top of page

Şair Asâf Halet Çelebi ve Şiirleri

  • Yazarın fotoğrafı: Mehmet Atilla Maraş
    Mehmet Atilla Maraş
  • 25 Ağu 2025
  • 8 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 28 Ağu 2025


  Asâf Halet Çelebi, 1907 de İstanbul'da doğdu. 1958 de İstanbul'da vefat etti. Bu dünyada 51 yıl yaşadı. O dönemin şairlerinden Cahit Sıtkı Tarancı 46, Orhan Veli Kanık 36 yıl yaşadı.


Galatasaray Lisesinde okudu. Adliye Meslek Mektebi’nden mezun oldu. Üsküdar Adliye Ceza Mahkemesi zabit katipliği yaptı. Osmanlı Bankası, Devlet Deniz Yolları İşletmesi'nde çalıştı.


 Kendisi İstanbul’un yerli ailelerinden olup Beylerbeyi’nde (Boğaziçi) yaşamış, orada vefat etmiştir. Beylerbeyi, Küplüce Mezarlığı’nda yatmaktadır. (Bu mezarlıkta şair Cahit Zarifoğlu da yatmaktadır.)


Çelebi, gençlik yıllarında Divan Edebiyatı'ndan etkilendi. Rubailer ve gazeller yazdı.


1937’den sonra serbest ölçüyü kullandı. Serbest, sade ve kısa şiirleriyle tanındı. Şiirlerinde toplumsal olaylardan çok, Anadolu-İran-Hindistan çizgisi üzerinde uzanın bir hayatın görüntülerini dile getirdi.


Asaf Halet; şiir matinelerinde, okuduğu şiirleri ile büyük bir hayran kitlesine ve üne kavuştu. Doğu ve Uzakdoğu uygarlıklarına ilgi duydu. Bu uygarlıklar Hint, Çin ve İran uygarlıklarıdır. Divan şiirine karşı ilgisi ile, Farsçayı da çok iyi bildiği söylenir. Muhtemelen, Hint dillerinden Sanskritçeye de aşinaydı.


Asaf Halet, Doğu kültürlerinden almış olduğu ögelerle şiirini kurdu. Ayrıca Uzakdoğu mistisizmiyle birlikte kadim Mezopotamya medeniyetini de inceledi. Kadim medeniyetlerin düşünce dünyasından aldığı ilhamla şiirlerini yazdı.


Onun şiirleri; soyut, anlam dünyası kapalı ve gizemli bir şiirdir. İlk bakışta açık ve anlaşılır gibi görünse de şiirlerinin arka planında mana ve gizem dolu dizeler vardır. Asaf Haletin şiirlerinde, enfüsî (içe doğru) olana bir yolculuk vardır.


Çelebi, kendi şiirleri için şunları söylüyor:


"Bu şiirler, bir fikir, bir muhayyile ile hissiyat şiiri değil, olsa olsa instuition(yapı) şiiri olabilirler. O halde bu şiirler, taklit edilmek şöyle dursun üzerinde fazla eğilmekle kayboluvermeleri bile muhtemeldir." (İstanbul Dergisi, Aralık, 1953)


"Sanatkârlar, bir eseri meydana getirmek, inşa etmek için; bestekâr notayı, ressam boyayı, mimar taşı kullanırsa, şair de kelimeleri kullanır. Onun tek malzemesi kelimelerdir. Yahut kullandığı semboller olan harflerdir." (a.g.d)


"Şiir, kelimeleri tertip etme sanatıdır. Bu tertip rastgele değil, bir mantık dahilinde yapılır. Çünkü şiir, kelimelerin bir araya gelmesinden hâsıl olan büyük bir kelimeden başka bir şey değildir."(a.g.d.)


He ve lamelif adlı şiir kitaplarını daha sonra, ‘Om Mâni Padme Hum’ adı altında son yeni şiirlerini de ekleyerek 1953’te kitaplaştırdı.


'Om Mâni Padme Hum', Bir çeşit dua olup, Tibet'teki mabetlerde koro halinde okunur.  Om 'Mâni Padme Hum,  Bir 'Mantra'dır'. Mantra, Sanskrit dilinde dua anlamındadır. Bu dua, Sanskritçede "Lotus mücevherine selam" anlamına gelir. Ancak Veda ve Upanişat'larda yapılan çevirilerde ise, "İnsanın gerçek özüne selam" anlamını taşır. Veda ve Upanişatlar, Hinduizm'in kutsal kitaplarıdır.


