Şairlerin şiirlerini besleyen şehirler vardır; bu şehirler bazen onların doğup yaşadıkları, bazen hayallerinde büyüttükleri yerlerdir. İyi şairlerin şiirleri hep kadim şehirlerden beslenmiştir. Baudelaire'in şiirini besleyen Paris, Yahya Kemal'in şiirini besleyen İstanbul, bu anlamda ilk akla gelen şehirlerdir. Tabii, bir de Paris ve İstanbul kadar günümüz edebiyatında popüler olmayan, ama tarih boyunca verdikleri ilhamlarla şairleri besleyen egzotik, mistik şehirler vardır; Kahire, Kudüs, Urfa gibi... Bu şehirler tarih boyunca sanatçılara ilham olmuş, şairlere şiir yazdırmıştır. Örneğin Mekke, Medine, Kudüs, İstanbul, Urfa gibi şehirlere tarih boyunca binlerce şiir yazılmış, bu şehirler anlatıla anlatıla bitirilememiştir.
Firuzan; "benim iki öğretmenim var; biri annem diğeri şehrim" diye belirtir. Gerçekten de genel anlamda sanatçıların, özel anlamda şairlerin hayatlarında anne ve şehrin önemli bir yeri vardır; özellikle doğup yaşadıkları şehir onların sanatlarını besler. Şehir olgusu sanatçıların eserlerine öylesine girer ki, sanatçı bunun farkında dahi olamaz; ancak dışarıdan bir bakış bunu görebilir. Çünkü şair, elinde olmayarak kurduğu cümlelere, yazdığı mısralara, yaptığı tasvirlere doğup yaşadığı şehrin ruhunu katar. Bir şehre ait olmak, hemşerilik duygusu taşımak da böyle bir şeydir. Dostoyevski'nin "Bir şehrin yerlisi olmak, gidecek yeri olmaktır." sözünün karşılığıdır bu durum...
Bir şehri ruhunda taşımak; o şehrin peşinden gitmek olduğu kadar, şehrin de peşinizden gelmesidir. Bunu Yahya Kemal'in çocukluğunu bıraktığı Üsküp'ü anlatışında görebildiğimiz gibi, Mahmut Derviş'in işgale uğramış şehri Kudüs'e yaktığı ağıtlarda da görebiliriz. Hatta bu, Baudelaire'in kadınları/fahişeleriyle tahayyül ettiği Paris de olabilir. Bütün bu şairler isteseler de istemeseler de ilgili oldukları şehir, bir vesileyle gelip şiirlerine girer. Zira İtalo Calvino'nun dediği gibi herkesin bir ilk şehri vardır ve o şehirden hareketle başka şehirlere, başka dünyalara bakarlar. İster şair ister düşünür olsun, herkesin bir öncül bilgisi vardır ve bu bilgiler hayatı yorumlar. Dolayısıyla sanatçıların sanatlarını belirleyen bilgi ve birikimleri kadar, doğup yaşamış oldukları şehirler de önemlidir. Bu bağlamda M. Atilla Maraş'ın şiirine baktığımızda; onun ilk şehrinin Urfa olduğunu ve öncül bilgilerini bu şehirdeki yaşanmışlıklardan aldığını görürüz.
