top of page

Yükü Siyasetle İndirmek Ya Da Bilge Hamallar

  • Yazarın fotoğrafı: Mehmet Atilla Maraş
    Mehmet Atilla Maraş
  • 16 Oca
  • 4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 7 gün önce


Bir kelamı kibarda şöyle deniliyor: Ceset, ruhumuzun ömür boyu hamalıdır.


 Bir atasözümüz şöyledir: Hamala semeri yük değildir. İnsan kendi işi ve sorumluluğunu üzerine aldığı kişilerin yükü ona ağır gelmez.


Önce hamal nedir ona bakalım; Sırtında kalın bir urgan ipi veya taşıyıcı semeri olan yük taşıyıcısı. Bu adamlara ‘sırtçı’ da denilirdi. Gücü kuvveti yerinde olan biri ancak bu mesleği yapabilirdi. Yoksa her önüne gelenin yapabileceği bir iş değildir hamallık.


 Hamallar, tahmil- tahliye işi yapan insanlardı. Ne demektir bu? Bir yükü, bir yerden alıp bir başka yere yükleme veya boşaltma işi. Semer, hamalların yük taşırken kullandıkları deriden yapılmış sırt yastığı.


Urfa’da geçen çocukluğumdan hatırlıyorum. Bu çok zor olan hamallık işini, Malatya’nın Kurucu Ova ilçesinin köylerinden gelip Urfa’ya yerleşmiş olan hamallar yapardı. Urfa Buğday Pazarı’nın bütün hamaliye işleri bu adamların elindeydi. Yazın buğday pazarında; elli, yüz kiloluk buğday çuvallarını, ya arabadan indirir veya bir başka arabaya yüklerlerdi. Urfa’da bir nesil sonra bu hamalların çocukları, Buğday pazarında ‘Hanpa’ oldular. Hanpa ne demek? bir nevi buğday komisyoncusu demektir. Onların hepsi de seyyar hamallıktan gelerek dükkân sahibi oldular. (Ekonomik değişim)


Bu kez o eski hamallar, yeni tahmil, tahliye işin komisyoncuları olarak buğday pazarına gelen gençlere hamallık işi verirlerdi. Bunların bir kısmı, şehirlerarası nakliyecilik hızlanınca, nakliye şirketleri kurup şehirlerarası hatta uluslararası nakliyeci oldular. (Ekonomik büyüme)


Kurucu Ovalı hamalların tamamı o zamanlar Urfa’nın bir gece kondu mahallesi olan ‘Kırk Mağara’ mahallesinde otururlardı. Kış mevsiminde ellerindeki baltalarla odun kırıcılığı yapar, Yaz mevsiminde sırtlarındaki yünden yapılmış (soft) abalarıyla buğday pazarında hamallık yaparlardı. Urfalı meşhur türkücü Mahmut Tuncer, o hamallardan birinin oğludur. Hatta bir türküsünde babasının mesleğinden söz eder:


 Oduna gidecağam / Baltamı bulamıyam / Kız ben senin yüzünden / /Burada duramıyam


Urfa’da altmışlı, yetmişli yıllarda gençlerin türkücü olmaya özenmesi, sanat aşkından değil fukaralıktandır. Mahmut Tuncer’in babası hamal, oduncu, Müslüm Gürses’in babası işçi, İbrahim Tatlıses’in babası, sokakta, köşe başında ciğer kebapçısıdır. Urfalı gençler, o dönem Türkiye genelinde ünlü olan türkücü Nuri Sesigüzel’e öykünmektedirler. Nuri Sesigüzel de Urfa-Birecikli olup Fırat kenarındaki verimli topraklara ekilen kendirden hasır ören bir işçinin çocuğudur.


Urfa’da, türkülere konu olmuş meşhur ‘Halepli Bahçe’nin sırt taraflarındaki gece kondu mahallesinin adının ‘Kırk Mağara’ olmasının sebebi, orada hemen hemen her evin avlusunda bir mağara olmasındandır. Mağaralar, eski medeniyetlerin nekropolleridir. Yani kayadan oyulmuş mezarlar. İbrahim Tatlıses’in “Ben bir mağarada doğdum.” demesi bu yüzdendir. Fakrü zaruretten yani bir nevi mecbur bırakılmaktan.


Çocukluğumdan hatırlıyorum. Bu semt, aslında Urfa’da bir zamanlar hüküm sürmüş Selevkosların kaya mezarlarıdır. Her mağara bir mezardır. Bunlar, kayadan oyulmuş tek göz oda biçimindedir. Kaya mezarların bir kısmı, bir zamanlar Urfa’da ev olarak ama daha çok kiler olarak kullanılmıştır. Bazen de hayvan barınağı olarak kullanılmıştır.


Son zamanlarda, Halepli Bahçe’nin tam karşısındaki ‘Kızıl Koyun’ adıyla bilinen gecekondu mahallenin yıkılmasıyla ortaya çıkan kaya mezarlar bugün için temizlenip aydınlatılarak turizme açılmıştır.


