullanmakla yükümlüdürler. Kalem ve onun yazdığı yazı üstüne düşünmelidirler yazı yazanlar. Kalem, güzel yazmak ve güzeli yazmak borcundadır ilkin. Kalem çirkini de çirkinlikleri de yazacaktır kuşkusuz. Onu teşhir için yazacaktır. İyinin kadri bilinsin diye kötü olanı da yazacaktır. İyinin değeri takdir edilsin diye kötü olan bilinmelidir. ‘ Her şey zıddı ile kaimdir .’ Kalem, ak olanı da kara olanı da yazacaktır. Geceyi ve gecenin karanlığını, gündüzü ve gündüzün aydınlığını yazacaktır. Maddeyi ve manayı birlikte yazacaktır. Ölümü ve dirimi, fiziği ve metafiziği birlikte yazacaktır kalem. Yazma eylemi, kalemin ve kalem sahibinin bir sorumluluğudur. Sorumluluk olmadan kalemle yazı yazmak, kalem oynatmak, kitap yayınlamak olmaz. Sorumluluk taşımadan yaşamak olmaz. Kalem; yaşanılanı yazacaktır, Yaşanmaya değer olanı yazacaktır. Kalem; soyut olanı da yazacaktır, somut olanı da. Yazar; kalemle yazı yazarken ayağı yere değmeli, bulutların üstünde gezmemelidir. Ne yazdığının bilincinde olmalı, yazdığının hesabını her zeminde verebilmelidir. Kalem de hesaba çekilir. Kalemi kullanan, bu hesaba hazır olmalıdır. Kâğıt ve kalem, biri birini tamamlayan muhteşem bir ikilidir. Yazı, kalemle ak kağıtlar üstüne yazılır. Buzlu cam üstüne, suyun üstüne yazı yazmak olmaz. Kalem, kalıcı olanın peşinde olacaktır. Havanın ve köpüğün değil. Kalem; toprağı ve suyu yazacaktır, ateşi ve havayı yazacaktır. Dağı ve doğayı, insanı ve ovayı yazacaktır kalem. İnsanın doğasını, insanın tarihini, coğrafyasını, yaratılış amacını ve insanı yaratanı yazacaktır. İnsan kendini yazacaktır kalemle. Sonra kalem şahit tutulacaktır insanın yapıp ettiklerine. Bilerek ettiklerine, bilmeyerek ettiklerine. Bir hesap günü için yazacaktır kalem. Kalem tutan eller üstün sayılmıştır kimi şeyleri tutan ellerden. Ey kalem tutmayı bilenler, ey yazarlar, kardeşlerim, elimiz ve ayağımız tutuyorken yazma eylemini sürdürelim. Hep işlesin böylece, ışıldasın kalemimiz. Zinhar paslanmasın. Allah önce kalemi yarattı. Sonra ona yaz dedi ‘mahfuz levha’ üstüne. O da kıyamete kadar olacak olanları yazdı...











