Cemil Meriç Okumaları
Cemil Meriç diyor ki:
Osmanlı yıkılırken, yenileşmeyi Avrupalılaşmada aradı. Edebiyatımız mukavemet edemedi. Bu bir kaderdi, istesek de istemesek de.
Tanzimatla birlikte edebiyatta yenileşme hareketleri, Batıya açılan pencere ile 600 yıllık bir geleneğe, bir edebiyat geleneğine sırtımızı dönmüştük.
“Türk Teceddüt Edebiyatı”, İsmail Habip Sevük’ün gerçek bir edebiyat tarihinden çok bir ‘Reddi Miras’ beyannamesidir. İsmail Habipten sonra edebiyat tarihçisi belli bir dönem yok. Sonra Tanpınar geliyor.
Batı tesirindeki edebiyatta Hamit, bir zirvedir.
Biz son devir muharrirleri, maarif-i garbiye’yi, şarka ithale çalışan birer müstağribiz.
Ahmet Mithat Efendi, “Müsteşrik; doğu irfanı ile uğraşan batılılar, oryantalistlerdir.” Diyor.
1990’dan sonra Batı’nın yaldızları döküldü. Tanzimattan bu yana Batı, bir mitti aydınların gözünde. Şimdi yok olup gitti. Ve bu oyun noktalandı, bitti.
(Batılılaşmak, çağdaşlaşmak, asrileşmek, halk katında gavurlaşmak manasına gelir.)
Bu özgün özdeyişler üstat Cemil Meriç’e ait:
Bu kavga; Olimpos Dağı’nın çocukları ile Hira Dağı’nın çocukları arasındadır.
İdeolojiler, idrakimize giydirilen deli gömlekleridir. İtibarları, menşelerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.
Gerici, ilerici, sağcı, solcu… Sağ ve sol. Hristiyan Avrupa’nın bu habis kelimelerinden bize ne?
Düşünce hürriyeti, bu mülevves kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar.
İrfan, yerini Kültür’e bıraktığı zaman Batılılaşmıştı. Ümran, yerini Uygarlığa bıraktığı gibi.
Kamus, namustur.
Dergiler, hür düşüncenin kaleleridir.
Eski dergiler, ziyaretçisi olmayan bir mezarlık.
Kitap, istikbale yollanan mektup.
Gazete, Okununca biten, anın kendisi.
Bu ülke, 1789’dan beri su alan bir gemi…Fransız İhtilali yalnız batı feodalizminin değil, ihtiyar şarkın da ölüm çanı. Osmanlı, bir başka medeniyetin varlığını o zaman fark eder. Önce bu medeniyete hayretle bakar. Sonra hayranlık ve sonra teslimiyet.
1789 Fransız devrimi, “Giyotin”, taçlı başları egzotik çiçekler gibi biçer.
Asalet, Yunan şatolarında duman ve alev içinde tarihe karışır.
O. Comte, Le Play, E. Durkheim, M. Weber, sosyoloji yeni bir ideolojidir. Hristiyan toplumu istikrara kavuşturur.
İbn Haldun’un Mukaddimesi 1860’ta Fransızcaya çevrilir.
Maddecilik, keşişlerin kara cübbeleri altında imparatorluğun dört bucağına taşınır. Aydın tarihten kopar, toprağından, hatıralarından.
Topyekûn hafıza kaybıdır batılılaşma serüveni. Ahmet Mithat (Efendi): son direnişçidir.
Beşir Fuat: İlk kurban, (intihar) ilk pozitivist.
Ali Namık : Frenkleşmiş aydın kafilesinin bir başka öncüsü. Sadrazam Said Paşa’nın oğlu. Ömrü Avrupa’da geçti. Fransızca İstanbul gazetesindeki yazılarını hayranlıkla okudu azınlıklar. 1918’de sosyalist bir hayalperest olarak öldü.
Baha Tevfik: Delalet ordusunun öncü gönüllüsü. İdrakin kapılarını her milli değere taassupla kapayan maddeci yazar. Nihilist.
Tarihçi Cevdet Paşa’nın torunu bir Katolik rahibesidir.
Fikret’in oğlu Haluk Protestan papazı olarak ölür. Ama halk oynanan bu oyunun farkında. Sezgisi ve insiyakları kuvvetli.
Ve Haluk maziye sığınıyordu. Maziye, yani hâtıralarına, mukaddeslerine.
Tanzimat sonrası aydın müstağriptir. Tanzimat ve sonrası edebiyat bir gölge edebiyattır.
O günlerin yazarları; intihal, taklit (öykünme) ve tercümelerle ayakta duruyordu. O günlerden bugüne, aydın böyle, ilim adamı böyle, gazeteci böyle. Orijinal adam az çıkıyor neden?
