Ölümü Cebinde Gezdiren Şair: Alaeddin Özdenören
- Mehmet Atilla Maraş

- 26 Ağu 2025
- 8 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 28 Ağu 2025
Bir şairin düşünce dünyasında, bir şiirin oluşması; sonra dış dünyaya, düşüncenin sembolleri olan harflerin yardımıyla yazılı hale gelmesi, kalıplara dökülmesi, hem önemli bir olay, hem de çok uzun süren bir yolculuktur.
Bir şiir metninin inandırıcı olması, sahih olması, o eserin içeriğinde geçen olayların yaşanmış olmasıyla eşdeğerdir. Şiir metni bu takdirde inandırıcı olur. Hayatın içinden ve öznesi insan olan; onun yapıp ettikleri, hayalleri, düşleri, arzuları, duyguları, düşünceleri bir şiirin öğelerini ortaya koyar.
Şiir sanatının temel öğeleri, topyekûn içinde yaşadığımız doğada ve bizim içimizde gizlidir.
Yaşanan canlı bir hayat, bu hayatın bir gün sonunun geleceği, yani ölüm ve ötesi, metafizik dünya, bütün bunların üstünde, bir sır gibi duran, adına aşk dediğimiz olay veya olgu.
Varoluşun kaynağı; aslı ve özü, tek ve bir olan yüce Allah’tır. O’nun yeryüzünde ve gökyüzünde görünen bütün eserlerinin içinde en mükemmel eseri olan insan, şiirin en temel konusudur.
Şairin bir tek malzemesi vardır: Kelimeler. Şiirlerini yazdığı dilin kelimeleri, sözlüğü, lügati. Bütün sır burada, yani kelamdadır.
Şair, soylu bir sanat adamıdır. Olayları; okuyarak, düşünerek ve yaşayarak kendi içinde biriktirir, bu yüzden de içi dopdoludur. Yazdıkça boşalır, rahatlar. Bu açıdan bakıldığında şiir, şair için bir deşarj olayıdır.
Alaeddin Özdnören, Şiirin Geçitleri adlı deneme kitabında şiir sanatı ve şairler için şunları söylüyor:
"Şiir, bir toplumun manevi silahıdır. Yeni yetişen nesillerin eline her şeyden önce bu manevi silah tutuşturulmalıdır.
Yıllar var ki, cisil cisil damlalar bırakıveren şiir bulutları bekliyoruz. Şu ufkun maviliği, güneyden coşup gelen beyazlığa dönüşsün. Gök yere bağlansın. Yer, dua etsin. Yeşile bürünsün. Yeşile düşman olanlar tövbe etsin. Bir bayrak altına girsin. Gönlü yansın, gözü kansın. Adımları, sabitkadem olsun."
“Çocuk ve Allah, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ilk şiir kitabının adıdır. Çocuklarda, gizemli olana karşı bir tutku vardır. Bunu o çocuğa tabiat verir. Allah, gizemlidir. Bundan dolayı Allah inancı, çocuğun tabiatında mündemiçtir. Şiir, benim için gizemli bir kapıydı.”
“Bence şiir, hürriyetin dışlanmasından başka bir şey değildir. Şair özgür olmalı. Özgür insan, özgün ve özgül insandır. “
"Şair, kelimelerin kalbini dinleyen adamdır. Şiir, kelimelerin kaynaşmasından doğan bir ahenktir. Şiir, okuyucuda bir gerilim ve heyecan yaratmalıdır."
Alaeddin Özdenören’le ne zaman tanıştım?
Alâeddin Özdenören’le 1970 yılında Erzurum’da tanıştım. O, Erzurum’da Yedek Subay olarak askerlik yapıyordu, ben, Atatürk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi üçüncü sınıfında öğrenciydim. Bir akşam benim kaldığım yurdun kantinine geldi. Ziraat Fakültesinde benden bir sınıf aşağıda olan Maraşlı Mustafa Sarıçiçek davet etmişti onu. O da, bu davete icabet etmiş, öğrenci olan hemşerilerini gurbet elde ziyaret ederek yalnız bırakmamıştı.
O akşam, kaldığımız birinci yurdun kantininde tanıştık onunla ve gece geç saatlere kadar sohbet ettik, şiir konuştuk, edebiyat konuştuk.
