Vahiy kaynaklı bir düşünce ve medeniyetin bünyesinde sanat faaliyetleri önemli bir yer işgal eder. Bu bağlamda şiir sanatının da İslam düşünce ve medeniyetinin içinde önemli bir yeri ve payı vardır.
Düşünce dünyası İslam merkezli olan şairlerin, hikâyeci ve yazarların bir araya gelerek çıkardığı aylık bir derginin adıdır Mavera. İş bu derginin ilk sayısı Aralık 1976’da yayınlanmış, 1990 yılına kadar 163 sayı çıkmıştır.
Mavera kavramı bir dergiye ad olarak seçilirken belli ki çok düşünülmüş, yapılacak olan edebî faaliyetlerin hangi alana doğru evirileceğinin ipuçları daha işin başındayken verilmiştir. Gerek dergiyi çıkaranların ve gerekse dergide yazanların dünya görüşleri, eşya ve olayları algılayış biçimleri ile yapacakları sanat ve edebiyat etkinlikleri arasında fikir birliği ve uyum vardır. Bir defa dergide yazanların tamamı, din olarak İslam’a inanmış insanlardır. Hepsi tek tanrıya yani Allah’a, dolayısıyla tevhide inanmışlardır. Hayatı ve ölümü yaratan Allah’a inanan bu insanlar, öldükten sonra dirilişe de inanırlar. Bu dergide yazanların kamet ve istikametleri bellidir. Hepsi de ‘Sırat-ı müstakim’ üzere yaşayan insanlardır.
Mavera dergisi, ilk çıkış bildirisini bir mektupla yapmıştır. O mektup şu cümlelerle son buluyordu: “Mavera; bir yaşama biçimi hâlinde (dünya görüşü) öz uygarlığımızı (İslam medeniyeti) yeniden yürürlüğe koymanın davasını güdenlerin edebiyat alanındaki bir buluşma yeridir.”
Ben de bu derginin şairlerinden biriyim. İlk şiirim derginin beşinci sayısında yayımlandı. (Mayıs, 1977) Şiirin adı: Günün, Gecenin ve Akan Suların Şiiri...
Şimdi yıl, 2012... Demek oluyor ki, tamı tamına 35 yıl önce bu dergide yazmaya başlamışım.
1977’den 1987’nin sonlarına kadar on yıl süreyle bu dergide şiirlerim yayımlandı. Eylül 1987’de yayımlanan son şiirimin adı: Ol Zarif Şuaradan (Sayı 129). Bu sayı özel bir sayıdır ve 7 Haziran 1987’de aramızdan ayrılan şair Cahit Zarifoğlu’na adanmıştır. Bu sayıdan sonra Mavera ’ya şiir göndermedim. On yılda Mavera ’da toplam 27 şiirim yayımlandı.
Mavera’nın lügat anlamı; bir şeyin arkasında, gerisinde olan; öte, ötelerin ötesi; görünen âlemin, yaşanan âlemin ötesi demektir.
Mavera; fiziki dünyanın ötesine, metafizik âleme işaret eder. Bu doğrudan doğruya ‘Gayb’ âlemidir. Gaybı biz bilemeyiz. Ancak merak ederiz; nedir, nasıldır diye... İnancımıza göre gaybı, Allah’tan başkası bilemez.
“Allah’tan başka ilah yoktur. O gayb (bilinmeyen) âleminin de, şahadet (bilinen) âleminin de âlimidir. O Rahman ve Rahimdir”. (Haşr, 59/22)
“Onlar ki gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden bizim yolumuzda harcarlar.” (Bakara, 2/3)
Gayb: Göz önünde olmayan, alamet ve emare ile bilinmeyen, gizli olan demektir. Gayb âlemi, görünmeyen varlıklar âlemidir. Duyularımızla algılanmayan, deney ve gözlemlerimize konu olmayan varlıklara inanmak gayba inanmaktır. Allah’a, meleklere, vahye, cennet ve cehenneme inanmak gibi...
Biz; bir insan olarak, bir sanat adamı olarak veya düşünen bir varlık olarak gayb âlemini, metafizik âlemi, görünmeyen varlıkları kısaca maverayı merak ediyoruz.
N. Kısakürek’e göre şair, gaybı kurcalayan adamdır. Her insan gibi şair de gayb âlemini merak ettiği için üst üste sorular sorar: Ölüm nedir, nasıl oluyor? Ölüm ötesi hayat nasıl bir hayattır? Ahiret yurdu nasıl bir yurttur? Bu ve benzeri sorular zihnimizi işgal ediyor hep. Ölümden sonraki hayat yani mavera, beni ilgilendiriyor. Çünkü eninde sonunda oraya gidecek olan benim; benim bedenim, benim ruhum...
Benim varlığım nasıl bir şey? Varlığımın mahiyeti ne? Beni yarattığına inandığım yüce varlık (Allah Teala) nasıldır diye hep merak eder hem kendimize hem de başkalarına sorular sorarız:
“Ben kimim ve bu hâl neyin nesi?” İşte, insanoğlunun sanat faaliyetleri de bu merakla başlar.
Şiir sanatı; sadece somut olanla, doğa ile ilgilenmez. Aynı zamanda ve belki daha çok soyut olanla, mücerret alanla ilgilenir. Mesela hepimiz, insanlık olarak birer yolcu hükmündeyiz. Hayatımız boyunca öz benliğimizden öz varlığa (Allah’a) doğru yolculuklarımız var. Kendi iç benliğimize doğru yolculuklarımız var. Dışımıza, insanlara, eşyaya, tabiata doğru yolculuklarımız var. Bütün bunların üstünde aşka doğru, doğaüstü varlıklara doğru düşünsel ve zihinsel yolculuklarımız var.
Baktığımızda şunu görüyoruz: Doğumumuzdan ölümümüze kadar geçen zaman içindeki bütün yolculuklarımız maveraî bir yolculuktur. Bu dünya gurbetinde neden kalıcı değiliz? Neden “hepimiz yolcuyuz hep o meçhule”, o önceden bilinmeyene? Ve soruyorlar: Fe eyne tezhebun? (Tekvir/26) ‘Bu gidiş nereye’? Nereye ey yolcu? El cevap: Öteye, ötelerin ötesine gitmekteyim. Çünkü insanım, kaderim bu, kalmak elimde değil.
Maveraünnehir diye bir kavram var. “Nehrin ötesi” demektir. Şimdi biz, bir bakıma nehrin beri yakasındayız. Ama her an nehrin öbür yakasına geçebiliriz. Çünkü yolculuğumuz elan devam ediyor. (Ahiret yurduna olan yolculuğumuz daha iyi anlaşılsın diye nehir metaforunu özellikle seçtik.)
Nehrin öbür yakası; asıl yurt, anayurttur. Nehrin beri yakası, dehr’dir, fâni dünyadır ve burada yaşanan göçebe bir hayattır. Burası bizim kalıcı yurdumuz değildir. Biz bu yanda âdeta göçmen kuşlar gibiyiz. Bedenimizde gezinen ruhumuzun asıl ebedî yurdu, nehrin öte yakasında yani maveradadır.
Not: (Şairin, 11 Mayıs 2012’de Mardin Artuklu Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yaptığı konuşmadan alınmıştır.)