Dünyasına dünyasına
Güvenme dünyasına
Dünya benim diyenin
Dün gittik dün yasına
Büyük sanatkârlar, özellikle şairler, hissedip de ifade edemediğimiz bir duyguyu, bir düşünceyi insana estetik zevk ve heyecan verecek şekilde işleyen kişilerdir. Ölüm teması, sevgi, aşk, gurbet, ayrılık temaları gibi, çağlar boyunca şairler tarafından ele alınmış ve şiirin en önemli temalarından biri olarak işlenmiştir.
Türk Edebiyatı'nda ölüm teması, başlangıcından günümüze kadar, her dönemde birçok yönüyle ele alınarak, farklı şekillerde işlenmiştir. Türk Edebiyatında Ölüm; Tasavvuf Şiiri, Divan Şiiri, Halk Şiiri, Tanzimat, Servet-i Fünun ve çağdaş Türk şiirinde farklı biçimlerde ele alınmıştır.
İslamiyet’in kabulünden önce, metafizik derinlik olmamakla birlikte, Türklerin ‘öte âlem’ düşünce ve inanışı taşıdıkları, bilinmektedir. Bu inanış, Türklerin kahramanlık duygularıyla da bütünleşerek o dönemin ölümle ilgili şiirlerine yansımıştır. Alp Er Tunga'nın ölümü için söylenen ve Kaşgarlı Mahmud'un Divan-ü Lügat-it-Türk’ünde yer alan ‘Alp Er Tunga Sagusu’, eski Türklerin ölüm olayına karşı aldıkları tavrı yansıtması bakımından önemlidir:
Alp Er Tunga öldü mü
Issız acun kaldı mı
Felek öcün aldı mı
İmdi yürek yırtılır
Bu şiirde ölüm, feleğin öcünü alması ve gizli tuzağı olarak nitelendirilmektedir.
Türkler İslam dini benimsedikten sonra, "ölüm" olayına İslami bir perspektifle yaklaşmışlardır. Mutasavvıf şairler ölümü ibret olarak görmüşler, sevgiliyle (yaratıcı) gerçekleşecek vuslatın önemli bir basamağı olarak değerlendirmişlerdir.
Ölüm, son olgunluğa doğru bir ilerleyiştir. İlk mutasavvıf şairlerden Ahmed Yesevi, ölüm şerbetini içmenin herkese ferman olduğunu, mal ve mülke güvenmeyip ölümden ibret alarak, ölüme hazırlanmak gerektiğini ifade etmektedir. Yesevi ölümü; şerbet içmek, can vermek, kervanın göçmesi, Azrail'in kabız kılması, kabre girip yatmak, gibi deyim ve benzetmelerle anlatmıştır. Tasavvuf ehli için ölüm, adeta bir bayram ve düğün günüdür.
Yunus Emre'nin Divanı'nda ölüm ve ecelle ilgili bağımsız şiirler oldukça çoktur. Yunus Emre'ye göre, insanın bir ölümlü, bir de ölümsüz yanı vardır. Beşerî yönüyle insan, ölmeye mahkumdur, ruh yönüyle ise ebedidir. Yunus Emre insana ölümsüzlüğü, "ölmeden önce ölümü" tavsiye ederek ebediyete davet eder. Yunus, ölüm gerçeği ilgili şunları söylüyor: Her anadan doğan kişi ölür. Öldüren ve dirilten Allah'tır. Ölüm, geri gelinmeyecek olan yoldur. Ölenleri anmak, ölümden ibret almak gerekir. Ahirette herkes dünyada ettiklerinin karşılığını bulacaktır. Ölen mümin ise, yoldaşı iman olur, kabrine nur dolar. Bir vakit beg olanların, öldüklerinde kapılarında ne kapıcıları kalır ne de kulları...
