top of page

Boş arama ile 76 sonuç bulundu

  • Tecrübe

    Hayat, tecrübelerden örülü bir demettir. İnsan hayatı, tecrübeler sonunda bir şekil alır ve bir anlam kazanır. İnsanın ilk tecrübeleri (deneyim) duyu organları vasıtasıyla eşyalar üzerinde yoğunlaşır. Eşyayı tanımak, insanoğlunun ilk tecrübelerindendir. Küçük evrenden (mikro kozmos) büyük evrene (makro kozmos) kadar her şey maddi ve manevi yapısıyla birer eşya hükmündedir. İnsanın eşya ile olan ilişkisinden ‘olay’ doğar. İnsanın bütün bir hayatını, eşya ve olaylar zinciri bütün zamanlar boyunca çepeçevre kuşatmaktadır. Tecrübenin alanı, hayatın akışı içinde insanın maddi ve manevi bütün boyutlarını kapsamaktadır. İnsanların tümü için yaşanılan hayat, bir yanıyla anlamlı, bir yanıyla anlamsız olabilir. Hayatın anlamı, hayatın gayesini de beraberinde getirir. Gayesi ve değeri olan bir tecrübe, hayatın anlamı üzerinde yoğunlaşan tecrübedir. Yaşanmaya değer olan hayatın manası neyse, insanoğlu için sanatın gayesi ve anlamı da o olmalıdır. Sanatın alanı, insanoğlunun bütün faaliyet alanlarını içine alır. Bu noktada, sanatın varlığı ve gerekliliğinden söz edebiliriz. Hayatın ne demek olduğunu kavrayan zekâ, sanatın da ne demek olduğunu kavrayacaktır. Bir ağacı toprağa dikip onu yetiştirmek şiir yazmak, şarkı söylemek gibi bir sanat işidir. Sanat faaliyetleri; bilgi, görgü ve nihayet bir tecrübe işidir. Sanat faaliyetlerimizde bize sezgilerimiz, aklımız ve duygularımız yardımcı olacak ve yol gösterecektir. Düşünce ve tasavvurlarımız, rüyalarımız ve hatıralarımız, hayal gücü ve ilhamımız bize yardımcı olacak ve ufkumuzu açacaktır. Nihayet bu evrenin en büyük sanatkârı olan varlık, sanat çabalarımızda bize yardımcı olacaktır.

  • İnsan Ve Sanat

    Sanatın tarihi, insanlığın tarihi ile başlar. İnsanoğlunun özelliklerinden birisi onun alet yapıcı oluşudur. İşlerini kolaylaştırmak için çeşitli aletler yapan insan, yaptığı bu aletlere bir biçim, bir hacim vermektedir. Eşyaya kazandırdığı bu biçim ve bu hacmi, hangi işte kullanacaksa o işe uygun hale getirecektir. Yani aletin şekli, göreceği işe göre nitelik kazanacaktır. Bu zorunlu biçimin dışında eşya üzerinde yapılan her değişim ve çalışma o eşya üzerinde süs, bir başka söyleyişle sanat olacaktır. Bunun için belli bir deneyimin var olması gerekmektedir. Zamanla eşyaların giderek çoğalması, insanın gün geçtikçe artan ihtiyaçlarıyla doğru orantılıdır. Oysa hepimiz biliriz ki insan ihtiyaçları sonsuz, bunları tatmin edecek olan kaynaklar ise kıttır. Bu taktirde insan ihtiyaçlarının bir öncelik sırası olması gerekir. Her yeni yapılan alet, bir önceki benzerinden daha da geliştirilir ve yeni ihtiyaçları karşılayacak fonksiyonlar kazandırılır. Bu, eşyanın tarih boyunca evrimidir. Eşyanın hem şekil ve hem de işlevsel evrimi ile birlikte sanat anlayışları da evrim geçirir. İnsanın doğayı taklitle başlayan sanat faaliyetleri, zamanla tabiata hâkim olmak, ona üstünlük kurmak noktasına ulaşınca, birden bire hesaplar alt üst olmuş, insanın bütün dünyasını kaplayan eşya kalabalığı, insan tekini adeta cüceleştirmiştir. Bu noktadan sonra sanat faaliyetleri de anlamını yitirmeye yüz tutmuştur. İnancımıza göre insan, bu evrenin bir özeti hükmündedir. Yer, gökler ve ikisi arasında yaratılanlar, insanoğlunun istifadesine sunulmuştur. Doğasında bencillik olan insan; istifadesine sunulan bunca nimete şükretme makamındayken, tam tersini yaparak süratle doğayı tüketmeye ve tahrip etmeye yönelmiş, nimetler hor ve insafsızca tüketilirken kendisine bir ceza olarak yine kendisinin yaptığı eşyalara boyun eğdirilmiştir. Bir başka deyişle insan, yaptığı aletlerle övünürken esas yaratıcıyı unutmuş, buna karşılık kendisinin yaptığı eşyanın kulu ve kölesi durumuna düşmüştür. Bu açıdan bakıldığında, insanın kendi konumunu bugün için yeniden gözden geçirmesi ve yapıp ettiklerine yeniden bakması gerekmektedir. İnsan tabiatı, eşya ve olayları yeniden yorumlayarak bir senteze gitmek zorundadır. Bir sanat eserinin ortaya çıkabilmesi için üç evreden geçmesi gerekir. Önce duyarlık ve ruhi etkileşim. Sonra bu duyarlığın insan ruhunda meydana getirdiği hareket ve değişim (metamorfoz). Daha sonra, sanatkârın deneyimleriyle birlikte içindeki etkileşimin dışlanması, dışa vurumu. Ancak bu son aşamadan sonradır ki eser ortaya çıkabilecektir. Böylece sanatkâr, duygu yoluyla algıladıklarını, kendi varlığını da buna katarak eser olarak geri verecektir. Bu oluşumla birlikte sanat eseri, kendi sahibinin damgasını ve kişiliğini üzerinde taşıyacaktır. Sanatkârın ruh dünyasında şekillenen eser, onun dünya görüşü ve hayatı algılayış biçimiyle birlikte sanatçının mizacı ve karakteriyle yakın bir ilişki içine girmiş olur. Bu taktirde biz sanatkârı eğer tanımak istiyorsak, eserinden önce onun bağlı bulunduğu dünya görüşünü, hayatı algılayış biçimini, tanımamız ve bilmemiz gerekecektir. Uçsuz bucaksız evren, onun uzun zamanlardan bu yana hiç bozulmayan dengesi ve ahengi, rengârenk yeryüzü, yeryüzünde bütün haşmetiyle doğa, doğada uyum içinde olan canlı ve cansız varlıklar, bütün bunların üstünde yaratılmışların en şuurlusu ve en onurlusu olarak insan... Böyle bir tablo karşısında insanın hayrete düşmemesi imkânsızdır. Hayrete düşen insanlar için sanat, sanat faaliyetleri ve sanatkârlar ancak bir anlam ifade edebilir. Bunun dışında kalanlar için sanatın dünyası, meçhul ve yabancı bir dünyadır.

