| Şiir ve Gelenek Üzerine Konuşmalar | Tayyib Atmaca
- 2 Nis
- 10 dakikada okunur
Önümüzde tarihi bir kapı var ve siz bu kapıyı elinizde avuç alanınızı aşan bir usta elinde düğümlü bir anahtar ile açtığınızda gelenek ve şiir üzerine döşediğiniz, ruh ve gönül işçiliği ile süslediğiniz şiir otağı nasıl meydana geldi?
Elli yıldır üzerinde çalıştığım şiir otağımı artık tamamlamış gibiyim. 1966’da başlayıp 2016’da tamamlanan şiir otağımın yedi adet sarsılmaz kolonu var. Bunlar benim, yedi ile on yılda bir yayınladığım şiir kitaplarımın sayısıdır. Aynı zamanda benim çocuklarımın sayısını da çağrıştırır. Bu otağ, iki yüz elli şiir ile örülmüştür. Bunu elli yıla böldüğümüzde her yıla beş şiir düşer. Demek oluyor ki çok verimli bir şair değilim. Ya da titiz bir şairim diye yorumlanabilir.
Şiir, bir ceht ve çaba işidir. İlham ile ilişkisi varsa da esas olan emektir. Şiirin yüzde doksanı emek ve ustalıktır. Okuya okuya, düşüne düşüne ve yaza yaza geçirdiğimiz uykusuz geceler, saatler, sabahlamalar, bir yoğun emek ve göz nuru olsa gerek. Şiir yazmaya harcanmış bütün bir mesaiye ve zamana rağmen, şairde ruhsal bir kıvam, bir istidat ve yetenek yoksa bu çaba, boşa bir çaba olur. Bu işte sabır ve heder edilmiş bir ömrün sonunda; tanınmamak, bilinmemek gibi bir tehlikesi de vardır bu işin. Zaten işin tabiatında para, pul olmayan ve asla karın doyurmayan böyle zahmetli bir işe soyunmak, her baba yiğidin harcı değildir. Bunun için biraz deli olmak gerekir. Gönlü ve ruhu doyuran böyle bir işten zevk alıyorsanız, manevi bir haz duyuyorsanız emelinize kavuşmuş olursunuz. Gerisi bir uzun hikâyedir. Çünkü bu çaba, bir aşk işidir. İşin içinde aşk varsa, her şey var. Ne demiş şair Fuzuli:
Bende mecnundan füsun aşıklık istidadı var.
Aşık-ı sadık menem mecnunun ancak adı var.
Yanınıza genç bir şair adayı geldi. Elinde üç beş tane şiiri var ve günümüz şairlerinin parmak izlerini taşıyan ya da taşımayan şiir eskizlerini size sunarak ”ağabey bu şiirlerime bir bakar mısınız, benden şair olur mu?” Dedi. Bu şair adayının yol hazırlığı gönül çantasında neler olmalı?
Elinde şiir eskizlerini içeren defteriyle bize gelen genç bir şair adayına neler söyleyebiliriz? Bütün bir ömrünü şiir sanatına vermiş bir şair olarak ona deriz ki: ”Evladım, öncelikle çok okumalısın. Her şeyin yolu, bilgi birikiminden geçer. Kendini yetiştirmelisin. Bilgi ile donanmalısın. Sonra şiir okumalarına başlamalısın. Nereden diye sorarsan önce Fuzuli Baba’dan derim. Şiir sanatının vaz geçilmez teması olan Aşk’ı ondan, onun mısralarından öğrenmelisin. Ne diyordu Fuzuli:
Aşk imiş her ne var alemde
İlim kıyl ü kal imiş ancak
Divan şiirimizin belli başlı ustalarının divanlarını tetkik etmelisin. O ustaların, tanınmış özgün şiirlerinden seçmeler yaparak bir kısmını hafızana almalısın. Yani o şiirleri bire bir ezberlemelisin. O ustalardan bir kısmını şöyle sıralayabilirim: Fuzuli, Bâki, Nâbi, Nef’i, Nedim ve Şeyh Galip Dede. İkinci aşama olarak halk şiirimizin ustalarını tanımalısın. Bunlardan da birkaç şair adı sayayım: Başta Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Emrah, Köroğlu, Dadaloğlu ve Karacaoğlan. Tanzimat ve Servet-i Fünun şairlerini bir kalem geçiyorum. Cumhuriyet Dönemi’ne gelince; Burada Yahya Kemal ve Ahmet Haşim ile işe başlamalısın. Sonra heceyi en iyi kullanan Necip Fazıl, ardından Nazım Hikmet’le devam edip Cahit Sıtkı, Ahmet kutsi, Ahmet Hamdi, Ahmet Muhip’le tanışmalısın. Serbest şiirimizin ilk temsilcileri, başta Orhan Veli ve arkadaşlarını tanımalısın ki onların başlattıkları şiir akımına ‘Birinci Yeni’ diyorlar.
