“İnnallâhe kûnû zen tahtel arşi, mefatiha el-sinetüş’şuara”.
Arşın altında öyle hikmetler, öyle sırlar ve hazineler vardır ki onları açacak olan anahtarlar şairlerin diline verilmiştir.
(Kelâm-ı kibar)
Şiir; bir gölün yüzünü süsleyen nilüferler gibi, su içinde olduğundan sapını ve kökünü göremediğimiz narin bir çiçektir. Bu çiçeğin görüntüsünde toplanan dikkatimiz, bize o gölün altını düşünmemize fırsat vermez. Gerçek şiirin idrakimize verdiği estetik zevk, bizi şairin o şiire hangi asli heyecan tohumu ile gebe kaldığını düşünmekten alı koyar. Oysa o şiir, kim bilir hangi hatıraların, hangi gözlemlerin, hangi düşüncelerin hangi duyguların şairi beslemesi sonucu sabırlı bir mesai ile birlikte şekil değiştire değiştire en son mükemmel halini almaktadır. İşte bu yüzden şairin iç dünyasında gelişen ve sonuçları dış dünyaya şiir olarak yansıyan karmaşık duygu faaliyetlerini anlamak sıradan insanlar için oldukça zordur.
Şair, hangi esrarlı kuvvetin yardımıyla, içinde nasıl hazırlanıp olgunlaştığını kendisinin de bilemediği eserini, günün birinde büyük bir coşku halinde ruhunun bütün kapılarını açarak dışarıya bırakıverir.
Şiir; açıklanması güç bir ilham işidir. İlham, genel olarak uzun veya kısa sürmüş bir şuuraltı faaliyetinin sonucudur. Çoğu zaman bir dalgınlık halinde ve bazen de zihni çalışmanın dinlenmeye geçtiği yarı uykulu anlarda bilinçaltından üst bilince gelir ve şiirin kurulmasına yardımcı olur. Şair, ruhuna düşen kuvvetli heyecanlar ve keskin sezişlerle olayı fark eder ama onu hangi yönde geliştireceğini peşinen bilemez. Düşünceler başka düşünceleri, hayaller başka hayalleri davet eder. Bu iki olgu arasına bir de şairin hatıraları katılır. Bilinç düzeyinde kendini belli eden bu çalışma, çağrışım yolu ile de zenginleşen şairin ruh dünyasını harekete geçirir. Artık şair, eser vermeye hazır durumdadır. Bu noktada şairin yapacağı iş, dağınık bir halde olan düşünce ve hayallerini toplayıp bir düzene sokmaktır.
Onları, ruh dünyamızın birer işareti olan kelimeler halinde ve belli bir süre içinde kâğıda geçirmek zor olmayacaktır. Şair bu süre zarfında yakaladığı körpe, titrek ve açık olmayan ruh hallerinden, tıpkı bir masal bütünlüğü gösteren rüyalarımız gibi, oluş seyrini tamamlayıp olgun bir bileşim meydana getirir. İşte eser, şairin zihninde şematik halini tamamlayarak doğuma hazır hale gelmiştir.
Şiirin esası ve inşası; düşüncelerin, duyguların, hatıraların işaretler halinde kâğıt üstünde güzel ve etkileyici biçimde somutlaşmasından ibarettir. Bu işaretler, harf ve kelimelerdir. Kelimelerin ahenkli bir biçimde dizilişleri, bizi şiir denen o esrarlı yapıya götürür. Şair, bir şema halinde duran şiir iskeletine tül bir örtü örterek özü ve biçimiyle bir birlik olan saf ve büyük şiiri yaratır. Artık bu şiir, şairin konuşan iç dünyasının ahenkli dilidir. Belki de insanlığın, gök kubbeye tırmanarak yükselen ortak sesidir. O halde şairler, hangi coğrafyada olurlarsa olsunlar, hangi resmi dili konuşurlarsa konuşsunlar kullandıkları ortak bir şiir dili vardır. Bu dil evrenseldir.
Şair; bizim göremediğimizi gören, bize de gösteren, seslerin ve işaretlerin ahenkli dilinden anlayan, bu büyülü dünyayı bize tanıtan adamdır. Onlar şiirlerine aldıkları kelimelerle yepyeni müzikal yapılar kurarlar. İçimizi ürperten gizemli mesajlar ve imajlar verirler. Bizleri bambaşka iklimlerde ve coğrafyalarda gezdirirler. Onlar aslında mutlak varlığı ve güzelliği arayan insanlardır. Şiir diye yazdıkları şeyler, bu arayışın anlamlı ve gizemli bir adıdır. Şiir, esrar-ı rumuza açılan bir keşif hareketidir, bir sessiz çığlık, bir güzeli arayıştır.