  • Yükü Siyasetle İndirmek Ya Da Bilge Hamallar

    Bir kelamı kibarda şöyle deniliyor: Ceset, ruhumuzun ömür boyu hamalıdır.  Bir atasözümüz şöyledir: Hamala semeri yük değildir. İnsan kendi işi ve sorumluluğunu üzerine aldığı kişilerin yükü ona ağır gelmez. Önce hamal nedir ona bakalım; Sırtında kalın bir urgan ipi veya taşıyıcı semeri olan yük taşıyıcısı. Bu adamlara ‘sırtçı’ da denilirdi. Gücü kuvveti yerinde olan biri ancak bu mesleği yapabilirdi. Yoksa her önüne gelenin yapabileceği bir iş değildir hamallık.  Hamallar, tahmil- tahliye işi yapan insanlardı. Ne demektir bu? Bir yükü, bir yerden alıp bir başka yere yükleme veya boşaltma işi. Semer, hamalların yük taşırken kullandıkları deriden yapılmış sırt yastığı. Urfa’da geçen çocukluğumdan hatırlıyorum. Bu çok zor olan hamallık işini, Malatya’nın Kurucu Ova ilçesinin köylerinden gelip Urfa’ya yerleşmiş olan hamallar yapardı. Urfa Buğday Pazarı’nın bütün hamaliye işleri bu adamların elindeydi. Yazın buğday pazarında; elli, yüz kiloluk buğday çuvallarını, ya arabadan indirir veya bir başka arabaya yüklerlerdi. Urfa’da bir nesil sonra bu hamalların çocukları, Buğday pazarında ‘Hanpa’ oldular. Hanpa ne demek? bir nevi buğday komisyoncusu demektir. Onların hepsi de seyyar hamallıktan gelerek dükkân sahibi oldular. (Ekonomik değişim) Bu kez o eski hamallar, yeni tahmil, tahliye işin komisyoncuları olarak buğday pazarına gelen gençlere hamallık işi verirlerdi. Bunların bir kısmı, şehirlerarası nakliyecilik hızlanınca, nakliye şirketleri kurup şehirlerarası hatta uluslararası nakliyeci oldular. (Ekonomik büyüme) Kurucu Ovalı hamalların tamamı o zamanlar Urfa’nın bir gece kondu mahallesi olan ‘ Kırk Mağara’  mahallesinde otururlardı. Kış mevsiminde ellerindeki baltalarla odun kırıcılığı yapar, Yaz mevsiminde sırtlarındaki yünden yapılmış (soft) abalarıyla buğday pazarında hamallık yaparlardı. Urfalı meşhur türkücü Mahmut Tuncer, o hamallardan birinin oğludur. Hatta bir türküsünde babasının mesleğinden söz eder:  Oduna gidecağam / Baltamı bulamıyam / Kız ben senin yüzünden / /Burada duramıyam Urfa’da altmışlı, yetmişli yıllarda gençlerin türkücü olmaya özenmesi, sanat aşkından değil fukaralıktandır. Mahmut Tuncer’in babası hamal, oduncu, Müslüm Gürses’in babası işçi, İbrahim Tatlıses’in babası, sokakta, köşe başında ciğer kebapçısıdır. Urfalı gençler, o dönem Türkiye genelinde ünlü olan türkücü Nuri Sesigüzel’e öykünmektedirler. Nuri Sesigüzel de Urfa-Birecikli olup Fırat kenarındaki verimli topraklara ekilen kendirden hasır ören bir işçinin çocuğudur. Urfa’da, türkülere konu olmuş meşhur ‘ Halepli Bahçe ’nin sırt taraflarındaki gece kondu mahallesinin adının ‘ Kırk Mağara’  olmasının sebebi, orada hemen hemen her evin avlusunda bir mağara olmasındandır. Mağaralar, eski medeniyetlerin nekropolleridir. Yani kayadan oyulmuş mezarlar. İbrahim Tatlıses’in “Ben bir mağarada doğdum.” demesi bu yüzdendir. Fakrü zaruretten yani bir nevi mecbur bırakılmaktan. Çocukluğumdan hatırlıyorum. Bu semt, aslında Urfa’da bir zamanlar hüküm sürmüş Selevkoslar ın kaya mezarlarıdır. Her mağara bir mezardır. Bunlar, kayadan oyulmuş tek göz oda biçimindedir. Kaya mezarların bir kısmı, bir zamanlar Urfa’da ev olarak ama daha çok kiler olarak kullanılmıştır. Bazen de hayvan barınağı olarak kullanılmıştır. Son zamanlarda, Halepli Bahçe ’nin tam karşısındaki ‘Kızıl Koyun’ adıyla bilinen gecekondu mahallenin yıkılmasıyla ortaya çıkan kaya mezarlar bugün için temizlenip aydınlatılarak turizme açılmıştır. Ben, uzun yıllar Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nda idarecilik yaptım. Tarımsal üretim için, gübre fabrikalarında üretilen kimyasal gübreler bu kurum vasıtasıyla Türkiye’nin her yerine ulaştırılırdı. Elli kiloluk torbalar halinde gelen gübreler, kamyonlardan indirilir ve kurumun gübre depolarına usulüne uygun bir şekilde istif edilirdi. İhtiyaç sahipleri traktörleriyle gelir, hamallar vasıtasıyla gübreler ambardan çıkarılır, traktörün römorklarına yüklenirdi. Sabahtan akşama kadar hamallar, kamyonlardan gübre indirir veya gübre yüklerlerdi. Tahmil ve tahliye işleri yaparlardı. Emek vererek ekmeklerini böyle kazanırlardı. (Emek ve ekmek.) Urfa’da sıcak Yaz günlerinde ter, hamalların alınlarından gözlerinin üstüne akardı, vücutları terden suya keserdi. İkindiye doğru, işleri biter bitmez evlerine giderlerdi. Başlarında bir de hamalbaşı olurdu. Hamallar, tek tek torba başına çalışır, hamaliye diye bir ücret alırlardı. Edebiyatımızda, kısa hikâyeleriyle tanınmış olan Sait Faik’in, Ocak 1932 de Mektep dergisinde yayınlanan Hamal şiiri: (Sait Faik bu şiiri yazdığında on beş yaşındadır.) Ensesine sokulu Kamburunu kaşıdı Şu koskoca bavulu Beş kuruşa taşıdı Yol yakın, yolcu ırak Yola bak, yolcuya bak İstersen yolda bırak Şu koskoca bavulu Ünlü Divan şairi Fuzuli, sadece aşk konusunda şiir yazmamış, sırt emekçileri olan hamallar için de şöyle söylemiş: Malı çok etme, hazar eyle azabından kim Renci artar, ağır oldukça yükü hamalın Renc kelimesi, Farsça; ıstırap, zahmet, emek anlamındadır. Rençber ise emekçi. Fuzuli diyor ki; Malı çok biriktirme, kendini çok malın azabından koru. Zira ağrısı, sızısı artar yükü ağır olan hamalın. Malı, biriktirmekten çok, dağıtmak, paylaşmak hüner sayılır. Yoksa çok mal, ileride başına bela olabilir. (Suç ve ceza) Malatya-Pütürge’den bir bilge hamalbaşı, yanında çalıştırdığı hamallarına hamallık dersi verirken şöyle bir cümle kuruyor: Ey oğul! Yükü, siyasetle indir . Malatya, sadece kaysı bahçeleriyle tanınmış bir ilimiz değildir. Aynı zamanda yetiştirdiği siyaset ve devlet adamlarıyla da ünlüdür. İsmet İnönü, Turgut Özal gibi başbakanlar, Recai Kutan, Korkut Özal gibi bakanlar çıkarmıştır. Milletvekili ve Belediye Başkanlığı yapmış Hamit Fendoğlu (Hamido) gibi ünlü politikacılar yetiştirmiştir. Bir zamanlar, bin dokuz yüz elli ve altmışlı yıllarda, Mardin’den ve Malatya’nın bir ilçesi olan Pütürge’den çıkan işsiz fakir insanlar, limanda hamallık yapmak için İstanbul’a gitmişler. Bu hamalların hiçbirinin okuma ve yazmaları yoktur. Lâkin işlerinde de çok yetenekli, çok beceriklidirler. En çok da hemşerilerine düşkündürler. Biri birilerini kollayarak, hemşeri dayanışması sonunda, işi sıkı tutup İstanbul’un bütün hamaliye işlerini ele geçirirler. (Zapturapt) Hamallıkta rütbe ve makam yoktur. Üstat Necip Fazıl, bir şiirinde şöyle diyor: İnsandır sanıyordum mukaddes yükü hamal Hamallık ki sonunda ne rütbe var ne de mal Bu hamallar İstanbul’a nasıl geldiler o yıllarda? Kendilerinden önce gitmiş, iş bulmuş ve işler çoğalınca da adama ihtiyaç duyulmuş, kendi hemşerilerini, akrabalarını Malatya’dan, Mardin’den İstanbul’a toplayıp getirmişlerdir. Bu organizasyonları yapan hamalbaşılar, bir nevi hamal ağası mevkiine yükselmişlerdir. Yaşı, deneyimi ve görgüsü ile hamallık konusunda iyi yetişmiş olanlar, yeni gelenleri işe başlatmadan önce onları pratik bir eğitimden geçirirlerdi. Eğitimlerini tamamlayan genç hamallar, tecrübeli hamalların yanında işe başlamış olurlardı. (Netekim, eğitim şart) Mesela, bir işin başında ders veren bilge hamalın biri, genç bir hamala şöyle öğütte bulunur:  “Oğlum, diyelim ki yükün un çuvalı değil, gübre çuvalı değil de kırılacak cinsten bir yük. Yükün, cam eşya veya kristal avize dolu bir kargo olsun. Bunları nasıl yerinden kaldıracaksın ve nasıl istenilen yere indireceksin? Çok dikkatli olmalısın evvela. Nasıl yani?   Yükü, siyasetle indireceksin!   Öyle pat diye indirmek veya bindirmek yok. Burada sakin olacaksın, sabırlı olacaksın, aklını kullanacaksın ve yükünü, siyasetle indireceksin.” Tamam mı? Tamam. Kıssadan hisse: siyaset her yerde… 04, Mayıs, 2020

  • Düşünmek

    Bende yok sabr-ı sükûn Sende vefadan zerre İki yoktan ne çıkar Fikredelim bir kere         NÂBÎ Düşünceyi, varlığımızın bir sebebi olarak gören Descartes’tan bu yana insanoğlu neyi değiştirdi? Ekonomik-insan, alet yapan-insan gibi tanımların yanında asıl düşünen-insan tanımı hiç değişmedi. Uyku hâli hariç insan, her an düşünme eylemiyle birlikte vakit geçirir. İnsanın şuuru açıksa, düşünme eylemi de devam ediyor demektir. Düşünce nedir? Bir sebepten kalkarak, bir sonuca varmak için yapılan zihin faaliyetleridir. Bir başka deyişle düşünce, bir şeyi aklından geçirme, bir şeye karşı ilgi ve titiz olma hâli. Bir şeyi akletmek, fikretmek, tasarlamak, farz etmek diye de tanımlayabiliriz. İyiye, güzele ve doğru olana düşünerek vardığımız gibi, çirkine, kötüye ve yanlış olana da düşünerek varırız. İnsan zihni, her şeyi düşünebilecek bir yapıdadır. Zihni faaliyetlerimize bir yol gösterici olmadıktan sonra düşünerek de hata yapmak ihtimali her zaman vardır. Zihinsel olarak düşündüğüm şey, insanların yararına da olabilir, zararına da. Savaşı sürdüren insan, sonunda barış ta yapabiliyor. Düşünerek her yöne, her alana varmak mümkün görünüyor. Tarihi tarih yapan, insan düşüncesidir. İnsanlığın tarihi, aynı zamanda insan düşüncesinin tarihidir. Tarihi, mütefekkir insanlar yapar. Bilginin kaynağı, ilahi bir kaynaktır. İnsanlar onu düşünerek geliştirmişler ve bu günkü bilimsel bilgiye ulaşmışlardır (epistemoloji). Kitabı Kerim’de düşünceye ilişkin onlarca hitap vardır. İnsanlar adeta sürekli uyarılmaktadır. ‘Niçin düşünmüyorsunuz’, ‘Ne kadar az düşünüyorsunuz’, ‘Hiç düşünmez misiniz?’ gibi hitaplar... Demek oluyor ki düşünmeden yaşamak, anlamsız bir yaşamaktır. Doğru düşünmenin kurallarını öğrenmek ve onu hayatımıza geçirmek zorundayız. Rasgele yaşamamak için, doğru zamanda, doğru düşünüp, doğru kararlar almak zorundayız. Bize tanınan mühleti, sınırlı zamanı, bütün bir ömrü düşünerek, plânlayarak tüketmek borcundayız. Heba olmak istemiyorsak, kaybolup yitmek bize ağır geliyorsa, şuurlu olmak ve inceden inceye düşünmek düşer bize. O halde gelin, hep birlikte düşünelim. İnsan, en çok susarken düşünür. Susmak, düşünmektir zaten. Konuşurken de düşünmek mümkündür. Yazarların birçoğu, yazarken düşünür. Tamamı, düşündüklerini yazar. Yazarlar için yazmak eylemi , bir çeşit düşünce ve beyin egzersizidir. Düşüncenin her çeşidi makbul olmayabilir ama düşünmek, başlı başına önemli ve kutsal bir eylemdir. Canlı yaratıklar içinde yalnız ve sadece insanlar düşünür. Bu açıdan düşünceyi, şu veya bu şekilde yasaklamak mümkün değildir. Demokrasileri gelişmiş ülkelerde insan hakları, mücadeleler sonunda öne çıkmış ve ülkelerin anayasalarına oturmuştur. Yaşama hakkı gibi insanların düşünme ve düşündüklerini sözlü veya yazılı ifade etme özgürlükleri vardır. Düşüncesini sözlü veya yazılı ifade etmesi, her insanın en doğal hakkıdır. Bu hakkı, her zaman ve her zeminde, bütün ülkelerde özgürce kullanabilmelidir. Düşünmek ve onu bir biçimde ifade etmek asla suç değildir. Bir takım ülkelerde düşünmek ve onu ifade etmek, hâlâ suç sayılıyorsa bir insanlık ayıbı olan bu suç, derhal o ülkenin kanunlarından çıkarılmalıdır. Çünkü insanoğlu, hiç bir eylemde bulunmayıp bir an için hareketsiz kalsa bile, durduğu yerde dahi düşünür, ama mutlaka düşünür. İnsan, düşünen bir varlıktır. Herkes için aklın yolu birdir çünkü.