Mustafa Sarıçiçek, Ankara’da 1969 yılından itibaren çıkan, Nuri Pakdil’in yönettiği ‘Edebiyat’ Dergisi’nin Erzurum temsilcisiydi. Her ay Ankara’dan gelen dergileri, muntazaman abone olan arkadaşlara dağıtırdı. Çünkü dergiyi, Maraşlı hemşerileri çıkartıyordu. Nuri Pakdil’in denemeleri, Rasim Özdenören’in hikâyeleri, Alaeddin Özdenören’in şiirleri bu dergide yayınlanıyordu. Alaeddin Bey’in bu dergide yayınlanan şiirleri, sonraki yıllarda dergi bünyesinde kurulan Edebiyat Yayanları tarafından Güneş Donanması adıyla kitaplaştı. Bu dergide yayınlanan ‘Cebimde Ölümüm’ adlı şiiriyle, ‘Ölümü Cebinde Gezdiren Şair’ olarak tanındı. İşte o şiir:
CEBİMDE ÖLÜMÜM
Gülüm gülüm
Bu kentin koynuna girdiğim günden beri
Cebimde ölümüm
Avuç avuç dağıtırım insanlara
Bir türlü tükenmez ölümüm
Üzümleri aydınlatırım masal çarşılarını
Yatağına sığmayan ırmakları
Mağara içlerine gizlenmiş aşkları
Yerler mühürlenince akşamları
Kanlı sulara gömülürüm
Gülüm gülüm
Benim ölümüm
Çocukların kulaklarına küpedir
Vitrin denizlerine zincirlenmiş çocukların
Alaeddin Özdenören’le Anılarım
1.
Haziran 1979 da M. Akif İnan ve Hasan Seyithanoğlu ile beraber Aydın’a gelmişlerdi. O tarihlerde ben Aydın’da, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nda mühendis olarak çalışıyordum. Akif İnan'la Alaeddin Özderenören, İstanbul’da yayınlanan Yeni Devir Gazetesi’nde köşe yazıları yazıyordu.
O tarihlerde , her ikisi de Ankara Fen Lisesi’nde, öğretmen olarak çalışıyordu. Akif İnan edebiyat, Alaeddin Özdenören, felsefe öğretmenidir. Öğretmenler de devlet memuru sayıldığından ticaret yapamazlar, herhangi bir gazetede günlük yazı yazamazlar. Yani ikinci bir iş yapmak, kanunlarımıza göre memurlara yasaktı. Bu yüzden ikisi de müstear isimlerle gündelik köşe yazıları yazıyorlardı. M. Akif İnan ‘Akif Reha’, Alaeddin Özdenören ise ‘Bilal Davut’ takma ismini kullanıyorlardı.
Yazarlar, bir dergi veya gazetede aynı anda iki yazı yazmak zorunda kalırsa her zaman bir müstear isim kullanmışlardır. Yani takma isim. Ayrıca siyasi baskıların artığı dönemlerde, gazetede köşe yazarların çoğu müstear bir isim kullanmak zorunda kalmıştır. Bu, bizim cumhuriyet tarihi boyunca ünlü yazarlar tarafından hep yapılmıştır. Mesela Peyami Safa: Server Bedii, Kemal Tahir: Nurettin Demir, Attila İlhan: Ali Kaptanoğlu, Orhan Veli Kanık: Mehmet Ali Sel, Fehmi Koru: Taha Kıvanç, Hilmi Yavuz: İrfan Külyutmaz gibi takma adlar kullanmışlardır.
1979’da Aydın’da, çoğu, liselerde öğretmen olan bir gurup arkadaşla beraber ‘Akabe Kitapevi’ni kurmuştuk. Kitapevi’nin yeri, Adnan Menderes Bulvarı üzerinde olup Bey Camii’ne çok yakındı.
O tarihte Akabe Kitapevleri, yurdun birçok şehrinde peş peşe açılmaktaydı. Aynı düşünceyi paylaşan öğretmen ve memur arkadaşlar, mesaiden sonra Akabe kitapevinde buluşur, çay içer, sohbet ederdik.