Lotus, bildiğimiz Nilüfer çiçeğidir. Kökü suyun içinde, yaprakları suyun yüzünde olan bir çiçektir.

Nirvana şiiri:


NİRVANA


karanlığı geçelim

karanlığı geçelim

ne uyku ne ölüm

hem uyku hem ölüm

düş içime uyu

ve sonsuz büyü

unut renkleri

      ve şekilleri

hepi ve hiçi

     beni

            ve seni

        ve geceyi yuttu

     nirvana


Nirvana; Budizm'de, her türlü isteklerden, duygulanmalardan ve tutkulardan arınıp en yüksek ruh haline erişme dururumudur. Bir nevi kurtuluş anlamını taşır. Arzu ve isteklerin bitmesi ve bir iç huzuruna varılması diye de tanımlanır.


Uzak Doğu ve özellikle Hint ve Nepal’in, 1968'ler de Batı gençliği için önemli bir gizemi vardı. Buda'ya kavuşmak ve Budist olmak için "Nirvana" kavramı ve söylemi onları cezbediyordu. Bu gizem ve cazibe, Batıdaki Hippi'leri bir mıknatıs gibi kendisine çekiyordu.


Uzakdoğu; batıda, kalabalıklardan, gürültüden yorulmuş gençler için bir kurtuluş vaat ediyordu. Orada sessizlik vardı, huzur vardı, huşu vardı. Orada uzun süre yalnız kalmak, sessizlik içinde olmak, bir ibadet sayılmaktaydı.


Uzun süre susmak ve sessiz kalmak , bir nevi düşünmektir. Ünlü düşünür Descartes'in "düşünüyorum, o halde varım." deyişini, "Susuyorum, çünkü varım." diye de okuyabiliriz. Buna karşı mesela şair Orhan Veli,


"Düşünme ! / Arzu et sade, / Bak böceklerde öyle yapıyor." diyerek insanları böcek seviyesine indirgiyordu.


Asaf Halet Çelebi’nin Om Mâni Padme Hum adlı şiir kitabında öne çıkan şiirler şunlardır: Mağara, Cüneyt, Nur-ı siyah, İbrahim, He, Sidharta, Nirvana ve Mansur. Kendisi, bu şiirlerini çeşitli 'Şiir Günleri'nde okumuş ve seslendirmiştir.


Profesör Dr. Mehmet Kaplan'ın, ‘Cumhuriyet Devri Türk Şiiri '’adlı 1973 yılında yayınlanan “Şiir Tahlilleri” adlı kitabında Asaf Halet Çelebi’nin Mağara’ adlı şiirine yer vermiş ve tahlilini yapmıştır.

Cüneyd şiiri:



Cüneyd  

bakanlar bana

gövdemi görürler

ben başka yerdeyim


gömenler beni

gövdemi gömerler

ben başka yerdeyim


aç cübbeni cüneyd

ne görüyorsun

görünmeyeni


cüneyd nerede

cüneyde ne oldu


sana bana olan

ona da oldu


kendi cübbesi altında

cüneyd yok oldu


Şair burada, fiziğe değil fizikötesi âlemlere ait olan ruha dikkati çeker. Metafizik alana doğru dikkatlerimizi toplar. Maddi olanın ardında başka bir hakikat vardır. Ruhun veya bu cevherin, zamandan ve mekandan öte ayrı bir yeri olduğuna vurgu yapar. Bedenin değil ruhun önemli olduğunu bizlere hatırlatır. Zira onun şiiri ve şiirde kullandığı dil, şekil ve ahenkten çok hayal ve masal dünyasının unsurlarından oluşur.


Asaf Halet Çelebi'nin şiirlerini doğru anlamak için, ortalama bir tasavvuf kültürüne sahip olmak ve metafizik bir âleme doğru bir yolculuğa çıktığımızı bilmek gerekir.


