top of page

Üstat Sezai Karakoç’la Hatıralarım

  • Yazarın fotoğrafı: Mehmet Atilla Maraş
    Mehmet Atilla Maraş
  • 26 Ağu 2025
  • 8 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 28 Ağu 2025

                       

İki tür hatıram var üstat Karakoç’la. Biri; onu görmeden tanıdığım, şiirlerini, yazılarını, kitaplarını zevkle okuduğum bir Sezai Karakoç var. Yazı ve şiirlerinden esinlenerek Hayalimde çizdiğim, bir Karakoç portresi. Diğeri de yüz yüze görüştüğümde tanıdığım, fiziki bir Karakoç portresi. Birinci çizdiğim ve hayalimde canlandırdığım devasa bir portre, diğeri gerçek bir portre. Ama ikisi biri birine zıt.


Sezai Karakoç’u, 1966 ‘da Urfa Lisesi son sınıfındayken İstanbul’da günlük yayınlanan ‘Babıali’de Sabah Gazetesi’nde Sütun başlığı altında yazdığı yazılarından tanıyorum, biliyorum. (O tarihte Sezai Bey 33 yaşında.) Gazeteyi her gün alıyorum ve ilk okuduğum köşe yazısı ‘Sütun’. (Sütundaki yazılar, daha sonra iki cilt halinde kitaplaştı.) Ben de yazı yazmaya yeni başlamışım. O tarihte Urfa’da günlük yayınlanan ‘Şafak Gazetesi’nde şiir ve yazılarım yayınlanıyor. Şiirlerimi, serbest vezinle yazıyorum.

Sezai Karakoç’un, II. Yeni Şiir Akım’ına bağlı bir şairi olduğunu da biliyorum ama o zamana kadar hiçbir şiirini okumuş değilim. Buna, o çok ünlü şiiri Mona Roza dahil.


1967’de Erzurum Atatürk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nde yüksek tahsilime başladım. Bir taşra şehrinden bir başka taşra şehrine gelmiş on sekiz yaşında bir delikanlıyım. Benim doğup büyüdüğüm şehir Urfa ile yüksek tahsil yapmak için geldiğim Erzurum, kültür bakımından ne kadar da biri birine benziyor. Ancak iklimleri farklı ve biri birine zıt. Biri Türkiye’nin en soğuk şehri, diğeri de Türkiye’nin en sıcak şehri. İki şehirde de ‘Divan Şiiri Geleneği’ var. Erzurum’daki divan şiir geleneği şair Nefi’den, Urfa’daki divan şiir geleneği de şair Nabi’den kaynaklanıyor.


Erzurum’da bir gurup öğrenci arkadaşlarımızla üniversite bünyesinde bir ’Kitap Kulübü’ kurmuştuk. Fen-Edebiyat Fakültesi binasının bodrum katındaki bir odayı fakülte bize tahsis etmişti. Sezai Karakoç’un SESLER adlı şiir kitabı yeni yayınlanmıştı ve biz bu kitabı İstanbul’dan kitap kulübüne getirmiştik. Hemen satın aldım. Birkaç defa üst üste baştan sona kadar okudum. Adeta çarpıldım. Nedeni, karşımda tam da benim aradığım bir şair vardı.


