top of page

Boş arama ile 76 sonuç bulundu

  • Şiiri Tüllerle Örtülü Şair: Abdurrahman Cahit Zarifoğlu

    Ankara’da doğdu. (01, Temmuz,1940) Çocukluğu Siverek, Maraş ve Ankara’da geçti. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Üniversite öğrencilik yıllarında ilkokul öğretmen vekilliği, çeşitli gazete ve haftalık dergilerde düzeltmenlik, teknik sekreterlik, bazı özel şirketlerde tercümanlık yaptı. İlk şiirleri Maraş’ta Nuri Pakdil’in çıkardığı Hamle dergisinde yayınlandı. Bir gurup arkadaşıyla Mavera  dergisinin kuruluşunda ve yayınında görev aldı. 1976 da TRT de Genel Müdür Mütercim sekreterliğine atandı. Aynı kurumun değişik ünitelerinde çalıştı. İstanbul Radyosu’nda denetçi olarak görev yaptığı sırada 7 Haziran, 1987’de pankreas kanserinden vefat etti. Cahit Zarifoğlu, Cumhuriyet Dönemi şiirimizin, 1960 kuşağı içindeki en güçlü ve özgün bir şairidir. Ben onu, 1977 yılında Mavera Dergisi’ni çıkmaya başladığında tanımıştım. Beni Cahit’le, Rasim Özdenören tanıştırmıştı. Onunla tanışma faslı, ben her Ankara’ya gelişimde yeniden tekrarlanırdı. Sebebini de Cahit’in zihninin yorgunluğuna, hafızasının zayıflamasına bağlayamayız elbette. Bunun neden böyle olduğunu, M. Akif İnan, onun artistik kişiliğinde aramak gerekir diyordu. Cahit’in tam adı, Abdurrahman Cahit Zarifoğlu’dur. Kısa yazılışı A C Z’dir. Acz kelimesi, Cahit’in şiirinde bir kavram olarak önemli bir yere sahiptir.  Sultan  adlı şiirinde, Allah’ın varlığı karşısında kendi acizliğini şöyle dile getirir: SULTAN Seçkin bir kimse değilim İsmimin baş harfleri acz tutuyor Bağışlamanı dilerim Sana zorsa bırak yanayım Kolaysa esirgeme Hayat bir boş rüyaymış Geçen ibadetler özürlü Eski günahlar dipdiri Seçkin bir kimse değilim İsmimin baş harflerinde kimliğim Bağışlanmamı dilerim Sana zorsa bırak yanayım Kolaysa esirgeme Hayat boş geçti Geri kalan korkulu Her adımım dolu olsa İşe aramaz katında Biliyorum Bağışlanmamı diliyorum Şiir; bir işarettir, bir ima, bir çığlık belki de lahuti bir sestir. Bu ses, bazen dağlarda bir yankı, bazen ötelerden sessiz bir çığlık olarak gelir. Cahit bir şiirinde şöyle diyor: Şimdi bir aşk sayhası salacağım havalara Derler ki bu adam isyan basıyor damarlara Cahit, şairliğinin ilk dönemlerinde hep yalnız, biraz da bohemdir. Yaşamayı sever. Gururlu ve serazattır. Serüvenlerin adamıdır. Dağcılıkları, otostopçulukları olmuştur. Hep başka bir kimlikle dolaşır. İstanbul-Suadiye’de ‘Cem’ takma adıyla balıkçılarla arkadaşlık eder. Şairliğini ve kendini hep gizler. 1980 öncesine kadar üstü kapalı şiirler yazarken, 1980 sonrasında açık ve anlaşılır şiirlere yönelir. Şiiri, bir fantezi olmaktan çıkarıp işe yarayacak konuma yükseltir. Cahit, kendi hayatını, şiirlerine yansıtmış bir şairdir. Onun bütün bir hayat hikâyesini iyi bilmeden şiirlerinin içeriğinin künhüne varmak kolay değildir. O, kendisi gibidir. Mizacı, karakteri, fıtratı ne ise günlük hayatına da şiirlerine de o yansır. Cahit, şairliğinin ilk dönemlerinde şiirine aktardığı olayları, açarak değil, bilakis örterek veriyordu. Bu bir tül örtüdür. Bu tül örtü aralandığında, şiirde ne söylemek isteğini görmemiz mümkündür. Yakın dostu Mehmet Akif İnan, onun için; ’Cahit, anadan doğma şairdir. Şair-i maderzattır, artisttir.’ Diyordu. Yani her şeyi ile ve her yanı ile gerçek sanatçı biri. Sanat hayatının ilk dönemlerinde Alman şair Rainer Maria Rilke’den etkilenmiştir. Şiirini, gizemci bir anlayışla yazar. İmge, şiirde birinci derecede önemli bir yer tutar. Hatta şiir, eşittir imge diyecek kadar imge başat ağırlıktadır. Zaten Cahit’in şiirlerini ilk okumaya başladığınızda, şiirin anlam derinliğine nüfuz edebilmeniz oldukça güçtür. Şiir, kendini hemen ele vermez. Şiirleri, yapı olarak zor anlaşılır bir konumdadır.  Kendisiyle yapılan bir söyleşide; ”Ben okuyucu katına inmem. Bir şair olarak, beni anlayamadığını söyleyen okuyucular zahmet edip benim katıma çıksınlar.” Der. Ancak şiir serüveninin ikinci aşamasında, bu tezinden vaz geçmiştir. Daha anlaşılır şiirler yazmıştır. Özellikle Menziller  adlı kitabıyla bunu somut olarak göstermiştir. Ne ilk şiir kitabı olan İşaret Çocukları  ve ne de Yedi Güzel Adam  adlı ikinci kitabındaki şiirleri, hemen anlamak ve çözmekte okuyucusu oldukça zorlanır. İyi ve güçlü şiirler, sürekli açıktan akan bir ırmak gibidir. Ama bu akış, Cahit’te açıktan değil, alttan akan bir nehir gibidir. Cahit şiirlerinde, varoluşu, hayatı ve ölümü önümüze, bir soru işareti olarak koyar: Harp başlıyor bir güzel bilendin mi kardeşim Binlerce cilt tutuyor kılıçların hançerin Burada kılıç ve hançer, birer eski harp aletleri olarak görülse de bin yıllık bir kültür ve medeniyet birikimine dikkat çekilmek istenmiştir. Cahit’in bir okuyucusu olmak, ilk başta oldukça zor bir işe soyunmak gibidir. Belli bir birikimi ve alt yapısı olmayan bir şiir okuyucusunun, şairin şiir dünyasına nüfuz etmesi oldukça zordur. Şiir, kendini hemen ele verecek cinsten bir şey değildir. Şiirde mana; gizli ve saklı, nerdeyse kırk kapının ardındadır. Cesareti ve birikimi olan gelir, bu kapıları bir bir aralayarak şiirin gizli ve gizemli dünyasına ulaşabilir.  Cahit’in, şiirindeki manayı gizlemesi, kendi adını ve kişiliğini saklaması, kendi iç dünyasında yalnız yaşaması, kişisel özelliğinden kaynaklanmaktadır. Cahit’i yakından tanımadıktan sonra onun şiirlerini anlamak ve şiirlerin künhüne varmak olası değildir.  