Günümüzün aydınları, ilmin ve siyasetin ezici baskısı altında kaldıklarından sanat ve edebiyat, özellikle şiir, büyük bir yer tutmaz hayatlarında. Bir zamanlar öğretmenlik yaptığım okulda görevli kırka yakın öğretmenden şiire karşı ilgi duyan sadece bir resim öğretmenini hatırlıyorum. Okuldaki yaklaşık sekiz yüz öğrenciden şiirle direk ilgilenen sadece üç-beş kişiydi.
Erzurum’da Üniversite öğrencisiyken beş ayrı fakültede okuyan yaklaşık iki bin öğrenciden şiirle ilgilenenlerin sayısı bir elin parmakları kadardı. İlk gençlik yıllarımda Urfa’da şiire, edebiyata birlikte başladığımız on kadar genç kabiliyetten çoğu, zamanla şiiri de yazı yazmayı da bıraktı. Bugün o grup arkadaştan şiiri inatla sürdüren bir ben kaldığımı hayretle gözlemliyorum. Mühendis olarak çalıştığım teknik kuruluşlardaki çoğu mesai arkadaşlarımın şiir yazdığımdan haberleri yoktu. Bütün bunları anlatmamın bir sebebi var. O da günümüzde şiire karşı ilginin giderek azaldığını vurgulamaktır.
İdeolojiler, içinde yaşadığımız çağın efsaneleri ya da çağdaş hurafelerdir diyenlere katılıyorum. Cemil Meriç, ‘ideolojiler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.’ diyor. İdeolojiler efsunludur. Onların belli bir cazibeleri vardır. Bugünün şiirine ideoloji bulaşmış mıdır? Bu soruya evet diyebiliriz. Çünkü kimi şairler toplumda bir yer tutmak, saygın bir kişi olmak için bütün sanat çabalarını ve bu arada şiirlerini belli bir ideolojinin emrine verebilirler.
İdeolojiden ne anlıyoruz? Dünya görüşümüz bir ideoloji midir? Nasıl bir şiiri kurmak durumundayız?
İnancımız, hayatın bütün yönlerini ve boyutlarını kuşatıcı ve kapsayıcı bir nitelik taşımaktadır. Bizim dünyaya bakışımız ideolojik değildir ve olamaz. Daha doğrusu inandığımız bir din olan İslam, ne idealdir ve nede bizim için ideolojinin dar kalıplarına sığar. İde, ideal ve ideoloji… bu kavramlara yeniden bakmamız gerekiyor. İde: fikir. Kafamızda var olan ve bize ait olanın adıdır. İdeal: ulaşılması arzu edilen ve en iyi olduğu farz edilen fikir. İdeoloji: ideal olanın sistemleştirilmiş hali. Bugün birtakım insanların sosyal ve felsefî kanaatleri hem bilim adı altında hem de ideoloji olarak dünyaya ve ülkemiz kamuoyuna dayatılmaktadır.
İslam, yaşanılan bir ülkü olarak algılanabilir. İslam inancı, insanın kafasından çıkmış beşerî bir fikir manzumesi olmadığından kaynağı ilahi olup vahiy gerçeğine dayanır. Bu yüzden ideal olamaz. Her an hayatla iç içedir ve inanan bir insan, isterse onu hayatına geçirebilir. Arzuladığı zaman yaşanır hale getirebilir. İslam inancı, iman etmeyi de beraberinde getirir. İslam, bir nazariyeler bütünü olmayıp istenince eyleme dönüşebilir. Bu açıdan baktığımızda Müslüman olan bir şairin faaliyet alanı adeta çizilmiş gibidir.
Şiire ilk başladığım yıllarda şiir alanına her şeyin girebileceğini sanırdım. Şimdi anlıyorum ki şiirimin sınırları dünya görüşümün sınırları içindedir. İnsan hayalinin ulaşamayacağı nokta yoktur. Ancak şiirimizi ham hayaller üstüne bina edecek değiliz. Gerçek hayatta olmayan, olması imkânsız şeyleri şiirimize almak gibi. Ayrıca şiirimizde edep sınırlarının dışına taşmak dahi bize yasaklanmıştır.
Kur’an’da bir ayet var: ‘İnananlar, yapmadıklarınızı neden söyleyip durursunuz?’( 61/2)
Bir başka ayet: ‘Haberiniz olmadan ansızın, azap gelmeden önce Rabbinizin size indirdiği kitabın güzel hükümlerine tabi olun.’(39/55)
Ayrıca ‘Eş-şuara’ suresinin son dört ayeti ile ‘Asr’ suresi. Bunlar bize önce Müslüman olarak ve sonra şair olarak nasıl davranmamız, nasıl tavır almamız hakkında önemli ipuçları vermektedir. Şairler elbette kanaatlerini, bilgilerini, düşünce ve duygularını, hayal ettiklerini, tecrübelerinden edindiklerini, tespitlerini, eşya ve olayları yorumlayışlarını, kısaca dünyaya bakışlarını şiir yoluyla sunacaklardır.