Sezai beyden önce şair olarak; Ümit Yaşar Oğuzcan’ı, Orhan Veli’yi, Attila İlhan’ı ve özellikle Cahit Sıtkı Tarancı’nın bütün kitaplarını okumuştum. Onları şair olarak bütün yönleri ile biliyordum. Ama Sezai Karakoç, bunlarının hepsinden çok daha farklıydı. Özellikle Sezai Bey, şiirlerini serbest vezinle yazıyordu. Müslüman oluşundan dolayı, şiirlerine ve yazılarına inancı kültür olarak yansıyordu. Diyarbakırlı oluşu, (Ergani) özellikle Dicle ve Fırat’tan dolayı Mezopotamya havzası kültürü, şiirlerinde açık bir şekilde görünüyordu. Bu olgular, beni Sezai Karakoç şiirine daha çok yaklaştırmıştır. Çünkü biz, aynı yörenin ve aynı ortak kültürün insanlarıydık. Şiirinin kapalı, soyut, imge ve simgelerle yüklü oluşu, onu yeni bir şiir akımının öncüsü konumuna yükseltiyordu. Bu saydığım birçok özelliklerinden ötürü de ikinci yeni şiir akımının içinde görünmesine rağmen öz olarak onlardan ayrılıyordu. Bu akımın tanımış bütün şairleri özellikle Cemal Süreya (Seber) Marksist diyalektiğe yakın dururken Sezai Karakoç, İslami Dünya Görüş’üne bağlılığı açısından onlardan ayrılıyordu. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (Mülkiye) okurken, Cemal Süreya ile yakın arkadaş olmalarına rağmen, özde farklı dünyaların iki şairi idiler.


Urfa Lisesi’nden yakın arkadaşım İbrahim Halil Çelik, o tarihlerde (Daha sonra Urfa Milletvekili ve Urfa Belediye Başkanlığı yapmıştır.) İstanbul’da Edebiyat Fakültesi, Arap-Fars Dillerinde öğrenci. Sezai Beyle tanışıyor, çok yakından görüşüyorlar. Sezai Beyin Sesler adlı şiir kitabından önce yayınlanmış ve fakat fazla ses getirmemiş iki şiir kitabı daha var. Biri, Körfez (1959), diğeri, Şah Damar (1961). Halil Çelik’e dedim ki; Sezai beyin bu iki şiir kitabını benim için temin et ve Şubat tatilinde Urfa’ya geldiğinde bana getir. Öyle de yaptı. Sezai Bey’in Sesler’den önce çıkan bu iki şiir kitabına kavuşunca çok sevindim ve defalarca notlar alarak okudum. Her iki kitap hakkında birer tanıtma yazısı kaleme aldım. İstanbul’da iki sayı ancak çıkabilen MESULİYET dergisine gönderdim. Orada yayınlandı. (1969)


İbrahim Halil, yazıların çıktığı dergileri Sezai Bey’e götürmüş, göstermiş. ‘Nasıl abi yazıları beğendin mi’? deyince Sezai Beyin cevabı, ‘Arkadaşın beni hiç anlamamış Halil’ demiş. Tabi burada üstat haklı. 18 yaşında bir genç şairin Sezai Karakoç gibi bir ustayı, aramızdaki, o günkü kültür birikimi ve bilgi farkıyla anlaması elbette imkansızdı. Ben, genç ve toy bir şair, o ise tanınmış ve şöhret olmuş bir usta…Onu anlamak ve çözmek o yaşlarda o kadar kolay değildi.


1975’te İzmir – Bornova, 57.Topçu Tugayı’nda ‘kısa dönem’ yedek subay öğrencisiyiz. Birçok arkadaşla birlikte Mehmet Akif İnan dahil her akşam ‘tadat ’tan sonra bir araya geliyoruz. Akif Bey bize üstadı Necip Fazıl’dan söz ediyor, onu öve öve bitiremiyor. İşte üstat Ankara’ya geldiğinde bizim evde kalırdı, üstat şöyle, üstat böyle. Hep bir üstat muhabbeti. Bir ara ona dedim ki; ‘Akif ağabey, (Büyük, küçük herkes ona ‘ağabey’ diye hitap ederdi.) bir akşam da size ben kendi üstadımı anlatayım olur mu?’ deyince, ‘Senin üstadın da kim Atilla? demesin mi? Ben de hiç tereddüt etmeden Sezai Karakoç dedim. O nerden üstadın oluyor senin? dedi. Necip Fazıl, heceyle yazıyordu çünkü. Hece tarzını en iyi kullanan ve o tarzı, şehirleştiren bir şairdi, amenna. Ama ben de Sezai Bey de serbest tarzda şiirler yazıyoruz. Size Üstadımı bir akşam müsaade ederseniz anlatırım dedim. İzin verdi. Ve bir akşam bir gurup asker arkadaşıma Sezai Karakoç’u öyle bir anlattım ki dinleyicilerden biri dayanamayarak galiba Karadenizli biriydi “Ha bu Sezai senin neyin olur da, amcanın oğlu filan mı dur?” Hep beraber bir güldük… Anlatırken, öyle bir Sezai Karakoç portresi çizmişim ki onu ancak aileden biri öyle anlatabilirdi. Sezai Ağabey benim için öyle tanıdık, yakın biriydi. Sonra şu mısrasını mırıldandım kendi kendime,” Ha Sezai, ha pinpon masası “



