Bir Usta Halk Şairi : Abdürrahim Karakoç
- Mehmet Atilla Maraş

- 26 Ağu 2025
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 28 Ağu 2025
Şair Abdürrahim Karakoç, seksen yıl yaşadı bu geçici konakta. 07, Nisan, 1932 de Maraş-Elbistan'ın Cela beldesinde doğdu. 07, Haziran, 2012 Ankara'da vefat etti.
Dünya yurdu bir geçici konaktır. Bizler de bu mekanın saygın konuklarıyız. Haberimiz olmadan bu yeryüzüne, Azeri diliyle, bir konak olduk. Yine bize haber edilmeden alıp götürecekler bir gün.
Abdürrahim Karakoç’un vefat ettiği gün, benim annemin de vefa ettiği gündür, yedi Haziran. İş bu yedi Haziran günü, Maraşlı bir başka şair Cahit Zarifoğlu’nun da vefat günüdür. Rahmetli Cahit, yedi Haziran 1987 de, annem, yedi Haziran 1997 de ve Abdürrahim Karakoç, yedi Haziran 2012 de bu dünyadan gider oldular. Ve bir başka Maraşlı şair Mevlana İdris Zengin'in de vefatı, 7, Haziran, 2022'dir.
Abdürrahim Karakoç Ankara’da vefat ettiğinde; ben, işadamı dostum Faik Güngör ve doktor Mehmet Sılay ile birlikte Kırşehir'in ilçesi Kaman’a bir ortaokulun açılışı için gitmiştik. Sabah Kırşehir’den çıkıp Kaman’a geldiğimizde öğle vaktiydi. Yemek için bir lokantaya girdik. Birden telefonum çalmaya başladı. TRT’den arıyorlardı. “Efendim, şair Abdürrahim Karakoç Hakka yürüdü. Birazdan öğlen haberlerinde vefa haberini halka duyuracağız. Şimdi ona en yakın kişilerden biri olarak size ulaşabildik. Canlı yayında size bağlanacağız. Acaba onun hakkında mikrofonumuza birkaç söz söyleyebilir misiniz?” Olur dedim. “O halde bulunduğunuz yerden bir yere ayrılmayın. Birazdan size bağlanacağız.” Peki dedim. Ve yol arkadaşlarıma döndüm: Arkadaşlar, şair Abdürrahim Karakoç birkaç saat önce, Ankara’da kaldığı hastanede vefat etmiş. Birazdan TRT ye bağlanmış olacağım. Lokantadan bir yere ayrılmayalım. İçimden de, İnna lillah ve inna ileyhi raciun dedim. (Ondan geldik ve O’na döneceğiz.)
TRT’ye bağlandığımızda, sunucu arkadaş birkaç soru yöneltti bana, cevapladım. Abdürrahim Karakoç’un; şairliği, kişiliği ile ilgili birkaç şey söyledim.
Abdürrahim Karakoç’la olan anılarımdan söz etmek isterim. Bunlardan önemli gördüğüm anılardan biri, 1997 de İstanbul’da yapılan ve bizim de Ankara’dan birlikte katıldığımız 'Gülhane Şiir Şenliği' dir.
Bu şölene, sekiz şair çağrıldı. İstanbul’dan; Bekir Sıtkı Erdoğan (1926), Ayhan İnal (1931), Yavuz Bülent Bakiler (1936), Erdem Beyazıt (1939), Dilaver Cebeci (1943), Bestami Yazgan (1957). Ankara’dan; Abdürrahim Karakoç (1932) ve Mehmet Atilla Maraş (1949). Bu şairlerden şu an için üçü hayattadır; Yavuz Bülent Bakiler, Bestami Yazgan ve ben. Diğer beş şair rahmeti rahmana kavuştular.