(İntihal: Bir eseri kısmen veya tamamen kendisine mal etme, söz ve yazı hırsızlığı.)
Cemil Meriç müstağriplerimiz için şunları söylüyor:
Namık Kemal ve neslinin hülyası: Asya’nın akl-ı piranesiyle, Avrupa’nın bikr-i fikrini evlendirmek. Bu cihangirane ihtiras, yerini rezil bir zevkperestliğe bıraktı. Genç batının her nazına, her cilvesine katlanan ihtiyar bir âşık oldu.
Avam bizi anlamaz diyorduk. Aydınlarımızın hastalıklarından biri avam, yani insanımız. Tarihin ve Edebiyatın dışındadır diyorduk. Oysa zaman bunun böyle olmadığını kanıtladı.
Avam, kadercidir. Çünkü yığın olan halk, bu batılılaşma serüveninden hep şüphe ediyordu, tereddüt ediyordu. Onun için de eskiye sığınıyordu. Yeniye teslim olmuyordu.
Halk, öteden beri siyası hayatın da dışında idi. Şimdi giriyor. Halk; öz yurdunda garip ve ilerleyen zamanlarda öz yurdunda parya muamelesi görecekti.
Batılılaşma serüveni (1789-1989), iki yüzyıllık bir tarih.
Birinci Dönem: 1789-1839, (Fransız ihtilali - Tanzimat Fermanı)
İkinci dönem: 1876-1908-1923. (1. Meşrutiyet, 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet)
Üçüncü Dönem: 1923-1989. Bu tarihten sonra batılılaşma biter. Kominizim çöker.
Tanzimat: Bâb-ı Âli’nin Avrupalılaşması demektir. Aydınlar, aynı zamanda bürokrattır. Bürokrasi devlet demektir. Ve halktan kopuktur. Halk da saraydan kopmuştur. Osmanlı’da Tanzimatla birlikte İngiliz ve Fransız burjuvazisi hâkim sınıf olur. Sarayın direnişi azaldıkça kapitalizmin taarruzu artar.
Keşişler, mektepler, (Fransız mektepleri, azınlık okulları), mürebbiyeler, mason locaları, Osmanlı Bankası, Sefaret baloları, (Cumhuriyetle beraber mahfelerde, ordu evlerinde balo) Beyoğlu’nu zevk panayırına çevirmek, şuh kadınlar, Pera palas, Galata…
Aydın rüyasında Avrupa: Şöhret, Servet ve Şehvet. Azgın iştihaya karşılık Avrupalı dostlarla tek isteği, biraz ihanet.
Tanzimat aydınlarından hemen sonra Abdullah Cevdet’i görüyoruz. Önce Osmanlının kafasını ve kalbini değiştirmek gerek diyordu. Meşrutiyet dönemidir. Fransa’da Jön Türklerin yardımıyla çıkardığı gazetede baş yazılar yazdı, Devlet-i Osmaniye’ye karşı. Sonra nadim oldu. Yazılarına bir ara azınlıklar alkış tutuyordu.
İçtihat Gazetesi yazarı Abdullah Cevdet’in üstadı Gustav Le Bonn’dur.
”Anlamıştım ki okuyucuları yüz adedi geçmeyen bir gazetede, kuru sözlerle kurukafalara ‘âb-ı tab’ verilmez.” Diyordu Abdullah Cevdet. (Ab-ı tab: zindelik)
Abdullah Cevdet, Ziya Gökalp’in hocasıdır. 1904’te çıkan İçtihat Dergisi’nin amacı batıyı tanıtmaktı. Medeniyet, Avrupa medeniyetidir. Bir ikinci medeniyet yoktu doktora göre. Onun için de batılılaşmamız gerekiyordu. İslam’a karşı değildi. Bu, derginin adından da belliydi. Ancak İslamiyet’i Batılılaştırmak istiyordu. Bir ütopyaydı bu. Ve Dr. Abdullah Cevdet bir ütopistti. O bir düşünce donjuanıydı. Bu çilekeş aydının fikri dünyası, bir tezatlar mahşeriydi.
Servet-i fünun bir kaçış edebiyatıdır. Servet-i fünun bir müstağrib’ler kervanıdır. Servet-i fünuncuların bütün beldelerde sevgilileri vardır.
Fecri Ati, Servet-i fünundan daha köksüz, daha tedirgin, daha az samimi.
Resimli Kitap’ın genç kalemşörleri için Hint de İran-ı kadim de bir aldatmacadan ibarettir.
Yakup Kadri, ‘Nirvana’ der. (Erenlerin Bağından)Refik Halid, yazılarını Zend Avesta başlığı altında sergiler. Halid Fahri de ilgilenmiştir Avesta ile.
