Ah mine’l aşki ve hâlâtihi
Ahraka kalbi bi hararatihi
Mâ nazara’l aynû ilâ gayrukûm
Uksimû billâhi ve âyâtihi
Ah bu aşktan ve hallerinden
Kalbimi yaktı aşkın ateşi
Ondan başkasını görmez gözlerim
Allah’a ve ayetlerine yemin ederim ki
Şeyh Galip
Şiir sanatını ayakta tutan temel konulardan biri ve en önemlisi Aşktır. Eskilerin ‘Ah mine’l aşk’ dedikleri şey nedir? Sözlükte aşk; şiddetli ve aşırı sevgi anlamına gelir. Bir kimsenin kendini tamamen sevdiğine vermesi, gözünün başkasını hiç görmeyecek kadar sevdiğine bağlanması anlamına gelir. Bir başka tanıma göre aşk aşırı sevgidir. Aşkın çoğulu uşşaktır.
İslami kaynaklarda aşk, ilahî ve beşerî olmak üzere iki manada kullanılmıştır. İlahi aşk; gerçek aşk, beşerî aşk ise geçici aşk olarak tarif edilmiştir. İlahi aşk, tasavvufta ve kısmen de İslâm felsefesinde işlenmiştir. Beşeri aşk, karşı cinslerin birbirlerine duydukları sevgi ve muhabbetin adı olarak yüceltilmiştir. Aslında aşk tektir. İster maddi (beşerî) olsun, isterse manevi (İlahi) olsun her iki halde de aşk kavram olarak edebiyatın, özellikle şiirin temel konularından biri olmuştur.
Tasavvufta Aşk Kavramı
Tasavvufta aşkı ilk defa elem ve ızdırap olarak anlayan mutasavvıf Hallac-ı Mansur’dur. Hallac, ‘Kitab-ı Tavâsin’de ilahi aşkı ‘pervane ve mum’ örneği ile anlatmıştır. Pervanenin mum ışığını görmesi ilme’l yakin hali, pervanenin muma yaklaşıp onunun hararetini (ateşini) hissetmesi Ayne’l yakin hali, ateşin içinde yanıp kül olması ise Hakk’al yakin halidir. Aşkın bu üç halinin üçüncüsünde yanıp, yakılıp yok olmak vardır.
Aşkın bir diğer adı, varlıkta yok olmaktır. Bu bir paradokstur. Bir yüzü sevgi ve muhabbet olan aşkın, öbür yüzünün acı ve elem olması, aşk adına bir başka paradokstur.
Eşref oğlu Rumi’nin,
Gökten belâ yağmuru yağsa
Başın ona tutmaktır adı aşk
Dediği aşk, başa belâdır. Aşktan maksat, aşıkla maşukun zatlarının birleşmesidir.
Mistik doğu edebiyatında en önemli mutasavvıf şairler arasında Senai, Attar, Mevlâna ve Molla Cami’yi sayabiliriz.
Felsefi Açıdan Aşk
Felsefi açıdan bakıldığında aşkın hem kozmolojik hem de etik (ahlaki) bir özelliğe sahip olduğu görülür. Aşkın ve sevginin kozmolojik bir unsur olarak antik çağda Empedokles’in yazılarında yer almaktadır. Bu düşünüre göre, âlem; aşk ve nefretin birleşip ayrıştığı dönüşümlü bir oluş ve bozulma sürecinden sonra meydana gelmiştir. Bu süreç, dört unsurun (su, ateş, toprak ve hava) birleşip ayrılmasından başlayarak insanların savaşıp barışmalarına varıncaya kadar organik ve inorganik varlıkları kuşatan bir etki alanına sahiptir.
İslâm düşünürlerine aşk konusunda ilham veren asıl metinler Eflâtun ve Aristo’ya aittir. Aşkın bir sapma, bir tür ruh hastalığı (delilik) olarak görülmesi ve bu deliliği cismani ve ruhani (ilahi) olarak iki ayrı karakterde olduğu düşüncesi, Müslüman düşünürlerden Ebu Bekir er-Razi’nin dikkatini çekmiştir. Onun ‘Et-tıb-ur-ruhani’ adlı eserinde aşkı, maddi hazlara düşkünlüğün bir yansıması olarak değerlendirir. Ona göre âşık olanlar şehvetlerinin esiridir. İslam düşünce adamlarından İbnü’l-Cevzi de bu görüştedir. Cevzi’ye göre aşk, sakınılması gereken bir tür ruh hastalığıdır.
