top of page

ZÂL


17 Ağustos 1999, Marmara depremi için


Zil zâl, zil zâl...

yeryüzü gerilince

diller lâl olur

insan bir hâl.


Sözün ön yüzü beyaz

arka yüzü gibi

kırmızı değildir.


Ve deprem

sarı bir yorgunluktur

yüreklerde

sızı değildir.


Zil zâl, zil zâl...

ne yaprak kıpırtısı

ne rakkase bir dal

ağaç kabuğundan sıyrılır

dört nal koşan atların ayağından

düşer nal

yarılır kılcal damarı toprağın

kırılır fay hatları birden kırılır

dehşetli bir andır bu

alınlarda yazı değildir.


Zil zâl, zil zâl...

Bu emir

gökyüzünden mi inzâl

güneşin tutulması

yerin sarsılması gibi

ki her şey tek tek kayda geçer

'miskale zerretin'

zerretin miskâl... (2004, 25)


[Yanlış hatırlamıyorsam 2001'de Yedi İklim'de yayımlanmıştı, bana Parnasizmi hatırlatan bu etkileyici şiir; binlerce insanımızı kaybettiğimiz 17 Ağustos depremi nedeniyle yazılan deprem şiirlerinin en iyisiydi. Şiirdeki mistik-ritim, sözün tamamlayıcısı olmaktan öteye geçmiş, adeta anlamın kendisine dönüşmüş. Semantik açıdan baktığımızda; şairin kelime seçimi, sentakslardaki kesiklik, bildirme ekine rağmen oluşan belirsizlikle deprem duygusu yaratmayı amaçladığını ve bunda başarılı olduğunu görüyoruz. "zâl, lâl, hâl, dal, nal, kılcal, inâl, miskâl" gibi kelimelerin kapalı ve çoğunun uzun hece olması "l" sesine rağmen bir kırılma hissi yaratırken şiir boyunca kullanılan "r" ve "z"nin yapısındaki titreşim ise yerin sallanışına tekabül ediyor. Bu yönleriyle diyebilirim ki, Tevfik Fikret'in "Yağmur"u ile Cenap Şahabettin'in "Elhan-ı Şita"sına kardeş bir şiir bu; ama çağrışım evrenindeki genişlikle onların da önüne geçiyor, çünkü Kur'an gibi bir kâinat kitabı dâhil oluyor bu minicik şiire, o mistik-ritmi ise Kur'an veriyor. Deprem ile alakalı ayetleri güncel meseleye iliştiriyor şair, böylece Arapçanın ses zenginliğinden faydalanıyor.]


İslami camiada bulunup da şiirle azıcık ünsiyeti olan hemen herkes Mehmet Atilla Maraş'ı ya da onun bir dönem radyo ve televizyonlarda sıkça okunan "Aney" şiirini bilir diye düşünüyorum. O, daha en başından bir diriliş şairi olduğunu haykırarak durduğu yeri sabitlemiştir:


“Demek ki bizim anladığımız şiirin içerisinde felsefe var, sanat var, estetik var, varlığı sorgulamak var, ölüm var, ölüm ötesi var, diriliş de vardır. Benim inandığım şiirin içerisinde diriliş vardır. Çünkü ben bir diriliş işçisiyim, ben bir diriliş ekonomisi mensubuyum, ben bir inanç eriyim, ben bir Müslüman'ım... Ben hem şairim ama şairden önce de bir Müslüman'ım, bir inanç adamıyım.” (Durdu Cihan Akpınar'a verdiği söyleşi, Yüksek Lisans Tezinden).


İslami camianın çoğu şairi, tuhaf bir yanılgıyla kimliklerini gizlemeyi evrenselliğin bir gereği sanıp poetik düstur edinmiş, sadece şiirlerde değil söyleşilerde de ayakları yere basmayan sözlerle uzay boşluğunda uçuşuyor izlenimi yaratmışlardır. Aslında bu psikolojik durumun arkasında, İslam dışı edebiyat iktidarlarının sanat onayını almak arzusu yatmakta. 70'li yılların edebiyatını elinde tutan sol-Kemalist sanatkârlara, İslamcı diye bilinirlik kazanmış bugünün değme ustalarının utanılacak düzeyde abartılı övgüler dolu imzalı kitapları bizi her defasında şaşırtmış ve üzmüştür. Elbette görülme isteğini anlıyor ama daha büyük bir "Gören" olduğu gerçeğini ise atlayamıyoruz. Bu ustaların sabredenleri ise yol göstericilikleriyle İslami camianın üstatlık makamına yükselmişlerdir.


