top of page

Şiiri Tüllerle Örtülü Şair: Abdurrahman Cahit Zarifoğlu

  • Yazarın fotoğrafı: Mehmet Atilla Maraş
    Mehmet Atilla Maraş
  • 9 Eyl 2025
  • 6 dakikada okunur

Ankara’da doğdu. (01, Temmuz,1940) Çocukluğu Siverek, Maraş ve Ankara’da geçti. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Üniversite öğrencilik yıllarında ilkokul öğretmen vekilliği, çeşitli gazete ve haftalık dergilerde düzeltmenlik, teknik sekreterlik, bazı özel şirketlerde tercümanlık yaptı.


İlk şiirleri Maraş’ta Nuri Pakdil’in çıkardığı Hamle dergisinde yayınlandı. Bir gurup arkadaşıyla Mavera dergisinin kuruluşunda ve yayınında görev aldı. 1976 da TRT de Genel Müdür Mütercim sekreterliğine atandı. Aynı kurumun değişik ünitelerinde çalıştı. İstanbul Radyosu’nda denetçi olarak görev yaptığı sırada 7 Haziran, 1987’de pankreas kanserinden vefat etti.


Cahit Zarifoğlu, Cumhuriyet Dönemi şiirimizin, 1960 kuşağı içindeki en güçlü ve özgün bir şairidir.


Ben onu, 1977 yılında Mavera Dergisi’ni çıkmaya başladığında tanımıştım. Beni Cahit’le, Rasim Özdenören tanıştırmıştı. Onunla tanışma faslı, ben her Ankara’ya gelişimde yeniden tekrarlanırdı. Sebebini de Cahit’in zihninin yorgunluğuna, hafızasının zayıflamasına bağlayamayız elbette. Bunun neden böyle olduğunu, M. Akif İnan, onun artistik kişiliğinde aramak gerekir diyordu.


Cahit’in tam adı, Abdurrahman Cahit Zarifoğlu’dur. Kısa yazılışı A C Z’dir. Acz kelimesi, Cahit’in şiirinde bir kavram olarak önemli bir yere sahiptir. Sultan adlı şiirinde, Allah’ın varlığı karşısında kendi acizliğini şöyle dile getirir:



SULTAN

Seçkin bir kimse değilim

İsmimin baş harfleri acz tutuyor

Bağışlamanı dilerim


Sana zorsa bırak yanayım

Kolaysa esirgeme


Hayat bir boş rüyaymış

Geçen ibadetler özürlü

Eski günahlar dipdiri

Seçkin bir kimse değilim

İsmimin baş harflerinde kimliğim

Bağışlanmamı dilerim


Sana zorsa bırak yanayım

Kolaysa esirgeme


Hayat boş geçti

Geri kalan korkulu

Her adımım dolu olsa

İşe aramaz katında

Biliyorum

Bağışlanmamı diliyorum



Şiir; bir işarettir, bir ima, bir çığlık belki de lahuti bir sestir. Bu ses, bazen dağlarda bir yankı, bazen ötelerden sessiz bir çığlık olarak gelir. Cahit bir şiirinde şöyle diyor:



Şimdi bir aşk sayhası salacağım havalara

Derler ki bu adam isyan basıyor damarlara



Cahit, şairliğinin ilk dönemlerinde hep yalnız, biraz da bohemdir. Yaşamayı sever. Gururlu ve serazattır. Serüvenlerin adamıdır. Dağcılıkları, otostopçulukları olmuştur.


Hep başka bir kimlikle dolaşır. İstanbul-Suadiye’de ‘Cem’ takma adıyla balıkçılarla arkadaşlık eder. Şairliğini ve kendini hep gizler.


1980 öncesine kadar üstü kapalı şiirler yazarken, 1980 sonrasında açık ve anlaşılır şiirlere yönelir. Şiiri, bir fantezi olmaktan çıkarıp işe yarayacak konuma yükseltir.


Cahit, kendi hayatını, şiirlerine yansıtmış bir şairdir. Onun bütün bir hayat hikâyesini iyi bilmeden şiirlerinin içeriğinin künhüne varmak kolay değildir. O, kendisi gibidir. Mizacı, karakteri, fıtratı ne ise günlük hayatına da şiirlerine de o yansır.