İhvan-ı Safa’ya göre aşk; bir fazilettir. Allah’ın insanlara bir lütfudur. Canlılardaki çiftleşme arzu ve isteği aşk sayesinde neslin devamını sağlar.
İbn-i Sina, ‘Risale fi mahiyetil ışk’ adlı eserinde aşk kavramını ‘Kemal’ kavramı ile ilişkilendirir. Kemal; olgunluk, kusursuz, tam ve noksansız olmak demektir. Bir başka tanıma göre yetkinlik ve mükemmellik demektir. Kemal’in karşıtı ‘Noksanlık ’tır. Kemal, mutlak hayr olan zorunlu varlık Allah’tır. Kemal-Noksanlık veya varlık yokluk zıtlaşması, bütün varlık tabakalarında doğal bir eğilime evrilir. İşte bu doğal eğilimin adı aşktır.
Bir ahlâkçı düşünür olan İbn Miskeveyh‘e göre aşk; ‘aşırı sevgidir. Eğer aşk, aşırı hazza düşkünlük olarak ele alınırsa bu kötüdür. Şayet iyilik tutkusu şeklinde ele alınırsa bu aşk iyidir’. Der. Aynı ahlâk felsefesine bağlı olan Fahrettin-i Tüsi, şehvet düşkünlüğü şeklinde tanımlanan bir aşkın tahripkâr olduğunu ifade eder.
İslâm Sanat ve Edebiyatında Aşk
İslam sanat ve edebiyatında aşk konusu bir estetik olarak değerlendirilmektedir. Bizim edebiyatımızda aşk, çok geniş olarak işlenmiş ve büyük rağbet görmüştür.
Aşk konusu; mahiyeti itibariyle maddi (beşerî, mecazi), felsefi ve tasavvufi (ilahî- hakiki) aşk olarak değişik özellikte ele alınmış, bunların birlikte veya farklı şekilleri edebi eserlerde ortaya konmuştur. Türk edebiyatının Arap ve Fars edebiyatlarıyla derin ve köklü ilgisi sebebiyle ortaya çıkan şekil ve türler, başta Arap şiiri olmak üzere her üç edebiyatın ortak izlerini taşır.
Eski Arap şiirinde Kaside ve kasidenin nesip, tegazül ve teşbih adı verilen belli başlı bölümlerinde maddi aşk konusu işlenmiştir. Fars şiirinde ise kasidenin bu bölümleri geliştirilerek Gazel adıyla ayrı bir şekil ortaya çıkmıştır. Aşk konusu gazellerin en önemli konusu haline gelmiştir. Türk şiirinde aşk konusu (teması), gerek kaside ve gerekse gazel tarzında olsun divan, tasavvuf, tekke ve halk şiirinde kıta, rubai, tuyuğ ve mesnevi tarzlarında çeşitli türlerin ortaya çıkmasına yol açmış, bu türlerin içinde işlenmiştir.
Aşk ve muhabbetin işlendiği dini ve dindışı eserlerde gerçek aşk, mutlak aşk veya İlahi aşk adlarıyla Allah aşkı kastedilmiştir. Aşığın, bütün evrelerden geçerek ulaşacağı aşk Allah’a olan aşktır. Tasavvufi eserlerdeki aşk anlayışı da budur. Bu aşka ulaşılması için Hz. Peygamberin de bu anlamda sevilmesi gerekir. Buna da Aşk-ı Muhammedî denir. Peygamberimize olan aşk ve sevgi, divan edebiyatında ‘Naat’ olarak işlenmiştir.
Türk Edebiyatında Aşk
Türk edebiyatında aşk konusu bağımsız olarak ele alındığı gibi telmih, teşbih, mecaz ve istiareler yoluyla da kullanılmış, maznun ve remiz olarak da kullanılmıştır.
Aşk, klasik (geleneksel) edebiyatımız döneminde İlahi (tasavvufi) ve maddi (beşerî) özellikleriyle ele alınmış, yenileşme dönemi Türk edebiyatında ise felsefi bir yaklaşımla ele alınıp işlenmiştir.
Özellikle Mevlâna'dan başlayarak Yunus Emre, Eşrefoğlu Rumi, Niyazi-i Mısri, Nesimi ve daha birçok mutasavvıf şairin eserlerinde ele alınan aşk konusu, divan edebiyatının Şeyhi, Necati, Zati, Hayali, Fuzuli, Naili, Nabi ve Şeyh Galip gibi şairlerin şiirlerinde ilahi, Bâki, Şeyhülislam Yahya, Nefi ve Nedim gibi şairlerde ise aşk, daha çok maddi yönü ile ele alınmıştır.
