| "Bu Memleket Baştanbaşa Gurbettir"Mehmet Atilla Maraş ile Söyleşi | Zafer Acar
- 1 Şub
- 15 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 4 Şub
Atatürk Üniversitesinde okurken Mustafa Kutlu ile "Adımlar" dergisini çıkarmışsınız, dergicilik maceranızı dinlemek isterim.
Liseyi bitirdiğim yıl olan 1966’da Urfa’da yeni yayın hayatına giren ve ser levhasının altında "Günlük Siyasi Gazete" demesine rağmen hemen onun altında parantez içinde "Şimdilik pazartesi ve perşembe günleri çıkar" ibaresi yazılı olan dört sayfalık "Şafak Gazetesi" vardı. Bu gazete, iç sayfalarının tamamını kültür-sanat sayfası olarak yayımlıyordu. Bu sayfaların hazırlayıcısı ise ben ve arkadaşlarımdan oluşan bir genç ekipti. İşte, benim dergicilik serüvenim bu sayfayı hazırlayan arkadaşlarla birlikte başlar. Zira bir süre sonra, aylık bir sanat ve edebiyat dergisi yayımlayalım dedik ve "Balıklı Göl" dergisini yayımlamaya başladık.
Dergi olsun, gazete sayfaları olsun, küçük, tek göz bir odada, elle çalışan bir matbaa makinesinde basıyorduk. Kol gücüyle döndürülen pedal silindirleri harekete geçiriyor, dizilmiş olan gazete kalıbının sadece bir sayfasını basabiliyordu. Dizgi ise elle ve kumpas yardımı ile yapılıyordu. Bugünün genç matbaacıları bu söylediklerimden bir şey anlayamaz.
Matbaada, hurufat kutularının her birinde ayrı bir harf vardı. Yan yana sıralanmış kutulardaki harflerden alıp elinizdeki kumpasa ters olarak yerleştiriyorsunuz. Sonra kumpasta yer kalmayınca onu önünüzdeki sayfa kalıbının uygun yerine koyuyordunuz. Tekrar harfler, tekrar kumpasa dizmeler ve kalıba yerleştirmeler... Dizgisini yapacağınız yazının metni önünüzde durur, oraya bakarak bütün bu işlemleri sırasıyla gerçekleştirirsiniz. Kalıp bağlandıktan sonra matbaa makinesine mürekkebi koyar, sonra da tek sayfanın basımını gerçekleştirirsiniz. Çok zahmetli velakin çok keyifli bir uğraşıydı.
Balıklı Göl Dergisi’nin yazarları olarak yazılarımızı ve şiirlerimizi önce matbaaya getiriyor, dizgisini kendimiz yapıyor ve makinenin başına geçip baskıyı gerçekleştiriyorduk. Dergi veya gazete sayfalarının katlanması, derginin tel zımbayla zımbalanması, destelenmesi ve sonra satışa hazır hâle gelince de dergiyi veya gazeteyi, koltuğumuzun altındaki iki katlı büyük bir kartonun içine yerleştirip okuyucuya ulaştırılması tamamen bizim işimizdi. Üstelik kimseden yardım görmeden, reklam almadan, kendi cep harçlıklarımızla yapıyorduk bütün bu işleri.
O yıl liseyi bitirince üniversiteye gitmedim. Dergi ve gazete merakının yanında bir de tiyatroya hevesim vardı. Lisedeyken Aka Gündüz’ün ‘Mavi Yıldırım’ adlı oyununda başrol oynamıştım. Buradan cesaret alarak Urfa’da bir grup arkadaşla Halk Eğitim Tiyatrosu’nu kurduk. Başta Turgut Özakman’ın “Duvarların Ötesi” olmak üzere bir yıl içinde üç-dört oyun sahneledik. Hatta bilet satışlarından para bile kazandık. Tiyatroyu kurmadan önce arkadaşlarımıza bir ay boyunca tiyatro seminerleri aldırdık. Seminerleri bize daha sonra Gen-Ar tiyatrosuna, oradan ‘Yeşilçam’a geçecek olan Günay Güner arkadaşımız veriyordu.
Balıklı Göl dergisi altı sayı çıktı. Ben 1967’de üniversiteye gidince benden sonra iki sayı daha çıktı ve ardından kapandı.
Taşrada kısır imkânlar dâhilinde ve fakat gençliğin verdiği enerji ve heyecan çerçevesinde, biraz da “cahil cesareti” ile başımızdan büyük işlere girmiştik.
Yüksek tahsil için Erzurum’a geldiğimde alışkanlığımız üzere boş durmadık. Çeşitli derneklerde; Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Zirai Ekonomi Derneği’nde, Anadolu Fikir Derneği’nde (AFD) görevler aldım. Adımlar Dergisi, bu derneğin çeşitli kültür faaliyetlerinden birisidir. O tarihlerde Erzurum Atatürk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Zirai Ekonomi Bölümü’nde öğrenciydim. Erzurum’u ve şehir ahalisini kendime ve Urfa kültürüne çok yakın buluyordum. Urfa ne kadar sıcak bir şehirse, Erzurum da o kadar soğuk bir şehirdi. Ancak biri büyük divan şairi Nef’i’yi, diğeri de şair Nabi’yi yetiştirip İstanbul’a, payitahta göndermiştir.