Cahit, şairliğinin ilk dönemlerinde şiirine aktardığı olayları, açarak değil, bilakis örterek veriyordu. Bu bir tül örtüdür. Bu tül örtü aralandığında, şiirde ne söylemek isteğini görmemiz mümkündür. Yakın dostu Mehmet Akif İnan, onun için; ’Cahit, anadan doğma şairdir. Şair-i maderzattır, artisttir.’ Diyordu. Yani her şeyi ile ve her yanı ile gerçek sanatçı biri.


Sanat hayatının ilk dönemlerinde Alman şair Rainer Maria Rilke’den etkilenmiştir. Şiirini, gizemci bir anlayışla yazar. İmge, şiirde birinci derecede önemli bir yer tutar. Hatta şiir, eşittir imge diyecek kadar imge başat ağırlıktadır. Zaten Cahit’in şiirlerini ilk okumaya başladığınızda, şiirin anlam derinliğine nüfuz edebilmeniz oldukça güçtür. Şiir, kendini hemen ele vermez. Şiirleri, yapı olarak zor anlaşılır bir konumdadır.


 Kendisiyle yapılan bir söyleşide; ”Ben okuyucu katına inmem. Bir şair olarak, beni anlayamadığını söyleyen okuyucular zahmet edip benim katıma çıksınlar.” Der.


Ancak şiir serüveninin ikinci aşamasında, bu tezinden vaz geçmiştir. Daha anlaşılır şiirler yazmıştır. Özellikle Menziller adlı kitabıyla bunu somut olarak göstermiştir.


Ne ilk şiir kitabı olan İşaret Çocukları ve ne de Yedi Güzel Adam adlı ikinci kitabındaki şiirleri, hemen anlamak ve çözmekte okuyucusu oldukça zorlanır.


İyi ve güçlü şiirler, sürekli açıktan akan bir ırmak gibidir. Ama bu akış, Cahit’te açıktan değil, alttan akan bir nehir gibidir.


Cahit şiirlerinde, varoluşu, hayatı ve ölümü önümüze, bir soru işareti olarak koyar:



Harp başlıyor bir güzel bilendin mi kardeşim

Binlerce cilt tutuyor kılıçların hançerin



Burada kılıç ve hançer, birer eski harp aletleri olarak görülse de bin yıllık bir kültür ve medeniyet birikimine dikkat çekilmek istenmiştir.


Cahit’in bir okuyucusu olmak, ilk başta oldukça zor bir işe soyunmak gibidir. Belli bir birikimi ve alt yapısı olmayan bir şiir okuyucusunun, şairin şiir dünyasına nüfuz etmesi oldukça zordur.


Şiir, kendini hemen ele verecek cinsten bir şey değildir. Şiirde mana; gizli ve saklı, nerdeyse kırk kapının ardındadır. Cesareti ve birikimi olan gelir, bu kapıları bir bir aralayarak şiirin gizli ve gizemli dünyasına ulaşabilir.


 Cahit’in, şiirindeki manayı gizlemesi, kendi adını ve kişiliğini saklaması, kendi iç dünyasında yalnız yaşaması, kişisel özelliğinden kaynaklanmaktadır. Cahit’i yakından tanımadıktan sonra onun şiirlerini anlamak ve şiirlerin künhüne varmak olası değildir.


 Aslında şiirleri, hep kendi hayatının yansımasıdır. Kendisinin dünya hayatındaki kişisel serüveninin, şiir diliyle söylenmesinden ibarettir. Yani onun şiiri hem genel hayatın içindedir hem de özel hayatından yansımaları içerir.


İlk şiir kitabı, 27 yaşındayken yayınlanan İşaret Çocukları (1967)dır. Kitabını bastırdıktan sonra koyacak yer bulamayınca, tamamını götürür bir arkadaşının evine bırakır. Üzerinden uzun bir kış geçer. Bahara doğru Cahit, kitaplarının bir kısmını almak için arkadaşının evine gider. Arkadaşı ona: ”Kusura bakma Cahit, senden ses, seda çıkmayınca, ben de kitapları odun sobasını tutuşturmakta kullandım” der. Cahit hayretler içinde kalır ve ruhen yıkılır.


