top of page

Yerli, Milli ve Evrensel Olmak

  • Yazarın fotoğrafı: Mehmet Atilla Maraş
    Mehmet Atilla Maraş
  • 6 Tem 2025
  • 10 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 2 Eyl 2025

 

Yerli kelimesinin TDK sözlüğünde anlamı şöyle sıralanmıştır:


1. Taşınmayan, bir başka yere götürülmeyen,


2. Yurdun içinde üretilen, kendine özgü nitelikleri olan. (Yağcı Bedir kilimi, Isparta halısı gibi.)


3. Yurdun belli bir bölgesinde yetişen, o bölgeye özgü özellikleri olan. (Anamur muzu, Amasya elması gibi)


4. Bir yerin ilk sakinleri, ataları orada doğmuş, orada yaşamış olanlar. (Urfa'nın yerlisi, İstanbul'un yerlisi gibi.)


Yerli olmak, bir yerin hakiki sahipliğini, özgünlüğünü ifade eder.


Milli olmak; milletle ilgili, millete özgü, milli değer taşıyan, kendini bir millete nispet eden herkes, her şey millidir. Milli Gelir, Milli Güvenlik, Milli Kimlik, Milli Devlet, Milli Marş gibi…


Türkiye'nin, yıllık olarak ürettiği ürünlerden, mal ve hizmetlerden ötürü bir milli geliri vardır. Önemli olan, elde edilen bu geliri eşit ve adil bir şekilde pay ederek dağıtmaktır. İsraf etmeden ülke için yapılacak olan yatırımlara harcamaktır.


Bir ülkenin milli güvenliğini, milli savunmasını ve sınırlarının korunmasını, o devletin kolluk kuvvetleri ile ordusu sağlar.


Her insanın, yaşadığı topraklar üzerinde bir milli kimliği vardır. Bizim, hepimizin milli kimliği, 'Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı' olmamızda yatmaktadır. Bizim, bir milli marşımız vardır. Adı, İstiklal Marşı'dır. Bağımsızlığımızın simgesi, sembolü, remzi, ay yıldızlı bayrak ile milli marşımızdır.


Milli bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti Ankara'dır. Bu devlet, 1920'lerde milli mücadele verilerek kurulmuştur. Sınırları çizilmiştir, bellidir.


Bir millet, uzun süre, kendi kültür ve medeniyetinden, kendi milli ve manevi değerlerinden, kendi tarihinden, kendi edebiyatından, kendi sanatından, kendi kimliğinden kaçamaz. Söz konusu bu millet 'Türk Milleti' ise onun milli bir kimliği vardır ve bu kimlik, bu milletin Müslüman oluşunda yatmaktadır. Evet, bu millet, Müslüman bir millettir.


Evrensel olmanın anlamı:


Evren; kâinat, âlem, kozmos anlamlarına gelir. Bütün bir varlık âlemi, kişinin içinde yaşadığı ortam, insanın kendi dünyası, kendine ait bir evreni vardır. Evrensel olmak; cihanşümul olmak, dünya çapında olmak demektir.


Bir Düşünce dünyasında evrensel olmak, yerli ve milli olma düşüncesinin üstünde ve ötesinde olmak demektir. Üstün bir idrakle, eşya ve olayları, evrensel boyutlarda tahayyül etmek demektir.


Yerli malı demek, üretimi ülke içinde yapılan ve patent olarak da Made in Türkiye damgasını taşıyan mal demektir. Bizim İlkokul öğrenciliğimiz sırasında, her yıl okulda "Yerli Malı Haftası" yapılırdı. Bu hafta içinde, evlerimizden getirdiğimiz fındık, fıstık, ceviz, badem, kuru üzüm, kuru incir, leblebi gibi çerezlerin hepsini, öğretmenimiz harman yapar, sonra öğrencilere eşit bir şekilde pay ederdi. Daha çocuk yaşlarda iken hafızalarımıza 'yerli malı' kavramı yerleşirdi.