İnsan, topraktan geldiği için tekrar toprağa dönecek, toprağa gömülecek. Ama ‘ben’ dediğimiz cevher yani ruh, bir başka yerde olacaktır. Orası ruhlar âlemidir. Asaf Halet, işte bu bakış tarzıyla, birçok Cumhuriyet Dönemi Şairlerinden ayrılır. Bizleri; ruh dünyasına, bu dünyayı bize açıklayan, tanıtan ilahiyat âlemine, İslam inancına ve yaratıcıya çağırır. Allah’ın varlığını ve birliğini, bize hatırlatır, ikaz ve idrak ettirir.


Dış âlemi ve sanal gerçekliği reddederek, realizmle irtibatını keser. Şekiller, renkler ve hacimlerle uğraşmaz. İslam Tasavvufu ve Budizm’le ilgilendiğinden, hep içe doğru, insanın kendi içine doğru yolculuklarının, iç gözlem'in peşine takılır. (introspection)


İç âlem; ancak sembol (simge) ve rumuzlarla tasvir edilebilir, anlatılabilir. Bu anlatımlarda, şairin hayal dünyası ve rüyaları da oldukça etkili olur.


Şiirlerinde; Binbir Gece Masalları'dan, Kelile ve Dimne (Beydeba) hikâyelerinden alındığı düşünülen benzetmeleri ve unsurları da görmekteyiz.


Çelebi’nin şiirleri; görünüşte basit, sade ve yalın, açık, net ve kısadır. Az kelimeyle çok anlam ifade etmek istemektedir. Gerçi has şiirlerde de aranan özellikler bunlardır.


Onun Sidharta adlı şiirinde esrarlı bir hava vardır. Şiirin aralarında üçer defa tekrarlanan Om Mâni Padme Hum’, aslında bir Budist duasıdır. Budist tapınaklarında koro halinde tekrarlanan bir duadır. O şiir şöyledir:



SİDHARTA

Niyagrodha

koskoca bir ağaç görüyorum

ufacık bir tohumda

o, ne ağaç, ne tohum


om mani padme hum (üç defa)


Sidharta, Budha

ben bir meyvayım

ağacım âlem

ne ağaç, ne meyva

ben bir denizde eriyorum


om mani padme hum (üç defa)


 Asaf Halet Çelebi’nin İbrahim adlı şiiri:


Burada hitap edilen kişi, Hz. İbrahim peygamberdir. O, put kırıcı bir figürdür. Rivayete göre Hz. İbrahim; puthanedeki bütün putları kırar. Elindeki baltayı da götürüp en büyük putun boynuna asar. Kırmadığı tek put o kalmıştır. Bu cürmü İbrahim’in işlediğini bilenler onu yakalar. O der ki: “Ben kırmadım putlarınızı. Bir bakın, o büyük put kırmıştır herhalde". Çünkü balta onun boynunda asılıdır. Onlar İbrahim’e inanmayınca onu alır götürürler.


Kral Nemrut, İbrahim’i, alevli ateşte yakma cezası ile cezalandırır. Yakma özelliği olan ateş, İbrahim’i bir mucize eseri olarak yakmaz.


Bu durum, Kur’an-ı Kerim’de Enbiya suresi/ 69 da şöyle anlatılır:


Ya naru, kuni berden ve selamen ala İbrahim  

Anlamı:

Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve Selamet ol.


İbrahim, Nemrut’un ülkesinden (Ur-u Keldani) ayrılarak Harran’a geçer. Orada amcasının kızı Sare’ ile; bugün Şanlıurfa - Akçakale Suriye sınırında, Aynel Arus (gelinin gözü) denilen, yerde evlenirler. Orası halen suyu bol bir mesire yeridir.


İbrahim; amcası Harran'ın oğlu Lut ile, hanım’ı Sare’yi da alarak, feyiz ve bereket kaynağı olan Filistin topraklarına ulaşırlar.


İbrahim

içimdeki putları devir

elindeki baltayla

kırılan putların yerine

 yenilerini koyan kim


Asaf Halet Çelebi, bu şiirinde kendi nefsi ile yaptığı iç muhasebeyi anlatmaktadır. Put kırıcı olarak bilinen İbrahim, nefsinin bütün putlarını kırar. Ancak kırılan putların yerine yenileri dikilir. Yeni dikilen putları kim dikti diye merak edip sorar. Bu kırılan putlar; aslında mecaz olarak mal, mülk, şan, şöhret, para, kadın, vs.dir.