Anadolu Fikir Derneği o zamanlar yeni kurulmuştu. Merkezi İstanbul’da olmak üzere taşrada üç yerde şubesi vardı: Ankara, Trabzon ve Erzurum. Derneğin faaliyetlerinden birisi de İstanbul’dan orijinal filimler getirip üniversitenin sinema salonunda hafta sonları öğrencilere, akşamları da öğretim üyelerine gösterimde bulunmaktı. Aklımda kalan filmlerden bazıları şunlardı: ‘İhtiyar Adam ve Deniz’ (The Old Man and Sea), ‘Selzburg Şemsiyeleri’ (Selzburg Ambrellas), ‘Batı Yakasının Hikâyesi’ (The West Side Story), ‘Kader Bağlayınca’ ve daha birçok orijinal film... Gösterime giren filmlerin eleştirilerini, o dönem fakültemizde asistan olan Prof. Dr. Orhan Güvenen yapıyor ve yapılan eleştirileri Adımlar dergisinde yayınlıyorduk.
Bir yandan da Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı olarak Erzurum’da ‘Yurt-Kur Tiyatro Topluluğu’nu kurmuşuz. Urfa’daki tiyatroya olan bağlılığımız, burada da devam ediyordu. Bir yıl sonra Recep Bilginer’in ‘İsyancılar’ adlı oyununu sahneye koyduk, Batı Karadeniz turnesine bile çıktık.
Adımlar dergisi, 1970 -71 yıllarında 24 sayı yayımlandı. Benim mezuniyetimden bir süre sonra da kapandı. Günümüzün ünlü hikâyecisi dostum Mustafa Kutlu, benden önce mezun olmuş, Tunceli’nde edebiyat öğretmenliği yapıyordu. Yazılarını ve şiirlerini, oradan bize gönderiyor, derginin başyazılarını da A. Hacı Yakupoğlu imzasıyla yazıyordu. Mustafa’nın hikâyeciliği yanında ressamlığı da vardır. Çok güzel desenler çizer ve çok güzel bağlama çalardı. Ancak hikâyeciliği öne çıkınca ne resim yaptı ne de bağlama çaldı daha sonra.
Adımlar dergisi, yayımlandığı yıllarda olsun, daha sonraları olsun, Erzurum’da çıkmış en uzun ömürlü ve istikrarlı, bir taşra, bir Anadolu dergisidir. Dergi, Anadolu edebiyatı, daha doğrusu Anadolu romantizmi yapma iddiasında ve sevdasındadır. Erzurumlu büyük düşünce adamı Nurettin Topçu’nun ‘Bir Anadolu Romantizmi yapılmalıdır’ tezinden hareketle, bütün bir yazı kadrosu, onun düşüncesine hürmeten böyle bir denemede bulunmuştuk. O dönem biz, Mustafa Kutlu dâhil hepimiz Anadolucuyduk. Hatta isim vermeyeyim, o dönemde Erzurumlu bir gençlik lideri, “Bir avuç Anadolucunun çıkardığı bu dergiyi okumayın!” demişti. Şiirlerimiz, hikâyelerimiz, yazılarımız memleket havası kokuyordu, Anadolu sevgisi ve gurbet kokuyordu.
Arkadaş ne sen sor ne ben söyleyim
Bu memleket baştanbaşa gurbettir
Bu sloganla yola çıkmış, Anadolu edebiyatı yapmaya sevdalı ve kararlı bir gurup gencin sanat serüveniydi bu hareket. Adımlar adı dahi manidardır. Derginin sol üst başında çıplak yürüyen bir çift ayak deseni vardı. Derdimiz; Anadolu’nun köyleri, fakir insanları, çorak, susuz toprakları, bu toprakların kuşları, turnalarıydı. O zamanlar nüfusun %70’i köylerde, %30’u şehirlerde yaşıyordu. Teknoloji ve makina, tarım sektörüne henüz girmemişti. Bakir ve fakir bir Anadolu coğrafyası... Var gücümüzle çalışmak ve insanımıza hizmet etmek istiyorduk. Ben şahsen bu niyet ve istekle Ziraat Fakültesi’ne kaydımı yaptırmıştım. Üniversite giriş sınavlarında Tıp Fakültesi’ne girecek puanı almama rağmen.
Üniversitenizde hocalık yapan Mehmet Kaplan ve Orhan Okay ile tanışma imkânı buldunuz mu?
Prof. Dr. Mehmet Kaplan, biz Erzurum’a geldiğimizde İstanbul’a dönmüştü. Ama Orhan Okay Hoca o tarihlerde hâlâ Erzurum’da, üniversitedeydi. Tanışıyorduk. Dergi için kendisinden yazı da alıyordum. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu vardı, dilci ve tarihçi, ondan da yazı alıyordum. Ayrıca hocalardan Kaya Bilgegil vardı, asistanlardan Celal Tarakçı vardı.