Aslında şiirleri, hep kendi hayatının yansımasıdır. Kendisinin dünya hayatındaki kişisel serüveninin, şiir diliyle söylenmesinden ibarettir. Yani onun şiiri hem genel hayatın içindedir hem de özel hayatından yansımaları içerir. İlk şiir kitabı, 27 yaşındayken yayınlanan İşaret Çocukları (1967)dır. Kitabını bastırdıktan sonra koyacak yer bulamayınca, tamamını götürür bir arkadaşının evine bırakır. Üzerinden uzun bir kış geçer. Bahara doğru Cahit, kitaplarının bir kısmını almak için arkadaşının evine gider. Arkadaşı ona: ”Kusura bakma Cahit, senden ses, seda çıkmayınca, ben de kitapları odun sobasını tutuşturmakta kullandım” der. Cahit hayretler içinde kalır ve ruhen yıkılır. Kitabın ikinci baskısı, Cahit’in vefatından hemen sonra, 1987 de Yazı Yayıncılık  tarafından yapılır. İkinci şiir kitabı, Yedi Güzel Adam,  1973, üçüncü şiir kitabı, Menziller 1977, dördüncü şiir kitabı,  Korku ve Yakarış 1986 da yayınlanır. 07, Haziran, 1987 de vefatından hemen sonra, Mavera Dergisi onun için bir özel sayı yapar. (Eylül, 1987, Sayı, 129). Beyan Yayınları, onun bütün kitaplarını toplu olarak yeniden basar. Cahit’in şiiri, giderek kendini metafizik bir ürpertiye bırakır. Hayatımızın anlamı, aslında sırlarla dolu olan bu metafizik dünyada gizlidir. Cahit, yıllar sonra bu gizemli dünyanın varlığını, önce fark eder ve sonra keşfeder. Öte âlemi, Maverayı, imgelem yoluyla açmaya ve aşmaya çalışır. Cahit Zarifoğlu’nun, ‘ İkinci Yeni Şiiri’  sonrasında edindiği bu kapalı tavrı, sonraki zamanlarda kendini açık ve anlaşılır bir söyleme bırakır: Eski şairliklerim gitti gözümden Gayridir başka bir hal kuşanıyorum De Zarif inle ta ki huzura vardın Nice yıl isyan durdun gurbet kaldın Kendi yerel iklimine, kendi düşünce ve inanç dünyasına yıllarca kayıtsız ve bigâne kalan şairin, bu dizelerinde itirafların, pişmanlıkların yer aldığını görürüz. Şair bu itiraflardan sonra anlaşılır şeyler yazmaya başlar. İlk kitabı İşaret Çocukları, 1967‘de yayınlanır. On yıl sonra 1977 de yayınlanan  Menziller’e  kadar geçen süre, Zarifoğlu şiirinin birinci dönemi, bundan sonraki şiirleri ise onun metafizik dünyayı kavramasıyla yazılan şiirlerdir. Burası, şairin bir başka alana evirildiği, şiirinin kırılma noktasıdır. Cahit, bu dönüm noktasında 37 yaşındadır. Son on yıllık ömründe eski şiir anlayışını, artistik davranışlarını, heva ve heveslerini irdeler ve kendini, bu yapıp ettiklerinden, yazdıklarından dolayı hesaba çeker adeta. Hal olarak tasavvuf iklimine girince de şair, ister istemez mistik bir evrene evrilir. De Zarif sen de atalar yoluna meylettin Korkarım bunca acıya dayanmaz sıkletin Menziller (1977) kitabındaki şiirleriyle yeni bir yol haritası çizmiştir kendine. Her şeyden ziyade kendi kendisiyle hesaplaşır. Şiirleri, kendisinin kuşandığı yeni halin yansımalarıdır. Dördüncü ve son şiir kitabı olan ‘Korku ve Yakarış’  da (1986), artık korku ile umut arasındadır. Başka bir hal, başka bir iklim ve başka bir durum vardır onun için. Dünya fani, her şey gelip geçici, baki olan sadece O’dur. Müslümanca düşünmek, Müslümanca yaşamak vardır şair için. Çünkü gidiş yakındır ve gidiş ancak O’nadır. Şair bunu çok iyi görerek, fark etmiştir. Ve hastalanır. Pankreas kanserine yakalanır. Çok acı çeker.   ‘Ne kadar çok acı var’ Hasta yatağında yatarken bir şair arkadaşı ziyaretine gelir. Dışarda yağmur yağmaktadır. Derki; “ Bak, Ferman, dışarda yağmur yağıyor ve ben o yağmurda ıslanamıyorum.” Artık gitme vaktidir. Nereye ey dost, nereye böyle? Öz yurduma, toprağa, toprağın bağrına… Topraktan geldin Nice sırlardan geldin Cahit Zarifoğlu, önceleri hep kafasının estiği gibi yaşamıştır. Bir bakarsınız sırtında çantası, otostop yaparak Avrupa yollarına düşmüş. Bir bakarsınız dağcı olmuş, Ağrı Dağı’na tırmanıyor. Bir bakarsınız İstanbul’da, Suadiye’de, deniz kenarında, bir balıkçı teknesinde, ‘Cem’ takma adıyla balıkçılarla ahbaplıklar kurmuş, sohbet ediyor.  Mavera Dergisi’nde, okuyuculardan gelen mektuplarla ilgileniyor, onlara cevaplar yazıyor. Kimini azarlıyor, kimini teşvik ediyor, kimine, bırak şiir yazmayı diyor, git berberlik öğren diyor. ‘Bak ben de berberliği bilmiyorum’. Kimini yüreklendiriyor, ‘Olacak, olacak ısrarla devam et yazmaya’ diyor. Özel ve özgün bir adamdır Cahit Zarifoğlu. Adı gibi, sanı gibi zarif ve nahif bir adam. Mavera okuyucuları dergiyi ele aldıklarında, sırf Cahit okuyucularına ne cevaplar vermiş diye merak edip dergiyi, başından değil, sonundan ele alarak okurlardı. Küçük çocuklarla ilgileniyor, onlar için onlarca hikâye kaleme alıyor. Gazetelerde Abdurrahman Cem, Ahmet Sağlam mahlasıyla günlük yazılar yazıyor. Bir bakıyorsunuz Afganistan’da savaş çıkmış. Oradaki mücahitlerle ciddi bir şekilde ilgileniyor. Gide, gide dağınıklığını, hoyratlığını terk ediyor, kendini disipline ediyor. Tarikata giriyor, evleniyor çocuk çoluğa kavuşuyor ve kendine dönüyor. Üçü kız, biri oğlan olmak üzere dört çocuk babası oluyor. Eski şairliklerini bırakıyor. Yeni bir bakışa kavuşuyor. Hayatı ve ölümü, çok ciddiye alıyor. Damarlara heyecan ve isyan basmıyor artık. Şimdi bir aşk sayhası salacağım havalara Derler ki bu adam isyan basıyor damarlara Arınıp duruluyor. İnancın temiz ve berrak sularında yıkanıyor, değişiyor değişiyor… Onunla olan bir hatıramı anlatayım. Taşrada görev yapıyorum. Eskişehir’de Türkiye Zirai Donatım Kurumu Bölge Müdürüyüm. (1985) Bir toplantı için Ankara’ya Genel Müdürlüye geliyorum. Gelmişken Mavera Dergisi’ne uğrayayım diyorum. Sonra da Akabe Kitapevine gidiyorum. Cahit o tarihlerde Ankara’da Akabe yayınlarının başında ve Akabe Kitapevini yönetiyor. Kapıdan içeri girdim, baktım Cahit telefonda birisiyle konuşuyor. Selam verdim. Selamımı aldı ve fakat yüzüme bakmadan telefonla görüşmesine devam etti. Beni görmezlikten geldi. Sıradan bir müşteri gelmiş gibi benimle ilgilenmedi. Bu tavrı beni rahatsız etti ama ses çıkarmadan raftaki kitaplara daldım, birkaç kitabın sayfasını karıştırdım. Telefon görüşmesinin bitmesini bekledim. Bir ara “Tamam Rasimcim olur, olur.” dediğini duyunca ahizenin karşı tarafındaki muhatabın Rasim Özdenören olduğunu anladım. “Bir dakika beyefendi, benden de Rasim beye selam söyler misiniz” dedim. “Kim diyeyim efendim” dedi. “Mehmet Atilla Maraş deyiniz efendim ” dedim. Cahit gayet pişkin bir şekilde hiç istifini bozmadan ”Rasimciğim, bizim Atilla Maraş’ın da sana selamı var” demesin mi! Sonra bana döndü, biraz önceki Cahit gitmiş, beni tanıyan, bilen bir Cahit gelmiş. Normal bir tavır, doğal bir hal içine giriyor. Başlıyoruz sohbet etmeye. Ölümünden beş ay önce yazdığı son şiiri : ÖLÜM BAŞUCUMDA Ölüm başucumda Bir melek elini uzatıyor bana Yapayalnız bir yolculuk Ruhların beklediği bir yer var orada Bir sığırgözü gibi bakıyor bana Neden örtülerin altındasın Hadi çık görün bana Zaman yol alıyor O saat ah o saat Kim bilir nerede konaklar Şatom kararıyor, ay ışığında mezar Lâmbayı yak anne, üşüdü parmaklarım Gidiyoruz azar azar…