Derler ki insan; kırdığı putların efendisi, kıramadığı putların kölesidir. İnsan; çoğu zaman, yeni işlerin, oluşların, heva ve heveslerin peşine düşer. Zaman geçer, nefis, bir türlü ıslah olmaz.


Osmanlı Padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamış olan şair Figanî, Kanuni’nin sadrazamı Pargalı İbrahim’in, Avrupa’dan birtakım heykeller getirip kendi sarayının bahçesine dikmesi üzerine, ünlü olan şu Farsça beyti söyler. Söylediği Beyt’in ceremesini, boğularak öldürülmekle öder.

Şöyle der:


Dü İbrahim amed be deyri cihan

Yeki büt-şiken şod yeki büt-nişan


İki İbrahim geldi bu cihana / Biri put kırdı, biri put dikti



Güneş buzdan evimi yıktı

koca buzlar düştü

putların boynu kırıldı

İbrahim

güneşi evime sokan kim


Güneş kelimesi; Fars dilinde Şems, Babil dilinde Şamaş,  bir terim olarak hakikati temsil eder.


Fani olan her şey yok olmaya mahkûmdur. İnsanın buzdan heykelleri, buzdan evinin içindedir. İnsanın arzu ve istekleri, heva ve hevesleri, yani putlar, buzdan bir evin içindedir. (Hayal dünyasındaki ev)Hakikat güneşinin karşısında bu buzdan ev ve içindeki buzdan heykeller, güneş’in karşısında erimeye mahkûmdurlar.


Şair; bu güneşi, bu nuru, bu aydınlığı, bana gönderen kim, kalbimi temizleyip huzura erdiren kimdir diye sorar. Bunun,’ Allah’ olduğunu hisseder ve hayretlere düşer. O gün, o gücün lütfuna mazhar olur.


Asma bahçelerinde dolaşan güzelleri

Buhtunnasır put yaptı

ben ki zamansız bahçeleri kucakladım

güzeller bende kaldı

İbrahim

gönlümü put sanıp da kıran kim


Burada Babil Kralı Buhtunnasır’dan söz edilmektedir. M.Ö 6. asırda yaşamış olan bu kral, dünya zevklerine düşkün birisidir. Adı Arap dilinde Buhtunnasır olan kralın, İbrani dilindeki adı Nabukadnazar’dır. Babil Kralı II. Nebukadnazar veya Buhtunnasır, Süleyman Tapınağı'nı yıkarak Yahudilere soykırım uygulamıştır. Kudüs’te onları cezalandırmış, Kudüs’ü de yakıp yıkmıştır.


Babil Şehri; Mezopotamya’dadır. Mezopotamya, iki nehir arasındaki yer anlamına gelir. Bu iki nehir Dicle ve Fırat’tır. Dicle ve Fırat arasındaki verimli topraklarda olan Babil kenti, bugünkü Irak’ta El Hilla Kasabası üzerinde yer almaktadır. O sarayların harabeleri, Irak’ın başkenti Bağdat yakınlarındadır.


Bugün için antik bir şehir olan Babil’in Asma Bahçeleri, dünyanın yedi harikası arasında sayılmaktadır. Diğerleri; Babil Kulesi, Antik Efes’teki Artemis heykeli, Ürdün’deki Antik Petra Kenti, Çin Seddi, Mısır’daki Gizza piramidi ve Roma’daki Kolezyum.


Günümüzde Mezopotamya; Irak, Kuzeydoğu Suriye, Güneydoğu Anadolu topraklarından oluşmaktadır. Bu bölge, İsrail’in iştahını çeken bir bölgedir.


Arz- ı mev'ud; Fırat'tan Nil Nehri'ne kadar uzanan ve İbrahim soyundan gelenlere verilmesi vaat edilmiş topraklardır. Bunun içine Urfa ve Harran da girmektedir. Siyonist Yahudilerin amacı, bu topraklara kavuşmaktır. Bunun için bu gün Filistin'de ve Gazze'de katliam yapıyor, soykırım uyguluyorlar.