  • Konuşmak

    Rabbişrahli sadri ve yesirli emri vehlül ukdeten min lisani. Rabbim; göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz. Kur'an:  20 / 25-27 Konuşmak; bir dilin mevcut kelimeleri ve imkânlarıyla, düşüncelerin seslendirilerek anlatılması olayıdır. Konuşmak, belli bir konudan söz etmektir. Bir başka deyişle konuşmak demek, en büyük ihtiyaçlarımızdan birisinin giderilmesi anlamına gelir. Dilimizin pasının silinmesi, dilimizin açılması ancak konuşmak suretiyle olur. Duygu ve düşüncelerin anlatımı yazıyla olduğu gibi sözle yani konuşarak da anlatılır. Konuşmak; insanların anlaşmalarını, bir şekilde barış içinde olmalarını sağladığı gibi, insanların çatışmasına veya savaşmasına da sebep olabilir. Çünkü söz ağızdan çıkar ve dilde ifadesini bulur. Bir kez ağızdan çıktıktan sonra da geriye dönüşü yoktur. Söz, yaydan fırlayan bir ok gibi adeta. Yüksek sesle okumak, bir çeşit konuşmadır. İnsan, zaman zaman, tek başına kaldığında kendi kendisiyle konuşur ama konuşma, birden fazla insanla gerçekleşen en doğal bir iletişim olayıdır. Konuşmak suretiyle insanlar biri birlerine sürekli mesajlar iletir, bilgilendirir ve haberleşirler. Bir muhatabın arkasından konuşulduğu gibi, önemli olan onun yüzüne karşı yapılan konuşmadır. Konuşurken inci gibi tane tane konuşmalıdır. Konuşulan dilin inceliklerini bilmeden yapılan konuşmalar insana sıkıcı gelebilir. Kelimelerin kullanımına dikkat etmeli, onları yutmadan net bir şekilde ağızdan çıkararak konuşulmalıdır. Bütün bunlar güzel bir konuşma yapmak içindir. Kapalı kapılar ardında bir takım gizli, kapaklı konuşmalar gerçekleşebilir. Aslında konuşmak, bir şeye açıklık getirmek demek olduğundan meramımızı aleni olarak açıkça ifade etmek en güzel olanıdır. Belli bir konuda karşılıklı konuşmanın yanında, tek kişinin bir başına büyük bir insan topluluğuna karşı konuşması, hitabet denen konuşma sanatını bilmeyi gerektirir. İki kişinin karşılıklı muhabbetine sohbet denildiği gibi, bir kişinin büyük bir çoğunluğa konuşmasının ise birçok adı var; konferans, panel, sempozyum gibi...Bizim kültür ve medeniyetimiz, bir sohbet medeniyetidir bir yerde. Konuşmak, birilerine hitap etmektir. Konuşan kişi bir yerde hatip, dinleyen ise muhataptır. Bir yönüyle konuşmak; nutuk atmaktır. Politikacıların konuşmaları böyledir. Onların konuşmaları bir yerde söylev ve demeç biçimindedir. Bu tür konuşmalarda konuşmanın etkili olması arzulanır. Eğer konuşmalar bir işe yaramayacaksa, hayır getirmeyecekse veya hayra vesile olmayacaksa susmak konuşmaktan daha evlâdır. Bunun için söz gümüşse sükût altındır demişler. Konuşmalarda çoğu zaman yapılan göndermeler, imalı konuşmalar, iğnelemeler, alaycı istiskaller çoğu kez muhataplar tarafından hoş karşılanmaz. Bu açıdan, konuşan kişi açık ve net olmalı, konuşmadaki tavrını açık bir şekilde ortaya koymalıdır. İki dost arasında geçen konuşmadaki üslup ve adap oldukça önemlidir. Ses tonu yükselmemeli normal seyrinde gitmelidir. Konuşurken inci gibi tane tane konuşmalıdır. Konuşulan dilin inceliklerini bilmeden yapılan konuşmalar insana sıkıcı gelebilir. Kelimelerin kullanımına dikkat etmeli, onları yutmadan net bir şekilde ağızdan çıkararak konuşulmalıdır. Bütün bunlar güzel bir konuşma yapmak içindir. Kapalı kapılar ardında bir takım gizli, kapaklı konuşmalar gerçekleşebilir. Aslında konuşmak, bir şeye açıklık getirmek demek olduğundan meramımızı aleni olarak açıkça ifade etmek en güzel olanıdır. Belli bir konuda karşılıklı konuşmanın yanında, tek kişinin bir başına büyük bir insan topluluğuna karşı konuşması, hitabet denen konuşma sanatını bilmeyi gerektirir. İki kişinin karşılıklı muhabbetine sohbet denildiği gibi, bir kişinin büyük bir çoğunluğa konuşmasının ise birçok adı var; konferans, panel, sempozyum gibi...Bizim kültür ve medeniyetimiz, bir sohbet medeniyetidir bir yerde. Konuşmak, birilerine hitap etmektir. Konuşan kişi bir yerde hatip, dinleyen ise muhataptır. Bir yönüyle konuşmak; nutuk atmaktır. Politikacıların konuşmaları böyledir. Onların konuşmaları bir yerde söylev ve demeç biçimindedir. Bu tür konuşmalarda konuşmanın etkili olması arzulanır. Eğer konuşmalar bir işe yaramayacaksa, hayır getirmeyecekse veya hayra vesile olmayacaksa susmak konuşmaktan daha evlâdır. Bunun için söz gümüşse sükût altındır demişler.

  • Yazmak

    Yazmak bir ihtiyaçtan doğar. Mal ve hizmet üretimi nasıl ki bir ihtiyaçtan doğuyorsa, yazı yazmanın her çeşidi de bir ihtiyaçtan doğmaktadır. İnsan ihtiyaçları, taleplerinin bir sonucudur. Bir şeye karşı talep doğmuşsa o şey ihtiyaç durumuna gelmiş demektir. Bu taktirde ihtiyacın süratle tatmini ve izalesi gerekir. İhtiyaçların tatmini insan eliyle ve fakat mal ve hizmet üretilerek yapılır. İnsanoğlu bu konumda en önemli faktördür. Çünkü ihtiyaçların asıl sahibi insandır. Bu ihtiyaçları giderecek olan da nihayet insanın kendi yapıp ettikleridir. Ekonominin bazı kavramlarıyla yazmak eylemi arasında ne gibi bir ilişki var ki yazıma başlarken yazı yazmanın bir ihtiyaçtan kaynaklandığını belirttim? Ya da yazı yazmak neden bir ekonomik faaliyet olarak değerlendiriliyor diye düşünebilirsiniz. Yazı yazmak eğer bir ihtiyaçtan kaynaklanıyorsa, bir üretim faaliyeti haline geliyor demektir. Her üretilen şeyin, peşinen tüketileceği varsayılarak yazılan yazıların da okuyucular için, onlar tarafından okunup tüketilecektir diyebiliriz Bu faaliyet bu yanıyla ekonomik bir faaliyet olur. Bir farkla ki her üretilen şey, insanlar tarafından tüketilerek yok edilir. Ancak yazı öyle değildir. Tam tersi, yazı okunarak tüketilir gibi görünse bile o yenilen, içilen bir meta olmadığı için kalıcıdır. Tükenmez. Bunun için 'Söz uçar, yazı kalır. ' demişler. Söz ve düşüncenin kalıplanarak yazıya dönüşmesi, beyaz kâğıda geçirilmesi sonucu, kalıcı bir kimliğe bürünür, giderek bir belge olma özelliği kazanır. Asıl yazının önemi, kalıcı oluşundandır. Yazı, söz ve düşüncenin somutlaşmış bir ifade biçimidir. Yani fikirlerin, müşahhas suretleridir. Bir başka ifadeyle yazı; duygu ve düşüncelerimizin, hayallerimizin, rüyalarımızın, tasavvurlarımızın gözle görülür ve elle tutulur hale gelmesinin maddi bir ifadesidir. Yazı yazmak, elbette ki bir fantezi, bir oyun değildir. Kalıcı özelliği olan ve bir emeğin karşılığı olarak üretilen yazının bir değerinin olması, onu bir oyun olmaktan çıkarıyor. Ona bir mertebe, bir yücelik kazandırıyor. Bu açıdan bakıldığında yazı yazmak; yüce ve itibari bir eylemdir. Hayatta kendi payıma bir insan için şu dört eylemden daha değerli bir şey görmemekteyim : Okumak, yazmak, susmak (düşünmek) ve konuşmak... İnsanoğlu bu dört şeyle vardır. Yazı ise yaşamanın doğal bir yansımasıdır. Yazı, varoluşun ta kendisidir.

