Ağanın Odasında Mırra Keyfi
- Mehmet Atilla Maraş

- 25 Ağu 2025
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 29 Ağu 2025
Kahveyi kaynatırlar
Fincana damlatırlar
Sahipsiz aşıkları
Vururlar ağlatırlar
(Bu dörtlük, bir Urfa türküsünden alınmıştır.)
1967 de Urfa'da, Viranşehir ilçesinde, bir toprak ağasının köyünde, beş ay, vekil ilkokul öğretmenliği yaptım. Ocak ayından Mayıs ayının sonuna kadar. Köy dediğim bir mezraydı. O mezrada sadece ağa ve marabaları ikamet ediyordu. Şimdi o toprak ağalar da kalmadı.
Köyde ağanın misafir odası, büyük ve geniş olup köyün güvenli bir tepesine inşa edilmişti. Misafir odası, derinliğine uzun olup her iki yakasına halılar ve döşekler serilir, döşeklerin arkalarına duvara dayalı olarak sap yatıkları dizilirdi, oturanların sırtı duvara değmesin diye. Baş tarafta, ağanın üstünde oturduğu döşek, her iki yanda ikişer tane yün yastık, ön tarafta ise bir divan mangal olurdu. Mangalda kömür közü ve ateşin kenarına sürülmüş kahve cezvesi yer alırdı. Köyde elektrik olmadığından oda lüks lambasıyla aydınlatılıyordu.
Odaya, hemen her akşam yemekten sonra ağa gelirdi. O gelince bütün cemaat aya kalkar, o oturmadan kimse yerine oturmazdı. Cemaate selam verir, cemaat topluca ağanın selamına, selamla mukabele ederdi. Ağa yerine oturduktan sonra bütün cemaat yere otururdu. Ağa, odada bulunan herkesle tek tek merhabalaşırdı. Hal ve hatırlarını sorar, onlara hayır dualarda bulunurdu. Bir müşkülleri varsa açıkça söylemelerini, çekinmeden anlatmalarını söylerdi. Eğer konuşulacak bir konu yoksa ağa, o güne ait gelişmelerle ilgili konuşmasını başlatır, odadaki cemaat da onu can kulağı ile dinlerdi.
Hemen herkes kaçak sigara tiryakisiydi. Bir tek ben sigara kullanmıyordum. Ancak zaman içinde ben de bu köyde ilk defa sigara içmeye başladım. Sarı kehribar gibi tütünden sigaralar sarılır ve birbirlerine ikram ederlerdi. Odanın içi, sigara dumanından ötürü nerdeyse göz gözü görmez olurdu. Ağa sarılı sigara yerine o zamanlar yeni çıkmış olan filtreli Samsun sigarası içerdi. Kimseye değil ama arada bir bana da ikram ederdi.
Misafir odasının bitişiğinde ağanın kendi evi (hane-i saadetleri) yer alıyordu.
Ağa, evinin dış arka tarafına betondan derin bir sarnıç yaptırmıştı. Kendisinin oturduğu evinin ve misafirlerini kabul ettiği odanın damları da betonarme olduğundan kışın yağan yağmur suları, damdan bir oluk vasıtasıyla bu sarnıca akar ve bütün bir yıl boyunca bu sarnıcın suyundan içilirdi. Çay ve kahve bu sarnıcın suyundan yapılırdı. Sabahleyin, ağanın özel olarak görevlendirdiği hocanın okuduğu ezanla birlikte uyanır, hocanın arkasında ben ve ağa cemaat olur sabah namazını odada birlikte kılardık. Bu olay, odada yatıp kalktığım bütün günler için hep böyle olmuştur. Ağa evinden çıkar, gelir, bizimle sabah namazına dururdu. Bizim için gün, kılınan sabah namazıyla başlardı.
Namazdan sonra ağaya ve dolayısıyla bana özel kahvaltı tepsisi gelirdi. Tepside: sıcak yufka ekmek, tereyağı, bal, taze peynir ve süt olurdu. Ağanın köyde olduğu günlerde çoğunlukla birlikte kahvaltı yapardık. Bu, benim şahsımla birlikte öğretmen biri için büyük bir ayrıcalıktı.
Akşamları odaya gelen misafirlere ikram edilmek üzere acı kahve yapan bir Arap kahveci vardı. Bu zat da tıpkı köyün hocası gibi özeldi. Sadece ağa ve misafirlerine hizmet ederdi. Hoca ve kahveci maaşlarını ağadan alır, köyün bütün diğer nimetlerinden de istifade ederlerdi.
Bir Acı Kahve: Mırra
Arap kahvecinin acı kahve (mırra) yapmak için çeşit çeşit dibekleri, kahveyi kaynatmak için boy boy güğümleri, fincanları ve kahve kavurma aletleri vardı. Başlı başına bir iş, bir uğraştır mırra yapmak, kahve kaynatmak, kahve kavurmak.
Kahve, çeşitli aşamalardan sonra mırra haline gelince onu küçük cezvelerde divan mangaldaki kömür közüne sürmek, oradan da kulpsuz fincanlarda misafirlere ikram etmek, bir sanattır. Bu usta kahveci, çok nefis mırra yapardı. Mırra, ağızda bir damak tadı vermiyorsa o mırra sayılmazdı. O köyde, Arap kahvecinin yaptığı mırrayı bir daha hiçbir yerde içemedim. O damak tadını bulamadım. Sonradan anladım ki, o Arap kahveci, özel olarak seçilmiş bir kahve ustasıydı.
Mırra, Araplara mahsus bir kahve çeşididir. Daha çok güneydoğu Anadolu'da, özellikle Mardin ve Urfa (Harran) taraflarında yapılan ve tüketilen, birkaç kez demlenerek hazırlanan bir çeşit acı kahvedir. Mırra, özellikle ağır misafirlere ikram edilen bir içecektir. Sırasıyla yaşı büyük olandan en küçüğe doğru ikram edilir.
Mur: Arapça acı anlamına gelir. Urfa'ya gelmiş ve Gümrük Hanı’nda oturmuşsanız mutlaka size kulpsuz fincanlarda mırra da ikram edilmiş olacaktır.
Mırranın yapımı oldukça zahmetli olup birçok aşamadan geçerek son halini alır. Mırra yapmak bir beceri ister ve başlı başına bir sanattır. Önce çiğ halinde yeşil olan kahve taneleri, bir büyücek bir tavada kavrulur. Sonra ahşaptan yapılmış dibek adı verilen bir havanda çok incelmemesine dikkat edilerek dövülür. Ardından 'güğüm' adı verilen büyük bir cezvede iki saate yakın bir sürede kaynatılır. Bu süre zarfında kahve, telve kıvamına gelince üstündeki şerbet adı verilen kalın sıvı kısmı güğümden çıkarılarak bir kap içine süzülür. Bu sıvı kısım tekrar biraz su da ilave edilerek tekrar bir büyük cezvede yeniden kaynatılır. Bu şerbet kahve, pekmez kıvamına gelince kaynatma işi tamamlanmış olur. Artık mırramız hazırdır. Misafirlere ikram edileceği zaman, küçük cezvelere veya kalaylı ibriklere aktarılır. Buradan kulpsuz fincanlara iki veya üç yudumluk konularak ikram edilir. Usulen iki fincandan fazla içilmez. Daha çok düğünlerde, bayramlarda, taziye evlerinde, sıra gecelerinde, özel gün ve gecelerde gelen misafirlere servis edilir.