Bu akıma tepki olarak doğan ‘İkinci Yeni’ akımı şairlerinden özellikle Sezai Karakoç ve Cemal Süreyya’yı tanımalısın. Sonra Ahmet Arif, Hilmi Yavuz, Erdem Bayazıt, İsmet Özel ve Cahit Zarifoğlu’nu. Sana tavsiye edeceğim şairlerin bir kısmı bunlar.
Bu şairler nasıl yazmışlar, şiir anlayışları nedir? Bunları öğrenmelisin. Şiir sanatına ait yazılmış poetik kitapları arayıp bulmalı ve okumalısın. O kitaplar teorik olarak sana çok yardımcı olacaklardır. Bütün bu bilgilerin dışında destek bilgilere de ihtiyacın olacaktır. Bunun için önce insan denen varlığı veya kendini arayıp tanımalısın. İnsan psikolojisini bilmelisin. Genel anlamda bir felsefe ve mantık bilgisine sahip olmalısın. Ayrıca yol, yöntem bilgisi olarak eskilerin usul dedikleri, şimdilerdeyse metot bilgisi denilen şeyi öğrenmelisin. Ve bütün bunların dışında ve üstünde hangi dil ile yazıyorsan o dilin bütün inceliklerini tez elden öğrenmelisin. Yazdığın ve konuştuğun dili çok iyi bilmelisin Bunun için yanında, başucunda lügat, sözlük hiç eksik olmamalı. Bunlar, bu saydıklarım, şiir yazmaya başlaman için gerekli olan malzemelerdir.
Bütün bunların dışında şiir sanatına karşı bir kabiliyetin, bir istidadın, doğuştan bir yeteneğin olması gerekir. Ve sende bu işe karşı aşırı bir istek, bir iştiyak ve bir aşk olmalıdır. Bütün bunlar sana ağır bir yük gibi geliyorsa okumaya devam edip yazmayı bırakmalısın. İyi bir okuyucu olmak da iyi bir yazar kadar önemlidir evlâdım.” Acizane tavsiyelerim bunlardan ibaret efendim.
Gelenekle gelecek arasında kurulan köprüden elimizi kolumuzu sallayarak geçebilir miyiz? Bu köprüden geçebilmek için hangi çığırdan geçmemiz gerekir?
Çok hızlı bir çağda yaşıyoruz. Kitle iletişim araçlarının çoğalması, bize bilgiye ulaşımın ve erişimin kolaylaşmasını sağladı. Bu kolaylık, aynı zamanda büyük bir tehlikenin de ayak seslerine işaret ediyor. Toplum hayatı, sürekli bir değişim ve dönüşüm içindedir. İnsanlık tarihi boyunca da bu böyle olmuştur. Değişen eşya ve sosyal olaylar karşısında birer edebiyat ürünü olan roman, hikâye, şiir, deneme vs. gibi yazı türleri de bu değişime ayak uydurmak zorunda kalacaktır.
Gelenekle gelecek arasında kuşkusuz bir köprü var. Bu köprünün üstünde biz şairler de varız. Bu demektir ki sorumluluğumuz çok büyük. Geleneksel olanı, geleceğe taşıyacak olan bizleriz. Divan ve hece geleneğinden serbest tarza kadar uzanan bir şiiri, içinde bulunduğumuz çağın tanıkları olarak geleceğe taşımak sorumluluğu ve bilinci içinde olmalıyız.