80 sonrası İslamcı Türk şiiri içinde yer alan M. Atilla Maraş'ın şiiri, doğup yaşadığı kadim Urfa'dan beslenmektedir. Şehrin tarihsel ve dini birikimini modern bir söyleyişle şiirine taşıyan Maraş, mahallilik ve folklorun tuzağına düşmeden yerelden evrensele bir şiir dili oluşturur. Zira o, şiirlerinde hamasi şehir edebiyatı yapmak yerine, bu şehirden aldığı değerleri evrensel imgelere dönüştürür. Örneğin İbrahim Peygamber'in Urfa ile efsanevi bir ilişkisi vardır ama Maraş bu efsanevi ilişkiyi tevhit akidesi bağlamında ele alarak evrensel bir sembol haline getirir. Ayrıca şehri yazmak için kendini zorlamaz, şehir kendini ona yazdırtır. Nasıl ki, Yahya Kemal ve Tanpınar'ın eserleri İstanbulsuz, Necip Mahfuz'unkiler Kahiresiz, Filistinli şair Mahmut Derviş'in şiiri Kudüssüz düşünülemezse, M. Atilla Maraş'ın şiirleri de Urfa göz ardı edilerek değerlendirilemez. Bu bağlamda Maraş'ın şiirine baktığımızda, kadim Urfa'nın yerel unsurlarının ustaca işlendiğini, yerelden evrensele bir dil kullanıldığını görürüz. "Doğudan Batıdan Ortadoğudan" kitabının daha ilk şiiri "Kendime Dair Notlar"da: "Urfa'da, kavurucu bir yaz sıcağında, ekin biçerken babam, ben doğmuşum. Sırtımda nazardanlıklar... Şair olacağımı bilmiyordum. Dedemi hiç görmedim. O birkaç talan görmüş. Ölmüş, yetim bırakarak babamı daha on üçünde. Babaannemi çok sevmemin nedeni, evlenmeden yetim büyüttüğünden. Ve felçli dayımı çok görürdüm, gözleriyle namaz kılarken" diye yazar ve ardından:
Evimizin yolu yokuş ardı kale önü göl
Kutsal balıkların salınarak yüzdüğü
Apansız inen bir tehlike anında
İçten güdümlü dıştan güdümsüz
Çelik kavisler çizerek uzaklaşır
Gölde balık
Kalede kertenkele.
Bak bak bu balıklara
Nohutçunun nohutları azığı
Ey balçıktan taçlı sultan çıkaran
Hamd sana. [1] Der.
Hayatta konuşulan, neredeyse şehirle özdeşleşmiş sözcüklere de yer verir. Örneğin kuş ve kuş sesleri bütün şehirlere mahsustur, ama Urfa'da özel bir yeri vardır kuşçuluğun. Kuşun hayatlı Urfa evlerindeki yerini, özellikle kumruların kutsal ve uğurlu görüldüğü her mahallede birkaç evin kuşçuluk yaptığı bu şehri bilmeden onun şiirindeki kuş ve güvercinlere yaptığı göndermeleri anlamak mümkün değildir. Çünkü Urfa kuşlarla barışık bir şehirdir. Bu şiirlerindeki kuş olgusu; usta yazar Nuri Pakdil'in Paris'e ayak basar basmaz "İstanbul ne kadar güvercin ise Paris o kadar köpektir" sözünü hatırlatır.
Ben kuş sesleri biriktiriyorum
Siz pul biriktiriyorsunuz
İkimizinki de tutku
Ben kuş seslerini satamam
Siz satarım pullarımı diyorsunuz[2]
Maraş'a bu mısraları yazdıran güç, elbette okumaları değil yaşanmışlıklarıdır. Çünkü doğayla, özellikle gökyüzü ile barışık Urfa evlerinde doğup büyüyen bir insan başka nasıl yazabilir ki? "Kuş biriktirmek" "kuş sesleri" ile büyümekten geçer. Yine onun şiirlerinde sıkça rastladığımız "ceylan" Urfa'nın bir ilçesine adını vermiş (Ceylanpınar) ve türkülere girmiştir.
Mekke, Medine, Kudüs ve Urfa'yı İslam medeniyetinin sembolik şehirleri olarak ele alır ve barbar Roma ve Amerika'nın karşısında insanı, İslami ve tevhidi duruşlarıyla konumlandırır. Özellikle Hz. İbrahim, Urfa ile ilişkili olduğundan tevhidi mücadelesiyle sembol bir isimdir. Onun İbrahim Peygamberi sembol/imge olarak seçmesinin bir nedeni İslami duyarlılık ise, diğer bir nedeni de İbrahim Peygamber'in Urfa'da doğmuş ve yaşamış olmasıdır.