Yerli ve Milli Olmak Düşüncesi; Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte başlayan, yeni ve milli bir uyanışın teorik plandaki adıdır. Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanından hemen sonra, her alanda başlayan milli kalkınma hareketinin ilk fikri temellerinin atıldığı, yerli olmak, yerli kalmak düşüncesidir. Bu da istiklalini (bağımsızlığını) yeni kazanmış bir milletin, kalkınma hamlesini başlatması için verilen bir emrin adıdır.


Yerli ve milli olmak, aynı zamanda bağımsız olmanın bir tezahürü olarak algılanmalıdır. Hür ve bağımsız olmak, milli ve yerli olmak, İstiklal Marşımızda mündemiçtir ve bir bütün olarak vardır. O marş, bizim 'milli mutabakat' metnimizdir. 2021 yılının, İstiklal Marşı yılı olarak ilan edilmesinin anlamını, bir kez de bu manada düşünürsek, bağımsız ve özgür olmanın, milli ve yerli olmayla eş anlamlı olduğunu idrak edebiliriz.


Yerlilik düşüncesi; son zamanlarda milli ve muhafazakâr sağ politikalar açısından bir bütünlük göstermesi, bu politikalardan bir yarar sağlanmasıyla açıklanabilir.

 1929, Dünya Ekonomik Krizi'nden sonra bütün ülkelerin ekonomik durumları sarsıldı. Bu ekonomik krizden, bu iktisadi buhrandan Türkiye de payını aldı. Yerli ve milli bir tasarruf ekonomisine geçebilmek için Halk Evleri'nin öncülüğünde, 1932 de 'Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti' kuruldu. Bu cemiyet, yurt genelinde, 273 şubeye ulaştı. Her yıl, 12-18 Aralık’ta, Tasarruf ve Yerli Malı Haftası yapılarak kutlandı. Amaç, milli bir tasarruftan, milli ve yerli bir sermaye birikimine ulaşmaktı. Zaten savaştan çıkalı daha on yıl olmuştu. Sanayi yoktu. Toplumumuz, ‘Tarım Toplumu’ durumunda idi. Bu ve benzer çalışmaların amacı; şehirlerde milli burjuvazi, yani sermaye sahipleri meydana getirmekti. Ancak bu tasarruf cemiyeti, Halkevleriyle birlikte 1952 de kapatıldı.


Köylü bir toplum olduğumuzdan köy çocuklarının eğitilmesi ve sonra köylerde öğretmen olarak görevlendirilmeleri için 1940’ta Köy Enstitüleri kuruldu. 27 Ocak 1954 de kapatıldı. Daha sonra Öğretmen Okullarına dönüştürüldü.


 Anadoluculuk; 20. yüzyılın başlarında, dönemin şartları gereği, yeni bir kimlik ve ideoloji olarak benimsendi. O yıllarda batıya yüksek tahsile giden birçok fikir adamı ve düşünürümüz, yurda döndüklerinde bu fikri savundular. ‘Anadoluculuk’ düşüncesini savunan isimler şunlardı: Hilmi Ziya Ülken, Remzi Oğuz Arık, Nurettin Topçu, Mükrimin Halil Yinanç, Ahmet Kutsi Tecer, Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu Demokrat Partinin, iktidara gelirken 1950 seçimlerinde kullandığı iki slogan çok dikkat çekicidir. Birincisi "Yeter Söz Milletin". İkincisi; "Her mahallede bir Milyoner yaratacağız" sloganları. Birinci sloganda, CHP'nin devlet baskısına son verileceğini, ikincisinde ise milli burjuva sınıfı oluşturacaklarını söylemeleriydi. Nitekim Demokrat Parti ve ondan sonra iktidara gelen partiler; Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Ak Parti, kendi zenginlerini kendileri yarattılar. Dolayısıyla; Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan'ın, devlet eli ile zengin yaratma çizgilerinde hiçbir değişiklik olmadan bu günlere gelindi.