Türk şiirinde, Tanzimat’tan beri süregelen yenilik arayışları, günümüze kadar devam ede gelmiştir. Bu arayışlar devam edecek gibi duruyor. Çünkü denenmemişi denemek, söylenmemişi söylemek bir yeniliktir. Siyasetten edebiyata kadar her yeniliğe doğru koşup duruyoruz. Çünkü “Yeni”, sihirli, esrarlı bir kelimedir. Her kesimi insanı cezbediyor, adeta çarpıyor.
Günümüzde geleneksel şiirin memelerinden emmeden modern şiir yazılabilir mi?
Bence yazılamaz, yazılmamalıdır da. Yeni ile eski arasında bir kopukluk olsun istemem. Çünkü her yeni olan, üstünden zaman geçince, tabiri caizse zaman aşımına uğrayıp eskiyince ne oluyor? Gelenek zincirine bir halka olup takılıyor. Geçmişte kalmış şiirimize, tarihi unutmadan onun üstüne yeni bir şiir bina edilebilir, eklenebilir. Edilenler kalıcı, edilmeyenler kaybolup gidiyor.
Divan ve halk şiirini tanımadan günümüz “modern şiirini” yazarken karşılaştığımız engelleri nasıl aşmalıyız?
Bir defa bu engeller nedir? Bir ölçü sorunu mu, yani aruz, hece ve serbest ölçü sorunu mu bu engeller? Sanırım özde ve içerikte bir sorun ve bir engelle karşılaşmamız mümkün değildir. Şekil şartlarında, ölçü ve uyak gibi birtakım zorluklarla karşılaşılabilir. Bir de tabi dil sorunu var. Bugünün şairi, ne ağdalı bir dille ne de ‘Öztürkçe’ gibi uydurulmuş bir dille değil ve fakat şu anda yaşayan bir Türkçe ile yazması, farklı düzlemlerde ele alındığında, modern yani çağdaş olanla kadim olan arasında bir farklılık olmayacaktır. Farklılaşma; eşya ve sosyal olaylar arasında yaşanacaktır. Bence hepsi budur.
Sözlü bir medeniyetin köşe taşını oluşturan şiir nasıl oldu da gönül ve ruh ikliminden uzaklaşarak içi boş kelime yığınlarıyla dolu sadece manası yazanın karnında saklı şiir şekline dönüştü?
Bu durum, tamamen insanımızın maddeler dünyasına olan rağbetinin artmasından meydana gelmektedir. Ruh ve mana iklimi, insan hayatından yavaş yavaş çekilirken yerine madde ve maddecilik inancı gelip insanın gönlüne ve kalbine taht kurdu. Bu hal, insanımızın zaman içindeki tercihine kalmış bir durumdur.
Şiir iklimi, insanın ruh ve gönül dünyası ile ilgili bir keyfiyettir. İnsan, kendisinin varlık sebebi olan yaratıcıdan uzaklaşınca iklim değişiyor, manevi iklim maddi iklime dönüşüyor. İnsan ölümden kaçıyor, yaratıcıdan kaçıyor, ahiretten kaçıyor, geçici olan bu dünyayı esas ve ebedi imiş gibi algılıyor. İşte insanın bu yanılgısı ve sanısı, onu rabbinden uzaklaştırdığı gibi şiir ikliminden de uzaklaştırıyor. Kafa karışıklığı, yazıya ve şiire kadar intikal edebiliyor demek ki.
Şiir bize neyi anlatır?
Şiir, güzel sanatların bir dalı, edebiyatın bir şubesidir. Şiir, güzelliğin nefes alışıdır. Şiir, güzeli arama cehdi ve çabasıdır. Şiir, bir işaret, bir ima, bir çığlık, belki deruni ve lahuti bir sestir. Şiir, sonsuz bir deniz, umman-ı bi-sahildir. Şair olmak Allah’ın bir lütfudur. Şiir, hiç kimsenin söyleyemediğini, bir üst dille söyleyebilmek maharetidir. Ve nihayet o, hayatımızın bir bahanesidir.