Hatta "Urfa dağlarında gezer bir ceylan" türküsü haricinde bir ceylanın avlanışının anlatıldığı "geyikli" diye unutulmuş bir Urfa türküsü daha vardır; geçen yüzyılın başında oldukça meşhur bir türküdür. Maraş, şiirlerinde sık sık "ceylan" ve "ceylanlar indi subaşlarına" diye yazar. Çünkü Urfa'da doğmuş, yaşamış bir şair olarak ceylanı şiirinde imge olarak kullanmaması mümkün değildir. Ceylan, İbrahim Peygamberi emziren, güzel gözleriyle kara gözlü Urfalı kızları anımsatan ve en önemlisi çiğköfte efsanesinin doğuşuna vesile olan hayvandır. Bundan dolayı Urfalı kadınlar, ekmeği peşinde gurbete çıkan erkeklerini "dağ ceylanı", gözünden sakındıkları çocuklarının öldürülme tehlikesi karşısında ise "gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar" diye ifade etmişlerdir. Bugün pek kullanılmayan ama Urfa'da günlük hayatta sıkça kullanılan "humar", "peyda", "kadayı almak", "üzerlik", "kıtlık-kıran", "tandır", "yerişip-yetme", "talan", "çömçe gelin", "kolcu-kaçakçı" vs. sözcükler, şairin dil dağarcığına kendiliğinden girmiştir mahalli ağızdan... Örneğin:
Yerişip yetince çocuklar
Kıran girmemeli diyor evlere anam
Mısrası Urfa'da annelerin çocuklarına yaptığı bedduanın, olumlu bir ifadeye dönüştürülmüş şeklidir. Çocuğuna kızan anne, "kıran süpüre seni" veya "kıtlık kırandan mı çıkmışsın" gibi ifadeler kullanır. Aynı deyimi Urfa'da çocukluk ve gençliği geçmiş olan Ahmet Arif:
Çiçekdağı kıtlık kıran
Gül açmaz
Çağla dökmez bilirim
Diye mısralarına döker... Yine "çömçe gelin" çocukların dua ederek oynadığı bir oyundur. Şair Aydın Hatipoğlu'nun bir şiir kitabının adıdır. Maraş'ın "yağmur yağarken çömçe gelindi" diye değinip geçtiği "çömçe gelin" Hatipoğlu'na müstakil bir şiir yazdıracak kadar ilham vermiştir:
Bir çoğul kişidir çömçe gelin
Adımıza geriliyor çarmıha
Ellerinde anlam bulup çocukların
Adımıza yöneliyor Allaha.
Şairin şiirinde kullanmış olduğu bu sözcükler yerel anlamlarıyla şiirine daha bir zenginlik ve tat katmaktadır. Ayrıca Müslümanca duyarlılıkla söylemiş olduğu şiirlerinde özellikle Orta Doğu başta olmak üzere dünyanın birçok ülke/şehir ve nehirlerinden bahseder. Mekke, Medine, Kudüs, Roma, Reha/Urfa, Harran, Mezopotamya, Fırat, Dicle, Nil... Bu kadim şehirler, kutsal ve medeniyet kurucu bağlamında refleksi olan şehirlerdir. Şiirlerinde bu şehirlere göndermeler yaparken Mekke, Medine, Kudüs ve Urfa'yı İslam medeniyetinin sembolik şehirleri olarak ele alır ve barbar Roma ve Amerika'nın karşısında insanı, İslami ve tevhidi duruşlarıyla konumlandırır. Özellikle Hz. İbrahim, Urfa ile ilişkili olduğundan tevhidi mücadelesiyle sembol bir isimdir. Onun İbrahim Peygamberi sembol/imge olarak seçmesinin bir nedeni İslami duyarlılık ise, diğer bir nedeni de İbrahim Peygamber'in Urfa'da doğmuş ve yaşamış olmasıdır. Urfalı olup da İbrahim Peygamber kültünden esinlenmeyen, onun mesajından nasibini almayan yok gibidir. Maraş, "Sergüzeşt-i İbrahim" şiirinde bunu şöyle dile getirir:
"Gök mavi, güneş bakır, ay aydın bir büyük kent, bir çocuk, iri iri put, küçük küçük put, kral nemrut, kral nemrut duydu bir remildardan ters umut, bu yıl doğacaklardan biri, büyüyünce asacak çarmıha kini, taht yıkan, put kıran batıl batıran, hak getiren biri, kabaran bir öfke ferman etti öldürülsün doğanların hepsi."
Kadın kurtarıcıya gebe, büyük bir devrime gebe, yeni bir düzene gebe, doğruya ve gerçeğe, taht devirip çağ açmaya, gebe bir nura anne, gebe İbrahim'e. Mağara, ceylan ve İbrahim alıştılar birbirlerine.