Şiir, gerçekten enfüsi bir iş olduğundan şair birtakım kuralların baskısından kaçıp hür iradesini kullanarak yazıyorsa İslam akaidi açısından hatalara düşebilir. Farkında olmadan gizli şirke girebilir. Bu yanlışlarını okuyucuya da bulaştıracağından ayrıca mesul olur. Bu açıdan şair Mehmet Akif’in dediği gibi şiirde hakikati ve doğruyu söylemek durumundayız.
Şair olarak ham hayallerimizi, mutlak doğruların önüne geçirmemiz bize vebal yükler. Biz ise inancımızın sınırlarında kalarak yaşanan hayatın her yanını kurcalayıp bunu şiirimizde açık ve anlaşılır bir biçimde yansıtmak isteriz. Ancak şiir, düzyazının dile getirmek istediği düşünceyi olduğu gibi vermek imkanından mahrumdur. Zaten şiir, bir düşünceyi çıplak olarak vermek gayesinde değildir.
Şiir, hiçbir tanımın dar kalıplarına sığmaz ve tanımlanamaz da. Sanatın amacı; gerçeğin ve güzelliğin araştırılması olduğuna göre şiirin amacı nedir öyleyse? Güzel olanı yakalayabilmek ve onu kelimelerin sihirli ve müzikal diliyle terennüm edebilmektir.
Olumsuzluklardan hiç mi söz etmeyecek şiir? Edecek elbet. Şair, hayatı tek yönlü algılamaktan her zaman uzak durur. Şiir gerçeğin elbette bizatihi kendisi değildir. Şiir dahil her şey, gerçeğin bir görüntüsü, bir yansımasıdır.
Şiir ne köpük ne de ateşli bir hastanın hezeyanları değildir. Bir şair, şiirleri ile kitleleri çizgiden çıkarıp onların azgınlaşmasına, sapkınlaşmasına yardımcı oluyorsa, olmayanı olmuş gibi, ham hayalleri katı gerçekleşmiş gibi görüp gösteriyorsa, okuyucularını kendi vehim ve zaaflarının peşinden koşturuyorsa o şairin inanmış biri olmadığına hükmedebiliriz. Ancak iman eden bir şair böyle değildir. Zira konuşması da yazdıkları da dünya görüşünün sınırları içinde kalmaya mecburdur.
Biz, toplum içinde ünlenmek, kendimize saygın bir yer sağlamak için şiir yazmıyoruz. Şiirin genel anlamda konusu, insan ve onun yapıp-ettikleridir. Şair, insanın tabiatla, eşya ile olan ilişkilerinden doğan olaylar üzerinde kendini yoğunlaştırır. Şiirin tek tek insanla ilgilenmesi, bütün bir insanlıkla ilgilenmesini ortaya koyar. İnsan onuruna olan saygı ve sevginin, şiiri doğurup, beslediği ve büyüttüğünü söyleyebiliriz.
İnsan onuruna saygının azaldığı günümüzde, şiirin işlevinin artması beklenirken giderek işlevini yitirmesi bizi oldukça şaşırtmıştır. Bir kaos dönemindeyiz. Böyle dönemlerde şairler sevgi adına seslerini yükseltmek zorundadırlar. İnsan onurunun çiğnendiği günümüz dünyasında şair, ezilenlerin sesi olmak, haykırmak zorundadır. Bu onun en vazgeçilmez hakkı ve ödevidir. Şairler, bir isyan ahlakının mümtaz birer temsilcisi durumundadırlar. Zulme, ezilmişliğe, haksızlığa başkaldırı, şairlerin şiirlerine hep ses olagelmiştir.
Kendi şiir görüşümü ortaya koyarken hiç de tarafsız olmak gibi yanlış bir saplantının içinde değilim. İnancımla bağımlı olduğumu, onun çevrelediği alanlarda özgürce konuşup yazdığımın farkındayım. Dünya görüşüm, hayata bakışımı ve yaşama biçimimi tayin ettiğinden şiirdeki tutumumla özel hayatım arasında doğrusal bir bağlantı kurmak mümkündür. Değil şiir, bir müminin bütün hayatı, bütün etkinlikleri, inancıyla kayıtlandırılmıştır.
Şiirin konuları, insanın yapıp ettikleri olduğuna göre hayallerden örülü bir şiirin, yahut edep sınırlarını aşmış bir şiirin varlığını görüp onu tasvip etmek bize oldukça ters gelmektedir.
