Onun şiiri, bir bakıma akıl şiiri olmakla birlikte lirizmden uzak değildir.
Divan şiirimizi yakından bilmesi, onu günümüz şiir tarzına uygun hale getirmesine yarıyor: bu, basit bir öykünme değil, bilakis divan tarzını yeni şiirde içselleştirme denemesi.
Her şaire onun ruhunu veren bir etken (bir gestalt, töz) vardır.
M. Atilla Maraş’ı simgeleyen tözü nasıl belirleriz?
Onun şiirlerini okuduğumuzda kendi yerli kültürümüzün belirgin özelliklerini keşfedebildiğimiz gibi, bu kültüre ruhunu veren İslam’dan esintileri de yakalarız. Bütün bunlar, ince bir lirizmle harman edilmiş hâlde karşımıza çıkartılır.
Atilla Maraş şairanedir. Ancak şairaneliği gözümüze batırmaz. O yokmuş gibi söyler şiirini. Bu şiirin armonisinde şairaneliğin ince kıvrımlarında izleriz onu.
Bu şiirde öne çıkan özellik aslında akılcı tavırdır. Ancak bu sözü böyle söylemek de bizi Maraş şiiri konusunda sapa bir yola iletebilir. Çünkü akılcı tavır tespiti, şairanelikten yoksunluk anlamına çekilebilir. Fakat belirttik ki, bu şiir şairanedir de. Kısaca söylersek, Atilla Maraş’ın şiirini tek bir motife indirgemek mümkün değildir.
Onun bütün şiirine hakim olan, bir yerli kültür atmosferidir. Yerli kültür tarihsel çizgilerle, tarihsel olgularla donatılmıştır. Üstelik bu yerli tarih ve yerli kültür, bir başka ucundan dünya tarihine de açık tutulmuştur. Bu şiirde Yunan’dan, Çin’den, Asur’dan, Hint’ten, Babil’den, Mısır’dan, Harran’dan esintiler yakalayabiliriz.
Bu şiir, bizi, kendimizle yüzleşmeye çağırır. Bu şiir, bizden, kendimizden hesap sormayı öngörür. Bu, aynı zamanda tarihle hesaplaşmadır da. İbrahim aleyhisselamı ateşe gönderene fatura çıkartılır. İbrahim aleyhisselamı yakmayan ateş kutsanır. Bu ateşin suya dönüşümü, bu suda halk edilen balıklar, asırlar öncesinden günümüze sunulmuş bir mesaj olarak algı alanımıza gönderilir.
Bunlarla kalmayız, bu şiir, aynı zamanda Kudüs'e örtülü selamlar gönderirken, zalime karşı bir başkaldırının terennümü olarak da iş görür.
Ama bir kere daha kendimizi düzeltelim: böyle bakıldığında, sanki bu şiirler, köşeli, katı bir ideolojinin tercümanlığını yapıyormuş gibi sanılabilir.
Oysa değil: bu şiirler, aynı zamanda, yalnızlığını yaşayan, bunalımlarını inkâr etmeyen, geceye sığınan, kısacası gündelik hayatını yaşayan bir bireyden de haber getirir.
M. Atilla Maraş, bir bakıma poetikası sayılabilecek Beyaz Adamın Kutusu adındaki kitabında şiir üzerine yazdıklarında, bizim şimdi söylediklerimizi doğrulayacak görüşler ileri sürüyor.
Kelime Kuyumculuğu başlıklı yazısında: "Çoğu kez şiirini ideolojinin veya politikanın emrine veren şairlerden yakınırız, şiirin safiyetine toz konduruyor diye. 'Güdümlü şiir' den ürkeriz. Oysa şairin de insan olduğunu, bir dünya görüşü taşıdığını, şiirini kurarken de dünyaya bakışı doğrultusunda kurduğunu unuturuz hep. Şairin eşya ve olaylara belli bir perspektiften bakışı bir yerde bir mecburiyettir ve kaçınılmaz bir sosyal zorunluluktan doğmaktadır. Bu dünyaya bakış, dünyayı görüş ve algılayış bize şairlerin bağımsız düşünemeyeceğini ortaya koyar. Bunun tersini düşünmek çoğu kez yanıltmıştır bizi. Şu ya da bu türden bir amaç güdülmüş olsa da şiirde, netice itibarıyla soyut bir fayda söz konusudur." diyor.
Burada, elbette güdümlü şiir ile bir şairin dünya görüşünün perspektifinden doğaya, eşyaya, insana bakışını birbirinden ayırmamız gerektiği ortaya çıkıyor.
Güdümlü şiir, bir tezi ispatlama sadedinde, deyim yerindeyse şiirin iç kurallarını hiçe sayarak kendi meselesini ön plana çıkarmak isteyen şairin veya daha doğru söylersek müteşairin yazdığı "şiir"in adıdır. Bu, yapay, yapmacık bir üründür.