Bir şiir metninde; üslup, mimari ve musiki üç önemli esastır. Bir şiirin şiir olabilmesi için; onda ses, ahenk ve ölçü gibi birtakım kuralların boy göstermesi lazımdır. Şairin ustalığı, bunu gerçekleştirebilir. Bunun için bir şiir metninde; kelimelerin birbiriyle raks etmesi, dans etmesi gerekir.
Bu açıdan bakıldığında, bir şiir metnine giren kelimeler sanki seçilmiş kelimelerdir. Ve şair, şiirine alacağı kelimeleri titizlikle seçme hassasiyetinde olmalıdır. Şiirin teması ve konusu, insan ve onun yapıp ettikleridir. İnsanın dünyadaki konumu, hayalleri, rüyaları, idealleri, düşünceleri, algıları eşya ve sosyal olayları yorumlayış biçimleri vs. gibi her birisi bir şiirin konusu olabilir.
Şiir sanatının sahibi, bizden başkası değildir. Biz insanlar şairlerin yazdıkları şiir metinlerini hep okuyup dururuz. Peki, şiir kimi olur? Beni, seni, onu okur. İşin temelinde ben ve O vardır. Yani yaratıcı…
Usta şair Necip Fazıl soruyor:
Ben kimim ve bu hal neyin nesi?
Söyleyin aynalar ben kimim?
Şiirde usta çırak ilişkisi var mıdır?
Şiir sanatı, güzel sanatlardan bir sanat olup bu sanatın mutlaka büyük ustaları vardır. Eseri, müessir yaratır. Müessir burada usta şairlerdir. Bu sanatın çilesini çekmiş, emek harcamış bu işin ustaları. Ustanın olduğu yerde elbette bu işin müptedileri yani çıraklar da olacaktır. Ustanın eserine bakarak onu inceleyen çıraklar olduğu gibi ustanın dizinin dibinde yüz yüze, rahlenin karşısında diz kırıp şiir dersi almak da vardır. Geçmiş edebiyatımızda usta-çırak ilişkisi vardı. Bugün için şiir mektepleri yok belki ama bazı yazar kuruluşları yazarlık dersleri, şiir atölyeleri ihdas ediyorlar. Bu gibi kuruluşlarda şiir dersleri veren şairlere rastlıyoruz. Benim 1999, 2000 yıllarında Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı olduğum dönemde, Türkiye Yazarlar Birliğinde iki yıl, dört sezon süren şiir okulumuz vardı. Mesela tarihte ilk şiir okulu, Miladın başlarında Sicilya adasında Şair Safo tarafından kurulmuştur.
Şair kendi üslubunu nasıl oluşturur?
Üslup’un sözlük anlamı; tarz, oluş anlatım tarzı, söyleyiş biçimidir. Bir şairin üslubu, kendine ait olan ve asla taklit edilemeyen şiirlerindeki söyleyiş biçimidir. Ya da biçemi…
Üslup; bir şiir metninde izlenen yol, biçem ve usuldür. Üslup, usule aittir, esasa değil. Ancak bir metinde esas yansıtan şey, muhtevayı yansıtan şey üsluptur.
Şiirin bir özü, bir de biçim vardır. Üslup şiirin biçimi değil, biçemidir. Ama üslup, şiirde biçime ait bir olgudur. Bir şairin, bir yazarın kendi eserinde kullandığı ve oluşturduğu dilin içinde o şairin veya yazarın üslubunu bulabiliriz. Üslup, sanatkârın kendine aidiyetini vurgulayan önemli bir özelliktir. Şair bunu nasıl oluşturur? Şöyle: Bu iş, yıllara mal olan bir keyfiyettir. Çok çaba ve emek ister. Özgün olma adına verilen gayretler sonucu şair kendi sesine ve üslubuna kavuşur. Kendi özgün üslubunu yakalar. Üslup, sahibinin kendi sesidir, soluğudur. Üslubunu kurmuş olan şairler, yarına kalacak olan şairlerdir.
Gelenekten habersiz geleceğe şiir nasıl taşırız?
Gelenekten habersiz olan bir şiiri geleceğe taşımamız oldukça zor görünüyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek zaman birbirini takip eden bir akıştır. Bu zaman akışı içinde bir halkanın, bir ilk halkanın olmaması asla kabul edilemez.