Yunus Emre, gafletten uyanmak ve uyandırmak için bakışlarını sinlere çevirir. Sin, kabir anlamındadır. Makber, meşhet, gur ve mezar kelimelerini şiirlerinde çok kullanmıştır. Yunus, ölüm konusunda şu ifade kalıplarını da kullanmıştır: "ömrü eskitmek, ecel şerbetini içmek, cana veda etmek, vadesi yetmek, ömür geçip ecel ermek, ölüm şarabını içmek, ağaç ata binmek, ömür kadehi dolmak, yakasız don giymek…
Ten fanidir can ölmez
Ölenler geri gelmez
Ölür ise ten ölür
Canlar ölesi değil
Divan şiirinde ölüm, genellikle dirilme ve diriltme kavramları etrafında teşekkül eder. Ab-ı hayat, ecel, meyyit, mevt, memat kelimeleri, ölüm teması dolayısıyla sık sık geçer. Divan şiirinde daha çok sevgi, ayrılık, özlem gibi temalar yer aldığı için, ölüm temasını bütün olarak işleyen şiirler azdır. Bununla birlikte, bazı gazellerde "ölüm" olayı bir bütün olarak işlenmiştir.
Divan şairleri, ölüm temasını genellikle terkibi-i bent tarzında yazdıkları "mersiye" türünde dile getirmişlerdir. Sevilen kişilerin ölümünü, meziyetlerini ve ölümünden duydukları üzüntüyü anlatan mersiyelerde şairler, ölümden ibret almak gerektiğini ifade etmişlerdir. Ölümü şu benzetmelerle anlatmışlardır: ‘Konup göçmek’, ‘Sonsuz hayatın başlangıcı’, ‘Azrail'in ölüm şerbetini içmek’, ‘Feleğin verdiğini geri alması...
Halk şairleri, bu dünyanın fani, yalan, ölümün ise gerçek olduğunu; Sultan Süleyman'ın bile bu dünyadan göçtüğünü, bu sebeple ölümden ibret alarak, öte âleme hazırlanmak gerektiğini ifade etmektedirler. Bu dünyada, güzel-çirkin, zengin-fakir, genç-yaşlı demeden herkes ölümü tadacaktır.
Bu fani dünyadır bellidir belli
Ne şal giyen kalır ne yüzü allı
İstersen yüz yaşa, ister yüz elli
Ahırın ölümdür, ne hayalıdasın
Sümmani
Halk şiirinde ölüm temasına daha çok koşma nazım şekillerinde ve ağıt türlerinde rastlanmaktadır. Ölen bir kimsenin ardından söylenen, ölümünden duyulan üzüntüleri dile getiren ağıtlar, eski Türk şiirindeki 'sağu' ve divan şiirindeki 'mersiye' türlerinin karşılığı durumundadır. Genç kızların, delikanlıların, sevgililerin, yiğitlerin ölümüne ağıt yakıldığı gibi, Kerbela olayı için de ağıtlar yazılmıştır.
Halk şairleri, ölümü genellikle; Can kuşunun kafesten uçması, cansız ata binmek, ecel şarabına kanmak, canı teslim etmek, ömrün tamam olması, vadenin erişmesi, ecelin yetişmesi, Azrail'in can talep etmesi, tenin toprak olması, canın cesetten çıkması, Azrail'in sere çökmesi, canın bedenden ayrılması, Azrail'in pençesini sineye vurması, ecel çığının ömür bendini sökmesi, dünyadan göbek bağını kesmek, yakasız gömleği giymek, toprak olmak, ecelin boyna dolanması, asla karışıp toprak olmak... mecaz ve benzetmeleriyle anlatmışlardır. Bu teşbih ve mecazların birçoğu, Tasavvuf ve Divan şairleri tarafından da kullanılan ortak mazmunlardır.
Halk şiirinin en büyük temsilcilerinden biri olan Karacaoğlan, kendisini ölüme ve ölüm sonrasına hazır hissetmediği, bu dünyaya henüz doyamadığı için ölümü arzular değildir. Bundan dolayı da ölümden biraz korkmakta ve ölümü, ayrılık ve yoksullukla eşdeğer bir dert olarak görmektedir:
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
Resmi olarak Batılılaşma sürecini başlatan Tanzimat hareketinden sonra, Batı kültürü ve edebiyatının etkisiyle Türk edebiyatına birtakım yenilikler getiren ve yavaş yavaş klasik edebiyat geleneğimizden kopan Tanzimat şairleri, ölüm olayına da çok farklı bakmışlardır.