Kaynaklardan öğrendiğimize göre, İsrail Devletinin bayrağında; ortada iç içe geçmiş iki eşkenar üçgenden oluşan (Bu üçgenlerden biri dişiliği, diğeri erkekliği sembolize eder.) Hz. Davud'un Yıldızı vardır. Beyaz bayrağın her iki yanında, altta ve üstte olmak üzere birer mavi çizgi vardır. Bu çizgiler, Fırat ve Nil’i sembolize eder. Bayrağın ortasındaki altı köşeli 'Davut Yıldızı' ise Mezopotamya’yı temsil etmektedir.


Nebukadnezar veya Buhtunnasır, dünya zevklerine ve hazza düşkün olan bir Babil kralıdır. (O dönemlerde Babil krallarına Nemrut, denmekteydi.)


Babil’in asma bahçelerinde güzeller dolaşmaktadır, Büyük bir zenginlik ve şatafat içerisinde olan Nemrut, güzel kadınlara düşkün bir kraldır. Buhtunnasır, fani olanları putlaştırdı. Ama günü ve zamanı gelince kendisi öldü, asma bahçeleri tarumar, saraylar yerle bir oldu. Babil’in meşhur kulesi yıkıldı, putlar devrildi. Bunun için şair diyor ki:


 Ol saltanatın şimdi yeller eser yerinde


Asaf Halet Çelebi’nin “Zamansız bahçeleri kucakladım” dediği, ahiretteki cennet bahçeleridir. Ölümsüz ve gerçek olan bahçeler bunlar. Firdevs bahçeleri, Adın bahçeleri, Meva bahçeleri... Zamanla kayıtlı olan bahçeler yerine, zamanın dışındaki bahçeleri kucakladım, güzellikler bende kaldı diyor.


 Şair, ölüm ötesine inanarak ölmeden önce ahreti, dirilişi ve kendi sonunu fark ediyor.


İnsan, zaafları ile bilinen bir varlıktır. Böyle bir sırra mazhar olmak da inanan insanlara nasip olmaktadır. Kalbi put sanıp da kıranların, dünyayı ve ahireti anlamayan, öldükten sonra ruhların dirilişine inanmayan, dirildikten sonra hesaba çekileceğine inanmayanlar, Allah’ın evi olan kalpleri de kırarlar.


Yunus Emre diyor ki:


Gönül çalabın tahtı

Çalap gönüle baktı

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıktı ise


Hiçbir yaratılmışı incitmemek, hiç bir gönlü kırmamak, putlardan arındırılmış olan Allah'ın evini temiz tutmak gerekir.


Asaf Halet Çelebi'den Şiirler


HE

vurma kazmayı

ferhaaat


he'nin iki gözü iki çeşme

    aaahhh


dağın içinde ne var ki

güm güm öter


ya senin içinde ne var

ferhat


ejderha bakışlı he'nin

iki gözü iki çeşme

ve ayaklar altında yamyassı


kasrında şirin de böyle ağlıyor

ferhaaat



MANSUR

renkler güneşten çıktılar

renkler güneşe girdiler

renkler güneşsiz öldüler

ne renk gerek bana

ne renksizlik


güneşler bir yerden çıktılar

güneşler bir yere girdiler

güneşler onsuz öldüler

ne aydınlık gerek bana

ne karanlık


şekiller bir yerden geldiler

şekiller bir yere gittiler

şekiller görünmez oldular

büyük köse vur

bütün sesler bir seste boğuldu

mansur mansuuur



MAĞARA

içimdeki mağarada

kurumuş ölüler yatar

zehirle gülen zümrüt

e yakut yatak içinde

bir zaman

beni uğurlamaya gelen

haramîler


içimdeki mağarada

bir yığın kitap var

bakınca yakından

tasvirlerin gözleri oynar

ve konuşur

hepsinin yüzleri benim yüzüm gibi

ve gözleri benim gözüm gibi



NURUSİYAH

bir vardım

bir yoktum

ben doğdum

selim-i salisin köşkünde


sebepsiz hüzün hocamdı

loş odalar mektebinde

harem ağaları lalaydı

kara sevdâma

uyudum

büyüdüm

ve nûrusiyâha ağladım


nûrusiyâha ağladığım zaman

annem süzudilâra idi

ve babam bir tambur

annem süstü

babam küstü

ama ben niçin hâlâ nûrusiyâha ağlarım

nûrusiyâaah

nûrusiyâaahhh


Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Eylül 2024 ,1104. sayısında yayınlanmıştır.

bottom of page