Ziraat okumama rağmen edebiyatla iç içeydim. O günün aylık dergileri olarak; Varlık, Hisar, Türk Dili, Edebiyat, Yeni Dergiyi muntazaman takip ediyordum, Kaldığımız erkek öğrenci yurdunda, ders salonundaki çalışma masamın üstünde, ders kitaplarımın yanında her zaman bu edebiyat dergileri de olurdu. Edebiyat Fakültesi öğrencileri bana gıpta ederlerdi. “Maraş, bizim takip etmemiz gereken bu dergileri sen takip ediyor ve okuyorsun. Bu ne merak ya hu?” derlerdi bana. Prof. Dr. Orhan Okay Hoca, Nurettin Topçu’nun da has öğrencilerindendir. Hareket dergisinin yeniden yayın hayatına girmesinde Topçu Hoca’nın İstanbul Erkek lisesinden öğrencisi Erzurumlu Ezel Erverdi’nin büyük katkıları vardır. Ezel Beyin, benim ve Erzurum’da eli kalem tutan herkesin üzerinde emeği vardır. Buna Mustafa Kutlu da dâhildir. Zira Mustafa’yı, resimden, musikiden alıp hikâye yazmaya teşvik eden, yüreklendiren Ezel Bey’dir. Çok çalışkan ve hareketli bir insandı. Bana Hareket dergisinde şiir yazmamı teklif ettiğinde olmaz demiştim. Neden diye sorunca da “sizin derginizde yayımlanan şiirler heceyle yazılmış şiirlerdir. Oysa ben serbest tarzda yazıyorum şiirlerimi. Sizin dergiye gitmez!” dediğimde, “olsun, sen nasıl yazarsan yaz, hiçbir müdahale yapmadan yayınlarız onları” demişti ve ondan sonra şiirlerim bu dergide yayımlandı.
İlk şiirlerinizi yerel dergilerin ardından “Hareket” dergisinde yayımladınız. “Mavera” ve “Edebiyat” dergisinin hayatınızdaki yerini merak ediyorum. Bu iki dergi birçok şairin edebiyat ortamında kabul görmesini sağladı. Bu arada Harran dergisinin de hayatınızda özel bir yeri olduğunu biliyoruz. Dergilerin sizin ve genç edebiyatçıların yetişmesindeki katkılarından bahseder misiniz?
Hareket dergisinde ilk şiirim 1968 yılında yayımlandı. Nuri Pakdil’in “Edebiyat” dergisi 1969 yılında Ankara’da çıkmaya başladı. Erzurum’da aslen Maraşlı olan ve Ziraat Fakültesi’nde beraber okuduğumuz Mustafa Sarıçiçek vasıtasıyla tanıdım bu yeni dergiyi. Takip ediyordum ama henüz orada yazmıyordum. Edebiyatın kurucuları arasında, hemşerim ve ağabeyim M. Akif İnan da vardı. Onun vasıtasıyla 1974 yılından itibaren bu dergide şiirlerim yayımlandı.
1975’te kısa dönem askere alındık İzmir Bornova’daki Topçu Tugay’ında. Tabii, o zamanlar büyük şehirlere karşı içimde bir korku vardı. İstanbul ve Ankara’da tutunamam diye korkuyordum. Bu yüzden yüksek tahsil için Erzurum’a gittim. Nurettin Topçu bize şöyle diyordu: “Anadolu’ya gidiniz, o fakir köylü, bakir topraklar sizden hizmet bekliyor, görev bekliyor!”
“Sesinizi yükseltmeyiniz! Gösterişsiz ve nümayişsiz olunuz! Zira Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama aşkından çok yaşatma aşkına gönül vermiş ruh cephesinin maden işçileri olacaktır.” Diyor ve bize bir istikamet çiziyordu.
Onun kayınpederi, Birinci Meclis’in ateşli hatibi, Erzurum’un yiğit evladı, Hüseyin Avni Ulaş ise “İstikametiniz sizi yaşatacaktır.” diye sesleniyordu bizlere. Bu yüzden ve biraz da mesleğim gereği Anadolu’yu bir uçtan bir uca dolaştım; köylerde, ovalarda görev yaptım. Memuriyetimin sonuna doğru, 1996’da Ankara’ya geldim. 1999 yılında devlet memuriyetini tamamlayarak kendi isteğimle ayrıldım devlet kapısından.
Mavera dergisi, bizim Akif İnan’la askerlik dönüşümüzün hemen sonrasında 1976’da yayın hayatına girdi. Erdem Beyazıt o tarihlerde Maraş’ta il halk kütüphanesi müdürüydü. Çağrılınca Ankara’ya geldi. Cahit Zarifoğlu İstanbul’dan geldi Ankara’ya. Rasim Özdenören ve M. Akif İnan zaten Ankara’daydı.
Maveranın kurucu kadrosuyla Mehmet Akif İnan vasıtasıyla tanıştım. Şiir çalışmalarım, 1977’den 1987’ye kadar (on yıl) Mavera dergisinde yayımlandı. Harran dergisi, Urfa’da bir grup arkadaşla çıkardığımız bir şehir dergisidir. Şehrin tanıtılmasında önemli bir rol oynamıştır.