Yaşanılan hayatın getirdiği acıların da etkisiyle, ölüm teması, Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit’in şiirinde geniş yer tutar. Ekrem’de oğlu Nejat’ın kaybından kaynaklanan ölüm düşüncesi, Hamit’te karısı Fatma Hanım’ın ölümü üzerine yoğunlaşır. Ekrem, ölümün verdiği acılarla kıvranırken, bu ilahi sır karşısında çaresizdir. Gönlünde tutuşan ıstırabı, “kaza ve kader” inancıyla dindirmeye çalışmaktadır. Hamit ise ölüm karşısında düşünen bir insandan ziyade onun muhakemesini yapan bir şairdir. Özellikle ‘Makber’ de yoğunlaşan varlık, hayat ve ölüm ile ölüm sonrası üzerindeki murakabeler, kaynağını metafizik düşünceden alır. Burada şairin Allah’ı muhatap alması, sürekli soru-cevap yoluyla hayat, ölüm arasındaki tarifi imkânsız değişmeyi işlemesi, yeni şiir için bir hamledir. Hatta isyan ve inkârcı üslup, eskinin mutlak düşüncesine tamamen yabancıdır.
Yarab, öleyim mi, neyleyim ben?…
Ayrı yaşayım mı sevdiğimden?…
Ya bir kulu sevmiyor musun sen?
Ya böyle ölüm değil mi erken?…
Abdülhak Hamit Tarhan
Daha çok ferdi temaların ve melankolinin hâkim olduğu Servet-i Fünun şiirinde ise ölüm, zaman zaman intihar duygusuna varan bir bedbinlik ve korku şeklinde tezahür etmektedir. Bu akımın şairlerinden Cenap Şehabettin’e göre ölüm, “ötede hepimizi çağıran, hiçbirimizi unutmayacak bir siyah eldir. İnsanın sonu ‘Bir kürek toprak, ebedi bir yokluktur’. Servet-i Fünun şairlerinde ölüm teması, daha çok sevdiklerinin ölümünden sonra duydukları acıları ve isyanları anlatan mersiyelerde görülmektedir.
Milli edebiyat akımına mensup şairlerin birçoğu ile İslami dünya görüşünü benimseyen şairlere göre ölüm; ‘ebedi haz diyarına yolculuk’, ‘ebedi âleme kanatsız uçmak’, ‘emaneti Rabbine teslim etmek’, ‘öte aleme hicrettir’.
Bir kısım şairlere göre, ölmek, ‘dehşetli ve meçhul’ bir olaydır. Ölüm, hayatın sevinçlerini, ümitlerini, güzellik ve zevklerini yok eden bir zalim olarak görülmektedir. Bu şairler, ölüm karşısında korkak ve karamsardırlar. Bazen de hayatın acı ve ıstıraplarından dolayı ölümü bir kurtuluş olarak görmekte ve ölmeyi arzu etmektedirler. Bazı şairler, ölüm karşısında bir isyan tavrı içerisindedirler. Metafizik derinlikten mahrum olan bu şairler, ölümü ‘bir avuç toprak olmak’, ‘yok olmak’ ve “çürümek ” olarak nitelendirmektedir.
Cumhuriyet dönemi şairlerinin bir kısmı, ölüm temasını işledikleri şiirlerinde kendi ölümlerini hayal ederek, nasıl ve ne şekilde öldüklerini, ölüm törenlerini, tanıdıklarının neler düşündüklerini, mezara girdikten sonraki hallerini ve duygularını ifade etmişlerdir. (Ahmet Kutsi Tecer’in Besbelli, Faruk Nafiz Çamlıbel’in Öldüğüm Zaman, Sabahattin Kudret Aksal’ın Ölümüzün Ardından, Erdem Beyazıt’ın Ölümüme Ait Bir Deneme adlı şiirlerinde bunları görmek mümkündür.
Bu dönemin şairlerinin birçoğu, ölen kişilerden, onların ölüsünden, cenaze merasimlerinden, arkalarında bıraktıkları hatıralardan, üzüntülerden ve buna benzer olay ve düşüncelerden söz etmektedirler. Bazı şairler ise ölümü ve ölüm sonrasını, ölen kişilerin kendi düşünce ve konuşmalarıyla yansıtmışlardır. İlhan Geçer’in Bir Ölü Konuşuyor, Edip Cansever’in Bir Ölünün Akşam Gezintisi, Melih Cevdet Anday’ın Ölmüş Bir Arkadaştan Mektup, Yavuz Bülent Bakiler ’in Bir Ölünün Mektubu isimli şiirlerinde olduğu gibi.