Bundan 60 yıl öncesine kadar, Türkiye toplumunun nüfusunun büyük çoğunluğu köylerde, kırsal kesimde yaşadığı için bu topluma ‘Tarım Toplumu' deniliyordu. O tarihlerde Türkiye'nin nüfusu, 1966 nüfus sayımı sonuçlarına göre toplam 30 milyon idi. Bu nüfusun %,70‘i köylerde oturmakta, çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşmaktaydı. Geriye kalan nüfus, şehirlerde ikamet etmekte, ticaret ve esnaflıkla meşgul olmaktaydı. Küçük el tezgahlarında dokunan halı, kilim üretimi yapanları da buna katabiliriz.


Yerli Sanayi, Baraj ve Fabrikalar


Devletin işlettiği fabrikalardan başka özel sektöre ait ciddi anlamda bir fabrika yoktu. Tarım toplumu olduğumuzdan, tarlada üretilen şeker pancarı, devlete ait Şeker Fabrikaları'nda işlenip şeker üretimi yapılmaktaydı. İlk şeker fabrikası, 1926 yılında, Trakya Al pullu kasabasında açıldı. Aynı yıl Uşak şeker fabrikası üretime geçti. 1933 de Eskişehir şeker fabrikası kuruldu. Anadolu'da, tarımsal sanayinin kurulmasında, şeker fabrikaları, ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Bu nedenle, Ekonomik kalkınmamızın ilk büyük hamlelerinden biri olarak kabul edilir.


Devlete ait yeraltı maden kaynakları, 14 Haziran 1935'te kurulan Etibank ve ona bağlı fabrikalarda işlenmekteydi. 1933 yılında Sümerbank kurulmuştu. Ülke topraklarında üretilen pamuk, Sümerbank'a bağlı fabrikalarda işlenip mamul hale gelmekteydi. 1935 de, Sümerbank'a bağlı olarak kurulan İlk fabrika Kayseri Bez Fabrikası'dır. Bu iki kuruluş aynı zamanda bankacılık hizmetlerini de yapmaktaydı. Bu bankalar adlarını, Türk Tarih Tezi ‘ne göre Türk kabul edilen, Anadolu'da yaşamış ve bir medeniyet kurmuş olan Etiler ve Sümerler’ den almaktaydı.


Yerli sanayi kurma çalışmaları, 1970’li yıllardan sonra hızla gelişti. Fırat, Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin üzerine kurulan barajlardan sonra, Türkiye'de hidroelektrik santrallerinin sayıları arttı. Buna bağlı olarak elektrik üretimi de arttı. Sadece Fırat nehri üzerinde dört adet baraj ve hidroelektrik santrali kuruldu. (Keban, Karakaya, Atatürk ve Birecik Barajı)


Tarım topraklarını sulamak için, sulama kanalları inşa edildi. 18 Aralık 1954’te 6200 sayılı kanunla 'Devlet Su İşleri' kuruldu. DSİ; ülkemizde barajları yapan kuruluşun adıdır. Topraklarımızı taşkından koruma, sulu tarımı yaygınlaştırma ve hidroelektrik santralleri kurarak elektrik üreten ve bunun için dev barajlar inşa eden çok önemli bir kuruluşumuzdur.


Türkiye'nin ekonomik ve sosyal kalkınmasını hızlandırmak için, 30 Eylül, 1960'ta (DPT) Devlet Planlama Teşkilatı kuruldu. (Kapatılışı, 2011) Bu her iki kuruluşun yönetimine, İstanbul Teknik Üniversitesi'nin inşaat, makine, elektrik bölümü mezunu mühendislerin gelmesi, önemli bir kalkınma hamlesinin başlangıcı olmuştur. Nitekim buradan yetişen planlamacı mühendisler gurubu, daha sonra ülke yönetiminde de önemli roller üstlenmişlerdir.


Devlet Su İşlerinin başında İnşaat mühendisi Süleyman Demirel, ekibinde; hepsi de İTÜ çıkışlı mühendisler olan Turgut Özal, Korkut Özal, Fehim Adak, Recai Kutan, Ertan Yülek vardı.