Ben bu şölene; kırık bacağımla ve koltuğumdaki değneklerle, Ankara’dan, Abdürrahim Karakoç’la birlikte katıldım. Şölen, Gülhane Parkı’nın bahçesinde ve açık havada yapıldı. Sanırım Temmuz ayı başlarıydı. Gülhane parkının orta yerine büyük bir sahne kurulmuş, her taraf ışıklandırılmış, pırı pırıl bir yaz gecesiydi ve bu şiir gecesine ilgi oldukça yoğundu. Geceyi, TRT eski sunucularından dostumuz Harun Yöndem yönetiyor, şairleri dinleyicilere bir bir takdim ediyordu. Sıra bana gelince, kırık bacağımla ve koltuğumdaki değneklerle sahneye çıktım. Çok büyük bir laf etmişim. Dedim ki; ”Şiirin yollarında kırıldı ayaklarım. Şiirin yollarına kurban olsun ayaklar!” Vay, sen misin bunu söyleyen, sevgili D. Mehmet Doğan’ın kullandığı doğan marka arabayla beraber bir trafik kazası yaptık Niğde - Bor yakınlarında. Tamir edilen sağ bacağım aynı yerden tekrar kırıldı. Uzun bir süre Ankara Gazi Tıp Fakültesi ortopedi servisinde yattım.
İstanbul'daki iş bu Gülhane Parkı da öyle tekin bir yer değildir. Burada, Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından 'Tanzimat Fermanı' okunup ilan edilmiş 3 Kasım 1939’da. (Gülhane Hat-ı Hümayunu) Adeta Osmanlı Devletinin 'idam fermanı' ilan edilmiş gibidir.
Bu arada, şair Nazım Hikmet’in meşhur şiiri, Ceviz Ağacı'nın mısraları geliyor aklıma. Hani Cem Karaca’nın besteleyip meşhur ettiği şarkının sözleri:
Ceviz Ağacı
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında
Budak budak şerham şerham ihtiyar bir ceviz
Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında
Şiir şöleni bitince, Ben ve Abdürrahim Karakoç, Sultanahmet – Cankurtaran semtinde bulunan öğretmen evine misafir gittik. Gece geç saatlere kadar, çay içip sohbet ettik. Şair, çok mütevazı bir insandır. Kadere rıza gösterir, kısmete inanır, tevekkül eder.
Ben, Abdürrahim Bey'den daha çok, abisi şair Bahattin Karakoç’la irtibatlıydım. Tabi bu arada soyadımın Maraş olmasının da epey faydasını görmüşümdür. Bu nedenle çoğu kimse beni Maraşlı bilir. Yakınlığımız biraz da buradan geliyor. Ben Urfalı olmamla birlikte, Maraş’la aynı iklimin, aynı kültürün, aynı havanın insanlarıyız. Bilindiği üzere, kurtuluş savaşında Fransızlara karşı silahlı mücadele vermiş üç şehirden biri Antep, biri Maraş biri de Urfa’dır. Ve bir zamanlar bu üç şehir, Halep Vilayeti'ne bağlı birer 'Sancak'tı.
Karakoç’u ilk defa nerde gördüm? Maraş’tan evcek Ankara’ya yeni gelmişlerdi. Sincan - Fatih semtinde ikamet ediyordu. Bir gün Ankara 'Tren Garı’nın orda eşimle beraber durakta belediye otobüsünü beklerken birden önümüzden hızla gelip geçti. Muhtemelen bizi görmedi. Belli ki acele bir işi vardı. Kara kuru, zayıf bedenli bir adam. Eşime dönerek dedim ki, bak bu geçen şair Abdürrahim Karakoç’tur. Bizi görmedi, yoksa selam verir, hal, hatır sorardı.
Yıllar önce 1980’lerin başında ben Aydın’da görev yaparken, o Aydın’a, gençlerle sohbet yapmak için davet edilmişti. İlkin galiba orada görüşüp tanıştık.
Şimdi bu güzel adamı, yani adam gibi adamı; biz çok önceleri, İzmir’de aylık olarak yayınlanan Kemal Fedai Coşkuner’in çıkardığı ‘Fedai’ adlı dergide yayınlanan şiirleriyle tanımıştık. O derginin yazı İşleri müdürü hemşerim Zübeyir Yetik Beydi. Kemal Bey, bir ara Zübeyir Beyin daveti üzerine Urfa’ ya da gelmişti ve kendisi ile Zübeyir Bey vasıtasıyla tanışmıştık. Daha sonraları, karşıt görüşlü insanlar tarafından İzmir’de vuruldu.