Eskisi gibi yaşıyorum
Gezerek, düşünerek
Yalnız biletsiz biniyorum vapura, trene,
Pazarlıksız alışveriş ediyorum.
Melih Cevdet Anday
Yahya Kemal Beyatlı için ölüm, bir nevi ‘Mutlaka erişmektir. Güzelliğe doğru bir yolculuktur. Yahya Kemal, kendi kültür ve medeniyetini, sanatının mükemmel estetiğiyle bütünleştiren bir şairdir. Rintlerin Ölümü adlı şiirinde;
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde,
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde,
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
Diyerek ölümü adeta munisleştirir. Yahya Kemal’in birçok şiirinde ölüm ve onun verdiği acı, vatandan ayrılışın ıstırabı gibidir.
Şiirinin ana teması ‘ölüm’ olan Necip Fazıl Kısakürek, küçük yaştan itibaren zihnini kurcalayan, onu korku ve ürpertiler içinde bırakan ölümün çaresini, ‘ölmeden evvel ölmek’ hakikatine sarılarak bulmuştur:
Sorun insanlar sorun, biliyor şu minare
Neymiş ölüme çare, neymiş ölüme çare.
Ölümü ‘Büyük randevu’ ve ‘Bayram’ olarak telakki eden Necip Fazıl, sonunda ölüme ve Azrail’e tebessüm ederek mutlak huzura kavuşur.
Ölümden ne korkarsın
Korkma ebedi varsın
Yeni Türk şiirinde ölümle en çok haşir-neşir olan şair hiç kuşkusuz Cahit Sıtkı Tarancı’dır. Ölüm, bir ‘Fikrî Sabit’tir. Ondaki ölüm korkusu, çok hoşlandığı ve doyamadığı dünya hayatından ayrılma endişesinden kaynaklanmaktadır. Ona göre ölüm, hayatın, çaresiz ve korkunç bir sondur.
Ey kurumaz membaı, sükûtun
Işığı güneşten zinde ölüm
Altında şu alçalan bulutun
Sendedir umduğum müjde ölüm
Her geçen gün, yine sabah oluyor, yine akşam oluyor. Tek düze bir hayatı yaşıyoruz. Yaşamayı alışkanlık haline getirdiğimizden, ölümü düşünmeye pek fazla zaman bulamıyoruz.
Öldük ölmekten bir şeyler umarak
Büyük bir boşlukta bozuldu büyü
Nasıl hatırlamazsın o türküyü
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü
Alıştığımız bir şeydi yaşamak
Genç şairlerin yetişmesinde derin tesirleri olan, çağımızın büyük şairlerinin başında kabul edilen Sezai Karakoç’a göre ölüm, ‘Yeniden doğup dirilmektir.’ Ona göre, ölüme bakışımızı yitirdiğimiz için deri medeniyetini yaşıyoruz. “Mutasavvıfların ‘Ölmeden evvel ölünüz.’ düsturu, Karakoç’ta ‘Öleni ölümle diriltmek’ şekline girmiş, genellikle bir kurtuluş, bir arınma olarak gördüğü ölümü, Marksist şairlerin “bir yok oluş, bir hiçlik” şeklindeki telakkilerine karşılık, onda bir umut, bir gelecek inancı olmuştur.
Çocuk düşerse ölür çünkü balkon
Ölümün cesur körfezidir evlerde
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
Anneler anneler elleri balkonların demirinde
Sezai Karakoç
Biz insanlar hep birbirimize uzun ve sağlıklı ömürler dileriz. Ama ölüm, er veya geç gelip bizi bulacaktır. Her canlı ölümü tadıcıdır. (Kur'an: 21/35)
O halde yapılacak eylem, şu olmalıdır: Ansızın gelecek olan ölüme her an hazır olmak ve ölümden korkmamak! Ölüm eğer sevgiliye, yaratıcıya kavuşmak ise ölüme hoş geldin demek gerçekçi bir tutumdur. Sözü Yunusla bitirelim:
Biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun
Bizim için hayır dua edenlere selam olsun.