Saf şiir, sanıldığı gibi anlamından soyutlanmış bir şiir değildir. Saf ve soy şiir; Aşkın sıcaklığı, Ölümün esrarı, hayatın anlamı, aklımızda bulunan birer kavram olarak değil de, varlığımızla kaim birer gerçek olarak yaşarlar. Esasen saf şiir; ses, imge ve sembolden başka bir şey değildir. Şiirin sesi ve anlamı, bir beden ve ruh gibi iç içe geçmiş ve kaynaşmış bir haldedir. Bir şiirde anlam ve ses uyum içindeyse o şiirin biçimi de belirlenmiş demektir. Biçimi belirlenmiş şiir, hareket halinde olup belirli bir ritmik yürüyüş içindedir. Paul Valery, Düz yazıyı düz bir yürüyüşe, şiiri de raksa benzetir. Şiirle düz yazıyı biri birine karıştıranlar her zaman var olmuştur. Çeşitli zamanlarda manzum nesirler yazılmamış değildir, yazılmıştır. Özellikle Tanzimat’tan bu tarafa şiir serüvenimiz incelendiğinde, şiiri düz yazıdan ayıramayan şairlere rastlamak mümkündür. Prof. Dr. Suut Kemâl Yetkin, ‘Tanzimat ve Servet-i Fünun şairlerinin birçoğu, kelimenin gerçek manasıyla şair olamadılar ve bize şiirin lezzetini tattıramadılar’. Diyor.
Edebiyatımızda hayallerinin ve vehimlerinin şiirini yazmış şairlerin sayısı az değildir. Zaman içinde bir şairin dünya görüşünde ve şiir anlayışında önemli değişiklikler olabiliyor. Dünya görüşü değişmekle beraber şiir anlayışı aynı kalan şairlere de rastlıyoruz. Meselâ İsmet Özel böyle biridir.
Şiirin yapısına giren kelimeler, bir bakıma şanslı kelimelerdir. Şair, bu kelimelerin cazibesinin yardımıyla okuyucuda bir vecd hâlinin uyanmasına vesile olabilmektedir. Vecd halini kurduğu şiirde verebilen şair, bunu adeta şiirini kurarken de yaşamaktadır. Bu hâl, pek az şaire nasip olmaktadır. İnanmış her insanın hayatında zaman zaman bu hâl görülebilmektedir. Bu hâl, aslında mana kahramanlarının hâlidir. Bu anlar, insan ruhunun yüceldiği (süblimasyon) anlardır. Vecd hâlini yaşayan şairler, aynı zamanda mutasavvıf (mistik) kişilerdir. Yunus, Mevlâna, Şeyh Galip’in şiirleri ve yaşayışları incelendiğinde cezbe halinin ne olduğunu kolayca görüp anlayabiliriz.
Şair; duygu, düşünce ve heyecanlarını belirli kalıplara dökme imkân ve fırsatını bulduğu zaman saf şiiri de yakalaması kolaylaşmaktadır. Bu açıdan bakıldığında saf şiir, insanı ‘mavera ’ya çeken şiirlerdir diyebiliriz.
Kelimelerin ritmi ve ahengi, şiirde o kelimelerin bambaşka bir karaktere ve kimliğe girmesini temin ediyor. Bu açıdan bakıldığında bir şiirin çözümü ve yorumu oldukça güç bir iştir. Şiir bize bir şeyi olduğu gibi aktaramaz. Düzyazı gibi uzun uzun açıklamalar yapamaz. Olayı bir nevi özetler veya olayı yoğun bir biçimde ortaya koyar. Şiir bu haliyle, yoğunlaştırılmış duygu ve düşüncelerdir diyebiliriz.
Şiir, bir duygunun, bir düşüncenin yoğunlaştırılmış hali olduğundan açıklama yapmaz, ancak hissettirir. Zihnimizin birtakım tedailerin (çağrışım) içine girmesine vesile olur.
Bir olayı anlatmak romanın ve romancının işidir. Bir olayı, bir düşünceyi duyurmak, hissettirmek, varlığından haber vermek saf şiirin işidir.