Kitabın ikinci baskısı, Cahit’in vefatından hemen sonra, 1987 de Yazı Yayıncılık tarafından yapılır. İkinci şiir kitabı, Yedi Güzel Adam, 1973, üçüncü şiir kitabı, Menziller 1977, dördüncü şiir kitabı, Korku ve Yakarış 1986 da yayınlanır.


07, Haziran, 1987 de vefatından hemen sonra, Mavera Dergisi onun için bir özel sayı yapar. (Eylül, 1987, Sayı, 129). Beyan Yayınları, onun bütün kitaplarını toplu olarak yeniden basar.


Cahit’in şiiri, giderek kendini metafizik bir ürpertiye bırakır. Hayatımızın anlamı, aslında sırlarla dolu olan bu metafizik dünyada gizlidir. Cahit, yıllar sonra bu gizemli dünyanın varlığını, önce fark eder ve sonra keşfeder.


Öte âlemi, Maverayı, imgelem yoluyla açmaya ve aşmaya çalışır. Cahit Zarifoğlu’nun, ‘İkinci Yeni Şiiri’ sonrasında edindiği bu kapalı tavrı, sonraki zamanlarda kendini açık ve anlaşılır bir söyleme bırakır:



Eski şairliklerim gitti gözümden

Gayridir başka bir hal kuşanıyorum


De Zarif inle ta ki huzura vardın

Nice yıl isyan durdun gurbet kaldın



Kendi yerel iklimine, kendi düşünce ve inanç dünyasına yıllarca kayıtsız ve bigâne kalan şairin, bu dizelerinde itirafların, pişmanlıkların yer aldığını görürüz. Şair bu itiraflardan sonra anlaşılır şeyler yazmaya başlar.


İlk kitabı İşaret Çocukları, 1967‘de yayınlanır. On yıl sonra 1977 de yayınlanan Menziller’e kadar geçen süre, Zarifoğlu şiirinin birinci dönemi, bundan sonraki şiirleri ise onun metafizik dünyayı kavramasıyla yazılan şiirlerdir. Burası, şairin bir başka alana evirildiği, şiirinin kırılma noktasıdır. Cahit, bu dönüm noktasında 37 yaşındadır.


Son on yıllık ömründe eski şiir anlayışını, artistik davranışlarını, heva ve heveslerini irdeler ve kendini, bu yapıp ettiklerinden, yazdıklarından dolayı hesaba çeker adeta. Hal olarak tasavvuf iklimine girince de şair, ister istemez mistik bir evrene evrilir.



De Zarif sen de atalar yoluna meylettin

Korkarım bunca acıya dayanmaz sıkletin



Menziller (1977) kitabındaki şiirleriyle yeni bir yol haritası çizmiştir kendine. Her şeyden ziyade kendi kendisiyle hesaplaşır. Şiirleri, kendisinin kuşandığı yeni halin yansımalarıdır.


Dördüncü ve son şiir kitabı olan ‘Korku ve Yakarış’ da (1986), artık korku ile umut arasındadır. Başka bir hal, başka bir iklim ve başka bir durum vardır onun için.


Dünya fani, her şey gelip geçici, baki olan sadece O’dur. Müslümanca düşünmek, Müslümanca yaşamak vardır şair için. Çünkü gidiş yakındır ve gidiş ancak O’nadır. Şair bunu çok iyi görerek, fark etmiştir. Ve hastalanır. Pankreas kanserine yakalanır. Çok acı çeker.


 

‘Ne kadar çok acı var’



Hasta yatağında yatarken bir şair arkadaşı ziyaretine gelir. Dışarda yağmur yağmaktadır. Derki;


“ Bak, Ferman, dışarda yağmur yağıyor ve ben o yağmurda ıslanamıyorum.”

Artık gitme vaktidir. Nereye ey dost, nereye böyle? Öz yurduma, toprağa, toprağın bağrına…



Topraktan geldin

Nice sırlardan geldin



Cahit Zarifoğlu, önceleri hep kafasının estiği gibi yaşamıştır. Bir bakarsınız sırtında çantası, otostop yaparak Avrupa yollarına düşmüş. Bir bakarsınız dağcı olmuş, Ağrı Dağı’na tırmanıyor. Bir bakarsınız İstanbul’da, Suadiye’de, deniz kenarında, bir balıkçı teknesinde, ‘Cem’ takma adıyla balıkçılarla ahbaplıklar kurmuş, sohbet ediyor.