  • Kimliğim, Özgün Varlığım

    Kimliğim, beni hiç kimseye benzemez kılan özgün varlığımdır. Kendime ait özel bir ismim var. Benim soy kütüğüm; babam, dedem, babamın babası, dedemin dedesi, geriye doğru giderek ilk insana, Âdem’e ulaşır. Ben, Âdemoğlu Hazreti İnsanım. Âdemi yaratan Allah, ona bütün eşyanın isimlerini öğretti. (Kuran: 2/31) Âdem dilsiz değildi. Havva’yla konuşuyordu. Konuştuğu güzel bir dili vardı. Kimliğim, özgündür. Ben hiç kimseye benzemem. Hiç kimse de bana benzemez. Ben hür ve özgün olarak yaratıldım. Özgürlüğe aşığım. Ona, su kadar, hava kadar ihtiyacım var. Ben; bir yetmiş bir boyunda, erkek, buğday tenli, karakaş, karagöz, kıvırcık saçlı bir beni âdemim. Hanım’dan doğma, Halil Efendi’nin oğluyum. ‘ Tarifsiz kederler içinde’ . Şu an için, Anadolu denilen bir coğrafyada yaşıyorum. Bu coğrafya, Asya ile Avrupa kıtasını biri birine bağlayan bir köprü hükmündedir. Yeryüzünün çok önemli kilit coğrafyasıdır. Yerel olarak Urfalıyım. Burası, Hz. İbrahim’in doğduğu yerdir. Devrin putperest hükümdarı Nemrut’a başkaldıran, put hanedeki putları elindeki baltayla kıran Hz. İbrahim’in milletindenim. İbrahim, İbrahim İçimdeki putları kıran kim Elindeki baltayla Asaf Halet Çelebi Yukarı Mezopotamya’da, verimli Harran ovasının tam ortasındayım. Sağımdan ve solumdan, suyu bol Fırat ve Dicle akar. Bu iki nehir arasındaki topraklar, aynı zamanda Arz-ı Mukaddes’tir. Ben bu kadim şehirde doğdum. Handiyse insanlık tarihinin başladığı şehir, bu şehirdir. Doğduğumda, kesilen göbek bağımın gömüldüğü toprak burasıdır. Ben bu toprakların yerlisiyim. Babam da buralı, dedem de dedemin dedesi de… Vatanım; bütün bir yeryüzü, milletim nevi beşer, bütün bir İnsanlık ailesidir. Sınırları, tel örgüleri, çitleri, yüksek duvarları sevmiyorum. Ayrımları, ayraçları, parantezleri sevmediğim gibi… Ben, düşününce evrensel düşünüyorum. Evrensel olan ilkeleri benimsiyorum. Bu açıdan bakıldığında, evrenselim ben. Şimdi ben, Türkçe yazıyor, Türkçe konuşuyor, Türkçe düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında ulusalım, yerliyim ben. Urfa’da merkezde Türkçe, Kürtçe, Arapça konuşulur. Babam Urfa çarşılarında esnaf olduğundan bu üç dili gayet güzel konuşurdu. Şu an itibarıyla yeryüzünde yaşayan sekiz milyar insan, yedi bin ayrı dil ile konuşuyor. Her konuşulan dile ait binlerce, yüz binlerce kelime var, söz var. Meramımızı ifade etmek, düşündüğümüzü anlatmak için kullanılıyor bu kelimeler, bu sözler. Her bir varlığın, her bir eşyanın ayrı ayrı kendine ait isimleri var, özellikleri var. Bu, çokluk âleminde (kesret), olağanüstü bir zenginlik, olağanüstü bir güzellik ve renk var. Şu anda yeryüzünde yaşayan, sekiz milyar benim gibi, senin gibi insan var. Ve fakat hiçbirinin başparmağının izi, bir diğerine benzemiyor. Hiçbirinin yüzü, gözü bir diğerine benzemiyor. Her biri, tek tek özgün bir kimliğe sahiptir. Ne müthiş bir yaratılış ne müthiş bir varoluş… Ekvator çizgisinde yaşayanların derisi aşırı sıcaktan simsiyah kesiliyor, kutuplarda yaşayanların derisi soğuktan bembeyaz oluyor. Afrika’da yaşayan bir kız çocuğu, on üç, on dört yaşında buluğa eriyor. İsveç’te yaşayan bir kız çocuğu, on dokuz, yirmi yaşında buluğa eriyor. Coğrafyanın; insan karakteri, fiziği ve fizyolojisi üzerinde önemli ve belirleyici bir etkisinin olduğuna inanıyorum. Bu ilmen de İspatlanmış bir gerçekliktir. Yani, ‘Coğrafya kaderdir’. (İbn Haldun) Yeryüzüne ve gökyüzüne, bu muhteşem tabloya baktığımız zaman, yüce yaratıcının sonsuz büyük olduğunu kavrıyoruz, idrak ediyoruz. (Alla hu Ekber, Kebira.) O; görünen ve görünmeyen âlemin, makro kozmosun da mikro kozmosun da yaratıcısıdır, sahibidir. O, âlemlerin rabbi olan Allah’tır. O tektir, eşi, benzeri yoktur. (Amenna) Ben, Müslümanım. İnancım; kimliğimin, kişiliğimin ayrılmaz ve kopmaz bir parçasıdır. Kur’an, benim kitabımdır. Onun, bin dört yüz yıldır hiç değişmeden bu günlere geldiğine inanıyorum. O; ‘ içinde hiç şüphe olmayan bir kitaptır,   kıyamete dek korunacaktır’ . Kuran’ın ilk suresi Fatiha’dır. Fatiha, açılış demektir. Dinim, İslam’dır. İslam, barış demektir, esenlik demektir. Allah indinde din İslam’dır. Yol göstericim, Hz. Muhammet’tir. O, sözüne güvenilir, emin bir insandır. O; habercidir, müjdecidir, uyarıcıdır, yol göstericidir. Onun bütün sözlerine ve söylemlerine inanıyorum. Ne söylemişse doğru söylemiştir. Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar gelmiş ve görevlendirilmiş olan bütün Mürsellere, Nebilere, yol göstericilere, uyarıcılara inanıyorum. Görünmeyen varlıklardan Meleklere de inanıyorum, Cinlere de. Melekler nurdan, cinler dumansız ateşten yaratılmıştır. Meleklerin büyüklerinden Cebrail, Hz. Muhammed’e Mekke’de Nur Dağı’nda, Vahy  yoluyla Kur’an’ın İlk emrini getirdi: İKRA ! ( Vahiy; gizlice söylemek, işaret etmek, ilham etmek anlamındadır .) İkra’nın anlamı, oku emridir. ‘Yaratan rabbinin adıyla oku’. (96 / 1, 2)  İkra kelimesinin ilk harfi eliftir. Elif, Kur’an’ın özetidir. Dört kitabın manisin Gizlidir bir Elif’te     Yunus Ben bir Müslüman olarak Gayb ’a inanıyorum. Görünen âleme inandığım gibi (şehadet) görünmeyen (Gayb) âleme de inanıyorum. Allah, gayb aleminin de şehadet aleminin de rabbidir. Her şeyin çift yaratıldığına inanıyorum. Gece ile gündüz, siyahla beyaz, pozitif ile negatif, doğru ile yanlış, dişiyle erkek gibi, varlıkla yokluk gibi…(Zıtların birlikteliği.) Görünmeyen bir âlem olan ahretin varlığına da inanıyorum. Bir Müslüman olarak, öldükten sonra tekrar dirileceğime inanıyorum. Cennet ve cehennemin var olduğuna inanıyorum. Dünya hayatında yaşarken, yaptığım bütün eylemlerimden hesaba çekileceğime, hesap sonunda ceza veya ödül alacağıma inanıyorum. Bu inancımdan dolayı, tavrımı ve eylemlerimi, güzelden yana, iyiden yana, doğrudan yana koyuyorum. Fiziğe inandığım gibi, metafiziğe, gayb alemine, dirilişe inanıyorum. Ben bir diriliş eriyim. Doğru ve dürüst olmaya gayret ediyorum. İyilerle beraber olmak için seçimimi onlardan yana koyuyorum. Hiçbir şeyden korkmamaya ve cesur olmaya çalışıyorum. Ben sadece Allahtan korkuyorum. Onun koyduğu sınırlara riayet etmeye gayret ediyorum. Had ve hudutlara uyuyorum. Emir ve yasaklara uyuyorum. Helal olanı, haram olandan ayırıyorum. Maruf olana uyuyorum, İyiliği ve güzelliği yaymaya çalışıyorum. Her türlü kötülüğe karşı çıkıyorum. Ben nefretin değil, sevginin dilini kendime şiar ediniyorum. Sevgi dili ile konuşuyorum. Zalimleri asla sevmiyorum. Ben, mazlumdan, mağdurdan yanayım. Tabiatı ve insanları ve hayvanları ve bitkileri, canlı ve cansız bütün varlıkları seviyorum. Barışın dilini seviyorum. Savaştan nefret ediyorum. Silahlardan nefret ediyorum. Silah üretenleri şiddetle kınıyorum. Nasıl yaşıyorsam öyle öleceğime, nasıl öldüysem, öyle dirileceğime inanıyorum. Ölüm, Ruhun bedenden ayrılmasıdır. Ölüm; yokluk değil, hiçlik değil, İnsanın öz yurduna, yeniden dönüşünün başlangıcıdır. Ben, insan emeğinin, en kutsal bir değer olduğuna inanıyorum. Emeğe ve alın terine ve göz nuruna sonsuz saygı duyuyorum. Kol emekçilerini, beyin emekçilerini ve bütün emekçilerin tertemiz alınlarından öpüyorum. İnsan için, emeğinden başkası yoktur, inanıyorum. Kimliğim, benliğimdir. Benliğini koruyamayan, bir başkasına bende olur. Bunun farkındayım. Hayatım boyunca hiç kimseye bende olmadım ve hayatımın sonuna kadar da hiç kimseye asla bende olmayacağım. Başı dik ve onurlu yaşayacağım. Olumsuzluklara, usulsüzlüklere, yöntemsizliklere, yanlışlara, vurguna, talana, yağmaya karşı hep başkaldırdım, kaldıracağım da. Çünkü İçimde hep bir isyan ahlakı geliştirdim. Buna devam edeceğim. Hiç kimse, hiç kimseye kul, köle ve bende olamaz. Özgür ve özgün kişilik bunu gerektirir. Kimsenin kimseye hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük takva iledir. Hepimiz Âdemin çocuklarıyız. Âdem ise topraktandır. Toprağın üstündeki her şey, bir gün toprak olmaya mahkumdur.  Topraktan geldim  Nice bin sırlardan geldim C. Zarifoğlu Hiçbir ırkın, bir diğer ırka üstünlüğü yoktur. Bu bakımdan ırkçı olamam. Nerede, nasıl, hangi kimlikle yaratıldığım, benim elimde olan bir olay değildir. Hiç kimsenin değildir. Ruhumuz özgündür, özeldir, bize aittir. Biz hepimiz, biriciğiz. O halde bütün insanlara saygı duymalıyım, duymalıyız. Elest Meclisi’nde bütün ruhlara soruldu: ” Ben sizin rabbiniz değil miyim ”?  Bütün ruhlar hep birlikte, koro halinde: “ Evet sen bizim rabbimizsin, şahit olduk ” dediler. Biz söz verdik, ikrar verdik, ant verdik hep birlikte, ruhlar âleminde. O halde sözümüzü tutmalıyız. Verdiğimiz söze sadık kalmalıyız. Madem yaratıcıyla sözleştik. Ahde, vefa gerekir. Ben topraktan geldim, yine toprağa döneceğim. Bedenimin aslı topraktır. Toprağa saygı duyuyorum. Benim sadık yârim, kara topraktır. Aşık Veysel Bütün yaratılmışlara saygı duyuyorum. Güneşe, aya, yıldızlara, ağaca, ormana, sulara, nehirlere, okyanusa, bitkiye, böceğe, arıya, karıncaya, örümceğe taşa, toprağa, ateşe, havaya, cemi cümle mahlûkata saygı duyuyorum. Ben, zamana ve mekâna bağlı olarak yaşıyorum. Zamana ve mekâna saygı duyuyorum. Kişiliğim; zaman içinde git gide gelişiyor, olgunlaşıyor. Ben, an olarak varım ve yaşıyorum. Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum Gelip dayanmışım demir kapısına sevdanın   Sezai Karakoç Bana, belli bir sürenin takdir edilmiş olduğuna inanıyorum. O zaman, o süre dolduğunda, bu dünya gurbetinden asıl yurduma, öz yurduma döneceğime ve sevgiliye kavuşacağıma inanıyorum. Ve yaklaşıyor yaklaşmakta olan… Bedenimde, Allah’ın bir emaneti olarak duran latif ve özgün ruhumu, almakla görevli olan meleğe inanıyorum. Bir gün gelecekse ki gelecek, başım, gözüm üstüne gelsin. Ve âlemlerin Rabbine hamd olsun…

  • Yerli, Milli ve Evrensel Olmak

    Yerli  kelimesinin TDK sözlüğünde anlamı şöyle sıralanmıştır: 1. Taşınmayan, bir başka yere götürülmeyen, 2. Yurdun içinde üretilen, kendine özgü nitelikleri olan. (Yağcı Bedir kilimi, Isparta halısı gibi.) 3. Yurdun belli bir bölgesinde yetişen, o bölgeye özgü özellikleri olan. (Anamur muzu, Amasya elması gibi) 4. Bir yerin ilk sakinleri, ataları orada doğmuş, orada yaşamış olanlar. (Urfa'nın yerlisi, İstanbul'un yerlisi gibi.) Yerli olmak, bir yerin hakiki sahipliğini, özgünlüğünü ifade eder. Milli  olmak; milletle ilgili, millete özgü, milli değer taşıyan, kendini bir millete nispet eden herkes, her şey millidir. Milli Gelir, Milli Güvenlik, Milli Kimlik, Milli Devlet, Milli Marş gibi… Türkiye'nin, yıllık olarak ürettiği ürünlerden, mal ve hizmetlerden ötürü bir milli geliri vardır. Önemli olan, elde edilen bu geliri eşit ve adil bir şekilde pay ederek dağıtmaktır. İsraf etmeden ülke için yapılacak olan yatırımlara harcamaktır. Bir ülkenin milli güvenliğini, milli savunmasını ve sınırlarının korunmasını, o devletin kolluk kuvvetleri ile ordusu