Ben, uzun yıllar Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nda idarecilik yaptım. Tarımsal üretim için, gübre fabrikalarında üretilen kimyasal gübreler bu kurum vasıtasıyla Türkiye’nin her yerine ulaştırılırdı. Elli kiloluk torbalar halinde gelen gübreler, kamyonlardan indirilir ve kurumun gübre depolarına usulüne uygun bir şekilde istif edilirdi. İhtiyaç sahipleri traktörleriyle gelir, hamallar vasıtasıyla gübreler ambardan çıkarılır, traktörün römorklarına yüklenirdi. Sabahtan akşama kadar hamallar, kamyonlardan gübre indirir veya gübre yüklerlerdi. Tahmil ve tahliye işleri yaparlardı. Emek vererek ekmeklerini böyle kazanırlardı. (Emek ve ekmek.)


Urfa’da sıcak Yaz günlerinde ter, hamalların alınlarından gözlerinin üstüne akardı, vücutları terden suya keserdi. İkindiye doğru, işleri biter bitmez evlerine giderlerdi. Başlarında bir de hamalbaşı olurdu. Hamallar, tek tek torba başına çalışır, hamaliye diye bir ücret alırlardı.


Edebiyatımızda, kısa hikâyeleriyle tanınmış olan Sait Faik’in, Ocak 1932 de Mektep dergisinde yayınlanan Hamal şiiri: (Sait Faik bu şiiri yazdığında on beş yaşındadır.)



Ensesine sokulu

Kamburunu kaşıdı

Şu koskoca bavulu

Beş kuruşa taşıdı


Yol yakın, yolcu ırak

Yola bak, yolcuya bak

İstersen yolda bırak

Şu koskoca bavulu



Ünlü Divan şairi Fuzuli, sadece aşk konusunda şiir yazmamış, sırt emekçileri olan hamallar için de şöyle söylemiş:



Malı çok etme, hazar eyle azabından kim

Renci artar, ağır oldukça yükü hamalın


Renc kelimesi, Farsça; ıstırap, zahmet, emek anlamındadır. Rençber ise emekçi.


Fuzuli diyor ki; Malı çok biriktirme, kendini çok malın azabından koru. Zira ağrısı, sızısı artar yükü ağır olan hamalın. Malı, biriktirmekten çok, dağıtmak, paylaşmak hüner sayılır. Yoksa çok mal, ileride başına bela olabilir. (Suç ve ceza)


Malatya-Pütürge’den bir bilge hamalbaşı, yanında çalıştırdığı hamallarına hamallık dersi verirken şöyle bir cümle kuruyor:


Ey oğul! Yükü, siyasetle indir.


Malatya, sadece kaysı bahçeleriyle tanınmış bir ilimiz değildir. Aynı zamanda yetiştirdiği siyaset ve devlet adamlarıyla da ünlüdür. İsmet İnönü, Turgut Özal gibi başbakanlar, Recai Kutan, Korkut Özal gibi bakanlar çıkarmıştır. Milletvekili ve Belediye Başkanlığı yapmış Hamit Fendoğlu (Hamido) gibi ünlü politikacılar yetiştirmiştir.


Bir zamanlar, bin dokuz yüz elli ve altmışlı yıllarda, Mardin’den ve Malatya’nın bir ilçesi olan Pütürge’den çıkan işsiz fakir insanlar, limanda hamallık yapmak için İstanbul’a gitmişler. Bu hamalların hiçbirinin okuma ve yazmaları yoktur. Lâkin işlerinde de çok yetenekli, çok beceriklidirler. En çok da hemşerilerine düşkündürler. Biri birilerini kollayarak, hemşeri dayanışması sonunda, işi sıkı tutup İstanbul’un bütün hamaliye işlerini ele geçirirler. (Zapturapt) Hamallıkta rütbe ve makam yoktur. Üstat Necip Fazıl, bir şiirinde şöyle diyor:



İnsandır sanıyordum mukaddes yükü hamal

Hamallık ki sonunda ne rütbe var ne de mal



Bu hamallar İstanbul’a nasıl geldiler o yıllarda? Kendilerinden önce gitmiş, iş bulmuş ve işler çoğalınca da adama ihtiyaç duyulmuş, kendi hemşerilerini, akrabalarını Malatya’dan, Mardin’den İstanbul’a toplayıp getirmişlerdir.


Bu organizasyonları yapan hamalbaşılar, bir nevi hamal ağası mevkiine yükselmişlerdir. Yaşı, deneyimi ve görgüsü ile hamallık konusunda iyi yetişmiş olanlar, yeni gelenleri işe başlatmadan önce onları pratik bir eğitimden geçirirlerdi. Eğitimlerini tamamlayan genç hamallar, tecrübeli hamalların yanında işe başlamış olurlardı. (Netekim, eğitim şart)


Mesela, bir işin başında ders veren bilge hamalın biri, genç bir hamala şöyle öğütte bulunur:


 “Oğlum, diyelim ki yükün un çuvalı değil, gübre çuvalı değil de kırılacak cinsten bir yük. Yükün, cam eşya veya kristal avize dolu bir kargo olsun. Bunları nasıl yerinden kaldıracaksın ve nasıl istenilen yere indireceksin? Çok dikkatli olmalısın evvela. Nasıl yani? Yükü, siyasetle indireceksin! Öyle pat diye indirmek veya bindirmek yok. Burada sakin olacaksın, sabırlı olacaksın, aklını kullanacaksın ve yükünü, siyasetle indireceksin.” Tamam mı? Tamam.


Kıssadan hisse: siyaset her yerde…

04, Mayıs, 2020

bottom of page