Dergiler birer fikir fidanlığıdır. Bir ortam oluştururlar, bir edebiyat, sanat ortamı... Urfa’da yazı hayatına başlarken bir grup edebiyat meraklısı genç arkadaşla Şafak gazetesinin sanat sayfalarını hazırlamakla işe başlamıştık. Bu topluluk bizi bir sanat ortamına kavuşturdu. Okuduklarımızı her hafta düzenli toplanarak birbirimize anlatır, kitaplar üzerinde tartışma açardık. Dergilerden, şairlerden, hikâyecilerden konuşurduk. Bu edebiyat ortamı bizi daha da kamçılardı. Konuşmaları, tartışmaları bu kez yazıya döker ve yayınlardık. Kendimizi önemserdik. Bizim bildiklerimizi başkaları da bilsin, paylaşsın için gazetelerin sanat sayfalarını hazırlardık. Her şey size ve bu işlerdeki kararlılığınıza bağlıdır. Sonraki yıllarda soluğu tükenenler, yazı hayatından ayrıldı. Evlilik hayatının ağır yükü gibi mazeretler, ya da kafa konforu, çileden kaçış, birtakım arkadaşlarımızı yazı hayatından uzaklaştırdı. Israrla ve inatla devam eden kazanır. Dergiler bu bağlamda yazı yazmanıza imkân tanıyan birer fidanlıktır. O gün de bugün de bakıyorum yazarlar, şairler, edebiyatçılar bir dergi etrafında kümelenip bir araya geliyorlar. Bugün, düne göre daha çok dergimiz var. Bu sevindirici bir durumdur.
İlk kitabınızı yayımlamakta sıkıntı çektiniz mi? Niçin soruyorum, çünkü hâlâ İslami camianın bir tanecik bile büyük yayınevi yok. Genç şairler, şiirlerini kitaplaştırmakta ciddi sıkıntılarla karşılaşıyor, hiçbir şekilde desteklenmiyorlar.
İlk kitabımın yayınlanmasında hiç zorluk çekmedim. O dönem, şiirlerim Hareket dergisinde yayımlanıyordu. Daha sonra dergi ve yayınevi isim değiştirdi. Yeni yayınevinin ve derginin adı Dergâh oldu. Benim ilk kitabım olan ve adını sevgili dostum D. Mehmet Doğan’ın koyduğu “Doğudan Batıdan Ortadoğudan” şiir kitabım, Dergâh Yayınları’nın on dokuzuncu kitabı olarak 1976’da yayımlandı. Şiir kitabı yayınlamak her zaman için zordur. Yayınevleri, para kazandırmayan kitaplara yatırım yapmazlar. Bu da yayınevinin ayakta kalması için zaruri bir uygulamadır. Ancak buna rağmen bazı yayınevleri şiir kitapları yayımlayıp para bile kazanabilir. Bu biraz da teşvik ve işi sahiplenme meselesidir.
Bizim kesimde şiir kitapları ile ilgili bugüne kadar üç önemli, ciddi hamle olmuştur. İlki Yazı Yayıncılık tarafından gerçekleştirildi. 1980’li yıllarda, sevgili şair Ahmet Kot’un “Şiir, yalnız şiir” sloganı ile yola çıkıp yanılmıyorsam ayrı şairlerin 20 adet şiir kitabının yayımlanmasını gerçekleştirdiği cesur bir hamleydi. Doğrusu tebrike şayan bir girişimdi. Ardından, Konya’da kitapçılık yapan dostumuz sevgili Mustafa Çalışkan, Esra-Sanat yayınları başlığı altında on şairimizin 30 adet şiir kitabını cesaretle yayımlamıştır. Bu şiir kitaplarının sanat danışmanı şair M. Akif İnan’dı. Bu da şiir kitapları adına alkışlanacak bir hamleydi. Üçüncüsü, Beyan Yayınlarının sahibi sevgili Ali Kemal Temizer’in hamlesidir. Ayrı ayrı şairlerimize ait 40 kadar şiir kitabını yayımlayarak şiirimize büyük hizmetlerde bulundu. Bu şiir kitaplarının sanat danışmanı şair Metin Önal Mengüşoğlu idi. Hepsini alkışlıyorum. Böylece edebiyatımıza yüz kitaplık bir eser kazandırdılar. Böylesine cesur yayıncılar bundan sonra da ortaya çıkmalı, kaliteli şiir kitapları yayımlanmalı ve şiirimize, edebiyatımıza katkı sunmalıdırlar. Bu işin başı, bu işe duyulan sevgi ve samimiyettir.
Peygamberlerin gelip geçtiği Urfa’nın kendine has bir kültürel iklimi var; bu iklimin size katkılarından bahsedebilir misiniz?
Evet, doğru, farklı bir şehir Urfa... İki ayrı kitap yazdım Urfa için. Şehirlerimizi şairler yazmalı. Urfa ile ilgili ilk kitabımı 1987’de kaleme aldım. O güne kadar Urfa’yı muhtasar olarak anlatacak, tanıtacak bir kitap yoktu maalesef. 1984 Mart’ında İ. Halil Çelik Urfa’ya Belediye Başkanı olmuştu. Urfa’ya gelip gidenlere şehri tanıtacak ve anlatacak bir tek kitap olmadığından Sayın Çelik, bu işi benim yapmamı, bir kitap yazmamı rica etmişti. Bu bir ihtiyaçtan doğmuştu. Bir yıl içinde kitabı yazdım ve 1988’de Ankara’da yayımladık.