O dönemler, Abdürrahim Karakoç’un Fedai dergisinde yayınlanan iki şiiri çok meşhur olmuştu. Bunlardan birisi ‘Hasana Mektuplar’ idi.
Mektup yazdım Hasana, ha Hasana, ha sana
Diye başlayan mektup tarzındaki şiirleri çok ünlenmiş, daha sonraki yıllarda kitap olarak yayınlanmıştı. Sanırım Karakoç’un İlk yayınlanmış şiir kitabı da budur. Daha sonraları Kan Yazısı, Vur emri, Beşinci Mevsim, El Kulakta, Suları Islatamadım, Gök Çekimi adlı kitapları peş peşe geldi.
Karakoç; çok güçlü ve velut bir halk şairidir. Aynı zaman da bir hiciv ustasıdır. Onun; Tohtor Beg, Hâkim Beg, gibi şiirleri, sosyal yaralarımızı deşip ortaya seren şiirlerdir.
İkinci ve en etkili olanı ise ‘Hak Yol İslam Yazacağız’ adlı şiiridir. Daha sonraları marş olarak bestelendi. Bilenler bilir, o dönem bütün sağ kesimin gençlerinin dillerinden düşmeyen bir marştı. Yedi kıta olan o şiirin dört dörtlüğünü buraya alıyorum:
Kör dünyanın göbeğine
Hak yol İslam yazacağız
Kuşların gözbebeğine
Hak yol İslam yazacağız
Yola ağaca pınara
Esen yele yağan kara
Yağmur yüklü bulutlara
Hak yol İslam yazacağız
Koç burcuna yay burcuna
Bebeklerin avucuna
Minarelerin ucuna
Hak yol İslam yazacağız
Bucak bucak köşe köşe
Kara taşa kor ateşe
Yıldıza aya güneşe
Hak yol İslam Yazacağız
Abdurrahim Karakoç, günümüz Türk Halk Şiiri'nin en büyük ustalarındandır. Yazdığı birçok şiiri bestelenmiş, bir kısmı ise marş olarak okunmuştur. Gerek vatan ve millet sevdasıyla yazdığı şiirlerle ve gerekse hiciv tarzındaki şiirleriyle (taşlama) insanımızı etkilemiş, mağdur ve mazlumların ses bayrağı olmuştur.
Ankara’da, Çağrı Okulları’nın her yıl yaptığı yemek etkinlikleri ve bahar şenlikleri gibi faaliyetlerinin bir gününü de şiire ayırırlardı. Bu şiir programlarının birinde rahmetli Abdürrahim Karakoç'la birlikte olmuş, şiirler okumuş, şiire meraklı öğrencilerin sorularına cevaplar vermiştik.
Tabi, nasıl bizim, şair Sezai Karakoç deyince aklımıza onun çok güzel bir aşk şiiri olan ‘Mona Roza’ geliyorsa, Abdürrahim Karakoç deyince de ‘Mihriban ‘ şiiri akla gelir. Her ikisi de; şiir dünyamızda çok okunan, güçlü aşk şiirleri olarak yerini almıştır.
Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışlar çözülüyor Mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban
Yâr deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban
Bu şiirdeki şu mısra, "Lambada titreyen alev üşüyor", onu büyük şair yapmaya yeter galiba.Titreyen bir alevin üşümesi ne demektir? Bu nasıl bir paradokstur? Aynı anda zıtların birlikteliği ne demektir? Aşk olsun...
Bana hep sorarlar Sezai Karakoç ile Abdürrahim Karakoç kardeş mi diye? Ben de her seferinde Hayır, Abdürrahim Bey; şair Bahattin Karakoç’la, şair Ertuğrul Karakoç’la kardeştir derim. Üç şair kardeş de soyca şair bir aileden gelmektedir. Bahattin Karakoç Bey’in bana anlattığına göre babaları da şairmiş.