  • Okumak

    İkra bismi rabbikellezi halak. Yaratan Rabinin adıyla oku. Kur'an: 96/1 Niçin okuruz? İnsanlar neden okuma ihtiyacı duyar? Neyi, nerede ve nasıl okuyacağız? Bu ve benzer soruları daha da çoğaltarak kendimize sorabilir ve hemen cevap alabiliriz. Okumak bir ihtiyaçtır çünkü. Yazıya geçirilmiş ve okunmaya değer bir şey varsa ortada, okuyan da bulunacaktır. Olaya bir de kendi kültür ve medeniyetimiz açısından yaklaşmaya çalışalım. Mübin bir kitap olan Kur’an’ın ilk inen ayeti İKRA 'dır. Oku...Bu, aynı zamanda bir emirdir. Oku; canlı ve cansızı, bütün varlıkları yaratan Rabbinin adıyla. Bütün bir kâinat kitabını sayfa sayfa oku emrindeki okumanın önemi apaçık ortadır. Kur'an'dan sonra yazıya geçirilmiş nice nice kitap var. Bu noktada okuyucunun bir seçim yapması onun en doğal hakkıdır. Çünkü insanın ömrü pek kısadır ve zaman, çok çabuk geçmektedir. Bu taktirde herkes kendi seçimini yapacak ve herkes kendisinin taktir ettiği kitapları alıp okuyacaktır. Bunda bir dayatma ve zorlama söz konusu olamaz, olmamalıdır. Okumak, bir alışkanlık ve tercih işidir. Tıpkı yazı yazmak gibi. Okuma işinde bir alışkanlık, bir tiryakilik peyda etmemişseniz işiniz zordur. Bu okuma alışkanlığını bize kim verecek veya bize kim kazandıracaktır? Elbette ki bu işin önemini kavramış ebeveynler, eğitimciler, öğretmenler... Eğer bu sayılan sorumluluk sahibi insanlarda okuma alışkanlığı yoksa o toplumun insanlar için tehlike çanları çalıyor demektir. Zaman zaman tertiplenen okuma-yazma seferberlikleri, toplumu sadece okur ve yazar yapmayı hedefler. Ancak bu bizim üzerinde durduğumuz bir okuma ve yazma seferberliği değildir. Bizim burada kastettiğimiz okuma; kitap alıp okuma, bu konuda alışkanlık elde etmektir. Yazmadan muradımız; eline kalem alıp sadece meramını ifade değil, resmen yazı yazmayı becerebilme yani yazar olma ile eş anlamlıdır. Kitap okuma alışkanlığı, evde kitaplık veya kütüphane kurmak, kitap sevgisi, kitaba bağlılık ve hatta bağımlılık, kitap okumanın kutsiyeti, sürekli olarak sorumluluk taşıyan bu işin gönüllü görevlileri tarafından telkin ve tavsiye edilmelidir. Çok değil, daha yakın zamana kadar şehirlerimizde kıraathaneler vardı. Bu kıraathaneler daha sonra kahvehanelere, şimdilerde ise kafelere dönüştü. Kıraathane, okuma evi demek. Bu okuma evlerinde insanlarımız sohbet eder ve kitap okurdu. Ya da bir kişi okur diğerleri de dinlerdi. Bugünün kafelerinde gençlerimiz ne konuşur ne dinler ve ne okur bilinmez. Şehirlerimizde üniversitelerin açılıp çoğalmasıyla beraber üniversite muhitlerine yakın çevrelerde birdenbire mantar gibi kafeler türemeye başladı. Günün boş zamanlarını kitap okumaya ayırmaları gereken gençler, bu kafelere doluşarak zaman öldürmekle ne kazanıyorlar anlamak mümkün değil. Kitap okuma alışkanlığı bulunmayan insanlar, nefislerine çok kolay gelen mazeretler uydurarak ve mesela kitapların çok pahalı oluşundan şikâyet ederek kitap okumadıklarını beyan edebilmektedirler. Bu insanlara kitap alacak parayı verseniz de onlar kitap alma zahmetinde bulunup okumayacaklardır. Bu tehlikeli bir gidiştir. Tedbir alacak hiç bir merci de ortalıkta görünmemektedir. Ülkede, kitap alıp okuma alışkanlığı düşük seviyelerde seyrederken kitap basıp yayınlama oranı da gelişmiş ülkelere nazaran oldukça düşüktür. Hâlâ bu ülkede, kitap bir suç aleti gibi görülüp toplatılabilmektedir. Hâlâ düşünce ve düşünceyi yazılı veya sözlü ifade etme, bir şekilde suç sayılmaktadır. Düşünce ve ifade özgürlüğü tam ve kâmil manada bu ülkede yaşandığı gün, kitap okuma ve yazma alışkanlığımız da artacaktır. İnsanımız, zamanı israf etmenin nelere mal olacağını öğrendiği gün, okumanın da yazmanın da değeri daha doğru anlaşılacaktır. Gençlerimiz, yaşlılarımız çocuklarımız her fırsatta ellerine kitap alarak yolda, metroda, deniz kıyısında, dağ başında, işten artan zamanlarda veya geceleri, yani her fırsatta eline kitap alacak ve kitap elinden düşmeyecektir. Gelecek günler, bunu müjdeliyor bize.

  • Yazan Kalem Pas Tutmaz

    Bismillahirraḥmaniraḥim   Nûn. Ve’l-kalemi ve mâ yesturûn. Nûn. Kaleme ve yazdıklarına ant olsun. Kur’an: 68 / 1 Şanı yüce Allah, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de kalem üzerine ant vermektedir. Bu andı duyan ve bu anda inanan yazarlar, kalemi elden düşürmemekle ve onu iyi kullanmakla yükümlüdürler. Kalem ve onun yazdığı yazı üstüne düşünmelidirler yazı yazanlar. Kalem, güzel yazmak ve güzeli yazmak borcundadır ilkin. Kalem çirkini de çirkinlikleri de yazacaktır kuşkusuz. Onu teşhir için yazacaktır. İyinin kadri bilinsin diye kötü olanı da yazacaktır. İyinin değeri takdir edilsin diye kötü olan bilinmelidir. ‘ Her şey zıddı ile kaimdir .’ Kalem, ak olanı da kara olanı da yazacaktır. Geceyi ve gecenin karanlığını, gündüzü ve gündüzün aydınlığını yazacaktır. Maddeyi ve manayı birlikte yazacaktır. Ölümü ve dirimi, fiziği ve metafiziği birlikte yazacaktır kalem. Yazma eylemi, kalemin ve kalem sahibinin bir sorumluluğudur. Sorumluluk olmadan kalemle yazı yazmak, kalem oynatmak, kitap yayınlamak olmaz. Sorumluluk taşımadan yaşamak olmaz. Kalem; yaşanılanı yazacaktır, Yaşanmaya değer olanı yazacaktır. Kalem; soyut olanı da yazacaktır, somut olanı da. Yazar; kalemle yazı yazarken ayağı yere değmeli, bulutların üstünde gezmemelidir. Ne yazdığının bilincinde olmalı, yazdığının hesabını her zeminde verebilmelidir. Kalem de hesaba çekilir. Kalemi kullanan, bu hesaba hazır olmalıdır. Kâğıt ve kalem, biri birini tamamlayan muhteşem bir ikilidir. Yazı, kalemle ak kağıtlar üstüne yazılır. Buzlu cam üstüne, suyun üstüne yazı yazmak olmaz. Kalem, kalıcı olanın peşinde olacaktır. Havanın ve köpüğün değil. Kalem; toprağı ve suyu yazacaktır, ateşi ve havayı yazacaktır. Dağı ve doğayı, insanı ve ovayı yazacaktır kalem. İnsanın doğasını, insanın tarihini, coğrafyasını, yaratılış amacını ve insanı yaratanı yazacaktır. İnsan kendini yazacaktır kalemle. Sonra kalem şahit tutulacaktır insanın yapıp ettiklerine. Bilerek ettiklerine, bilmeyerek ettiklerine. Bir hesap günü için yazacaktır kalem. Kalem tutan eller üstün sayılmıştır kimi şeyleri tutan ellerden. Ey kalem tutmayı bilenler, ey yazarlar, kardeşlerim, elimiz ve ayağımız tutuyorken yazma eylemini sürdürelim. Hep işlesin böylece, ışıldasın kalemimiz. Zinhar paslanmasın. Allah önce kalemi yarattı. Sonra ona yaz dedi ‘mahfuz levha’ üstüne. O da kıyamete kadar olacak olanları yazdı...