Edepsiz şiire ve hayasız şairlere kendi edebiyatımızda oldukça bol örnek vardır. Osmanlı toplumunun çözülme dönemlerinden başlayarak günümüze kadar sürüp gelen şiir tarihimize baktığımızda bunları apaçık görürüz. Bu tür şiir anlayışında olanları tasvip etmek bizden beklenemez. Şarap, eğlence, kız-oğlan-kız kokan şiirlerden, hayatı ve toplumun değer yargılarını hiçe sayan başıboş şiirlere, oradan anlamsız, hayasız ve saçma şiirlere gelerek, kadının ve eşyanın putlaştırıldığı şiir örneklerine, toplumumuzu ve insanımızı boş yere meşgul eden, onları yoldan çıkaran, açıkça saptıran şiir örneklerine bolca rastlamaktayız. Bu sapık şiirlerin kaynağında mesuliyetsizlik ve inançsızlık yatmaktadır. Ancak yaşanmaya değer olanı şiirleştirmek, hayatın anlamını kavramış olan şairlere mahsus bir iştir.
Kapalı anlatım ve aşırı soyutlamalara karşı, açık ve net bir anlatım dilinden yanayım. Yaşanmayan, hayattan kopuk şiirlerin şiir sayılamayacağını savunduğumdan şiirde fantezi ve anlamsızlıklara, hoppalık ve züppeliklere, snobizme katiyen yer vermem. ‘Siyah, kör bir kedi’ demek yerine ‘Bakışsız bir kedi, kara’ demenin okuyucuya saygısızlık olduğunu bilmek gerekir. Ayrıca sanatçı pozları takınma, bize ve dünyamıza oldukça uzak ve garip şeylerdir. Bu saydıklarımın hepsi de insan egosu ve kibri ile yakından ilgilidir. Bu pozlara giren bir şair, şeytanın ayartmasına kapılmış demektir.
İnancımız; gururlanıp kibirlenmeye, hava atmaya kapalıdır. Bu açıdan ne ‘Birinci Yeni’nin hayatı hiçe sayan şiirlerinde, ne ikinci Yeni’nin hiçbir işe yaramayan fantezi şiirlerinde, ne de günümüz kuşağının, bu ‘iki yenin’ peşinden giden şairlerin şiirlerinde bir tat, bir anlam bulunmamaktadır. Yazılan bir şiirin bir şeylere yaraması gerektiği kanaatindeyim.
Şiir, bir oyun değildir. Zihinleri bulandırmak için de yazılmaz. Şiir, bir telkin ve tebliğ aracıda değildir. Akıl vermez, vaaz ve nasihat aracı hiç olamaz. Şiir bir üst dil ve bir soylu sanattır.
Her şairin önce kendine ve sonra kurduğu şiire güvenle bakması gerekir. Yaptığı işe saygı duyması ve işini sevmesi gerekir. Şiire harcanan emeğin israf olmaması için o şiirin mutlaka bir anlamı olmalıdır. Şiire harcanan emek bir başka işe harcansa belki karşılığında büyük maddi menfaatler elde edilebilir. Şiir, hayra vesile olacaksa harcanan zaman ve emek bir anlam kazanabilir. Şiire harcanan emeğin karşılığında para, ün, saygınlık gibi şeyler bekleyenler olabilir. Şiir için harcadığımız emeğin karşılığını, bize yazma imkân ve kabiliyeti bahşeden yüce Rabbimiz takdir edecektir. Bu açıdan endişeli değilim.
Şiir yoluyla okuyucuyu yanıltma, zehirleyip afyonlama bize göre değildir. Şiiri kitlelerin afyonu olarak gören şairlere acımak gerekir. Şair, her halükârda haktan ve haklıdan yana bir tavır belirtmek borcundadır. Şairin görüp duyduğu, yaşadığı bütün olumsuzluklar karşısında bir isyan tavrı belirtmesi, onun şanını yüceltir, onurunu arttırır ancak.
Fiyaka için değil, yüreğinin çekirdeğinde; ezilenler, hor görülenler adına en derin acıyı duymuyorsa bir şair, onun sahte oluşundan kuşkulanmak gerekir. Niyet ile ameller arasına başka şeyler girmemeli. Şair, dürüst olmalıdır.
Kimi şairlerin kelimelere ambargo koyması yahut tapu senedi çıkarması benim anlayamadığım bir husustur. Olur mu böyle şey? Kelimeler her şairin ortak malıdır. Dileyen dilediğini seçip beğenir. Şair bir kelime kuyumcusu olduğuna göre kelime seçiminde titiz davranacaktır. Bu seçim ve kelimeleri yerli yerinde kullanma, aslında onun ustalığına bir işarettir. Şairler, birbirlerini karşılıklı olarak etkiledikleri gibi, okuyucular, eleştirmenler de bir şairi etkileyebilir. Bazen şairin kendisi bile kendi kendinden etkilenerek yeni şiirlerin doğmasına yardımcı olur.