 Mavera Dergisi’nde, okuyuculardan gelen mektuplarla ilgileniyor, onlara cevaplar yazıyor. Kimini azarlıyor, kimini teşvik ediyor, kimine, bırak şiir yazmayı diyor, git berberlik öğren diyor. ‘Bak ben de berberliği bilmiyorum’. Kimini yüreklendiriyor, ‘Olacak, olacak ısrarla devam et yazmaya’ diyor.


Özel ve özgün bir adamdır Cahit Zarifoğlu. Adı gibi, sanı gibi zarif ve nahif bir adam.


Mavera okuyucuları dergiyi ele aldıklarında, sırf Cahit okuyucularına ne cevaplar vermiş diye merak edip dergiyi, başından değil, sonundan ele alarak okurlardı.


Küçük çocuklarla ilgileniyor, onlar için onlarca hikâye kaleme alıyor. Gazetelerde Abdurrahman Cem, Ahmet Sağlam mahlasıyla günlük yazılar yazıyor.


Bir bakıyorsunuz Afganistan’da savaş çıkmış. Oradaki mücahitlerle ciddi bir şekilde ilgileniyor. Gide, gide dağınıklığını, hoyratlığını terk ediyor, kendini disipline ediyor. Tarikata giriyor, evleniyor çocuk çoluğa kavuşuyor ve kendine dönüyor. Üçü kız, biri oğlan olmak üzere dört çocuk babası oluyor.


Eski şairliklerini bırakıyor. Yeni bir bakışa kavuşuyor. Hayatı ve ölümü, çok ciddiye alıyor. Damarlara heyecan ve isyan basmıyor artık.



Şimdi bir aşk sayhası salacağım havalara

Derler ki bu adam isyan basıyor damarlara



Arınıp duruluyor. İnancın temiz ve berrak sularında yıkanıyor, değişiyor değişiyor…


Onunla olan bir hatıramı anlatayım. Taşrada görev yapıyorum. Eskişehir’de Türkiye Zirai Donatım Kurumu Bölge Müdürüyüm. (1985) Bir toplantı için Ankara’ya Genel Müdürlüye geliyorum. Gelmişken Mavera Dergisi’ne uğrayayım diyorum. Sonra da Akabe Kitapevine gidiyorum.


Cahit o tarihlerde Ankara’da Akabe yayınlarının başında ve Akabe Kitapevini yönetiyor. Kapıdan içeri girdim, baktım Cahit telefonda birisiyle konuşuyor. Selam verdim. Selamımı aldı ve fakat yüzüme bakmadan telefonla görüşmesine devam etti. Beni görmezlikten geldi. Sıradan bir müşteri gelmiş gibi benimle ilgilenmedi. Bu tavrı beni rahatsız etti ama ses çıkarmadan raftaki kitaplara daldım, birkaç kitabın sayfasını karıştırdım. Telefon görüşmesinin bitmesini bekledim. Bir ara “Tamam Rasimcim olur, olur.” dediğini duyunca ahizenin karşı tarafındaki muhatabın Rasim Özdenören olduğunu anladım. “Bir dakika beyefendi, benden de Rasim beye selam söyler misiniz” dedim. “Kim diyeyim efendim” dedi. “Mehmet Atilla Maraş deyiniz efendim ” dedim. Cahit gayet pişkin bir şekilde hiç istifini bozmadan ”Rasimciğim, bizim Atilla Maraş’ın da sana selamı var” demesin mi! Sonra bana döndü, biraz önceki Cahit gitmiş, beni tanıyan, bilen bir Cahit gelmiş. Normal bir tavır, doğal bir hal içine giriyor. Başlıyoruz sohbet etmeye.


Ölümünden beş ay önce yazdığı son şiiri :



ÖLÜM BAŞUCUMDA

Ölüm başucumda

Bir melek elini uzatıyor bana

Yapayalnız bir yolculuk

Ruhların beklediği bir yer var orada

Bir sığırgözü gibi bakıyor bana

Neden örtülerin altındasın

Hadi çık görün bana

Zaman yol alıyor

O saat ah o saat

Kim bilir nerede konaklar

Şatom kararıyor, ay ışığında mezar

Lâmbayı yak anne, üşüdü parmaklarım

Gidiyoruz azar azar…

bottom of page