Benim çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği Urfa’yı “Rüya Şehir” adı altında yazdım ve 2011’de yayımladım. Bu bir “Urfa Şehrengizi” idi. Bu şehir benim nazarımda bir rüya gibiydi. Biz o günkü şehir ahalisi, bir rüya, bir masal ortamında yaşıyorduk adeta. Sonradan fark ettim, o dönemin yaşayan insanlarının safiyeti, doğruluğu, mütevazılığı bugün yok. 1980’den sonra her şey değişti. Köyden şehre gelen göçlerle şehrin kimliği, dokusu bozuldu. Yerli ahali büyük şehirlere göçünce, şehir de köy hayatı yaşayan insanlarla doldu.
Benim yaşadığım Urfa şehri; İslami hayatın gündelik hayata yansıdığı, yansıtıldığı bir şehir idi. Suyu bol, selamı bol bir şehir idi. Esnaf, aldatma nedir bilmezdi, ‘Emrolundukları gibi dosdoğru’ yaşarlardı. Esnafa ‘Ahilik Kültürü’ hâkimdi. Ahi yani kardeş, İslam kardeşliği, dayanışma, yardımlaşma çok canlı idi. Herkes birbirinin derdi ile dertlenir, düğün ve derneklerde, toylarda birlikte güler, taziyelerde birlikte yas tutar ve ağlarlardı. Otuz bin nüfuslu bir şehir ki her aile birbirini çok yakından tanırdı. Şimdi şehrin merkez nüfusu bir milyon olmuş. Eskisi gibi kimse kimseyi tanımıyor. Ben ki oranın bir milletvekiliyim. Şimdi gitsem, şehrin çarşılarından geçsem beni bile tanıyan çok az kişi çıkar diye düşünüyorum.
Şair Nabi’nin kurduğu divan şiiri okuma ve yazma geleneği hâlen Urfa’da devam ediyor. Ayrıca klasik musiki kültürü, gazel okuma kültürü de halen devam ediyor. Şehir halkı hem divan şiirini ve hem de halk şiirini biliyor, bunu sıra gecelerinde sözlü olarak dinliyor, öğreniyor. Urfa’da ‘Türkü çığırmak’ önemlidir. Halk arasında bağlama çalmak ve türkü söylemek ayıp sayılmaz, bilakis alkışlanır. Çok zengin halk kültürü içinde; deyimler, bilmeceler, atasözleri var. Kelam-ı kibarlar, kargışlar, dualar alabildiğince çeşitli ve zengindir. Bütün bunları, Harran Dergisi’ni yayımlarken ekip olarak yaptığımız çalışmalar sonunda ortaya çıkarıp kitap olarak yayımladık.
Urfa’nın taş evleri, evlerin mimarisi, o yörenin sıcak iklimine ve İslami hayatına göre dizayn edilmiştir. İşte ben böyle bir kültür ortamında, bu şehirde doğdum. Şiir gibi bir ortamda büyüdüm. Yaz geceleri damlarda yatardık. Gökyüzünü seyre dalardık. Sabah selatin camilerden yükselen ezan sesleriyle uyanır, camilere koşardık. Ramazanlarda seher mukabelelerine gider, camiden çıkınca yaya olarak okula geçerdik, Kuran’ın getirdiği hayat, bu şehirde canlı olarak yaşanırdı. Bizim evimiz o kutsal mekânlara çok yakındı. ‘Balıklı Göl’e yani... Her gün Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı yerden geçerek okula giderdim reyhan ve gül kokuları arasından... Gökte uçan güvercinlerin, gölde salınarak gezen balıkların da her sabah dergâhta yapılan zikir virtlerine katıldığını tahayyül ederdim.
Genelde şairler, Osmanlı şiiri denilince Fuzuli, Baki, Nedim, Şeyh Galip gibi isimlere hayranlıklarını belirtirler; ama siz, -kitaplarınızdaki epigrafi ve göndermelere bakarak söylüyorum-, Nabi’yi baş tacı yapıyorsunuz. Hikemî şair Nabi ile hemşeriliğinizin bunu tetiklemiş olabileceğini düşünüyorum, bilmem yanılıyor muyum?
Doğru bir tespit yapmışsınız. Hikemî şiirin kurucusu, 17. yüzyılın zirve şairi Yusuf Nabi Urfalıdır. Döneminde kendisi gibi şiir yazan çok şair vardı Urfa’da. Ancak o, İstanbul’a, Osmanlı payitahtına gidince şöhrete kavuşuyor. Urfa şiirinde hüküm süren divan geleneği, Nabi dönemi ve Nabi’den sonra olmak üzere devam etmiştir, 19. yüzyılda Urfa’da ‘Sakibiye Medresesi’nde toplanan şairler bu geleneği sürdürmüşlerdir. Nabi, bir gazelinin son beytinde Urfalı olduğunu şöyle dile getirmiştir:
Hâkimiz mevlididir Hazreti İbrahim’in
Nabiyâ râst makamında Ruhaviyiz biz
Ruha, Urfa’nın eski adıdır. Arapça, Farsça ve Türkçeyi iyi bilen, konuşan ve yazan Şair Nabi, divan edebiyatımızın diğer üstat şairleri gibi bir üslup ve ekol sahibidir.