Sezai Karakoç, Diyarbakır Ergani’de doğmuştur ve Diyarbakırlıdır. Ama Maraş’la şöyle bir bağlantısı var; Sezai Bey, Devlet Parasız Yatılı Orta Okulu’nu, Maraş’ta okumuştur. (Eskiler buna, ‘leyli meccani’ derlerdi.)
Karakoç; Yeni Düşünce Dergisinde haftalık, Akit Gazetesi’nde günlük yazılar yazdı. Kalemiyle ve emekli işçi maaşıyla geçinen mütevazı biriydi. İyi niyetli, dürüst, duruş sahibi bir insandı.
Elbistan’ın Cela köyünden gelmişti şehre. Cela; önce belde, daha sonraları Ekinözü diye isim değiştirerek Maraş’ın bir ilçesi konumuna yükseldi.
Karakoç önce Ekinözü’nden Maraş’a, oradan da Ankara’ya gelip yerleşti. Evi Ankara'nın Sincan İlçesi, Fatih mahallesindeydi. Ömrünün sonuna kadar da Ankara’da kaldı.
Günlük yazdığı her yazının başına, epigrafi olarak bir dörtlük koyardı. O dörtlük, o yazının bir özeti hükmündeydi. Daha sonra bütün yazıları ve bütün şiirleri kitaplaştı. Sanırım eserlerinin sayısı on yediye ulaştı. Şiirlerinin birçoğu, türkü formunda bestelendi. Özellikle Türkücü Musa Eroğlu'nun okuduğu 'Mihriban' türküsü. Yıllar geçse de unutulmayacak eserler arasında yerini almıştır bu türkü.
Kitaplarının tamamından birer örnek ile şahsi eşyalarının bir kısmı, Ankara’da, Altındağ’da benim kurduğum ‘Şairler ve Yazarlar Evi Müzesi’ndedir. Özellikle ünlü Mihriban şiirinin yazıldığı daktilo da bu müzede sergilenmektedir. Abdürrahim Bey’in şahsi eşyalarını, ricam üzerine oğlu Türk-İslam Karakoç Bey müzeye bağışlamıştı. Sağlığında ona ithaf ettiğim bir şiirimi, "Adanmış Şiirler" adlı kitabıma aldığımdan haberi olmamıştı. ben de ona bildirmemiştim. Gıyabında onu anlatan bir şiirdir. Beş bölüm halinde olan o şiirden bir ve beşinci bölümlerini aktarıyorum:
BİR ADAM
1.
Bir gün bir adam
elinde defterleri
ve heybesinde gam
çıkageldi şehre
Gönlü Anadolu yaylası
gibi geniş ve mümbit
ruhu çağlayan pınar
gibi saf ve temiz
İçinin en mahrem köşesinde
nakış nakış işlediği
halk şiiri tarzında
söylenecek sözüyle
şehre girdi adam
ayağının tozuyla
5.
Bu minval üzre zaman
su gibi akıp giderken
adam
şiir defterleri arasında
bir kırmızı karanfil bile
kurutamadan
davadan söz etmişti
her nasılsa kavgadan
o ki suları ıslatamadan
yine tek ve bir başına
bir beşinci mevsimde
gök ekini biçmek için
gök çekimine gidecekti
Abdürrahim Karakoç, benim aynı zamanda hac arkadaşımdır. 2002 de Hac farizamızı ifa için hacca gitmiştik. Ancak diyanetin ayrı ayrı hac kafilelerinde olmamızdan dolayı bir türlü hacda karşılaşmadık. Sanırım bir kaza geçirmişti ayağından, hacdayken. On yıl sonra Ankara da vefat etti. Şairin, Kocatepe Camiinde kılınan cenaze namazına katılmıştım. Mezarı, Ankara Bağlum İlçesi'ndedir. Ruhu şad, menzili âlî olsun.
Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Haziran 2025 ,1113. sayısında yayınlanmıştır.