  • Teatral Bir Mizah Denemesi

    -Güç kimde, kuvvet kimde, kudret kimde? -İktidar kimdeyse güç onda, kuvvet ondadır azizim. La Havle Ve la Kuvvete, İlla Billah il Aliyyil Azim -İktidar olursun amma, önemli olan muktedir olmaktır bilesin. Dert bende, çare sende Bir müddet sen de Ortalıkta görünme -Neden, niye? -Korona virüsü var, duymadın mı? -Duydum, bana ne yapabilir ki? -Herkese yaptığını sana da yapar. Onun için; tak maskeni, makul mesafeye dikkat et, ellerini sık sık yıka. Böylece koru kendini Korona’dan. Nam-ı diğer, Covid 19’dan. -Bu on dokuz rakamı, bana hiç yabancı gelmiyor. Üzerinde on dokuz mu vardı ne? Cehennem zebanisi miydi onlar yoksa? On dokuz ve katları Boşaltıyor yatları Hepsi tavlada kaldı Safkan Arap atları Artık iş yok, güç yok, gelen yok, giden yok, inen yok, binen yok, vesaire, vesaire… -Bana bak yavrum, ben şahım, sen gedasın. Her dem başıma belasın. Bütün zamanların en iyi muhterisi benim, çeşit, çeşit ihtirasım var benim. Alana satmaya geldim. Ya sen kimsin ha? Tebaasın. Basit, zavallının birisin. Emir eri, kapı kulusun. -Ben, ben, ben, çok inatçıyım. Ben, hangi kuranın kaçıyım. Oğlum, bana baksana sen! -Ben, sarayımda kraldım. Üç beş basamak çıkarak tahtımda kaldım. Sağımda, yal vezirim, solumda, bal vezirim vardı. Yiyip, içiyorduk. Her yer güllük gülistandı. Bağ, bahçe, bostandı. -Hey aşağıdakiler! Ne haldesiniz? Nasılsınız, iyi misiniz? Aşağıdakiler koro halinde: İyiyiz, iyi! Hepimiz iyi. Aykırı bir ses: İç güveyiden hallice!  Esas oğlan: Biz de ailecek iyiyiz. Kraliçe hanım, damat, torun, otuz iki kısım tekmili birden. Akraba ve hısımlar, yakın ilden. Muhalif bir ses: Biz şarklıyız kurban, Demokrat falan değiliz. Bu, ötekilerin uydurduğu bir yalandır. Hatta çok eski bir yalandır. Aristo ve Eflatundan kalandır. Demokrasi dediğin de kim oluyor yahu! Hâkimiyet, kayıtsız şartsız bizdedir. Biz halkız, halk! Esas oğlan: Ben ne dersem o olur. Ben sizin babanızım. Bu arada, cin-aslı mâni patlar. Babanın kızı söz alır: Yüzdedir Onda değil yüzdedir Top kâkül, zülüf, perçem Örgülü saç dizdedir Mazlumlar ya kuyuda Ve yahut dehlizdedir Yasak kalktı, yaz geldi  Cemaat denizdedir Cim Başkan araya girer: Emir, komuta bizdedir Başkan bugün burada Yarın, ertesi günü Kütahya, Gediz’dedir -Zavallı, sivil, halkım benim.  Zaten siz var ya siz, kara kuru ekmeği yiye yiye var oldunuz. Halk türküleri dinleye dinleye halk oldunuz. Boş bir gurura gark oldunuz. Yazık, çok yazık size! -Ey Halkım! Yahu evde öyle uzun boylu kalmanıza bir türlü gönlüm razı olmuyor. Ananızı da alın, gidin pikniğe. Bu Cumartesi ve Pazar da benden olsun. Gidin hava alın, avlanın, helal olsun. Hava bedava nasılsa, helal-i hoş olsun. ‘Bedava yaşıyoruz bedava’   diyor bir deli. “Bir garip Orhan Veli, Velinin oğlu, tarifsiz kederler içinde.” Hava bedeva, bulut bedeva Dere tepe bedeva Yağmur çamur bedeva Bedeva yaşıyoruz bedeva -Biz var ya biz, bütün zamanlarda, bütün mekânlarda mutlu, kutlu, az biraz da Har-Put-lu-yuz. Siz ki; bir sürü, bir güruh, bir yığınsınız. -Azınlık çoğunluğa hükmeder mi? Eder. Tarih boyunca bu böyle olmuştur hep. İnanmıyorsan bak resmi ve resimli tarihe, al boyunun ölçüsünü. Tarih, tekerrür eder azizim. -Biz hep yönetiriz, siz hep yönetilirsiniz. Biz biliriz işimizi, işimiz kimseden sorulmamıştır. Kim ne derse desin, ülke fena yönetilmemiştir. Artık on, yirmi yıl geride kalmıştır. Alan, alacağını almıştır. Mücahitler, Müteahhit, el çırpanlar, elçi olmuştur. Daha ne olsun yani. Siz ey makul çoğunluk, ey güruh-u be-şuur, dinleyin. Biz seçkin ve seçilmiş bir azınlığız. Buyrukları biz veririz. Size sadece itaat etmek düşer. Biliyorsunuz, devleti yönetenlere itaat etmek farzdır. Eleştirmemek sünnettir. Eğin bakim boynunuzu! Emirlerimiz için boynunuz kıldan ince olsun. Halk Korosu: -Efendimiz, eğile eğile boynumuz eğrildi. Batıya baka baka boynumuz tutuldu. Şimdi dönüp kendimize bile bakamıyoruz. Buyruğunuz nedir sayın en büyüğümüz? El cevap: Başınızı yukarı kaldırıp bakmayın yeter. Hep önünüze bakın koyunlar gibi, zaten siz sürüler içinde çobansız bir sürüsünüz. Peş peşe takılıp yürürsünüz. Ah ne güzel de yürürsünüz. Cim Başkan: Gerekirse onu bunu dinlerim, lakin Şair, yazar, gazeteci, falan dinlemem Fena yaparım başını kaldıranı fena Uslanmazsa, içiririm baldıranı ana -Biz adamı, daha çocukken başlarız korkutmaya: Öcü geliyor öcü! Şubat karısı geliyor, dev anası geliyor, bekçi geliyor, polis geliyor, hepsi birden geliyor! Korku, bizim en iyi silahımızdır. Korkunun krallığını biz kurduk zaten. Ya ne sandın sen? Korkuyu bilem korkuturuz. Hep korkarak büyüdükleri için, öcüden öcünü, bir türlü alamaz zavallı çocuklar! Eveeet, sözün özü, mizahın izahı, şudur ki; -Kurulu düzen devam edecek. Statüko işleyecek. Böyle gelmiş, böyle gidecek! Düzeni bozmaya kalkanın dünyasını dar, on, yüz, demez, alayınızı berdar ederim. (He valla edersin.) -Bu böyle biline! -Tebaa, hep bir ağızdan ve üç dilden: -Olur, Ağam. Başım, gözüm üstüne, Ser sera, ser çava, Alâ ra’sî, alâ aynî Ya leyli ya leyl…