70 kuşağı şairlerindendir M. Atilla Maraş... Sağ-sol kavgasının alevlendiği yıllarda üniversite okumuş, sonrasında memuriyet yapmış, yaşanan acıların yakın tanığıdır; ama buna rağmen 80 darbesi öncesinin ve sonrasının izlerine rastlamayız onda ve İslami camianın hemen bütün şairlerinde; çünkü onlar bu suni kavganın geçeceğini bilmektedirler, dolayısıyla parçası olmamaya özen göstermişlerdir. Asıl gerçek savaşın Batı tarafından İslam ümmetine karşı başlatıldığını görüp bu dertlerle hemhal olmaktadırlar. M. Atilla Maraş'ın ilk kitabını "Doğudan Batıdan Ortadoğudan" (1976) şeklinde isimlendirerek İslam coğrafyasını merkezine alması bir bilinç örneğidir. Yaşadığı ülkedeki kaos, dünya çapındaki büyük resmi görmesini engellememiş; dolayısıyla Türkiye haritasına saplanıp kalmayışı, dünya haritasına küresel bakması, evrensel şiirler yazmasını sağlamıştır:


hindikuş dağlarında, kandehar'da

bir müşfik kara parçası yeryüzünün

afkanistan'da

aşktan, özgürlükten, savaştan daha güzel

ne varmış... (1983, 12)


bir bomba daha düşüyor Bağdat Pazar Yeri'ne

ben bunu net görüyorum on ikinci vizyonda

bakıyorum çocuklar koşuyor

annelerinin eteklerinde elleri

kan revan uzanmış yatıyor o çocuklardan biri

yerde upuzun bir kan şeridi... (2004, 48)


"İmanlı şair aynı zamanda devrimci şairdir. İmanlı şair aynı zamanda derviş şairdir," (Durdu Cihan Akpınar'a verdiği söyleşi, Yüksek Lisans Tezinden) der, Nuri Pakdil gibi M. Atilla Maraş. İnançlı kişideki merhamet, dindaşlarından bütün insanlığa yayılabilirken Marksizm ya da faşizm gibi düşünsel akımlarda kendi çevresinden etrafa yayılan merhamete rastlamak pek mümkün değildir. Sonuçta din, daha ziyade merhametin kaynağı kalple ilgiliyken, düşünsel akımlar akılla ilgilidir.


M. Atilla Maraş'ın "Şehrayin"inde de (1981) 80 darbesinin izine pek rastlamayız. Bunu, baskıcı rejimle ilişkilendiremeyeceğim, çünkü her halükârda şair diyeceğini der, çünkü dil ustasıdır ve elinde imge denilen bir imkân vardır. Dönemin İsmet Özel, Ataol Behramoğlu gibi Marksist şairleri ve İslami camiadan Erdem Bayazıt gibi şairler bu imkândan yararlanarak propagandalarını yapmışlardır. Kimi zaman imge, şairinin sığınacağı, sağlam surlarla çevrili kaleye dönüşür.


Muhtevanın yanında M. Atilla Maraş'ın hemen her kitabı biçimsel bakımdan birbirine benzer: gazeller, serbest şiirler ve hece. Bu benzerlik, onun şiirinde biçimsel bakımdan da bir bütünlük sağlar. Modern şiir içerisinde geleneği sürdürmesi onu yenilikçi yapıyor aslında.


Allah adıyla girelim bu şiire evvelâ

geleneğe uyarak (1981, 30)


Hele de Âkif İnan, Cumali Ünaldı ve M. Atilla Maraş gazel formunun modern şiirimizdeki öncüleridir diyebilirim. Bilhassa Âkif İnan, gazeli modifiye ederek modern şiirin dahiline sokmuştur. İslami camianın genç şairlerini, daha ziyade öz olarak Sezai Karakoç, biçimsel yönden ise Âkif İnan ve süreğinde gelen şairler Osmanlı şiirine çekmiştir. Sezai Karakoç, şiirini gelenek üzerinden temellendirse de geleneksel biçimleri yeniden diriltme girişiminde bulunmamış, serbest şiirler yazmıştır. Solculara göre Sezai Karakoç'un kafiye vb. geleneksel unsurları kullanması serbest şiire geçemediği anlamına gelse de bu yaklaşım son derece sakattır, çünkü Orhan Veli dâhil kafiyeden hiçbir şair kaçamamış, Sezai Karakoç ise bir poetik bilinçle yararlanmayı tercih etmiştir.