İLK KARŞILAŞMA


Sene 1976, Ankara, Zafer Pasajı. O tarihlerde Zafer Pasajı, tamamen kitapçılar çarşısıydı. Bir tek bizim takıldığımız Dergâh Kitabevi hariç, çoğu da sol kitaplar satan kitapçılar. Dergâh kitabevinin önüne ufak kürsüleri atmış, arkadaşlarla oturup çay içiyor, sohbet ediyoruz. Kimler var? D. Mehmet Doğan, Muhsin Mete, Necmettin Türinay ve ben. Bir ara Necmettin Türinay dedi ki “Bak, bak Maraş, üstadın Sezai Karakoç geçiyor.” Hani nerde, nerde” dedim, ürperdim heyecanla. “İşte bak bu geçen beyaz pardösülü adam!” Hemen ayağa kalktım ve bir ok gibi fırladım, hızlı adımlarla tarif edilen beyaz pardösülü adamı birkaç adım geçtim ve gerisin geri döndüm aynı tempoyla. Baktım; orta boylu, kıvırcık saçlı, iri gözlüklü, elleri kirli-beyaz pardösünün cebinde, dudağının tam ortasında tüten bir filtresiz cigara olduğu halde aheste beste yürüyen bir adam…Yıkıldım! Hayır benim üstadım bu olamaz dedim. Hayal-i sükûta uğramış bir halde geri dönüp geldim. Arkadaşlarım, ”Nasıl buldun üstadını?” Dedim ki” Hiç sormayın. Hayalimde canlandırdığım Sezai bu değildi…


Sene 1982. Necip Fazıl Kısakürek’in birinci halkadan talebesi, hemşerim Ali Haydar Öztürk ile Aydın’da ikamet ediyoruz. Ali Haydar Bey, o tarihlerde Milli Selamet Partisi İl Başkan Yardımcısı. Ben de, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nda Mühendis olarak çalışıyorum. Bir iş için birlikte kalkıp İstanbul’a gittik. Ali Haydar Bey, Sezai Karakoç’un çok yakın arkadaşı. Seni dedi Sezai ile tanıştırayım ve Sezai Bey’in o tarihlerde Cağaloğlu, Üretmen Han’daki bürosuna götürdü. Yüz yüze ilk tanışmamız onun bürosunda Haydar Bey’in vasıtasıyla oldu. Beni üstada tanıttı, takdim etti. O, başlamış olduğu sohbetine devam etti. Sohbetin sonunda müsaade isteyerek bürodan ayrıldık. Oradaki ilk intibam da şu oldu: ‘Nev’i şahsına münhasır bir adam” !


Bir ara Sezai Bey kısa bir süre Millî Gazetede köşe yazarlığı yaptı. Gazetenin yönetici ve sahipleri ile anlaşamayınca orada yazmayı bıraktı. Necmettin Erbakan ekibiyle de Necip Fazıl Kısakürek’ten ötürü arası yoktu.