  • Necip Fazıl’ın Yakın Yol Arkadaşı: Ali Haydar Öztürk

    Ali Haydar Öztürk, 1931 yılında Urfa’da doğdu. Annesinin adı, Münteha, babasının adı Mehmet’tir. ‘Münteha’ kelimesi Arapça olup Kur’an’da‘ ‘Sidretül-münteha’ olarak geçer, yaratılanların ulaşabileceği son nokta anlamındadır. Kendisinden büyük iki, kendisinden küçük bir olmak üzere Dört erkek kardeşten üçüncüsüdür. Çocukluğu, Babasının Nahiye Müdürü olduğu Urfa’ya bağlı Harran’da geçti. Burada Arapçayı öğrendi. Urfa’da Ortaokulu bitirdikten sonra Teknik Astsubay Okulu’nu kazandı. Teknik Okulu bitirince bir yıllığına devlet adına ABD’ye gönderildi. Orada İngilizceyi öğrendi. Böylece üç dil biliyordu. Öğrenciliği sırasında Büyük Doğu Dergisi’nin sürekli okuyucusuydu. Mecburi Devlet Hizmetini tamamlayınca İstanbul’a geldi. Serbest ticarete atıldı, inşaat müteahhitliği yaptı. Çoğu zaman ‘Büyük Doğu Dergisi’nin bürosunda çalışarak derginin çıkmasında maddi katkılarda bulundu. Ali Haydar Öztürk, Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in en yakın dava ve yol arkadaşıdır. İstanbul’da 1957 yılında Türk Ruhu Dergisi ’ni çıkardı. Yazıları; Millî Gazete ’de, Türk Ruhu, Tohum, Hilâl dergilerinde yayınlandı. İstanbul’dan ayrılarak İzmir’e geldi. İzmir’de çıkan  Tek Yol Dergisi’nde yazdı. Burada, Komünizmle Mücadele Derneği ’nin kurucuları arasında yer aldı. Dernekte, Genel Başkan Prof. Dr. Saffet Solak’ın Genel Sekreterliğini yaptı. İzmir’de Milli Nizam ve Milli Selâmet Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. ‘ Millî Görüş Hareketi ’nin kurucularındandır. İzmir’den ayrılarak Muğla’ya yerleşti. Burada Gülgün Hanım’la evlendi. Bu evlilikten Bilâl, Neslihan ve Usame adlı üç çocuğu dünyaya geldi. Neslihan, Üstadı Necip Fazıl Kısakürek’in Hanım’ının ismidir. Bir süre Muğla’ya bağlı Fethiye ilçesinde ‘Fekotaş’ adlı şirkette ‘Genel Müdür’ olarak çalıştı. Muğla’da Milli Selamet Partisi’nden milletvekili adayı oldu, ama seçilemedi. Ardından 1977 ‘de Aydın’a yerleşti. Aydın’da Milli Selamet Partisi İl Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. 1993 ve 1994’te bir süre Ankara’da kalarak Fekotaş’ın işlerini buradan takip etti. Sonra tekrar Aydın’a döndü. Kendisi inşaatçı olduğundan, projesini kendisinin çizdiği tek katlı, bahçeli bir ev inşa ederek oraya yerleşti. Türkiye Yazarlar Birliği, Aydınlar Ocağı ve Mehmet Akif Ersoy Vakfı üyesidir. 7, Ekim, 2024’te, 93 yaşında, Aydın’da vefat etti. Ali Haydar Öztürk’le Anılarım 1978 yılının Haziran Ayında Urfa’dan Aydın’a tayin oldum. Aydın’da; Necip Fazıl Kısakürek’in birinci halkadan yakını olan Ali Haydar Öztürk yaşıyordu. Aydın’da Urfalı kim var diye arayışa girince, hemşerim Ali Haydar Bey’le karşılaştım. Aydın’da kaldığım dört yıllık süre içinde kendisiyle ‘Abi–Kardeş’ olduk. İkimiz de Urfalıydık, gazete ve dergilerde yazı yazıyor, aynı siyasi görüşü paylaşıyorduk. Aydın’da ailece çok sık görüşüyorduk. Ali Haydar Beyin evinde, hususi bir kitaplığı vardı. Kitaplığın içi; nadide yazma eserler, kendi dönemi ve ondan önceki dönemlerde çıkmış dergi ciltleri, dergi koleksiyonları vardı. Bir hafta zaman ayırarak birlikte kendi kütüphanesini tasnif etmiştik. Daha sonraları, kitaplarının tamamını Aydın, Adnan Menderes Üniversitesi’ne bağışladı. Ali Haydar Bey, Fethiye’deki bir kuruluşun Genel Müdürü ve Milli Selamet Partisi’nin Aydın İl Başkan Yardımcısı’ydı. İl Başkanı, Aydın eşrafından, Alpler Pullukl arı’nın     sahibi, sanayici Hacı Tevfik Özalp Bey’di. Partide fiilen işleri Ali Haydar Bey yürütüyordu. Diğer Başkan Yardımcısı Avukat Mehmet Pala’ idi. Ben de gayri resmi olarak Merkez İlçe Teşkilatı’nda fahri olarak çalışıyordum. Ali Haydar Bey’le, Aydın Akıncılar Derneği’nde de olsun Milli Türk Talebe Birliği’nde olsun beraber çalışıyorduk. Daha çok akşamları, onun arabasıyla Aydın’ın, ilçe ve köylerine giderek siyasi çalışmalar yapıyor, gece geç saatlerde evimize dönüyorduk. Sabahleyin ben, sanki hiçbir şey olmamış gibi resmi dairedeki görevime gidiyordum. Bir Cumartesi günü, Aydın’ın Kuşadası İlçesi’ne siyasi çalışma yapmak için gittik. Bizi, parti yönetiminden üç, beş kişi karşıladı. Konuşma yapmak için zor bulduğumuz bir mekânda, gelenlerle sohbet ettik. Aydın’a döner dönmez de Ali Haydar Bey’e sordum:  ” Ya Ağabey, biz, Kuşadası gibi deniz ve eğlence merkezi olan bu yere, ne diye geldik? Buradan bize bir şey çıkmaz. Ne oy ne de davamıza bir fayda.”    Ali Haydar Abi güldü ve şöyle dedi: ”Atillacığım, biz tebliğle görevliyiz. Sonucu biz değil, Allah takdir ve tayin eder. Biz, çalışmakla mükellefiz. Takdir Allah’tandır.” Bu tespit ve değerlendirme karşısında oldukça rahatlamıştım. Öyle ya biz, seferle görevliyiz. Necip Fazıl merhum, bu tür çalışmalar için şöyle diyordu ; Serseri kuşların gagalarından kayalıklara bıraktığımız tohumlar, gün gelecek neşvü nema bulacaktır . Ek tohumu tarlaya, çıkmasa toprak utansın.  Biz de aynen öyle yapıyorduk. Ege’de, Aydın’da, bir avuç genç idealist insandık. Arkadaşların çoğu İmam Hatip Okulu’nda öğretmendi. Gece, gündüz hiçbir karşılık beklemeden inancımızın doğrultusunda hizmet etmeye çalışıyorduk. Bu arada Akabe Kitabevi’ni kurduk. Aydın’da, kitapevini aydınların bir uğrak yeri ve mekânı haline getirdik. Ali Haydar Öztürk Beyle, birkaç defa Urfa’ya, bir defasında da İstanbul’a birlikte bir yolculuk yaptık. İstanbul’da beni şair, yazar Sezai Karakoç’la ilk defa tanıştıran kişi Ali Haydar beydir. İstanbul’da ikamet ettiği zamanlarda, Büyük Doğu dergisinde çoğu zaman Sezai beyle beraber olmuşlardır. Sezai Bey’in Cağaloğlu, Üretmen Han’daki bürosuna birlikte gittik. Sezai bey içeride iki kişiyle sohbet ediyordu. Selâm verdik, selâmımızı aldı. Ali Haydar Bey beni Sezai Bey’e takdim etti. Bize, “Hoş geldiniz” dedikten sonra sohbete kaldığı yerden devam etti. Sohbeti bitirince de oradan ayrıldık. İlk etapta bana bu tutumu oldukça soğuk geldi. Sonradan yanına gelip gidenlere hep böyle davrandığını, onun bu tutumunu herkes bildiği için ortada garip bir durum da yoktu zaten. Ali Haydar Bey’den dinlediğim, onun üstatla olan bir hatırasını nakledeyim. Malum üstat, at meraklısıdır. At besler, bunun için özel seyis tutar. Meselâ bir defasında safkan bir Arap atını, Urfa’dan, Akçakale’ye, oradan trenle İstanbul’a getirmiştir. ‘ Ata Senfoni’  kitabını yazmıştır. Üstat bir gün, “Haydar, haydi kalk, trenle Ankara’ya gidiyoruz”. Dedi. İstanbul’dan tren yolculuğu yaparak Ankara tren garına geldik. Ankara hipodromu, gara beş yüz metre mesafededir. Hemen hipodroma girdik. Koşu meydanında yarış başlamak üzereydi. Bana “Haydar, çıkar bakalım cebindeki paraları!” Tamam üstadım dedim ve hepsini verdim. Bu arada üstadın huyunu bildiğim için İstanbul’a trenle dönüş biletinin parasını ayağımdaki çorabın içine gizledim. Bir iki saat içinde koşu ve yarışmalar bitti. Üstat verdiğim bütün paraları, altılı ganyan oynayarak kuponların hepsini tüketti. Hiçbir şey kazanamadı, hepsini kaybetti. Parası bitince bana döndü; ’Benden iğreniyorsun değil mi?” Dedi. Sustum, bir şey diyemedim. “Paralar bitti mi Haydar?” “Üstat hepsini aldınız ya” dedim. İnanmadı, Ceketimin, pantolonumun bütün ceplerini tek tek yokladı, para bulamadı. “Haydar şimdi ne yapacağız! İstanbul’a nasıl döneceğiz? Sen temkinli adamsın, mutlaka bir yolunu bulup bizi trene atarsın.” Dedi. “Evet üstadım huyunuzu, bildiğimden ne olur ne olmaz diyerek çorabımın içine bir miktar ‘ İhtiyat Akçesi’  sakladım.” “Haydi o zaman vakit kaybetmeden gara gidelim dedi.” Ağır adımlarla Tren Garı’na doğru yürüdük. 1993’te, Balıkesir’de, Türkiye Zirai Kurumu’nda görevliyken bir vesile ile Ankara’ya gelmiştim. İşlerim bitince Ali Haydar Bey’in Kızılay’daki bürosuna uğradım. Gün batana dek siyaset, dava, kitap, dergi vesaire konularında sohbet ettik. Akşam namazını büroda kıldık. Akşam, evlerinde yatılı kalmak koşuluyla yemeğe davet etti. Arabasıyla gittik. Ali Haydar Beyi yıllardır tanırım. Yılladır hep aynı Opel Marka arabasını kullanır. Çok dikkatli ve temkinli olduğundan bir defa olsun araba kazası yapmamıştır. Burası önemli. Evde yemekten sonra geç vakitlere kadar çay içip vatan kurtardık. Geceyi Ali Haydar Bey’in Küçük Esat’taki evinde geçirdim. Bana bir yer yatağı serdiler. Her zaman uyumadan önce yaptığım gibi, elimde bir kalem, not defterime bir şeyler yazdım. Çok yorgundum. Uyuyup kalmışım. SERÜVEN Ah ben ne serüvenler kaydettim Bir hatıra defterinin yapraklarına Sararmış solmuş yapraklarına Yürüdüm gittim tek ve tenha. Oyunun sonunu gördüm Perdeler inmişti Yürüyüp gittim Ardıma bakmadan Yalnız bir başıma. Gece, sıfır bir Ankara, Küçük Esat Bin dokuz yüz doksan üç Aylardan Kasım Günlerden Salı Ali Haydar’ın evi Yer yatağı Uyumuşum Yastığımda Şiir kırıntıları… Sebilürreşat dergisi, Ocak 2026, sayı: 1120