Plan, proje fikri en çok o yıllarda konuşulmaya başlandı. Beşer yıllık kalkınma planları yapıldı. İlk beş yıllık kalkınma planı 1963-1968 yılları arasında tatbikata konuldu.


Her şehirde organize sanayi bölgeleri inşa edildi. İTÜ çıkışlı elektrik mühendisi olan Turgut Özal ve arkadaşları, ülkenin teknik ve ekonomik açıdan kalkınmasına önemli katkıları olmuş bir mühendisler gurubudur.


Sanayileşme hamlesi başlatıldı. Bu, milli ve yerli sanayine, yerli üretime doğru yapılan ilk hamlelerdi. Özellikle 1974 Kıbrıs Harekatı'ndan sonra, kullandığımız araçların yedek parçalarını üretemiyor oluşumuz, yöneticilerimizi yerli makine parçaları üretme fikrine sevk etti. Kullandığımız bir aracın bir contasını, bir rulmanını bile üretemeyip dışarıdan ithal ediyorduk. Özellikle savunma sanayinde bu eksiklik fark edildi. Makine Kimya Kurumu bu konuda önemli çalışmalar başlattı. Özellikle Makine Profesörü Dr. Necmettin Erbakan'ın bu konudaki gayret ve çalışmalarını şükranla anmak gerekir. Onun önderliğinde başlatılan "Ağır Sanayi" hamlesi, birçok iş kolunda yeni fabrika ve şirketlerin kurulmasına sebep oldu. Örneğin; Tümosan, Taksan, Temsan, Aselsan, Tusaş gibi yerli ve milli sanayideki kurumlar, özellikle 'Savunma Sanayi'mizin, bugün geldiği noktadaki ilk öncü çalışmalardır.


Yerli Düşünce


Yerli Düşünce kavramı, yerli bir edebiyat yapmak kastıyla, ilk defa Ankara'da 1969 da yayın hayatına başlayan Edebiyat Dergisi'nin kurucusu Nuri Pakdil ve arkadaşları tarafından dergide yazdıkları yazılarda kullanılmış, 'yerli bir edebiyat' yapmak için çalışmalar başlatılmıştır. Bu çalışmalara, esasen bu topraklarda üretilmiş olan İslami kültür ve medeniyet temel olarak alınmıştır. Şüphesiz, yerli olarak üretilen edebi eserlerin (şiir, hikâye, deneme, roman vs.) dayandığı bir yerli düşünce vardır ve bu düşüncenin Cumhuriyet dönemindeki fikri temsilcileri; Yahya Kemal, Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç'tur. Bunların hepsi aynı zamanda şairdir. Bunların yanında yerli fikir adamları olarak Hilmi Ziya Ülken, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Erol Güngör, Atasoy Müftüoğlu gibi isimleri de saymak mümkündür.


Milli Düşünce


Milli düşünce de aslında Yerli Düşünce ile bazı nüanslar dışında aynıdır diyebiliriz. Milli düşüncenin Cumhuriyet dönemindeki fikir babası, sosyolog Ziya Gökalp'tir. Gökalp, aynı zaman da "Türkçülük" akımının da öncüsü sayılır. Ancak onun; 'Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak' diye formüle ederek yayınladığı kitabından anladığımız kadarıyla, o güne kadar gelen üç ayrı fikir akımı ve ‘üç tarzı siyaset’ in hepsinin bir arada telif edilmiş olmasıdır. Ziya Gökalp'ın; "Türk Milletindenim, İslam Ümmetindenim, Batı Medeniyetindenim." diye formüle ettiği bu özet fikirde, bu topraklarda üretilen ve yaşanan İslam Kültür ve Medeniyetine, bir de 'Batı Medeniyeti' eklenmiştir. Batılılaşma serüvenimiz, Tanzimatla başlar ve nihayet Cumhuriyetle tamamlanır.


Milli ve manevi değerlerimiz, bu topraklarda bin yıldır ürettiğimiz kültür ve medeniyette mündemiçtir. Anadolu coğrafyasında yaşanmış ve yaşanmakta olan değerler bütünüdür. Dolayısıyla yerlidir ve millidir.