Onun çok bilinen bir şiirinin bir beytini buraya alıyorum:
Sakın terk-i edepten, kûy-ı mahbûb-ı Huda’dır bu
Nazargâh-ı ilâhidir, makam-ı Mustafa’dır bu
İlk gençlik yıllarınızdan beri şiir yazıyorsunuz, şiirin sizi geliştirip dönüştürdüğünü tecrübe ettiğinizi söyleyebilir misiniz?
Evet, geliştirdi, dönüştürdü, inceltti. Zaten yapımda, cevherimde sanata karşı olan yatkınlığım, şiir sayesinde ortaya çıktı. Şiir yazmam bir tesadüf eseri değildir. İçinde doğup büyüdüğüm şehrin ortamı ve benim hususi hayatım, okumaya, yazmaya olan istek ve iştiyakım, beni bu noktalara taşıdı. Tabii, ısrarcı ve kararlı oluşumun da kendimi disipline edişimin de bu sürece katkısı olmuştur. Yaşadığım hayat, inancım, kutsal kitabımız Kur’an, hepsi, sözü şiir biçiminde söylememe yardımcı olmuşlardır. Arayışlarım, tecessüs, merak etmelerim, hayretlerim hep bu olayın habercileriydi. Bilirim, şiir karın doyurmaz. Bu yüzden belki mühendis oldum. Rakamların adamıyım amma harflerde karar kıldım. Harflerin böyle bir maddi getirisi yok. Ama rakamların var. Harf mı rakam mı, tercihin nedir derlerse, her ikisi de derim.
“Aney” şiirinizin çok sevilmesini neye bağlıyorsunuz? Bu şiirinizin popülerliğinin diğer şiirlerinizin bilinirlik kazanmasını engellediğini düşünüyorum. Ne dersiniz?
Olabilir. Çok seviliyor. Çünkü çilekeş bir Anadolu kadınını temsil ediyor. Bir genç Anadolu’dan kalkıp okumak için gurbete gidiyorsa; sıladan, anadan, babadan, hatta yardan ayrılıyorsa, bu şiir kendini okutuyor ona. Saf bir şiir amma bir hikâyedir, bir mektup şiirdir nihayetinde. Söyleyiş önemli, takdim önemli yer alır bu şiirde. Tasvirler, Anadolu’dan memleket ve insan manzaraları... Bir Anadolu insanın hikâyesidir. Gurbet, sıla, özlem, hasret... Bu şiir, samimi ve saf bir şiirdir. İçinde kelime oyunları, zihin oyunları, süsleme sanatı yoktur, alabildiğine yalın söyleyişler içerir. Baştan sona insanımız ve toprağımız var. Bu, bizim serüvenimiz. Elli yıldır defalarca halkımız tarafından, gençler tarafından okunup ezberleniyorsa, buna ‘popülist bir şiir demek haksızlık olur. Kaldı ki, benim çıraklık dönemimin, ilk gençlik yıllarımın şiiridir. Bir on sekiz yaş şiiri yani. Bu açılardan da bu şiirimi sahipleniyorum.
1970 kuşağı, Türk şiirine bir yenilik getirmiş midir? Siyasi anlamda 68 kuşağı olarak biliniyorsunuz; o kaotik dönem şiirinizi nasıl etkiledi? Ahmet Kabaklının belirlemesi olan “Yeni İslami Akım” isminin tutmadığı görülüyor. Ama siz her şeye rağmen kendinizi bu belirleme ile tanımlamaya çalışıyorsunuz. Kuşak meselesine de bu açıdan bakmak gerekmez mi? 70 kuşağı değil de sizin için Mehmet Atilla Maraş şiiri dense, bu sizi daha biricik yapmaz mı? Kuşaklar edebiyat tarihçisinin işini kolaylaştıran bir sınıflandırmadır nihayetinde.
Bunun birçok sebebi var. Bir defa bu kuşağın, kuşak oluşunun değerlendirmesi tam olarak yapılmadı; bu kuşak hakkında ilmi yazılar, eleştiriler kaleme alınmadı. Yani dönem ele alınıp şairleri üzerinde yeterli çalışmalar yapılmadı. Bu dönem, aynı zamanda ’68 kuşağı’ olarak da bilinir. Dünyanın çalkalandığı, öğrenci olaylarının dünyanın her yerinde özellikle Fransa’da artığı bir zaman dilimi. Çiçek çocukları, Hippi’ler, Uzakdoğu’ya Buda’ya gidişler, Vietnam savaşı, siyahilerin özgürlük hareketi, bizde de etkilerini kısa zamanda gösterdi.