Mağara örttü onu
Ceylan emzirdi onu
İbrahim büyüdü, yol çoğaldı
Güneşe tanrım dedi
Aya tanrımsın dedi
Ay battı, güneş battı
Gece gündüzle birleşti
Arayış gerçekleşti.
Bir dağdı İbrahim şimdi
Nemrut gözlere uzanan
Sapmış felçli gözlere
Işık almayan gözlere
Düzen yıkan, devrim yapan
Put kıran İbrahim kim
Dağ kimdi
İbrahim öldürülecekti.
Nemrut’un yamyam sevinci
Odun yığılan bir meydanda
Halktır kalabalık seyirci
Ateş meydanda, mancınık meydanda
Yükseklerden aşağıya atılan
Bir can ki ateşte bir can
Yanmayan, yanmayan
Yakmayan ateş, kesmeyen bıçak
Ateş, su oldu olacak
Ve su, her yerde, her şeyde su
Kerbela çağrışımlı, ateşten dönüşen su
Kutsal balıklarla sevinçle öpüşen su
Bir göldür şimdi Urfa'da o
Güller ülkesinde yoktur uykusu"
Şiirlerinde İbrahim Peygamber kadar Eyüp Peygamber isminin de ön plana çıktığını görürüz. Çünkü Eyüp Peygamber'in de Urfa ile ilişkisi vardır. Hastalanıp çile çektiği ve şifa bulduğu mağara, şehrin önemli makamlarından biridir. Bu anlamda Maraş'ın şiirinde İbrahim Peygamber hakkı, Nemrut batılı, Eyüp Peygamber ise sabrı sembolize eder. Bu üç sembol isim salt isim olmanın ötesinde şehirle ilişkili isimlerdir. Özellikle İbrahim Peygamber.
Genel anlamda İslamcı şairlerin tasavvufu öteleyen bir duruşları vardır ve şiirleri genellikle ideolojik, modernist ve Batıcıdır. Oysa Maraş'ın şiirleri geleneksel tarzda ve tasavvufu da kapsayan bir şiirdir. Onun şiirlerindeki bu tasavvufi boyut, gerçekte babadan oğula geçen geleneksel bir zincirin halkası olarak şehrin kendisine verdiği bir ruh, bir inançtır. Zira Urfa, tarih boyunca hep tasavvufi bir şehir olarak öne çıkmıştır. Özellikle Kadiriliğin Urfa'dan Anadolu'ya yayıldığı, Nakşibendîlik ve Rufailiğin yaygın olduğu göz önüne alındığında bu şehrin ne denli güçlü bir tasavvufi boyutu olduğu hemen anlaşılır. Bugün dahi birçok yerde zikir halkaları devam etmekte, tekke ve camilerde haftanın belli günleri zikir yapılmaktadır. Bu yüzden her Urfalı doğuştan tarikat ve tasavvufun içinde doğup büyümektedir. Maraş'ın şiirlerinde şehirden almış olduğu tasavvufi ve mistik kültürün izinlerini görmek mümkündür. Bir şiirinde şehrin mistik yapısını anlatırken, gerçekte kendi ruhunda bıraktığı izlenimlere yer verir:
Çocukluğum
Mahzun bir gülümseme olarak
Taş ve toprak bir yapıda
Kalırken Urfa'da
İlk göz ağrısı çocuk sarı karton bir fonda
Zaman donmuştur nazlı bir edayla...
Seher mukabelelerinde
İkindi cüzlerinde
Ve sabaha yakın Dergâh ‘ta
Bir kadiri zikri cehrisi
Evimizde
Babam ve arkadaşları
Kömürcü Emin, Eskici Hüseyin, Halil Kalfa
Halkayı tamamlayanlardan adlarını unuttuğum
Ve anılarını asla unutmadığım
Şimdi çoğu toprak olmuş
Bir nice gül yüzlü adamlarla
Özellikle kışın gaz lambası altında
Keçe, kilim, kömür közü-mangalda
Minderler, sap yastıkları,
Damlayan damdan yağmur suları
Cezbeye gelince o gül yüzlü adamlar
Ve def Şeyh'in elinde güm güm vurdukça
Gözler far kesilmiştir, biz çocuklarda [4]
Maraş'ın Reha, Rehanın Savaşıdır, Harran'a Kaside ve Aney şiirleri dışındaki diğer şiirlerinde Urfa adı açıkça geçmese de birçok mısraında bu şehirden izler, renkler, kokular görmek mümkündür.