sağlar. Her insanın, yaşadığı topraklar üzerinde bir milli kimliği vardır. Bizim, hepimizin milli kimliği, 'Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı'   olmamızda yatmaktadır. Bizim, bir milli marşımız vardır. Adı, İstiklal Marşı 'dır. Bağımsızlığımızın simgesi, sembolü, remzi, ay yıldızlı bayrak ile milli marşımızdır. Milli bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti Ankara'dır. Bu devlet, 1920'lerde milli mücadele verilerek kurulmuştur. Sınırları çizilmiştir, bellidir. Bir millet, uzun süre, kendi kültür ve medeniyetinden, kendi milli ve manevi değerlerinden, kendi tarihinden, kendi edebiyatından, kendi sanatından, kendi kimliğinden kaçamaz. Söz konusu bu millet 'Türk Milleti' ise onun milli bir kimliği vardır ve bu kimlik, bu milletin Müslüman oluşunda yatmaktadır. Evet, bu millet, Müslüman bir millettir. Evrensel olmanın anlamı: Evren; kâinat, âlem, kozmos anlamlarına gelir. Bütün bir varlık âlemi, kişinin içinde yaşadığı ortam, insanın kendi dünyası, kendine ait bir evreni vardır. Evrensel olmak; cihanşümul olmak, dünya çapında olmak demektir. Bir Düşünce dünyasında evrensel olmak, yerli ve milli olma düşüncesinin üstünde ve ötesinde olmak demektir. Üstün bir idrakle, eşya ve olayları, evrensel boyutlarda tahayyül etmek demektir. Yerli malı demek, üretimi ülke içinde yapılan ve patent olarak da   Made in Türkiye   damgasını taşıyan   mal demektir. Bizim İlkokul öğrenciliğimiz sırasında, her yıl okulda " Yerli Malı Haftası " yapılırdı. Bu hafta içinde, evlerimizden getirdiğimiz fındık, fıstık, ceviz, badem, kuru üzüm, kuru incir, leblebi gibi çerezlerin hepsini, öğretmenimiz harman yapar, sonra öğrencilere eşit bir şekilde pay ederdi. Daha çocuk yaşlarda iken hafızalarımıza 'yerli malı'   kavramı yerleşirdi. Yerli ve Milli Olmak Düşüncesi;  Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte başlayan, yeni ve milli bir uyanışın teorik plandaki adıdır. Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanından hemen sonra, her alanda başlayan milli kalkınma hareketinin ilk fikri temellerinin atıldığı, yerli olmak, yerli kalmak düşüncesidir. Bu da istiklalini (bağımsızlığını) yeni kazanmış bir milletin, kalkınma hamlesini başlatması için verilen bir emrin adıdır. Yerli ve milli olmak, aynı zamanda bağımsız olmanın bir tezahürü olarak algılanmalıdır. Hür ve bağımsız olmak, milli ve yerli olmak , İstiklal Marşımızda mündemiçtir ve bir bütün olarak vardır. O marş, bizim 'milli mutabakat'  metnimizdir. 2021 yılının, İstiklal Marşı yılı olarak ilan edilmesinin anlamını, bir kez de bu manada düşünürsek, bağımsız ve özgür olmanın, milli ve yerli olmayla eş anlamlı olduğunu idrak edebiliriz. Yerlilik düşüncesi; son zamanlarda milli ve muhafazakâr sağ politikalar açısından bir bütünlük göstermesi, bu politikalardan bir yarar sağlanmasıyla açıklanabilir.   1929, Dünya Ekonomik Krizi ' nden sonra bütün ülkelerin ekonomik durumları sarsıldı. Bu ekonomik krizden, bu iktisadi buhrandan Türkiye de payını aldı. Yerli ve milli bir tasarruf ekonomisine geçebilmek için Halk Evleri 'nin öncülüğünde, 1932 de ' Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti' kuruldu. Bu cemiyet, yurt genelinde, 273 şubeye ulaştı. Her yıl, 12-18 Aralık’ta, Tasarruf ve Yerli Malı Haftası yapılarak kutlandı. Amaç, milli bir tasarruftan, milli ve yerli bir sermaye birikimine ulaşmaktı. Zaten savaştan çıkalı daha on yıl olmuştu. Sanayi yoktu. Toplumumuz, ‘ Tarım Toplumu’  durumunda idi. Bu ve benzer çalışmaların amacı; şehirlerde milli burjuvazi, yani sermaye sahipleri meydana getirmekti. Ancak bu tasarruf cemiyeti, Halkevleriyle birlikte 1952 de kapatıldı. Köylü bir toplum olduğumuzdan köy çocuklarının eğitilmesi ve sonra köylerde öğretmen olarak görevlendirilmeleri için 1940’ta Köy Enstitüleri  kuruldu. 27 Ocak 1954 de kapatıldı. Daha sonra Öğretmen Okullarına dönüştürüldü.   Anadoluculuk ; 20. yüzyılın başlarında, dönemin şartları gereği, yeni bir kimlik ve ideoloji olarak benimsendi. O yıllarda batıya yüksek tahsile giden birçok fikir adamı ve düşünürümüz, yurda döndüklerinde bu fikri savundular. ‘Anadoluculuk’  düşüncesini savunan isimler şunlardı: Hilmi Ziya Ülken, Remzi Oğuz Arık, Nurettin Topçu, Mükrimin Halil Yinanç, Ahmet Kutsi Tecer, Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu Demokrat Partinin, iktidara gelirken 1950 seçimlerinde kullandığı iki slogan çok dikkat çekicidir. Birincisi " Yeter Söz Milletin".  İkincisi; " Her mahallede bir Milyoner yaratacağız " sloganları. Birinci sloganda, CHP'nin devlet baskısına son verileceğini, ikincisinde ise milli burjuva sınıfı  oluşturacaklarını söylemeleriydi. Nitekim Demokrat Parti ve ondan sonra iktidara gelen partiler; Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Ak Parti, kendi zenginlerini kendileri yarattılar. Dolayısıyla; Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan'ın, devlet eli ile zengin yaratma çizgilerinde hiçbir değişiklik olmadan bu günlere gelindi. Bundan 60 yıl öncesine kadar, Türkiye toplumunun nüfusunun büyük çoğunluğu köylerde, kırsal kesimde yaşadığı için bu topluma ‘ Tarım Toplumu'  deniliyordu. O tarihlerde Türkiye'nin nüfusu, 1966 nüfus sayımı sonuçlarına göre toplam 30 milyon idi. Bu nüfusun %,70‘i köylerde oturmakta, çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşmaktaydı. Geriye kalan nüfus, şehirlerde ikamet etmekte, ticaret ve esnaflıkla meşgul olmaktaydı. Küçük el tezgahlarında dokunan halı, kilim üretimi yapanları da buna katabiliriz. Yerli Sanayi, Baraj ve Fabrikalar Devletin işlettiği fabrikalardan başka özel sektöre ait ciddi anlamda bir fabrika yoktu. Tarım toplumu olduğumuzdan, tarlada üretilen şeker pancarı, devlete ait Şeker Fabrikaları' nda işlenip şeker üretimi yapılmaktaydı. İlk şeker fabrikası, 1926 yılında, Trakya Al pullu kasabasında açıldı. Aynı yıl Uşak şeker fabrikası üretime geçti. 