O yıllar, Türkiye’de, üniversitelerde öğrenci olaylarının başladığı yıllardır. İdeolojik kamplaşmalar, ‘Türkiye’yi Kurtarma’ adına gruplaşmaların, sonucunda giderek sokakta silahlı çatışmalara dönüştüğü, kurtarılmış bölgelerin oluştuğu yoğun politik bir dönemdir. Amerika’nın 6. Filosunun İstanbul’a geldiği bir zamanda ‘Go Home Yankee’ deyişler, ‘Bağımız Türkiye’ sloganları, buna karşılık sabahları belli camilerde toplu namaz kılma eylemleri, kuşağın sağ ve sol gençlerini etkilemiştir. Bu dönemin şairlerinin önünde onları etkileyen ideolojik anlamda kutup şairler var. Bunlar, bir nevi savaşçı şairlerdir. Mesela tırnak içinde sağ kesimi etkileyen önemli üç şair var: Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç. Bunlar şiirleriyle birkaç nesli ve kuşağı etkilemiş şairlerdir. Öncü şairlerdir. Sol kesimi etkileyen, Marksist ideolojiyi benimseyen şairleri etkileyen öncü şair ise Nazım Hikmettir.
Siyasetle uğraşan şairler, genelde edebiyattan uzaklaşıyorlar. Dergiler aracılığıyla usta şairleri tanımaya çalışan yeni neslin sizleri gereği kadar tanıyamadığını görüyorum. Yaşarken şiirden kopan şairler, genelde öldükten sonra hatırlanmıyorlar; ne dersiniz, şiir hayat boyu kesintisiz şekilde devam etmeli midir? Yazmaktan veya yazmamaktan değil, özellikle edebiyat ortamında bulunup yeni gelenlere ustalık yapmaktan bahsediyorum.
Evet, şiir bir şair için hayat boyu devam etmelidir. O, hayat boyu okumalı ve yazmalıdır. Hatta kendini tekrar etse bile. Aksini düşünemiyorum. Yazdıklarımızı yayınlamıyorsak, bu, şiir yazmadığımız anlamına gelmez. Ben aktif siyasetin içindeyken de şiir yazdım. Dergilerde yeteri kadar görünmedim belki ama Meclis’teyken altıncı şiir kitabımı yayımladım. Şimdi de iki kitap oluşturacak kadar yayımlanmamış şiirlerim var. Şair, yazmak zorundadır. Bütün kitaplarımın baskıları bitti. Onları yeniden okuyucunun karşısına çıkarmak istiyorum.
Görüyorum ki şairler, her vadide at koşturuyorlar. İslami duyarlığı olan genç şairlere sesleniyorum: Şeytanın iğvasına kapılmasınlar. Kıblelerine, kamet ve istikametlerine, hayatlarına ve yazdıklarına dikkat etsinler. Bir gün her şeyden, her yapıp ettiğimizden hesaba çekileceğimizin bilincinde olarak yazsınlar. Bizden; yazdığımız her kelimenin ve her harfin hesabının sorulacağı o güne hazırlıklı olsunlar, öyle yazsınlar diyorum.
Yazmak; bir imkân, bir bağış, bir lütuftur. Bu imkânı sorumluluk bilinciyle kullanmalıyız. Kalıcı şeyler söylemeliyiz ve yazmalıyız. ‘Emr olunduğumuz gibi dosdoğru’ olmalıyız.
Milletvekilliği yaptınız, ciddi manada anılarınız birikmiştir, portrelerin dışında bir edebiyatçı gözüyle siyasi anılarınızı yazmak gibi bir planınız var mı?
Var. 'Milletin Meclisinde Beş Yıl' genel başlığı altında anılarımı topladım, yazıyorum. O dönemde İstanbul’da çıkan haftalık bir gazetede siyasi yazılar yazıyordum. Onları topladım. Hepsi birer kitap olacak şekilde çalışıyorum, yayımlayacağım.
Meclise sizden başka şair milletvekilleri de girdi; onlarla bir araya gelerek şiir meclisi kurup konuştuğunuz olur muydu? Daha da önemlisi, dönemin başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan sizi şair milletvekili mi yoksa milletvekillerinden bir milletvekili olarak mı görüyordu? Şaire ve şiire karşı nasıl bir yaklaşım sergiliyordu? Kendileri şiir severdir, en azından sizi meşhur “Aney” şiirinizden tanıyor olmalı.
Şair milletvekilleri ile hep konuşurduk. Özellikle TBMM kulislerinde... Ancak şiir deyince, gerçek şiir sanatını tanıma fırsatı olmayanlar için şiir, ilkokuldaki ünite şiirlerini hatırlayabilmek oluyor. Adam; bir ilkbahar, sonbahar, yaz, kış şiirleri veya bir orman, dağ, bayır, çimen, çayır şiiri biliyor. Ya da Kızılay-Yeşilay haftası şiirleri filan... Pek çok milletvekili için şiir, bir şey ifade etmiyor. Çünkü o kültürü ona kimse vermemiş, okuldan da alamamış. Şiirin önemini bilmiyor, benimsemiyor. Bunun bir entelektüel faaliyet olduğunu dahi bilmiyor. Şiir sanatının gönlün ve ruhun doyuma ulaşmasında bir işlev gördüğünü asla düşünemiyor.