Gazel yazmak için biçimde ustalaşmak lazım. M. Atilla Maraş bunun farkında: "Bu girdiğim sanat alanında zaten hendese var, matematik var, mühendislik var. Bir ölçü var, bir mikyas var, bir simetri var. Düşüncede, yazıda ölçü, matematik, hatta geometri vardır. Sanatta geometri esastır, aritmetik değil." (Durdu Cihan Akpınar'a verdiği söyleşi, Yüksek Lisans Tezinden). Kafiyeyi sadece gazelde değil, serbest şiirde de son derece özgün kullanmış, bu sayede, şiirde adaşı Attila İlhan gibi bir lirik akış yakalamıştır:


SÜHEYLÂ'YA DAİR


Çocuklar da büyüdü

boy attı nergis ve taflan

ölüm ilânları eksilmedi gazetelerden

ol ilânlardan biri

şöyleydi:

Eskişehir eşrafından

Sahib-ül hanedan

falan kızı filan

hakkın rahmetine kavuşmuştur

cenazesi...

vay anam

ve birden vaveylâ

demek ki bu salihat-ı nisvandan

bizim süheylâ

Daha dün süheylâyı gördüm

kaçamak bir bakışta

ordu pazarında alışverişte

hani geçen yaz kocası ölmüştü

süheylâyı gördüm dün

çök-müş-tü.


Süheylâyı gördüm dün

öldüm, öldüm dirildim.


Ve ben dahi gömüldüm

Süheylânın yanıbaşına

“bir garip adam” diye yazıldı

mezar taşına

ben ki yeryüzüne sığmaz

nazenin bir gönüldüm. (1989, 19-22)


Sadece Attila İlhan yok bu şiirde, Hilmi Yavuz matrislerinden biri olan "taflan" ile, Necatigil "Gizli Sevda" şiiriyle yer alıyor: “Hani bir sevgilin vardı /Yedi-sekiz sene önce/Dün yolda rastladım/Sevindi beni görünce/Sokakta ayaküstü/Konuştuk ordan-burdan/Evlenmiş, çocukları olmuş/Bir kız, bir oğlan//Seni sordu/Hiç değişmedi dedim/Bildiğin gibi/Anlıyordu//Mesutmuş, kocasını seviyormuş/Kendilerininmiş evleri/Bir suçlu gibi ezik/Sana selam söyledi.” Bu durum, metinlerarasılık'a (intertextuality) iyi bir örnek olarak okunabilir. M. Atilla Maraş, ruh akrabalarının bilinmesinde bir beis görmüyor, onlara şiirler ithaf ediyor, hiç çekinmeden post-modern bir tavırla şiir içinde yer verebiliyor: Kur'an, Nâbi, Şeyh Galip, Sedat Umran, Sezai Karakoç, Hilmi Yavuz, Abdurrahim Karakoç, Âkif İnan, Atasoy Müftüoğlu, Mustafa Kutlu, Cahit Koytak, Mehmet Ragıp Karcı, Metin Önal Mengüşoğlu. Bu sayede şairin durduğu yere panoramik bakışlar atmış oluyoruz.


M. Atilla Maraş da bütün dava şairleri gibi çoğu yerde sözele yöneliyor, sembollerle (mazmun) yazıyor, derinlerde gizlenen imgeyi yeryüzüne çıkarmaya yeltenmiyor, sözünün anlaşılmasını, muhatabına ulaşmasını arzuluyor; ama artık biliyoruz ki Sosyalist-Gerçekçilere ait bu yaklaşım biçimi miadını doldurmuş durumda. Dar vakitlere gebe çağımızın hastalıklı insanı surata tokat gibi inen imgelerin peşindedir. Sosyal medya, imajlarla iç içe geçmiş reklam diliyle az ve öz konuşuyor. Şairin, mesajlarını imgesiz veremeyeceği sonucuna varmak kolay. M. Atilla Maraş'ın imge yaratmakta ne denli usta olduğunun örnekleri de yok değil:


Muhalif bir düşünce peyda olmuştur

çünkü bahardır, (1976, 28)


Sen gidince ne kalır ki

Yalnızlık ölümün taslağıdır (1997, 35)


“ben tanıdığım bu denize

bir gün geri döneceğim

ve oradan da kendi

kıyılarıma çekileceğim.” (1997, 57)


Bir kış günü yazı düşünmek nasıl bir şeydir

Kanun çalarken ney üflemek gibi bir şeydir (2004, 8)


malı olmayanların mülküdür dünya

fakirin mülkü ötelerdedir. (1981, 19)


Ve Latin harfler içinde eriyen gençliğimizle (1983, 19).