İslam dini, bu milletin bu topraklarda hayatına nakşettiği dinin adıdır. Bu din, manevi değerlerimizin başında gelir. Ezan, Bayrak, Toprak, Devlet, milli varlığımız ve sembollerimizdir.


Hangi inanç ve etnik kökenden geliyor olursak olalım, esas itibarıyla üstünde yaşadığımız topraklara aidiyetimiz vardır. Bu topraklarda, tarih içinde ortaya koyduğumuz kültür ve medeniyet değerleri ile yoğrulup bir kimlik kazandığımız gerçek bir vakıadır. Kazandığımız bu kimlik ve kişilik değerlerimizi, bütün bir insanlık alemine taşımak, kendimizi ve üstünde yaşadığımız toprağı temsil etme açısından oldukça önemlidir.



Milli ve yerli olmak demek; başkalarını taklit etmek değil, kendi öz kültür ve inanç değerlerimizin temsilcisi olmak demektir. O değerleri, evrensel düzeye taşıyabilmek, bütün bir insanlığa hizmet etmek demektir.


Özüne, toprağına, kültürüne yabancılaşan insan veya aydın, yerli ve milli kalabilmiş değildir. O yabancılaşmıştır. Kendi kültür ve inanç değerlerini inkâr edip başka kültürleri ve değerleri hayatının merkezi haline getirmiş demektir. Bir zamanlar böyle insanların bu tutum ve davranışına 'Aydın İhaneti' , böyle bir fikir akımına da ’Yabancılaşma’ deniliyordu.


Aslında sorun, bütün kültürlerle ve bütün insani değerlerle 'Yozlaşmadan Uzlaşmak' sorunudur. Kimliğini inkâr etmeden hep 'kendi' kalarak, başkalarıyla, ötekiyle uzlaşmak ve bir arada yaşayabilmek cehdini gösterebilmektir.


Bu toprakların istiklali ve istikbali için; ötekileştirmeden, farklılıklarımızı, felsefi inanç ve kanatlarımızı, bir zenginlik vasıtası sayarak, biri birimize tahammül ve hoşgörü içinde olmak, insani ve evrensel bir davranış sergilemek demektir.


Her şeyin başı sevgidir. Bu da bizim yerli kültürümüzde ziyadesiyle vardır. "Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz." diyen Yunus Emre, ‘sevgi’ kavramının yeryüzündeki en büyük ve en önemli temsilcisidir.


Bin yıllık tarihimizin yapıcıları olan; Anadolu fatihi Sultan Alparslan, Kudüs fatihi Sultan Selahaddin, İstanbul fatihi Sultan Mehmed ve ikinci Abdülhamid Han’ın evlatları olarak bu topraklarda var olma mücadelesi vermekteyiz. Son mücadele örneği, Çanakkale savaşı ve zaferidir. O zafer, 18 Mart 1915 de 250 bin şehit verilerek yazılmış bir eşsiz destandır.


Yerli ve milli olmak, bu toprakların yetiştirdiği edebi ve manevi şahsiyetlerin ruhaniyetlerine ve hatıralarına sahip çıkmaktır. Mevlâna’ya, Yunus Emre'ye, Hacıbektaş'a, Hacı Bayram'a sahip çıkmaktır.

Milli ve yerli olmak demek; Şeyh Edebali'ye, Molla Gurani'ye, Akşemsettin'e, Ahi Evran’a, Mimar Sinan’a, Kâtip Çelebi’ye, Naima’ya, Evliya Çelebi’ye Ahmet Cevdet Paşa’ya, Fuat Sezgin’e, Şerif Mardin’e sahip çıkmaktır.


Divan edebiyatımızın büyük şairleri; Fuzuli'ye, Baki'ye, Nefi'ye, Nabi'ye, Nedim'e, Mevlit yazarı Süleyman Çelebi’ye, Ahmed’e Hani'ye, Mele Cezeri’ye, son divan şairi Şeyh Galip'e sahip çıkmaktır.