Örnegin en çok bilinen ve okunan Aney şiirini, folklorik unsurlarla yazılmış olsa da kendi dönemi içinde değerlendirmek gerekir. Zira o dönemlerde bu tip isim etrafında şiir yazmak oldukça modadır. Örneğin Allen Edgar Poe'nun "Annebell Lee" şiirinin meşhur olmasının ardından, birçok ülke ve şehirde kadın isimlerine şiirler yazmak moda olmuştur. Aragon'un "Elsa'nın Gözleri", Sezai Karakoç'un "Monna Rosa", A. Muhip Dranas'ın "Fahriye Abla" şiirleri bu bağlamda ilk akla gelenlerdir. Ayrıca o dönemde Urfa'da Halim Yağcıoğlu "Anzılha", Celal Ülgen "Zilan" şiirlerini sol duyarlılıkla yazmış, hatta anlatıldığına göre Halim Yağcıoğlu'nun "Anzılha" şiiri Marksizm propagandası yapıyor diye mahkemelik olmuştur. Bu iki şiirin (Anzılha ve Zilan) dışında şehrin mahrumiyet ve yoksulluklar içinde kıvrandığını anlatan birçok şiir yazılmıştır. Bunların birçoğu mahalli kalmıştır. Maraş 70'li yıllarda Erzurum'da Üniversite öğrencisiyken kaleme aldığı Aney şiirinde, bir çocuğun / bir öğrencinin gözüyle annesinin yaşadıklarını (daha doğrusu Urfa'nın içinde bulunduğu sosyal ve kültürel durumu) anlatmıştır. [5] Gelenek ve folklorik unsurlarla içerden bir bakışın hâkim olduğu şiirde, dini ve geleneksel duyarlılık dikkat çeker.
Urfa'nın halk arasındaki yaygın ismi olan "Reha"'dan hareketle yazmış olduğu şiirinde ise yine İbrahim Peygamber ile özdeşleştirdiği Urfa'yı tasvir eder:
Gül, bülbül ve balık
Mavi bir su üstünde
Düşündürür bir olanı
Yakmayan ateşi ve İbrahim'i
Asur'dan kalma suru
Yeraltı geçitlerini, yeraltı suyunu
Surun kapılarını, üflenecek suru
Düşündürür ah düşündürür
Hallaç-ı Mansur'u.
Göğe uzanan bir çift mancınığı
Doğum yapan anneleri
Nemrut saltanatını
Dörtnal kin ve öfke atını.
Reha, reha
Peygamberler diyarı
Dünyanın nabzı reha
Şair Yusuf Nabi'nin
Eyüp'ün sabrı Reha
Çok eski bir hançersin sen
Hala bekleyen kınında.
Surların kapısından
Kervanlar geçer saman yüklü
Ezanlar titretirken sabahı
Uyanır ağlar bir çocuk
Uyanır ve öter pencerede
Yusufçuk kuşları
Anzelha'da bir gül açar
Balıklar irkilir gördüğü düşten
Sınırda bir mayın patlar [6]
Reha'nın Savaşıdır şiirinde ise, Urfa'nın kurtuluşu anlatılır. Yine geleneksel unsurların tasvir edildiği şiirde, şehri kurtaran çetelerden bahseder. "Çete" bugünkü anlamıyla ‘mafya’yı tanımlamak için kullanılsa da Urfa'da çetelerin özel bir anlamı vardır. Urfa'nın Fransız işgaline katılan savaşçılara halk arasında "çete" denilmektedir. Hatta Urfa'nın meşhur Kurtuluş türküsü bu çeteler üzerine yakılmıştır. Maraş, Urfa'yı anlattığı bir başka şiiri "Reha'nın Savaşıdır"da ise şehrin işgalden kurtuluşuna yer verir:
Bağladım puşuyu başına
Sırtına sırmalı abayı giydirdim
Onu seklavi bir ata bindirdim
Aldı eline Osmanlı tüfengini
Yürüdü üstüne, üstüne düşmanın.