Modern şiir ya da günümüz şiiri deyince neyi anlıyoruz?
Günümüz şiiri deyince bugünün şartlarında ve bugünün şiir anlayışında yazılan şiirler geliyor aklımıza. Bugünün şiirleri, daha çok serbest tarzda yazılmış gibi görünüyor. Ancak günümüz Türk şiirinde bir tıkanma var. Bunu rahat bir şekilde gözleyebiliyoruz.
Çok hızlı bir çağda yaşıyoruz. Her şey, modernitenin etkisi altında gelişiyor. Haberleşme ağının, kitle haberleşme araçlarının çoğalması, internetten bilgiye rahat bir şekilde ulaşmamızı sağlıyor. Bu büyük bir kolaylık belki fakat ama büyük bir tehlikenin gelmekte olduğunu da bize işaret ediyor. Her şey elektronik ortama aktarılıyor. Ve giderek kitabın, derginin hükmü kalkıyor. Sen bile Hece Taşları dergisini elektronik ortamda yayınlıyorsun. O halde yapılacak iş, tekniğe ve gelişen teknolojiye bigâne kalmamak olacaktır. Çünkü çağ bir başka yöne doğru kayıyor.
Edebiyat dergilerinde şiir “başrol oyuncusu” olarak ön yazıdan hemen sonra “cam kenarı”nda yer almasına rağmen neden şiir kitapları basılmıyor, basılsa da satmıyor. Şiir dergilerinin ya da okurun “dolgu malzemesi” oldu?
Yo olaya öyle bakmayalım. Şiir öteden beri, ben kendimi şair olarak bildim bileli elli yılda onlarca edebiyat dergisi takip etmişim, her zaman şiir ön saftadır. Bu onun dolgu maddesi olduğu anlamına gelmez. Bilakis hikâye ve denemeden daha çok ona değer verildiğinin bir işaretidir. Yayınevleri, olaylara her zaman bir ticari kaygıyla bakar. Bu açıdan şiir kitabına para yatırmaz. Eskiden de yayınevleri şiir kitaplarını az basardı. Şimdi de şiir kitabı bassalar bile bu yayınevi için bir fedakârlıktır. O da çok çok bin adet basar. Bu durum yadırganacak bir şey değildir. Demek ki şiirin okuyucusu azdır. Bu da üzülecek bir olay değil, sevinecek bir şeydir. İyi ve has şiir, hiçbir zaman dolgu malzemesi olmadı.
Şiir kitaplarının da hikâye, deneme ve roman kitapları gibi çok okunması için özellikle Millî Eğitim Bakanlığının öncülüğünde edebiyat öğretmenlerinin öğrencilerine şiir ezberletmeleri ve şiir kitaplarının alımına kapı aralamaları yararlı olur mu?
Kuşkusuz faydası dokunur. Bizde her şey emir komuta zinciri içinde yürür. Asker milletiz ya. Bir tarihte, bundan on yıl önce MEB müsteşarı bir genelge yayınladı ve dedi ki: Mayıs ayının son haftasında bütün orta dereceli okullarda şiirler okunacak, şiir geceleri tertip edilecek. O yıl ve ondan sonra birkaç yıl okullar harıl harıl bu tür geceleri tertiplemişler, ciddi çaba ve emek sarf ederek hazırlanmışlar. Sonraları bu iş de tavsadı. Bu işler emir komuta zinciriyle olmaz. Bu şiir işi, sivil bir alanın işidir. Özgürce olacak. Devletin müdahalesi ile olmuyor. İşin başında ve sonunda şiir sanatının öğretilmesi ve sevdirmesi gerekiyor. Mesela bir acı haber vereyim. Benim Balıkesir Dursunbey’de 1993 yılında ihdas ettiğim ve 20 yıl kesintisiz süren “Şu Çıktı Şiir Akşamları” 2014 yılında, ilçeye yeni seçilen belediye başkanı tarafından iptal edildi ve üç yıldır yapılmıyor. Bu belediye başkanını protesto eden bir aklı başında adam çıkmadı. Bir şair, bir yazar, bir gazeteci çıkmadı. Üstelik bu adam, iktidardaki partinin Belediye Başkanı E ne yaparsın, burası Türkiye nitekim…
Osmanlı Padişahlarının kahir ekseriyeti şiir ya da bir güzel sanatla ilgilendiğinden bir ince ruha sahiptir. Bundan dolayı içinde yaşadığımız yüzyıldan önce yaşamış şairler şiirleriyle hâlâ yaşamayı devam ediyorlar. Bu hususta gerek devlet yönetenler gerekse şehrin eminlerine reçete olacak düşünceleriniz nelerdir?