  • | Nice Eserlere Nice Yıllara | D.Mehmet Doğan, Ankara, Mart 2006

    Bu sene Mehmet Atilla Maraş'ın kırkıncı sanat yılı imiş; onunla tanışıklığımızın da kırkıncı yılı olmalı. 1966 Hareket dergisinin çıkış senesi. Bizim bu köklü fakat yeni dergiyi tanıyışımız 1966'daki çıkışıyla tarihlenebilir. M.Atilla Maraş bu dergide çıkan şiirini esas alıyor olmalı, sanat hayatının tayininde. Demek ki, biz önce okuyucusu sonra yazarı olduğumuz bu dergiyi okurken, M.Atilla Maraş'ı tanımış olduk. Bu gıyabi tanışma, 1970'lerde vicahiye dönüştü. Aynı dergi çevresinde bulunmanın verdiği yakınlık, zamanla dostluğu pekiştirdi. 1976'da Dergâh yayınlarında Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi'nin yayını ile meşguldüm. O hengâme içinde, 'Doğudan Batıdan Ortadoğudan' ismi ikimize de hoş geldi. Coğrafyayı gözeten ama coğrafyaları aşan bir kimlik ve bir yer belirleme idi bu ad koyma.     Sonraki yıllarda, M.Atilla Maraş'ın sürekli bulunduğu şehirlerin hepsinde onunla beraber olduk. Başta Urfa. Orada çalışırken, ziyaretine gittiğimiz gibi, sonraları defalarca beraber Urfa'nın misafiri olduk. M.Atilla Maraş bizim için, Mehmet Akif İnan gibi bir Urfa yüzü idi. Onunla Urfa'yı temaşa ediyorduk, urfalıları tanıyorduk. Nerdeyse her yıl birkaç kere Urfa'da oluyorduk. TRT'de Muhsin Mete ile Ulucami belgeselini çekerken, o Adana'daydı. Yıl 1977, elbette bizimle beraberdi. Adana Ulucami'nin bir çok açısından çekilen görüntülerimiz şimdi kağıtlarda solgunlaştı. Eskişehir'de ve Balıkesir'de de M.Atilla Maraş'la hâtıralarımız var. Yaz aylarında Altınoluk'ta veya Yalova'da çekilen resimlerimiz yaz hararetini duyurmaya devam ediyor. Sonra o bizim memlekete geldi. Ankaralı oldu yani. Gelmeden bir trafik kazası geçirdi, uzun süre değnekle dolaşmak zorunda kaldı bu yüzden. Aslında Türkiye Yazarlar Birliği'nin genel kuruluna yetişmek istemişti. Genel kurulu yapıp hemen ziyaretine gittik. Kış kıyamet, Atilla'nın kaza geçirdiği Sivrihisar'da Çetin Baydar ve Lütfi Şehsuvaroğlu ile birlikte çok ciddi bir kaza atlattık; ve o gün kar ve tipiden Ankara'ya ulaşamadık... M.Atilla Maraş idarî hayatını, siyasî dalgalanmalardan ötürü genel müdürlüğün kenarında tamamladı, Türkiye Yazarlar Birliği'nin başkanlığını üstlendi. Ardından siyasete meyletti. 'Meclis'imiz şair bir milletvekili kazandı. M.Atilla Maraş, şair tabiatlı; heyecanlı, hassas, öfkeli. Görmüş, geçirmiş, itidalli. Urfalı, Türkiyeli, Ortadoğulu, dünyalı. Onunla yıllardır aynı nehirlerde yüzdük. Kulaçlarımız zaman zaman karıştı. Dolu geçen kırk yılın olgunluğu bir durgunluk meydana getirir mi? Sanmam. 40. sanat yılı bir başlangıç; bir hamle başlangıcı. Esaslı eserlerini bundan sonra bekleyebiliriz. Nice eserlere, nice yıllara... D.Mehmet Doğan Ankara Mart/2006