Kurşun yağmuru, at kişnemeleri
Genç gelinlerin yaktığı çete türküleri
‘Di yürü, yürü, yürü kumandanlarım yürü
Çetelerin gidiyor dönmüyor geri’ [7]
Maraş'ın "Rüya Şehir" diye tanımladığı Urfa, şiirine öylesine sinmiştir ki, her mısraı ve her dizesine derin izler bırakmıştır. Aslında Maraş'ın "rüya" diye tanımladığı şehir, şiirlerinde 'Bin bir Gece Masallarında anlatılan şehirlere benzer. Öyle ki şiirlerinde anlattığı babası, dedesi, ninesi, annesi ve Urfalı karakterleri Bin bir Gece Masallarından fırlamış gelmiş kadim zaman insanları gibidir. Onun şiirlerinde anlatılan Urfa, moderniteden uzak, geleneksel yanı ağır basan, dindar ve derviş-meşrep insanlardır. Bu yüzden Urfa, onun şiirlerinde daha çok mistik yanıyla ve geleneksel değerleriyle öne çıkar. Örneğin "Bir Eski Gece Şiiri"nde anlattığı yer adını vermese de Urfa'dır.
Her sabah kuş sesleri doldururdu odamı
Uyanırdım yorgun bir gecenin ağır uykusundan
Hazindi mersiyeler ezanlar göğü yırtardı
Uyanır ağlardı çocuklar susamış dudaklarıyla
Sınırı geçerdi kolcular üst üste mayınlar patlardı
Bozulurdu birdenbire o tül sessizliği gecenin
Üzüm bağlarında uzun bir koşuydu çocukluğumuz
İnce bir hüznü dolu dolu yaşardık bütün güz
İncir ve nar ağaçları sular bahçeye akardı
O kızgın sıcağında güneşin sular belki de yanardı
Bereketli sofralar sunardı bize yıldızı bol gökler
Hakkını verirdik ay ışığında elimizde kimliği gecenin [8]
Görüldüğü gibi Maraş'ın şiirlerinde anlatılan, kadim ve dinsel bir şehrin çocuk hafızasında bıraktığı izlerden başka bir şey değildir. Maraş, çocuklukta yaşadığı dinsel mistik havanın etkisinden kurtulamamış, mısralarını bu şehirden aldıklarıyla örmüştür. Şehrin bir gününü anlattığı "Dellal" adlı şiirinde de ise içselleştirmiş olduğu mistisizmi vermenin çabası görülür. [9] Maraş, daha sonra bu şiirini belgesel olarak filme alacaktır. Urfa üzerine yazmış olduğu denemelerini "Rüya Şehir Urfa" adlı kitabında toplar. [10] Aslında bu kitap, bir şehir monografisi olduğu kadar Maraş'ın hatıralarını da içine 60'lardan 80'lere uzanan ve bir şehrin değişimine tanıklık eden bir şairin yazılarını içerir.
Onun şiirlerinde olduğu gibi nesirlerinde de şehrin mistik yönünü görmek mümkündür. Edip Cansever: "İnsan yaşadığı yere benzer."; Cemal Süreya: "Şairin hayatı şiire dâhildir." der. Bu iki şairin ifadeleri doğrultusunda M. Atilla Maraş'ın şiirine baktığımızda, kadim bir şehrin mistik bir şairi olarak mısralarını yazdığını görürüz. Ayrıca onun şiirlerini Urfa'yı göz ardı ederek okumak mümkün değildir. Maraş'ın şiirinin künhüne varmak isteyenler mutlaka Urfa'dan yola çıkmalıdırlar. Onun anlattığı birçok şehir vardır ama hepsi ilk şehri olan Urfa'dan yola çıkılarak tanımlanmıştır. Urfa onun şiirlerine mistik bir ruh katan kadim bir şehirdir. Maraş da bu mistik ruhtan fazlasıyla etkilenmiştir.
Dipnotlar:
1, 2, 3 - M. Atilla Maraş, Doğudan Batıdan Ortadoğudan, 1976
4- M. Atilla Maraş, Şehrayin, 1981
5- M. Atilla Maraş, Aney, 2005
6, 7 - M. Atilla Maraş, Doğudan Batıdan Ortadoğudan, 1976
8- M. Atilla Maraş, Zor Sözler, 1989
9- M. Atilla Maraş, Bulurum Ben Yar Seni, 2006
10- M. Atilla Maraş, Rüya Şehir Urfa, 2009