1933 de Eskişehir şeker fabrikası kuruldu. Anadolu'da, tarımsal sanayinin kurulmasında, şeker fabrikaları, ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Bu nedenle, Ekonomik kalkınmamızın ilk büyük hamlelerinden biri olarak kabul edilir. Devlete ait yeraltı maden kaynakları, 14 Haziran 1935'te kurulan Etibank  ve ona bağlı fabrikalarda işlenmekteydi. 1933 yılında Sümerbank kurulmuştu. Ülke topraklarında üretilen pamuk, Sümerbank'a bağlı fabrikalarda işlenip mamul hale gelmekteydi. 1935 de, Sümerbank'a bağlı olarak kurulan İlk fabrika Kayseri Bez Fabrikası' dır. Bu iki kuruluş aynı zamanda bankacılık hizmetlerini de yapmaktaydı. Bu bankalar adlarını, Türk Tarih Tezi ‘ne  göre Türk kabul edilen, Anadolu'da yaşamış ve bir medeniyet kurmuş olan  Etiler  ve Sümerler’  den almaktaydı. Yerli sanayi kurma çalışmaları, 1970’li yıllardan sonra hızla gelişti. Fırat, Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin üzerine kurulan barajlardan sonra, Türkiye'de hidroelektrik santrallerinin sayıları arttı. Buna bağlı olarak elektrik üretimi de arttı. Sadece Fırat nehri üzerinde dört adet baraj ve hidroelektrik santrali kuruldu. (Keban, Karakaya, Atatürk ve Birecik Barajı) Tarım topraklarını sulamak için, sulama kanalları inşa edildi. 18 Aralık 1954’te 6200 sayılı kanunla ' Devlet Su İşleri'  kuruldu. DSİ ; ülkemizde barajları yapan kuruluşun adıdır. Topraklarımızı taşkından koruma, sulu tarımı yaygınlaştırma ve hidroelektrik santralleri kurarak elektrik üreten ve bunun için dev barajlar inşa eden çok önemli bir kuruluşumuzdur. Türkiye'nin ekonomik ve sosyal kalkınmasını hızlandırmak için, 30 Eylül, 1960'ta (DPT) Devlet Planlama Teşkilatı  kuruldu. (Kapatılışı, 2011) Bu her iki kuruluşun yönetimine,  İstanbul Teknik Üniversitesi'nin inşaat, makine, elektrik bölümü mezunu mühendislerin gelmesi, önemli bir kalkınma hamlesinin başlangıcı olmuştur. Nitekim buradan yetişen planlamacı mühendisler gurubu, daha sonra ülke yönetiminde de önemli roller üstlenmişlerdir. Devlet Su İşlerinin başında İnşaat mühendisi Süleyman Demirel, ekibinde; hepsi de İTÜ çıkışlı mühendisler olan Turgut Özal, Korkut Özal, Fehim Adak, Recai Kutan, Ertan Yülek vardı. Plan, proje fikri en çok o yıllarda konuşulmaya başlandı. Beşer yıllık kalkınma planları yapıldı. İlk beş yıllık kalkınma planı 1963-1968 yılları arasında tatbikata konuldu. Her şehirde organize sanayi bölgeleri inşa edildi. İTÜ çıkışlı elektrik mühendisi olan Turgut Özal ve arkadaşları, ülkenin teknik ve ekonomik açıdan kalkınmasına önemli katkıları olmuş bir mühendisler gurubudur. Sanayileşme hamlesi başlatıldı. Bu, milli ve yerli sanayine, yerli üretime doğru yapılan ilk hamlelerdi. Özellikle 1974 Kıbrıs Harekatı' ndan   sonra, kullandığımız araçların yedek parçalarını üretemiyor oluşumuz, yöneticilerimizi yerli makine parçaları üretme fikrine sevk etti. Kullandığımız bir aracın bir contasını, bir rulmanını bile üretemeyip dışarıdan ithal ediyorduk. Özellikle savunma sanayinde bu eksiklik fark edildi.   Makine   Kimya Kurum u bu konuda önemli çalışmalar başlattı. Özellikle Makine Profesörü Dr. Necmettin Erbakan'ın bu konudaki gayret ve çalışmalarını şükranla anmak gerekir. Onun önderliğinde başlatılan "Ağır Sanayi" hamlesi, birçok iş kolunda yeni fabrika ve şirketlerin kurulmasına sebep oldu. Örneğin; Tümosan, Taksan, Temsan, Aselsan, Tusaş gibi yerli ve milli sanayideki kurumlar, özellikle 'Savunma Sanayi 'mizin, bugün geldiği noktadaki ilk öncü çalışmalardır. Yerli Düşünce Yerli Düşünce kavramı, yerli bir edebiyat yapmak kastıyla, ilk defa Ankara'da 1969 da yayın hayatına başlayan Edebiyat Dergisi'nin kurucusu Nuri Pakdil ve arkadaşları tarafından dergide yazdıkları yazılarda kullanılmış, 'yerli bir edebiyat'  yapmak için çalışmalar başlatılmıştır. Bu çalışmalara, esasen bu topraklarda üretilmiş olan İslami kültür ve medeniyet temel olarak alınmıştır. Şüphesiz, yerli olarak üretilen edebi eserlerin (şiir, hikâye, deneme, roman vs.) dayandığı bir yerli düşünce vardır ve bu düşüncenin Cumhuriyet dönemindeki fikri temsilcileri; Yahya Kemal, Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç'tur. Bunların hepsi aynı zamanda şairdir. Bunların yanında yerli fikir adamları olarak Hilmi Ziya Ülken, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Erol Güngör, Atasoy Müftüoğlu gibi isimleri de saymak mümkündür. Milli Düşünce Milli düşünce   de aslında Yerli Düşünce ile bazı nüanslar dışında aynıdır diyebiliriz. Milli düşüncenin Cumhuriyet dönemindeki fikir babası, sosyolog Ziya Gökalp'tir. Gökalp, aynı zaman da " Türkçülük"  akımının da öncüsü sayılır. Ancak onun; 'Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak' diye formüle ederek yayınladığı kitabından anladığımız kadarıyla, o güne kadar gelen üç ayrı fikir akımı ve ‘ üç tarzı siyase t’ in hepsinin bir arada telif edilmiş olmasıdır. Ziya Gökalp'ın; " Türk Milletindenim, İslam Ümmetindenim, Batı Medeniyetindenim." diye formüle ettiği bu özet fikirde, bu topraklarda üretilen ve yaşanan İslam Kültür ve Medeniyetine, bir de 'Batı Medeniyeti'  eklenmiştir. Batılılaşma serüvenimiz, Tanzimatla başlar ve nihayet Cumhuriyetle tamamlanır. Milli ve manevi değerlerimiz, bu topraklarda bin yıldır ürettiğimiz kültür ve medeniyette mündemiçtir. Anadolu coğrafyasında yaşanmış ve yaşanmakta olan değerler bütünüdür. Dolayısıyla yerlidir ve millidir. İslam dini, bu milletin bu topraklarda hayatına nakşettiği dinin adıdır. Bu din, manevi değerlerimizin başında gelir. Ezan, Bayrak, Toprak, Devlet, milli varlığımız ve sembollerimizdir. Hangi inanç ve etnik kökenden geliyor olursak olalım, esas itibarıyla üstünde yaşadığımız