Divan edebiyatında Allah'a varmanın iki yolu vardır. Aşk ve Akıl. Aşık aşkı, zahit aklı temsil eder. Zor olanı aşk yoludur. Fuzuli'nin;
Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kıyl ü kal imiş ancak
Beytinde aşkın esas, ilimin ise dedikodu seviyesinde olduğu vurgulanmıştır.
Âşık, makamların en yükseği olan aşk ve muhabbet makamına ulaşmayı hedefler. Bu yüzden aşk, şevk ve keşif yolunu tutar. Bu yol çileli bir yoldur. Çünkü aşk, ateştir, yakıcıdır. Gönül; gam keder ve yârin sitemi ile harap olmadıkça aşk hazinesine ulaşamaz. Fuzuli,
Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabip
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır
Derken âşık olarak aşk derdinden kurtulmak istemez. Yine Fuzuli'nin Leylâ vü Mecnun’unda Mecnun’un Kâbe'deki münacatında,
Ya rab belâ-yı aşk ile kıl aşina beni
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüda beni
Demektedir. Allah âşıkları bir an bile aşktan başka şeyde teselli bulamazlar. Âşıklara göre aşk farzdır. Bu yola giren benliğini, bir vehimden ibaret olan varlığını aşk denizine atmalıdır. Aşk öyle yüce bir değerdir ki bu uğurda niceleri taç ü tahtını yağmaya verip seve seve ölüme koşmuştur.
Divan şiirinde mecazi aşkın sembolleri olan güzel, mey, meclis, saki, meyhane ve pir-i mugan sadece birer araçtır. Ancak âşık (sâlik) bu yolla fenafillaha (Allah’ta yok olma) erişince bir süre de olsa masivaya (Allah'tan başka her şey) bağlandığı için nadim olur ve tövbe eder. Aşktan maksat, vuslata erişip canını canana kurban etmektir.
Divan edebiyatında aşk konusunu işleyen en önemli eser, şüphesiz Fuzuli'nin Leyla vü Mecnun’udur. Bizim edebiyatımızda Leyla ve Mecnun hikâyesi, en çok rağbet gören bir aşk hikâyesidir.
Şeyh Galip’in ‘Hüsnü ü Aşk'ı da çok okunan ve kabul gören bir aşk mesnevisidir. Bütünüyle tasavvufi aşkı anlatan bu eserde; Hüsne (güzellik) vurulan Aşk, başından geçen serüvenlerin sonunda kendinden ayrı sandığı Hüsnü yine kendinde bulur. Hüsün de Aşk’tan başka bir şey değildir.
Yenileşme dönemi Türk edebiyatında aşk konusu ana tema olarak ele alınırken önceki dönemlerden farklı bir mahiyet arz eder. Batı edebiyatı etkisinde kalarak birçok yeni hususiyetler kazanan, özellikle Fransız romantiklerine öykünerek yazılan eserlerde aşk, kısmen eski edebiyatımızdaki mesnevi ve halk hikâyelerinin yerine roman, hikâye ve aşk şiirlerinde işlenir.
Özellikle tiyatroda vazgeçilmez bir unsur olarak ilahî aşkın dışında maddi aşk olarak ele alınır. Namık Kemâlin deyimiyle ‘Kalbin Hissiyat-ı Ulviye’si olan aşk’, bu devrin bütün eserlerinde kadına duyulan beşerî bir ilgi şeklinde ortaya çıkar. Bu neden gerçekçi (Realist) bir yapıda ortaya çıkan aşk konusu, yaşanmış bir hayatın hâtırası olarak etrafında şekillenen ve eskiye göre çok yeni ve zengin unsurlarla bezenir. Ulaşılamayan ve daha çok hayalde yaşatılan bir sevgili ile ona kavuşma motifi, yerini acı tatlı yönleri ile birlikte yaşanılan bir hayata, bu hayatın getirdiklerine, hayatın ölüm ve ayrılık gibi sebeplerle sona ermesi üzerine çekilen çeşitli ızdırap ve hasret duygularına bırakır. Bu devrin ilk eserlerindeki aşk, realizm etkisi altında âşıklar arasındaki hüsranın, acının sebebi olarak işlenir. Günümüze kadar gelen devrede aşk; şiir, roman, hikâye ve tiyatroda yeni sosyal şartlara göre farklı şekillerde ifadesini bulur.