TBMM’deyken seksen şair milletvekilini içine alan bir antoloji hazırladım. Beş yüz sayfalık bir kitap oldu. Bu kitap 2005’te TBMM Yayınları arasında çıktı. Yine bir şair olarak Meclis’te, 2005 yılında ilk defa yapılan bir şiir şölenini gerçekleştirdim. O günden bugüne de bir daha şiir şöleni yapılmadı. Şair Milletvekilleri antolojinin baskısı tükendi, yeniden basılmadı.
Bir nevi, mecliste şairlerin de temsilcisiydiniz; bizleri iyi temsil ettiğinizi düşünüyor musunuz? Bu bağlamda neler yaptınız?
Evet, her fırsatta şair arkadaşlarımın Meclis’te bitecek işlerine koştum. Bir şair siyasetçi olarak kendimi şair arkadaşlarımızı da temsil etmiş biri olarak görüyorum. Seçim meydanlarında elime yazılı bir metin almadan nutuk attığımı, daha önceki yıllarda bürokrasideki deneyimimi, birikimimi buralara taşıdığımı, okuma ve yazmaya düşkün bir aydın olarak kendimi orada iyi temsil ettiğimi düşünüyorum.
Siyasi iktidara rağmen, sanat ve düşünce hayatında iktidar olamayışımızı, siyasanın sanat ve düşüncedeki içkin gücü fark edemeyişine, bu yüzden bizleri desteklemeyişlerine bağlayabilir miyiz?
Şahsen ben, sanat-düşünce hayatımız ile siyasetin hâlâ bir noktada buluşamadığı kanaatindeyim. Organik bir bütünlük sağlayabilmek adına birbiri içre eriyik hale gelmesi gerek bu ikisi... Sanki karşılıklı küçüksemeler var. Çok defa duyarlı sanat ve düşün adamlarının hükümete karşı küskünlüğüne şahit olmuşumdur. Ekonomik kalkınma, zihinsel ve ruhsal kalkınmayı arka plana atmışa benziyor. Bu meseleyi açmanızı arzu ediyorum.
Bu çok önemli bir konu, bunu konuşalım. Bu konudaki düşüncelerinize katılıyorum. Kültürel iktidarı henüz yakalayamadık. Sosyal iktidarı yakaladık belki, kurum ve kuruluşlarda birtakım yeni düzenlemeler yaptık, birtakım yeni gelişmelere kapı araladık, ancak resmî ideolojinin yüzyıllık baskın iktidarı, yeni şekillendirmelere pek kolay izin vermiyor. Ekonomik kalkınmanın yanında kültürel kalkınmanın da gerçekleşmesi gerekir. Okuma, yazma ve düşünme seferberliği, yeniden ve doğru tanımlanarak derhal başlatılmalıdır. Milletin %95’i okuma ve yazmayı biliyor ve fakat buna rağmen okur-yazar oranı bu topraklarda % 5 bile değildir. Entelektüel gücü yüksek bir Türkiye’nin inşası için bu yeni dönemde var gücümüzle çalışmalıyız. 12 yıllık AKP iktidarları, ancak yol açıcı bir görevi üstlenebildi. Önümüzdeki dönemlerde daha güzel gelişmeleri hep birlikte göreceğimize inanıyorum.
Genelde şairler, kendi kuşağını ve kendinden öncekileri okur, sonrakileri takip etmez. Sizin için durum nedir? Yeni nesil şairlerden ve şiirin istikametinden yeterince haberdar mısınız? Dikkatinizi çeken şairler var mı? Öte yandan gençlere önerileriniz olacaktır elbet.
Bu kanaatinize katılıyorum. Genç kuşakları pek takip edemiyorum. Seksenden sonraki şairleri iyi bilmiyorum. Şiirimizi nereye götürüyorlar fazla takip edemedim. Doğrusu, gençler de bizleri pek bilmiyor, bilmek istemiyor. Bir eski-yeni çatışması, öncekileri yok sayma yaklaşımları, kendilerini önemseyip öne çıkarma çabaları hep olmuştur; yeni dönemlerde de bu olaylar devam ediyor. Edebiyat ve sanat ortamlarından bana aktarılanlar pek hoş şeyler değil. Bizden önceki bütün çabalara, gayretlere, verilen emeklere saygılı olmalı. Müslüman genç şairlerin, inançlarının ışığında sanat hayatlarını yeniden kurmalarını diliyorum.
Geleneksel şiirimizi bilmeden, anlamadan yeni şeyler inşa etmek pek tutarlı olmayacaktır. Şiirimizin bu coğrafyada geçirdiği serüveni bilmeden çok yüksek bir edebiyat yapabileceklerine inanmıyorum. Dünyanın en özgün şiir metinleri bu topraklarda, bu coğrafyanın çoğulcu kültüründen üretilmiştir. Yeni bir medeniyetin inşasında, şiirin işlevi eskiden ne idiyse, yine öyle bir işlev üstlenecektir. Gençlerimiz, kendilerini böyle bir amaçla yarınlara hazırlamalıdırlar.