Ben Aydın’dayken Sezai Bey Diriliş dergisini yeniden çıkarmaya başladı. Beni telefonla arayarak Diriliş dergisi için bana nasıl yardımcı olacaksın? Abone, satış vesaire konusunda dedi. Abi dedim. Burada şehir içinde Millî Gazete’nin bir bürosu var. Büroyu çalıştıran adam benim arkadaşım. Orada hem satışını ve hem de abone işlerini yaparız dedim. “Ne Millî Gazete mi? Sakın ha! Dergileri sana göndermiyorum.” Dedi, telefonu kapattı. Bir hayli sinirlenmişti. Sanıyorum daha sonra Diriliş dergilerini yine Aydın’da arkadaşlarımızla birlikte kurduğumuz Akabe Kitabevi’ne getirdik.


Sene, 2015, mayıs ayı. 22. dönem Maraş Milletvekili Mehmet Ali Bulut ile İstanbul’a bir yolculuğumuz oldu. Gitmişken Sezai Bey’e de uğrayalım dedik. İkindi namazını Sultan Ahmet Camii’nde kıldıktan sonra ü stadın bürosuna uğradık. İçeri girdiğimizde, Sezai Abi, büroda bir köşeye seccadesini sermiş, ikindi namazını eda ediyordu. Namazı bitirince gelip masasına oturdu. Selam verdik. Selamımızı aldı. Hoş geldiniz dedi. Ve başladık sohbet etmeye. Bize Maraş’a, Urfa’ya ait sorular sordu. Bir ara dedi ki ”Yahu ikiniz de Millet Vekilisiniz. Mecliste bu “Partiler Kanunu’na bir ek yasa taslağı hazırlayıp verseniz ve mevcut yasaya şu ibare eklense ne iyi olur. İbare şu: ‘Partilerin Genel Merkezleri; Ankara, İzmir ve İstanbul’da olabilir.’ Niye ki abi dedik? “Ya bizim şu Yeniden Diriliş Partisi’nin Genel Merkezi, mevcut yasadan ötürü Ankara’da. Ben İstanbul’da ikamet ediyorum. Vereceğiniz ek teklif yasalaşırsa ben de Ankara’ya iki de bir gelmekten kurtulurum.” Siz de bana büyük bir iyilik yapmış olursunuz” dedi. M. Ali Bulut’la biri birimize bakıp hafiften gülümsedik.


 Parti’nin Genel Merkezi Ankara’da olduğundan bir gün bir arkadaşının aracıyla Ankara geldi. Ankara’ya gelişini onun ve benim de en yakın dostumuz olan ‘Saatçi Musa’ namıyla meşhur olan Musa Çağıl ağabey haber etmişti. Ziyaretine gittik ve İşi bitince de aynı araçla İstanbul’a döndü. Çünkü üstat ne birinin evinde misafir kalabilir, ne de herhangi bir otelde. Hayatında hiç uçağa binmemiştir. Öyle de bir ‘Uçak Fobisi” vardır. Mesela İstanbul’a yerleştikten sonra bir kere bile Diyarbakır’a şu veya bu vesile ile gitmemiştir. Demiştim ya daha önce: Nev’i şahsına münhasır bir kimlik, bir kişilik.


Ankara’da gençlerle yaptığı sohbet bitince baktım gençler onunla resim çektirmek istiyorlar. O da gençleri hiç kırmıyor ve birlikte resim çekmelerine müsaade ediyor. Şaşırdım üstattaki bu değişime. Çünkü o katiyen hiç kimseyle resim çektirmez ve böyle bir teklife de asla müsaade etmezdi. İçimden dedim gençler Sezai Abi’nin bu hassasiyetini bilmiyor. Ondan çok da rahatlar. Gençler gitti etrafta kimseler kalmadı. Ben, Saatçi Musa abi, Sezai Abi ve birkaç kişi daha kalınca, birden bana bir cesaret geldi. Haddimi aşarak dedim ki “Abi benim sizinle bir hatıra resmim olsun isterim. Gençlere kesenin ağzını açtınız. Bol bol resim çektiler sizinle. Bana da müsaadeniz var mı?” ‘Tamam’ dedi yavaşça. Hemen bulunduğum yerden kalkıp Sezai abinin yanına oturdum. Orada olanlardan biri deklanşöre bastı. Çıt! Teşekkürler abi.