topraklara aidiyetimiz vardır. Bu topraklarda, tarih içinde ortaya koyduğumuz kültür ve medeniyet değerleri ile yoğrulup bir kimlik kazandığımız gerçek bir vakıadır. Kazandığımız bu kimlik ve kişilik değerlerimizi, bütün bir insanlık alemine taşımak, kendimizi ve üstünde yaşadığımız toprağı temsil etme açısından oldukça önemlidir. Milli ve yerli olmak demek; başkalarını taklit etmek değil, kendi öz kültür ve inanç değerlerimizin temsilcisi olmak demektir. O değerleri, evrensel düzeye taşıyabilmek, bütün bir insanlığa hizmet etmek demektir. Özüne, toprağına, kültürüne yabancılaşan insan veya aydın, yerli ve milli kalabilmiş değildir. O yabancılaşmıştır. Kendi kültür ve inanç değerlerini inkâr edip başka kültürleri ve değerleri hayatının merkezi haline getirmiş demektir. Bir zamanlar böyle insanların bu tutum ve davranışına ' Aydın İhaneti'  , böyle bir fikir akımına da ’Yabancılaşma’  deniliyordu. Aslında sorun, bütün kültürlerle ve bütün insani değerlerle ' Yozlaşmadan Uzlaşmak ' sorunudur. Kimliğini inkâr etmeden hep 'kendi' kalarak, başkalarıyla, ötekiyle uzlaşmak ve bir arada yaşayabilmek cehdini gösterebilmektir. Bu toprakların istiklali ve istikbali için; ötekileştirmeden, farklılıklarımızı, felsefi inanç ve kanatlarımızı, bir zenginlik vasıtası sayarak, biri birimize tahammül ve hoşgörü içinde olmak, insani ve evrensel bir davranış sergilemek demektir. Her şeyin başı sevgidir. Bu da bizim yerli kültürümüzde ziyadesiyle vardır. "Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz ." diyen Yunus Emre, ‘sevgi’ kavramının yeryüzündeki en büyük ve en önemli temsilcisidir. Bin yıllık tarihimizin yapıcıları olan; Anadolu fatihi Sultan Alparslan, Kudüs fatihi Sultan Selahaddin, İstanbul fatihi Sultan Mehmed ve ikinci Abdülhamid Han’ın evlatları olarak bu topraklarda var olma mücadelesi vermekteyiz. Son mücadele örneği, Çanakkale savaşı ve zaferidir. O zafer, 18 Mart 1915 de 250 bin şehit verilerek yazılmış bir eşsiz destandır. Yerli ve milli olmak, bu toprakların yetiştirdiği edebi ve manevi şahsiyetlerin ruhaniyetlerine ve hatıralarına sahip çıkmaktır. Mevlâna’ya, Yunus Emre'ye, Hacıbektaş'a, Hacı Bayram'a sahip çıkmaktır. Milli ve yerli olmak demek; Şeyh Edebali'ye, Molla Gurani'ye, Akşemsettin'e, Ahi Evran’a, Mimar Sinan’a, Kâtip Çelebi’ye, Naima’ya, Evliya Çelebi’ye Ahmet Cevdet Paşa’ya, Fuat Sezgin’e, Şerif Mardin’e sahip çıkmaktır. Divan edebiyatımızın büyük şairleri; Fuzuli'ye, Baki'ye, Nefi'ye, Nabi'ye, Nedim'e, Mevlit yazarı Süleyman Çelebi’ye, Ahmed’e Hani'ye, Mele Cezeri’ye, son divan şairi Şeyh Galip'e sahip çıkmaktır. Tanzimat Şairleri Ziya Paşa’ya, Namık Kemal’e, Serveti Funun Şairleri Cenap’a, Tevfik Fikret’e, Mehmet Akif Ersoy’a, Abdülhak Hamit Tarhan’a sahip çıkmaktır. Yerli ve milli olmak demek; Cumhuriyet dönemi şairlerinden Yahya Kemal’e, Ahmet Haşim’e, Necip Fazıl’a, Nazım Hikmet’e, Ahmet Arif’e, Sezai Karakoç’a, Attila İlhan’a, Hilmi Yavuz’a, İsmet Özel’e, Cahit zarifoğlu’na sahip çıkmaktır. Halk şairleri; Pir Sultan Abdal'a, Dadaloğlu'na, Karacaoğlan'a, Köroğlu'na, Erzurumlu Emrah’a, Aşık Veysel’e ve Abdurrahim Karakoç’a sahip çıkmaktır. Yerli ve milli olmak demek; Musikide, Itri’ye, Dede Efendi’ye, Münir Nurettin Selçuk’a, Zeki Müren’e, Orhan Gencebay’a, Ruhi Su’ya, Neşet Ertaş’a sahip çıkmaktır. Yerli ve milli olmak demek; Sinemada yönetmenler, Ömer Lütfi Akad’a, Metin Erksan’a, Halit Refiğ’e, Yücel Çakmaklı ’ya ve Osman Sınav’a sahip çıkmaktır. Romanda; Peyami Safa’ya, Kemal Tahir’e, Yaşar Kemal’e, Tarık Buğra’ya, Emine Işınsu’ya, Hikâyede; Halit Refik Kara’ya, Ömer Seyfettin’e, Sabahattin Ali’ye Sait Faik’e, Mustafa Kutlu’ya, Rasim Özdenören’e, Tiyatroda; Muhsin Ertuğrul’a, Semih Sergen’e, Hasan Nail Canat’a Müşfik Kenter’e sahip çıkmaktır. Yerli ve milli olmak demek; fakire, fukaraya, garibe, gurabaya, mazluma sahip çıkmak, zulme ve zalime başkaldırmak ve sesini yükseltmek demektir. Yanlışlara, olumsuzluklara, kötülüklere isyan ederek bir 'isyan ahlâkı'  geliştirmektir. Anadolu topraklarında; bir aidiyet hissi ile yaşamak, yerli ve milli olmanın, yerli ve milli kalmanın bir göstergesidir. Milli bir şuura, yerli bir bilince sahip olmadan, evrensel bilince ulaşmak mümkün değildir. Mesuliyet sahibi insanlar olarak idealimiz, insan onurunu  yükseltmek ve yüceltmektir. Yerde sürünen insanlık onurunu ayağa kaldırıp yerli yerine oturtmaktır. Allah’ın yarattığı en mükemmel varlık olan insanı, yüce yaratıcının değer verdiği bu onurlu insanı, O'nun hatırı için, ona saygı duymak, bizim önemli bir ilkemiz, bir şiarımız olmalıdır. Evrensel Olmak Evrensellik; bilgi ve siyasal alanlarda geçerli olan ilkelerin varlığını öne süren ve her hal ve şartta geçerliliğini savunan bir anlayış biçimidir.   Etik alanda evrensellik, bütün insanların kesin olarak benimsediği ilkeleri şart koşar. Ahlak ilkeleri, her insan için geçerli birer yasa olmalıdır. Evrensel olan her bilgi, her yerde ve herkes için geçerlidir. Evrensel değerler, bütün insanlığın ürettiği ortak değerleridir. Bunlar; evrensel insan hakları olan yaşama hakkı, aklın, malın, canın güvenliği, hukukun üstünlüğü, adalet fikri, her insan için eşitlik ve özgürlük, bütün bir insanlığın ortak ve vazgeçilmez değerleridir. Bu açıdan biz, bir yandan yerli ve milli kalsak bile, bir yanımızla da evrensel olmak durumundayız. Çünkü insanların yaşadığı bir tek coğrafya var. İnsanoğlunun nefes alıp yaşamasına uygun olarak yaratılmış bir yeryüzü coğrafyası var. Bizim hepimizin, sekiz milyar insan topluluğunun ana vatanı, yeryüzü coğrafyasıdır. Olaya bu yönüyle baktığımız zaman, çitlerle, sınırlarla bizi bağlayan, yerli ve milli bağlardan bir an için çıkıp özgürleşerek, sınırsız ve sınıfsız bir insanlık ailesine, bir insanlık alemine, yeryüzü coğrafyasına bağlanarak, "  Vatanım ruy-u zemin, Milletim nevi beşer ” diyebiliriz. Düşüncemizin gelip durduğu son cümle ve son nokta budur.  