Evet, geçmişimizin bize bıraktığı edebiyat ve şiir mirası, büyük bir kültür ve medeniyetin sonucudur. Büyük uygarlıkların, evrensel çapta büyük sanat eserleri ve büyük sanatkârları olur. Bu bağlamda geçmişimizle övünebiliriz. Ancak bugün işler öyle değil. Şiir sanatına ilişkin herhangi bir eğitim verilmiyor ve şiir sanatı sevdirilmiyor. Edebiyat, sanat öğretmenlerinin kendilerinin önce bu işi sevmeleri gerekir.
Devlet katından söz ederken, merkezi otoritenin böyle bir aklı yok. Yani siyasetin sanata bakan bir yüzü ve bir sanat aklı yok maalesef. Parti programlarının inceleyin bu dediğimi daha iyi anlarsınız. Kültür bakanlığı, turizme indirgenmiş bir ülkede yaşıyoruz. (Kültür Bakanlığı, Bakanlar Kurulu sıralamasında da en sonda yer almaktadır. Bunu, Resmî Gazeteyi incelerseniz görürsünüz.) O takdirde iş yerel yönetimlere düşüyor. Şehrin eminlerine düşüyor. Yukarıda verdiğim örneğin devamıdır. Adam, bırakın yeni yeni şiir akşamı ihdas etmeyi düşünmesin, mevcut ve geleneksel hale gelmiş bir geceyi, bir sanat etkinliğini iptal ediyor ve hiçbir cenahtan en ufak bir tepki gelmiyor. Şu geldiğimiz hale bakın. Bu sorumsuzluğa bakın. Şu cahil cesaretine bakın! Ve iktidar olduğunu söyleyen adamın iktidarsızlığına bakar mısınız?
Şehirlerimiz, eski şehirler olmaktan çıktı. Yeşile karşı düşmanlık var sanki. Beton ve demir uygarlığına doğru gidiyoruz. Yapılaşmalarda en ufak bir estetik kaygı yok. Bu estetik kaygısızlık ve sorumsuzluğu, ülkenin meclisine yapılan) yeni yapılarda dahi görmek mümkün. Şehirlerde devasa yapılar, mesela Ankara’nın göbeğinde Çukurambar semtinde yeşil sahası olmayan, yeterli otoparkı olmayan, kırk katlı beton yığını var. O binaya bir bakın! ucube yapılara bir bakınız Allah aşkına. Pıtrak gibi yükseliyorlar ve buna bir dur diyen irade yok. Üstelik bu, İslami hassasiyeti olduğunu söyleyen bir iktidar zamanında yapılıyor. Çok acı bir durum ve çok acınası bir hal. Eh, dost acı söyler.
Ruh gidince geriye ölü cesetler kalır. Ruhsuz, sanatsız, duyarsız insan kalabalıklarıyla estetik bir ortam, bir çevre, bir şehir, bir kitap ve bir nesle asla ulaşılamaz.
Din elden gitmiyor, laiklik elden gitmiyor. Ve fakat gençlik, hızla bir şekilde elden gidiyor. Ruhsal ve kültürel erozyon oldukça hızlı yayılıyor. Şu andaki gençlik, sanata meyilli bir gençlik değil. Edebiyata meyilli bir gençlik değil. Okumayan, düşünmeyen, yazmayan, konuşamayan, kekeme, bir stadyum gençliği var karşımızda. Bu, adeta robotlaştırılmış, mankurtlaştırılmış, slogancı bir gençlikle karşı karşıyayız. Siyasal iktidarların ülkeyi getirdiği somut gerçek maalesef budur. Allah sonumuzu hayr eyleye. Vesselam.