En son Yüce Diriliş Partisi’nin Olağan Kongresi’nde bir araya geldik. 29 Mayıs 2016 Ankara, Altındağ’da. Hamam Arkasında, bir dostumuzun bahçeli konağının avlusunda bu kongreyi akdettik. Hatıra resimleri çekildi. Sezai Bey’in üzerinde, çok eski bir takım elbiseyle, modası çoktan geçmiş eski bir kravat vardı. Herhalde kendini bir partinin genel başkanı olması nedeniyle kravat takmayı, bir aksesuar olarak değil belki bir mecburiyet olarak görmesinden kaynaklanıyordu. Ne demişti Kongrenin sonunda:


“Müslüman için sonuç değil, süreç önemlidir.”


Yirmi beş yaşında İstanbul’da annesini, yirmi yedi yaşında babasını kaybetti. Ailenin yükünü üzerine aldığından ötürü, evlenmeyi hiç düşünmüyordu. Bu yüzden hep yalnız ve bikes yaşadı, bodrum katlarında, çatı katlarında.


Aşk anlayışı: Şair; Leylâ’dan Mevla’ya giden yolda, maddi aşktan manevi aşka yönelir. Maddi aşkı en iyi temsil eden şiiri Mona Rosa’dır. O çağdaş bir Leyla ve Mecnun şiiri yazdı.


Aşk bahsinde şöyle diyor bir şiirinde:



Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum

Gelip dayanmışım demir kapısına sevdanın

Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum



Bir ekol oluşturdu. ’Diriliş Ekolü’. Bu ekolün ‘Amentü’sünü yazdı. Kitabın adını “Diriliş Neslinin Amentüsü” koydu. Bu, bir nevi özlediği nesle karşı bir Diriliş Manifestosuydu. Bütün bir ömrünü bu davaya adadı ve asla davasından ödün vermedi.


Hep İslam medeniyetini yazdı ve savundu. Sessiz ve gösterişsiz yaşadı, dik durdu, kimseye eyvallah etmedi. O bir medeniyet savaşçısıydı. Vahyin ışığında eşya ve olaylara yorum getirdi. Erdemli bir toplumun oluşması için onlarca eser ortaya koydu. Hep yaşadığımız hayatın bir anlamının ve bir hakikat arayışının üzerinde durdu.


1950 kuşağı, ikinci yeni şairleri içinde bulundu ve bu kuşağın öncü şairi oldu. Hızırla Kırk Saat’te, irfan ve hikmet arayışını sürdürdü. Taha’nın Kitabı’yla, özlediği neslin pratiğini şiir diliyle yazdı.


Devlete karşı hep mesafeli durdu. Devletin verdiği hiçbir ödülü kabul etmedi. Bu yüzden “Resmî ideolojinin onu hep görmezden geldiği ve onu hiçlemesine karşın, o da resmî ideolojiyi hiç takmadı. (Şair Ahmet Oktay’a göre)


Ben onunla tanıdım büyük bir eylem olan şiir sanatını, onunla gördüm koşu bittikten sonra da koşan atları.


22 Ocak 1933’te Diyarbakır-Ergani’de dünyaya gelen şair ve düşünce adamı Sezai Karakoç,16 Kasım 2021 de dünya sürgününü tamamlayarak ebedi yurduna gitti.


Gitti, bir daha dönmeyecek diriliş erlerinin piri, önderi.

Ne demişti bir şirinde;


Sevgili

Ey sevgili

En sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim



O’na adanmış bir şiirim



 YAS

Bakın, karşıdan göründü Diyarbakır kalası

Gitti gelmez bir daha şiirde ustaların ustası

Şimdi kim dolduracak aşk pınarlarından tası

O gitti kesildi insanların çılgın kahkahası

Kimler yakacak artık bu şaire bir ağıt

Ve kimler tutacak Ebediyyen bu yası

        

Mehmet Atilla Maraş


Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Mayıs 2025 ,1112. sayısında yayınlanmıştır.

bottom of page