İran, Zerdüşt, Avesta, 1771’de Avrupa’ya girer. İhtiyar Asya ile Genç Avrupa arasında ışıktan bir köprü olur. İran-ı kadim’ in bu efsanevi peygamberini, 19 yy.’da batılı tarihçiler kendi emellerine tercüman yaparlar. Zerdüşt Batıda, toprak reformundan yana ilerici bir köy papazı olur, çıkar. ‘Zendce’nin esrarı çözülür. Avesta, yeniden çevrilir. Bizde ise İslam’ın gümrah nuru, ateşgedelerin titrek ışığını söndürdükten sonra Mübid’ler Hind’e göçer.
(Mübid: Zerdüştilerin feylesofları)
Osmanlı ikbal ve ihtişam döneminde, mecus-u menhus’a da onun sahte peygamberine de iltifat etmez. Bizde de Zend Avesta’cılar vardır. Halit Fahri, Zerdüşt adlı bir manzume yazar. Cenap Şahabbettin Avrupa Mektuplarında şöyle diyor: “Ruh’u Fars hariç hiçbir kuvvet hatta İslam’ın kılıcı bile tamamıyla Zend-Avesta’yı ayıramadı.
(Mecus-u menhus, ateşe tapan uğursuz demek.)
Aşk-ı niran (aşk ateşi) ile kalb-i İran arasında ezeli bir ateş-pervane nispeti var.
Zerdüşt, şairlerimize parlak mısralar ilham etmiştir.
Şarka karşı olan aydınların, şarklı bir filozofa karşı bu derin muhabbet ve hayranlığın asıl kaynağı, Avrupa hayranlığıdır. Zira şairlerimizin terennüm ettiği bu Zerdüşt, Avrupalı bir Zerdüşt’tür. Ve bu Zerdüştperest ulemanın bir tek amacı vardır: İslamiyet’i unutturmak!
Yunanperestlik: Edebiyatımızda İran’dan Yunan’a geçiş. Yunanperestlik Yahya Kemal ve Yakup Kadri ile başlar. Ancak sonra her ikisi de bu sevdadan vazgeçerler. Yeni takipçileri vardır Yunanperestlerin. Ezra Erhat, Vedat Günyol, Halikarnas Balıkçısı, ‘Homerosoğlu’ Yaşar Kemal bu davanın birer havarisidirler.
Ağaoğlu Ahmed, Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, hepsi de Garpçıdır.
Ahmet Agayef, 1928’de Üç Medeniyet adlı bir kitap yazar. Ona göre dünyada üç medeniyet vardır: Garp Medeniyeti, İslam Medeniyeti, Budist-Brahman Medeniyeti (Hint Medeniyeti)
Medeniyet, tarz-ı hayattır. Necat ve halasımız için Avrupa medeniyetini olduğu gibi temessül etmekten başka çare yoktur.
Batının üç saç ayağı vardır: Din- Ahlâk- Hukuk.
Bizde hepsi İslam’dan, Vahy’den kaynaklanır.
Din, İslam dini, ahlâk, Muhammed’i ahlâk, hukuk, Hakkı üstün tutan hukuk.
İnsanlar, doğuştan eşittirler. Kullukta ve fanilikte eşit. İman sayesinde kardeş olurlar. Rablerinin lütfundan eşit olarak faydalanırlar. Kul, mümin olunca bir hukuki bir hüviyet kazanır. Bu, dilenci ile devlet başkanını eşit kılan bir hüviyettir.
Hürriyet; camianın bütün fertleri arasında tam bir hak eşitliği olduğu inancıdır.
Hükmeden Allah’tır. Hakimiyet, kayıtsız, şartsız Allah’ındır. Devredilemez.
İslam, evrensel bir dindir, her insana hitap eder. Kast sistemi yoktur. Sosyal sınıf diye bir şey yoktur. Servet veya mülk, insanları ayırmaz. Din, sevgidir, dayanışmadır.
Vatandaşlık, kan ve toprakla değil, inançladır.
İslam, bir kanun ve nizam hakimiyetidir. Demokrasinin ta kendisidir. Avrupa’nınkinden farklı bir ruh ikliminde gelişen ve farklı umdeleri olan bir demokrasi.
Din, Avrupa için afyondur.
Avrupa’nın tarihi, bir sınıf kavgası tarihidir. Batı için dinsizlik yükseliş, bizim içinse çöküştür.
Artık mirasımıza sahip çıkabiliriz. Çünkü Batıcılık ‘Reddi miras’ üstüne kurulmuştu.
Bunu için:
Tarihle barışmak. Bin yıllık Anadolu’daki tarihimizle.
Dinle barışmak. (İslam’la)
İnsanımızla barışmak. Kürt, Türk, Alevi, Sünni olan halkımızla, vatandaşlarımızla barışmak.
İrfanımızla barışmak.
Korkmamalıyız. Evet, korkmamalıyız.
Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Eylül 2026 , 1128. sayısında yayınlanmıştır.