Tanzimat Şairleri Ziya Paşa’ya, Namık Kemal’e, Serveti Funun Şairleri Cenap’a, Tevfik Fikret’e, Mehmet Akif Ersoy’a, Abdülhak Hamit Tarhan’a sahip çıkmaktır.


Yerli ve milli olmak demek; Cumhuriyet dönemi şairlerinden Yahya Kemal’e, Ahmet Haşim’e, Necip Fazıl’a, Nazım Hikmet’e, Ahmet Arif’e, Sezai Karakoç’a, Attila İlhan’a, Hilmi Yavuz’a, İsmet Özel’e, Cahit zarifoğlu’na sahip çıkmaktır.


Halk şairleri; Pir Sultan Abdal'a, Dadaloğlu'na, Karacaoğlan'a, Köroğlu'na, Erzurumlu Emrah’a, Aşık Veysel’e ve Abdurrahim Karakoç’a sahip çıkmaktır.


Yerli ve milli olmak demek; Musikide, Itri’ye, Dede Efendi’ye, Münir Nurettin Selçuk’a, Zeki Müren’e, Orhan Gencebay’a, Ruhi Su’ya, Neşet Ertaş’a sahip çıkmaktır.


Yerli ve milli olmak demek; Sinemada yönetmenler, Ömer Lütfi Akad’a, Metin Erksan’a, Halit Refiğ’e, Yücel Çakmaklı ’ya ve Osman Sınav’a sahip çıkmaktır.


Romanda; Peyami Safa’ya, Kemal Tahir’e, Yaşar Kemal’e, Tarık Buğra’ya, Emine Işınsu’ya,

Hikâyede; Halit Refik Kara’ya, Ömer Seyfettin’e, Sabahattin Ali’ye Sait Faik’e, Mustafa Kutlu’ya, Rasim Özdenören’e,


Tiyatroda; Muhsin Ertuğrul’a, Semih Sergen’e, Hasan Nail Canat’a Müşfik Kenter’e sahip çıkmaktır.

Yerli ve milli olmak demek; fakire, fukaraya, garibe, gurabaya, mazluma sahip çıkmak, zulme ve zalime başkaldırmak ve sesini yükseltmek demektir. Yanlışlara, olumsuzluklara, kötülüklere isyan ederek bir 'isyan ahlâkı' geliştirmektir.


Anadolu topraklarında; bir aidiyet hissi ile yaşamak, yerli ve milli olmanın, yerli ve milli kalmanın bir göstergesidir. Milli bir şuura, yerli bir bilince sahip olmadan, evrensel bilince ulaşmak mümkün değildir.


Mesuliyet sahibi insanlar olarak idealimiz, insan onurunu yükseltmek ve yüceltmektir. Yerde sürünen insanlık onurunu ayağa kaldırıp yerli yerine oturtmaktır. Allah’ın yarattığı en mükemmel varlık olan insanı, yüce yaratıcının değer verdiği bu onurlu insanı, O'nun hatırı için, ona saygı duymak, bizim önemli bir ilkemiz, bir şiarımız olmalıdır.


Evrensel Olmak


Evrensellik; bilgi ve siyasal alanlarda geçerli olan ilkelerin varlığını öne süren ve her hal ve şartta geçerliliğini savunan bir anlayış biçimidir. Etik alanda evrensellik, bütün insanların kesin olarak benimsediği ilkeleri şart koşar. Ahlak ilkeleri, her insan için geçerli birer yasa olmalıdır. Evrensel olan her bilgi, her yerde ve herkes için geçerlidir.


Evrensel değerler, bütün insanlığın ürettiği ortak değerleridir. Bunlar; evrensel insan hakları olan yaşama hakkı, aklın, malın, canın güvenliği, hukukun üstünlüğü, adalet fikri, her insan için eşitlik ve özgürlük, bütün bir insanlığın ortak ve vazgeçilmez değerleridir.