Sonuç yerine şöyle diyebiliriz: Ben, insanlık ailesinin bir ferdiyim. Benim insanlık ailemin coğrafyası, bütün bir yeryüzüdür. Bu insanlık âleminin ve onun üstünde yaşadığı yeryüzü coğrafyasının tek sahibi, ilk ve son sahibi yüce yaratıcıdır, yüce Allah'tır. Milli ve yerli kalarak kendimizi asla içe ve geçmişe kapatamayız. Dışa açılmak, evrensele açılmakla olur. Dünyayı tanımak, yaratıcıyı tanımak, kendini tanımakla olur. Milli ve yerli değerleri savunmak başka, onları politika malzemesi yapmak başkadır. Çünkü her milli ve yerli değer kullanılmaya açıktır, tecime elverişlidir. Bizim insan olarak birinci ödevimiz, incinmiş olan insanlık onurunu tutup ayağa kaldırmaktır. Dini, yerli ve milli değerlerimizi, asla politika malzemesi yapmayacağız. Herkese eşit mesafede olacağız. Herkesi olduğu gibi kabul edip ona sevgi duyup saygılı davranacağız. Bu topraklarda yaşayan; mezhebi, meşrebi, etnik kökeni farklı olan insanımız, T.C vatandaşı olduğundan onlara karşı ayrımcı ve dışlayıcı, olmayacağız. Mahallerimiz arasındaki sınırları kaldırdık. Kendi mahallemizde, kendi evlerimizde yaşayacağız ama işlerimizi birleştireceğiz, dayanışma içinde olacağız. Bu topraklarda var olmak için, millet olarak gelişmek ve yükselmek için, atacağımız adımları ve politikaları birlikte belirleyip, birlikte hareket edip, birlikte yaşayacağız. Hiç kimse, şu veya bu özelliğinden ötürü, rütbe ve nişanından ötürü, üstün değildir. Biz şöyle demeliyiz: Adaletin ve hukukun üstünlüğüne, hakkın üstünlüğüne inanır ve onu savunuruz. Üstünlerin hukukunu asla savunmayız. Bizim nazarımızda; İmtiyazlı kurumlar, kuruluşlar, kimseler ve kişiler yoktur. Herkes bu topraklarda, bu cumhuriyet ve demokratik rejimde, bu ay yıldızlı bayrağın altında, eşit vatandaşlık hukukuna sahiptir. Her vatandaş hür ve özgürdür. Herkes seçimini, kendi hür ve özgür iradesiyle yapar. Kimse kimseye üstünlük taslayamaz. Herkes birbirine saygılı olmak zorundadır. Mülkün temeli adalettir. Devletin dini, adalettir. Böyle bir devletin yargısı, tarafsız ve bağımsız olmalıdır. Çünkü adalet, hak ve hukuk gibi değerler herkes içindir. Gönülleri incitmeden, kırmadan, bu ülkede bir arada kardeşçe yaşamalıyız. Gönüllere girmek ve onu yüceltmek hedefimiz olsun. Bu su, bu toprak, bu hava, hepimize yeter.

  • Arınma

    Yazı yazmak, hangi şartlarda olursa olsun, bir yazarın olmazsa olmazıdır. Coğrafya, insan için nasıl bir kaderse, yazı yazmak da bir yazarın kaderidir. Yazarlığımın başlangıcı; 1966 yılı Ocak ayında, Urfa’da, yeni yayın hayatına başlayan ‘ Günlük, Siyasi Şafak Gazetesi’nde başlar. Günlük denmesine rağmen gazete başlığının hemen altında ve parantez içinde (Şimdilik haftada iki gün yayınlanır.) ibaresi vardır. İlk şiirlerim, denemelerim bu gazetede yayınlandı. O zamanlar henüz on yedi yaşındaydım ve lise son sınıfta öğrenciydim. Aynı yıl, Ankara’da yayın hayatında olan ve Adalet Partisine yakınlığı ile bilen Turhan Dilligil’in çıkardığı Adalet Gazetesi’nin Urfa muhabiriydim. Yıllar sonra Yeni Devir, Yeni Şafak gibi günlük gazetelerde seyrek de olsa sanatsal yazılarımla göründüm. Parlamentoda görevliyken İstanbul’da yayınlanan bir gazetede haftada bir siyasi yazılar yazdım Ama daha çok ülkenin tanınmış sanat ve edebiyat dergilerinde yazı ve şiirlerim yayınlandı. 2006 yılında Urfa milletvekili iken Türkiye Yazarlar Birliği’nin Urfa Şubesi tarafından sanat ve yazı hayatımın kırkıncı yılı kutlandı ve böylece kırkımız çıkmış oldu. Şimdi yıllar sonra tekrar yazı hayatına dönmek, ‘Ankara Ekspresi’nde yazmak bana oldukça keyifli geldi. Yazı yazma niyetimi, sevgili Hakan Albayrak’a açtığımda seve seve, memnun olacağını tarafıma bildirince, ‘ Kalem yazmak zorundadır.  ’diyerek yazmaya başladım. Yazının başlığı ne olsun diye düşünürken aklıma ‘Arınma’  diye bir kelime geldi. Adı Arınma olsun dedim ve bu kelimenin bana çağrıştığı, tedai ettirdiği bir yığın düşüncenin hışmına uğradım. Neden, niçin arınma? Her şeyden; kirden, pastan arınma, temizlenme, yıkanma. Kötü niyetten, yalandan, riyadan, kem sözden, istihzadan, arınma. Nefsimizin tezkiyesi, kalbimizin tasfiyesi için arınma. Kalbinden kirlenmiş her şeyi söküp atarak, şirkten, isyandan, tuğyandan arınma. İş bu arınma ameliyesine kendimizden başlamalıyız. Arınmak, yeni ve taptaze bir hayata başlamaktır. Yeni bir hayata ‘merhaba’ demektir. Kendimizi bir güzel hesaba çekmektir. Zira zaman, su gibi, akıp gidiyor. Bir ipek kumaş gibi elimizden kayıyor. Tanpınar ne diyor? Ne içindeyim zamanın Ne büsbütün dışında Geniş yekpare bir anın Parçalanmaz akışında Biz hepimiz, bütün insanlık, bütün renkleriyle, desenleriyle zamanla beraber bir sona doğru akıyoruz. Sonumuzu düşünerek bilincimizi uyandırmalıyız, uyanık olmalıyız. Ey nefsim bir sonun var, onu düşün, arın ve hayatını anlamlı kıl. Arın, arın, tüy gibi hafifle. Mutlu ol bu yalnızlık içinde, evde kalırken baş başa kendinle. Arınma, içe kapanmayla olmaz. Geleceğe değil, geçmişe kapanmayla hiç olmaz. Taklitle, tekrarlarla arınma olmaz. Arınma önce, düşüncede başlamalı. Kendimizi yeniden gözden geçirerek, ezberleri bozarak, bize ezberletilenleri, dayatılanları sorgulayarak, durup yeniden sorgulayarak arınmanın sınırlarına varabiliriz ancak. Arınırken bize; akıl, bilim, sezgilerimiz ve ‘Vahiy’ yol gösterecektir. Vahyin kılavuzluğunda arınıp temizleneceğiz. Rüştünü ispat etmiş biri olarak bize dayatılan modernitenin, etnisitenin baskılarından, bukağılarından sıyrılarak arınmalıyız. Vesayetten, dayatmalardan arınmak, bize kimliğimizi ve kişiliğimizi yeniden kazandıracaktır. Yıllardır dayatmalar ve karatmalar altında kalarak yaşadık. Şimdi arınma vaktidir.

bottom of page