Ben, Atilla Maraş'ın şiirini bu anlamdaki güdümlü olmaktan tenzih ederim.
Maraş, bir başka yazısında: "Şiir; açıklanması güç bir ilham işidir. İlham, genel olarak uzun veya kısa sürmüş bir şuuraltı faaliyetinin sonucudur. Çoğu zaman bir dalgınlık hâlinde ve bazen de zihnî çalışmanın dinlenmeye geçtiği yarı uykulu anlarda bilinçaltından üst bilince gelir ve şiirin kurulmasına yardımcı olur. Şair, ruhuna düşen kuvvetli heyecanlar ve keskin sezişlerle olayı fark eder ama onu hangi yönde geliştireceğini peşinen bilemez. Düşünceler başka düşünceleri, hayaller başka hayalleri davet eder. Bu iki olgu arasına bir de şairin hatıraları katılır. Bilinç düzeyinde kendini belli eden bu çalışma, çağrışım yolu ile zenginleşen şairin ruh dünyasını harekete geçirir. Artık şair, eser vermeye hazır durumdadır.” diyor.
Onun, 1990 yılında Kuala Lumpur’daki “Şiir Okuma Şenliği”nde tebliğ olarak sunduğu bu metindeki tespit, sanıyorum, aslında, bizzat kendisinin şiir yazma yöntemini de dile getirmektedir. Anladığınız gibi, onun şiir yazma yöntemi hiç de basit ve düzeyak değildir: karmaşık bir süreç izler.
“Mümin bir şairi inançsız birinden ayıran en önemli özellik, birinin helal-haram kavramlarının alanlarında kalarak haddi aşmadan sınırlarda yaşaması ve yaşadıklarını yazması, diğerinin böyle bir kavrama ve ilkeye ihtiyaç duymadan her vadide at koşturması, her konuda sözüm ona özgürce yazması. İnanan bir şairin, değil sade bu dünyada yapıp ettiklerinin hesabını vermeye hazır olması, yazdığı her dizenin her kelimesinden ve her harfinden hesaba çekileceği bir hesap gününe inanması, onu diğer şairlerden elbette farklı bir tavır içerisine itecektir. Bir gün bizden rüyalarımızın bile hesabının istenmeyeceğini kim temin edebilir?”
Bu sözler de onun sorumluluk duygusunun hangi doruklarda mekân tuttuğunu göstermesi bakımından önemlidir.
İnanan bir şairin, değil sade bu dünyada yapıp ettiklerinin hesabını vermeye hazır olması, yazdığı her dizenin her kelimesinden ve her harfinden hesaba çekileceği bir hesap gününe inanması, onu diğer şairlerden elbette farklı bir tavır içerisine itecektir. Bir gün bizden rüyalarımızın bile hesabının istenmeyeceğini kim temin edebilir?
Temaları:
Mahalli renkler, çizgiler, insanlar, hüzün, ölüm, tanıdık insan portreleri, siyasa, tarih, yerli uygarlıktan izlenimler, güncele ironik eleştiri, geleceğin mutlak düzenine özlem, ve Urfa’dan eskizler, desenler, bezekler.
O, bütün bu zengin temaları, kendi şiir görüşünün adesesinden geçirerek şiirleştirir. Onun İslam duyarlığını ve şiir işçiliğini bütün şiirlerinde müşahede ederiz.
Onun, İslâm’da Sanat Düşüncesi başlıklı yazısında dile getirdiği görüşler, aslında, bir bakıma onun poetikasının da özeti sayılabilir.
Şunu dile getiriyor: “İslam, bir yandan Allah’ı tanımayı öngörürken, bir yandan da evreni ve bu evrenin bir özeti olan insanı tanımayı öngörmektedir. İnsan ve evren, Allah’ın en büyük iki ayetidir. İslam; insanı ve evreni, akıllara durgunluk veren, hayretlere düşüren yenilmez kuvvet ve kudretin arz yeri olarak görüyor. Evren ve insan, Allah’ın harika birer eseridir. İnsan, bu mükemmel tablonun farkına vardığı gün, Kitabın mesajını da kavramış olur. Kur’an, bu müthiş güzel olan tablonun sanatkârını insana tanıtmakla mesajını tamamlamış olur. (...) Bu din, ilâhi vahye dayanan, fıtrata uygun bir dindir. Bu dinin tanıdığı sanat, güzelliğin ve ahengin uyumlu sınırları içindedir. Bu dinin nihai hedefi, mutlak güzel olan yaratıcıya varmaktır. Sanatın da nihai hedefi budur.”
İşte, Atilla Maraş... İşte onun maveraya uzanan şair kişiliği...
Dil ve Edebiyat Dergisi, Mehmet Atilla Maraş Dosya, Sayı.72, Aralık 2014