Şair, bir mısra ile yüzyıllık bir acıyı özetliyor. "su toprağın kanıdır" (1976, 50), mısraını ancak evrene farklı bakabilen bir şair söyleyebilir ve böylesine ürpertici mısraı okuruyla paylaşır.


M. Atilla Maraş, soluklu şiire göre kısa şiirde daha başarılı, diye düşünüyorum, biçim ve özü organik hale getirmekte zorlanmıyor, çarpıcı imgeler yaratıyor, sarsıcı hale getirdiği sesi adeta görünür kılıyor:


SAFRAN


Divit kalem ve okka

Yeşil dağlarda safran

Küf bağlamış kara yer

Gökyüzü safi katran


Kırmızı sarı safran

Zebra melez, at saf kan


Şehir, zerde ve salep

Ya leyl, ya leyl ya Halep!..


Şehir güzelle dolu,

Elveda Safranbolu...” (2004, 40)


M. Atilla Maraş, "Bak nasıl tutsağız biz kendi öz ülkemizde" (1989, 8) derken Necip Fazıl'ın "Sakarya Türküsü"ne götürüyor bizi: “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!”. Fikir dünyası gibi poetikasını da yine üstadı Necip Fazıl ekseninde oluşturuyor, Üstad'ı gibi "Aslında şair, Mutlak Varlık’ı arayan insandır" (1997, 72), "Bütün sanatlar, özellikle şiir, müşahhastan mücerrede doğru bir gidiştir," der.


İslami camianın şairleri, yeni poetik bakışlardan uzak durmuştur, çünkü Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi üstatlar İslami şiirin poetikasını zaten yazmışlardır. Bu zan hali, bilhassa 90 kuşağıyla kırılacaktır.


M. Atilla Maraş'ın "Yoksa balkon sokağa açılan açık penceresi mi evin" (1997, 22), "oyuncakları yoktu çocukların/düşecek balkonları/o zamanlar sessizlik/çınlar dururdu odalarda" (1989, 24) mısraları Sezai Karakoç'un "Balkon" şiirine selam çakıyor: Çocuk düşerse ölür çünkü balkon/Ölümün cesur körfezidir evlerde." Yine o, “Akla karayı seçtim melali anlayan yok” (2004, 47) mısraı ile Ahmet Haşim'in “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.” mısraının geçtiği "O Belde" şiirine götürür bizi.


M. Atilla Maraş'ın şiirinde peygamberler şehri olarak bilinen memleketi "Urfa" adeta mistik besin kaynağına dönüşmüştür:


Toprak damların içinden geliyorum

eyyup makamından İbrahim dergâhından

Fırat kıyısından, Dicle kıyısından

uluların sözünden

züleyhanın ağlayan gözünden

ve sevdiğim şiirin içinden geliyorum

elimde güllerle

güller ülkesinden geliyorum

dur artık bekle beni.. (1976, 45)


Şair için Urfalı olmak da bir o kadar önemlidir. Bu nedenle o, sanki Nâbi'ye daha bir sempatiyle yaklaşmıştır: “Divanla karşılaşıyorsunuz, Fuzuli diye biri karşınıza çıkıyor. Nabi diye bir büyük şair, Nefi, Nedim derken bakıyorsun ki şiir, çok köklü bir şey, tarihi bir şey.” (Durdu Cihan Akpınar'a verdiği söyleşi, Yüksek Lisans Tezinden). Fuzuli, Nefi ve Nedim'e bir paye vermezken M. Atilla Maraş adeta bilinç akışıyla Nabi'yi büyük şair ilan edebiliyor. Bu, duygusal bir bağla ilgili gibi geldi bana. Âkif İnan'a da hemşerisi olması münasebetiyle biraz daha fazla muhabbet besler: “Ey ölüm arsız ölüm hayâsız yarsız ölüm/Can dostum ağabeyim bir Âkif İNAN gitti” (2004, 12). Belirtmeden geçemeyeceğim, "arsız ölüm" ifadesi beni Latife Tekin'in meşhur romanı "Sevgili Arsız Ölüm"üne götürdü. Bunu şair bilinçli olarak mı yapmıştır, bilemiyorum.

bottom of page