Bu açıdan biz, bir yandan yerli ve milli kalsak bile, bir yanımızla da evrensel olmak durumundayız. Çünkü insanların yaşadığı bir tek coğrafya var. İnsanoğlunun nefes alıp yaşamasına uygun olarak yaratılmış bir yeryüzü coğrafyası var. Bizim hepimizin, sekiz milyar insan topluluğunun ana vatanı, yeryüzü coğrafyasıdır.


Olaya bu yönüyle baktığımız zaman, çitlerle, sınırlarla bizi bağlayan, yerli ve milli bağlardan bir an için çıkıp özgürleşerek, sınırsız ve sınıfsız bir insanlık ailesine, bir insanlık alemine, yeryüzü coğrafyasına bağlanarak, " Vatanım ruy-u zemin, Milletim nevi beşer” diyebiliriz. Düşüncemizin gelip durduğu son cümle ve son nokta budur.


 Sonuç yerine şöyle diyebiliriz:


Ben, insanlık ailesinin bir ferdiyim. Benim insanlık ailemin coğrafyası, bütün bir yeryüzüdür. Bu insanlık âleminin ve onun üstünde yaşadığı yeryüzü coğrafyasının tek sahibi, ilk ve son sahibi yüce yaratıcıdır, yüce Allah'tır.


Milli ve yerli kalarak kendimizi asla içe ve geçmişe kapatamayız. Dışa açılmak, evrensele açılmakla olur. Dünyayı tanımak, yaratıcıyı tanımak, kendini tanımakla olur.


Milli ve yerli değerleri savunmak başka, onları politika malzemesi yapmak başkadır. Çünkü her milli ve yerli değer kullanılmaya açıktır, tecime elverişlidir.


Bizim insan olarak birinci ödevimiz, incinmiş olan insanlık onurunu tutup ayağa kaldırmaktır. Dini, yerli ve milli değerlerimizi, asla politika malzemesi yapmayacağız. Herkese eşit mesafede olacağız. Herkesi olduğu gibi kabul edip ona sevgi duyup saygılı davranacağız.


Bu topraklarda yaşayan; mezhebi, meşrebi, etnik kökeni farklı olan insanımız, T.C vatandaşı olduğundan onlara karşı ayrımcı ve dışlayıcı, olmayacağız.


Mahallerimiz arasındaki sınırları kaldırdık. Kendi mahallemizde, kendi evlerimizde yaşayacağız ama işlerimizi birleştireceğiz, dayanışma içinde olacağız.


Bu topraklarda var olmak için, millet olarak gelişmek ve yükselmek için, atacağımız adımları ve politikaları birlikte belirleyip, birlikte hareket edip, birlikte yaşayacağız.


Hiç kimse, şu veya bu özelliğinden ötürü, rütbe ve nişanından ötürü, üstün değildir. Biz şöyle demeliyiz: Adaletin ve hukukun üstünlüğüne, hakkın üstünlüğüne inanır ve onu savunuruz. Üstünlerin hukukunu asla savunmayız.


Bizim nazarımızda; İmtiyazlı kurumlar, kuruluşlar, kimseler ve kişiler yoktur. Herkes bu topraklarda, bu cumhuriyet ve demokratik rejimde, bu ay yıldızlı bayrağın altında, eşit vatandaşlık hukukuna sahiptir. Her vatandaş hür ve özgürdür. Herkes seçimini, kendi hür ve özgür iradesiyle yapar. Kimse kimseye üstünlük taslayamaz. Herkes birbirine saygılı olmak zorundadır.


Mülkün temeli adalettir. Devletin dini, adalettir. Böyle bir devletin yargısı, tarafsız ve bağımsız olmalıdır. Çünkü adalet, hak ve hukuk gibi değerler herkes içindir.


Gönülleri incitmeden, kırmadan, bu ülkede bir arada kardeşçe yaşamalıyız. Gönüllere girmek ve onu yüceltmek hedefimiz olsun. Bu su, bu toprak, bu hava, hepimize yeter.

bottom of page