  • Zihin Haritamız

    Önce söze, ‘ Bismillah ’ diyerek başlayalım. Yunus diyor ki: Söz ola kese başı Söz ola kestire savaşı Söz ola ağulu aşı Bal ile yağ ede bir söz Kendimi şöyle bir yokladım ne var bende, zihnimde, söz dağarcığımda, hafızamda, belleğimde? Bir yığın söz, kavram, mefhum, terim, isim. Onları şöyle bir sıraya koyayım ama önce nerden başlamalıyım? Madem sözle başladık devam edelim. Önce birtakım sorular sorayım. Sorunlar çıksın ortaya ki, üzerinde tartışalım, konuşalım, sohbet edelim diyorum. Mesela; İlim, Kültür, Sanat, Hak, Hukuk, Adalet. Ya da: Şair, Şiir, Şuur. Etik, Estetik. Tanımak, Bilmek, Merak etmek. Olgu ve olay, zor ve kolay olan nedir? Yerel, Ulusal, Evrensel olan nedir? En önemlisi Özgürlük nedir? uğruna ne savaşlar yapılmış bu sihirli kavram için. Şair ne diyor albenisi olan Hürriyet kelimesi için: Ne efsunkâr immişsin ey didarı Hürriyet Esiri aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten Namık Kemal Medeniyet, Marifet, Hakikat. Medeniyeti; Uygarlık veya Ümran diye de okuyabiliriz. Marifet, iltifata tabidir. Malum, rağbet görmeyen mal zayidir. Bir şairin amacı ne olabilir? Meselâ marifetini, sanatını göstermek olabilir mi? Her insan gibi şair de tanınmak, bilinmek ister ve merak eder. Merak , önemlidir çünkü. Peki ya merak nedir? Esat Erbili Efendi, bir gün Erbil'in bir caddesinde yürüyormuş. Bir adamda onunla tanışmak istiyormuş. Adam aynı caddede rastladığı birine sorar. Der ki " Ben Esat Efendiyi arıyorum onunla tanışmak istiyorum ." Adam der ki muhatabına, " Bak işte o önümüzden geçip giden adam, aradığın zattır. Koş yetiş ve tanış onunla ." Adam koşarak Esad Efendi'nin yanına gelir ve sorar, " Efendim, Affedersiniz ben Esad Erbili'yi arıyorum tanır mısınız, bilir misiniz?" Esad Efendi'nin verdiği cevap ilginçtir: " Tanımenem, Bilmenem "der ve yoluna devam eder. Adam, demin konuştuğu adamın yanına koşarak gelir ve derki " Ya şu giden adam tanı menem bil menem dedi bana ." " İyi ya arkadaş soruna cevap vermiş, anlamadın mı?" " Tanı menem (tanıbenim), Bil menem (bil benim) demiş ya !" Adam tekrar koşarak Esat Efendi'ye yetişir ve özür dileyerek bağışlanmasını ister. Dil böyledir, ben ne dedim ve sen anladın, yaman iştir. İşte bakın bir dilin şiveleri içinde, ne işveler var. Yunus'a kulak verelim: Dilsizler haberini Kulaksız dinleyesi Dilsiz kulaksız sözü Can gerek anlayası Sorular, sorular... Zihin haritası ne demek? Zihin ne demek? Buradan başlayabiliriz haritamızı çizmeye. Haritamızda ne var? şöyle bir yokladım kendimi. Bir şey keşfettim: Söze, kelimelerden, hecelerden önce, harflerden başlamalıyız dedim kendi kendime. Harflerden yola çıkarak kelimeler ormanında, sözlüklere, lügatlere, kamuslara bakalım. Ünlü düşünür Cemil Meriç Usta, “Kamus, namustur." diyordu bu hususta. Evet sözlükler, bir dilin bir milletin namusudur. O denli önemli. Dil, söz, sözcük, kelime ve nihayet sözlük, yani lügat. İlk insan Âdem, lal değildi, konuşuyordu ve ona bütün eşyanın (şeylerin, nesnelerin, varlıkların) ismi öğretilmişti. (Bakara:32) Söz, kutsaldır, mübarektir, yani kelime kutsaldır. Çünkü önce söz vardı. " Dil, varlığın evidir ." diyor Alman Filozof Heidegger. Bir büyüğümüz, bir gün kendisini ziyarete gelenlere, " Bize gelmeyin, kendinize gelin ." diyordu. Kendine gel, yepyeni bir söz söyle ki dünya yenilensin. Sözünü öyle bir söyle ki, yeryüzüne çizilmiş yapay sınırları kaldırsın. Yeryüzünde nice diller var. Mana bakımından hepsi bir. Dünyada şu anda kaç dil konuşuluyor? Yaşayan yedi bin dil belki. (Rakamla 7000) " Hepsinin maksudu bir, lâkin rivayetler muhtelif " Hepsi kutsal, her biri Allah'ın bir ayeti. Dünyada en çok konuşulan dil İngilizce. Sonra İspanyolca ve Arapça. UNESCO'nun kabul ettiği altı dil var. Diğerleri; Rusça, Fransızca ve Çince. Türk dili 18. sırada. Konuşmak lazım, bildiğini söylemek ve yazmak lazım. Yunus ne diyor: Behey Yunus sana söyleme derler Ya ben öleyim mi söylemeyince Bildiğini her şeyi söyleyeceksin, dillendireceksin, yazacaksın, konuşacaksın. Susmak, vebaldir. Zihin haritamda ne var? Şöyle bir yokladım. Birçok kavram, birçok terim. Peki nedir Kavram ? Arapçası mefhum. Bir nesnenin, bir duygunun ya da bir düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, anlamı, anlam yükü. Soyut ve somut kavramlar, olumlu veya olumsuz kavramlar, biri biriyle zıt kavramlar, biri biriyle aynı anlama gelen kavramlar. Kavramlar; insanlar için ortak bir imge, bir olgu veya varlıkların özelliklerini zihinde temsil eden soyut sembollerdir. Terim nedir? Bir bilim, sanat, edebiyat, meslek dalıyla veya bir konu ile ilgili özel ve belirli bir kavramı olan sözdür. Meselâ tiyatroda; sahne, dekor, köstüm, perde birer terimdir. Müzikte; nota, diyez, bemol, sol anahtarı, akort birer terimdir. Meselâ; anestezi, kadavra, ameliyat, birer tıp terimleridir. Geometride; üçgen, dörtgen, yamuk, Matematikte; çarpma, bölme, kesir, birer terimdir. Şiirde; kafiye, vezin, ölçü, aruz, hece birer terimdir. Terminoloji : (Terim bilim) Genel olarak terimlerin kullanım alanları ile ilgili bir bilim dalıdır. Anlam : Sözcük, cümle gibi dil öğelerinin zihinde uyandırdığı manadır. Mana, anlamın diğer adıdır. Adımızın bir anlamı olmalı değil mi? Veya hayatımızın bir anlamı olmalı değil mi? Elbette olmalıdır. Bir Arap atasözü: ‘ Mana, şairin gizlisinde saklıdır ’. Mecaz Anlam : Bir benzetme sonucu, sözcüğün gerçek anlamından uzaklaşarak yeni kazandığı anlama denir. Şimdi burada tekrar başa dönersek, Harf nedir? bir semboldür. Ağzımızdan çıkan bir sesin sembol olarak ifadesidir. A harfi a sesinin sembolüdür. Be harfi, be sesinin sembolüdür. İki sembol yani iki harf yan yana gelince bir hece olur. A ve B eşittir AB. Bu hece aynı zamanda bir kelimedir, tek heceli bir kelime. Ab, Farsça su demektir. Bir ve birden fazla hecelerden yapılan kelimeler vardır ki her biri bir adı, bir olayı, bir eşyayı temsil eder, sembolize eder. Ve ol kelimelerden cümleler yapılır olumlu, olumsuz, soru cümleleri vs. " Cümle kurmak " diye bir tabir vardır. Biz düşüncelerimizi, cümleler halinde ortaya koyarız. Ya konuşarak seslendiririz veya yazıya dökerek çeşitlendiririz. Yazı; yani metinler, yeri gelir şiir şeklinde tecelli eder, yeri gelir öykü şeklinde, yeri gelir tenkit, kritik şeklinde veya makale şeklinde uzayıp gider. İlk harfleri, ilk yazıyı bulanlara minnettarız. En eskisi galiba Sümer tabletlerindeki çivi yazısı. Mısırda Papirüs kağıtlarına yazılan Hiyeroglifler, Lâtin harfleri, İbrani harfleri, Arap harfleri… Zihin Nedir ? İnsandaki anlayış, kavrayış, algılama yetisidir. Hayat boyu öğrenilenleri, bilinçli olarak kafada saklama gücü, bellek, hafıza. İnsanoğlu; sahip olduğu beş duyu organı vasıtasıyla yani; görme, işitme, tatma, koklama, dokunma duyuları ile aldığı tüm bilgileri zihninde değerlendirir. Zihin ile Bilinç (şuur) arasındaki fark nedir? Zihin; beyindeki tüm süreçlerin bir bütünüdür. Bilinç ise, belirli zihinsel süreçlerin bir özelliğidir. " Zihnimiz İşgal Altında "adlı şiirimi müsaadenizle buraya alıyorum. Kime ne kadar yarar özgürlük geri gelse Bileklerdeki zincir kırılsa bire kadar İlk zamandan başlamış biter mi ki bu celse Zihnimiz işgal altında bağımsızlık kaç yazar Zihnimiz işgal altında kara haber bu beyler Gelin işgali kırın arının azar azar Yolunuza çıkacak çölde çıldıran devler Susayana su verin içsin doyana kadar Bu hal bu minval üzre akıp gidiyor günler Değerler alt üst oldu herkes kendi tahtında Yenisine eklendi sürüp gelen sürgünler Buna bir çare bulun zihnimiz işgal altında Bilinç : İnsanın kendisini, çevresini kavrama, tanıma, algılama, fark etme yetisi. Arapça şuur; şe - a - ra kökünden gelir, bilmek demektir. Şiir de aynı kökten. O da bilmek demektir. O halde insanın şu özelliği doğuştandır, yani fıtridir: Tanıma, tanınma, bilme, bilinme ve merak etme istek ve ihtiyacı. Genel olarak bilinç; insanda, duygunun, algının ve bilginin merkezi olarak kabul edilen bir yetidir. Özbilinç ise; insanın kendi kendisinin üzerinde düşünmesi, kendi varlığının farkında olması, varlığını idrak etmesi durumudur. O halde soru şu: Ben kimim ? Niçin küçülüyor eşya uzakta Gözsüz görüyorum rüyada nasıl Zamanın raksı ne bu yuvarlakta Sonum varmış onu düşünsem asıl NFK Zihin, bir bilinç akışıdır. Bilinç bir soyut kavramdır. Bir kişinin bir şey hakkındaki algısıdır. Bilinçli olma hali, farkında olduğumuz haldir. Hâl : Durum, vaziyet, tutum, davranış demektir. Çoğulu: Ahval . Hâl Ehli demek, Sufi'nin Allah'a doğru yolculuğundaki manevi durumlara sahip olması… Bir hâl dili var, bir de kal dili. Bir insanın manevi hali; İlimde, irfanda, ahlâkta, ibadette, amelde, edepte ve insanlıkta gösterdiği en üstün meziyetler, hasletler ve faziletlerdir. Şimdi bu kurduğum cümlede kaç tane manevi kavram var? Hâl ehli olan, bunların bütününe vakıftır. Zekâ : Kavrayabilme soyut düşünme ve muhasebe etme yeteneğidir. Ünlü Psikolog Sigmund Freud'a göre Zekâ; İd, Ego ve Süper EGO’dan meydana gelir. (Bunların tek tek açıklanması iktiza eder.) Akıllı Olmak (Ulul el bab), durum değerlendirmesi yapabilmek akıl ile olur. Oysa zeki olmak, öğrenme yeteneği ile ilgilidir. Akıl: insanı diğer canlılardan ayıran, düşünme, anlama ve kavrama gücü. Akıl; Logos, Episteme, İntellect, Ratio... Akıl, bilgi edinmeye yarayan güç olarak tarif edilir. İnsanı insan yapan, onun her türlü eylemlerine bir anlam kazandıran, onun sorumluluk altına girmesini sağlayan güç akıldır. Akıl kelimesi Kuranda, fiil şeklinde kırk dokuz yerde geçmektedir. Aklı selim; Hüküm ve kararlarda doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran akıldır. Yani sağduyu. Akıl kelimesi felsefe ve bir mantık terimi olarak; "Varlığın hakikatini idrak eden, maddi olmayan ve fakat maddeye tesir eden bir olgudur, bir cevherdir. İnsanın üç önemli yetisi vardır: Duygu (his), Düşünce (tefekkür), ve İrade. Duygu; olay ve eşyaların insanın iç dünyasında yankı, etki, tepki, izlenimlerini yansıtır. Bize hazzı ve elemi (acıyı) öğretir. Düşünce; bizi tefekküre götürür, soru sormamızı sağlar. Mesela önce " Ben kimim? "sorusu, kendinden başlayarak üst üste sorular yumağı ile karşılaşır, hepsine bir yanıt arar. İrade; harekete geçme gücü ve yetisidir ve insana hür olarak verilmiştir. Biz özgür irademizle bir şeylere karar verir ve onu uygularız. Dolayısıyla da verdiğimiz kararların sonucuna katlanırız. Cüz'i irade bize, külli irade Allaha aittir. Cüz'i iradeyle insan kendi yaptıklarıyla kendi kaderini belirler. Allah'ın belirlediği kader ise külli irade olarak ifade edilir. Evren nedir? Bu âlem, öte âlem nedir? Varlık ne, yokluk nedir? gibi damar sorular, yakıcı sorular hep " varlık" üstünedir. Varlık, Allah, Evren, Zaman, Mekân, Hayat, Ölüm, Ruh ve Ölüm ötesi. Bunlar bir nevi ontolojik sorulardır. Varlığımızın yaratıcısı kimdir? İşte bu soru bizi tanrıya götürür. O'na yani Allah’a… Bildim seni ey rab Bilinmez meşhur NFK İrademiz; bize seçim yapmamızı sağlar. Hiç kimsenin etkisinde kalmadan hür ve özgür bir irade kullanarak seçimimizi yaparız, Olaylar ve eşyalar hakkında karar veririz. Bu bizim irademiz sayesinde olur. İrademiz bize hayatımızda bir yol haritası çizer. Zaman , izafidir. Geçmiş, geçmiştir. Gelecek, bilinmez. Yaşanan zaman ise şu ' an 'dır. Azeri dilinde bir dörtlük bakın ne diyor bize: Dünyaya yayax geldim Yatmadım uyax geldim Ömür der yüz yıl geçti Gönül der bayax geldim Ünlü Kırgız Romancı Cengiz Aytmatov da diyor ki: Gün olur Asra Bedel Burası dünya, burada hiçbir şey tamamlanamaz. Burada her yapılan şey eksik kalır, giderken yarım kalır planlar, projeler. Bu dünyada insan eliyle yapılmış "Mükemmel" diye bir şey yoktur. Her şey eksiktir, noksandır. Hiçbir şey tam değildir, tamam değildir. Oysa tabiat harikadır. Gökyüzü harikadır. Âlem harikadır. İnsan harikadır. Tam ve mükemmel yaratılmıştır. " Ahseni takvim " üzre yaratılmıştır. "Onun yarattıklarında hiçbir noksanlık bulamazsın" Burada her şey bize ' var' mış gibi görünür. Bu, yüce varlığın yeryüzündeki sıfatlarının, isimlerinin, görüntüleridir, tecellileridir, yansımalarıdır. Aslında her şey bir görüntüden ibarettir. Bu görüntüler bir müddet sonra kaybolur, görünmez olur ve fakat yok olmaz. Ama toprak üstündeki her şey, bir müddet sonra yok olmaya mahkumdur. Çünkü mutlak olan varlık ' O' dur. O, yani Allah! (C.C) Divan şairi Yenişehirli Avni, bir beyit ‘inde diyor ki: Çünki sen âyine-i kevne tecellâ eyledin Öz cemalin çeşm-i aşktan temaşâ eyledin Bugün ki dille: Çünkü sen varoluş aynasında tecelli ettin, göründün. Kendi güzelliğini aşk gözüyle temaşa ettin, seyrettin. Son sözü Yunus Emre söylesin: Ölürse tenler ölür Canlar ölesi değil Can ’ın manasını biliyoruz ve fakat mahiyetini bilmiyoruz. Ruh veya can, bedenimizdeki tezahürleriyle vardır. İyiye, doğruya ve güzelliğe yolculuk, varoluşumuzun özetidir. Netice, bizler yolcuyuz arkadaş. Bu yazı, Edebiyat Ortamı Dergisi'nin 2025 , Temmuz-Ağustos sayısında yayınlanmıştır.

bottom of page