1979 yılı, mevsim galiba sonbahardı. O gün için bir vesileyle Aydın’da aramızda bulunan Mehmet Akif İnan, Maraş Milletvekili Hasan Seyithanoğlu ve şair Alaeddin Özdenören’le birlikte arkadaşlarımız, kitapevinde oturmuş çay içiyoruz. Akif İnan, her zaman olduğu üzere bulunduğu cemaatte sözü o alır, sohbeti o başlatır, o devam ettirir. Bizler de Akif Ağabey’in sohbetini can kulağı ile dinlemekteyiz. Akif Bey, önemli bulduğu bir konuda heyecanlı ve hararetli konuşuyor, arkadaşlarımız onu pür dikkat dinliyorlar. Bir ara etrafıma baktım. Eyvah dedim, Alaeddin Ağabey yok! Akif Ağabey de bu durumu fark etmiş olmalı ki bana seslenerek, ”Atillacığım, Alaeddin’e git bir bak bakalım. Şimdi bir başına dalgın, dalgın yürüyüp gidiyordur kaldırımda. Alaeddin’in dalgınlığı meşhurdur, siz bilmezsiniz, çabuk ol, yoksa kaybolur gider Aydın’da.” Dedi, biraz da espri olsun diye böyle söyledi.
Hemen kitapevinden dışarı çıktım. Adnan Menderes Bulvarı boyunca aşağıya doğru hızlı adımlarla yürüyerek ona yetiştim.
Arkasından baktım; dalgın bir vaziyette, ağır adımlarla, aheste beste, sağa sola bakmadan kaldırımda yürüyüp gidiyor. Elleri, paltosunun iki cebinde, ağzında sigarası olduğu halde yürüyor… Tıpkı üstadın, Paris’in gece boş olan sokaklarında yürüdüğü gibi. Fakat bir farkla, Alaeddin, gündüz ve kalabalık bir caddede yürüyordu. Birden ona seslendim: ”Nereye böyle bir başına Ağabey? ” dedim. Dedi ki; Atilla- cığım, hep beraber yürüyoruz sandım bulvar boyunca. Yoksa yürümüyor muyuz? Yok dedim, sen yalnız başına yürüyorsun. Akif Ağabey bizi kitapevinde bekliyor, haydi geri dönelim. Gerisin geri, yavaş adımlarla yürüyerek Akabe kitapevine geldik.
1987 de, Eskişehir’de Türkiye Zirai Donatım Kurumu Bölge Müdürüyüm. O tarihte Eskişehir Valisi, Maraşlı Hanefi Demirkol’dur. Hanefi Bey’le çok iyi anlaşıyoruz. Aynı coğrafyanın, aynı kültürün ve aynı inancın adamlarıyız. Güzel bir insan, iyi bir idareciydi. Daha sonra Eskişehirliler onu, Refah Partisi’nden aday gösterip Eskişehir Milletvekili yaptılar. Hem vali ve hem de milletvekili olarak Eskişehir’e çok hizmetleri oldu.
1987 yılında, Alaeddin Bey, bir gün bir öğretmen-ressam arkadaşıyla beraber, Ankara’dan trene binerek Eskişehir’e geldiler. Alaeddin Bey, arkadaşı olan ressama demiş ki; “Eskişehir Valisi, benim hemşerimdir. Senin bu resim tablolarından birkaçını ona satarız. Beni kırmaz ve hemen alır, diye ikna ediyor. Öylece yola çıkıp geliyorlar.
Eskişehir’e gelince, randevusuz olarak önce Vali Bey’in makamına uğruyorlar. Vali Hanefi Demirkol Bey, onlarla ilgileniyor ve hatır için iki adet tabloyu satın alıyor, ellerinde üç adet tablo kalıyor.
Alaeddin, arkadaşına diyor ki, “Sen hiç merak etme, burada bir devlet kurumunda Bölge Müdürü olarak çalışan bir dostum var. Soyadından ötürü o da Maraşlı sayılır. Kalan bu tabloları da ona satarız.”
Bana geldiler. Ağırladım. Sonra, söyleyeceğini söyledi: “Böyle, böyle işte, kalan bu tabloları da sen alacaksın. E, ne de olsa koskoca bir kurumun Bölge Müdürüsün. İmkânın geniş. Temsil tahsisatın da var. Bu tabloları dairene al.” Alaeddin Ağabey’i kıramam. Buraya kadar gelmişler, onları boş mu çevireceğim. Vakıa, tabloları daire için temsil tahsisatından alma yetkim var ama söz olmasın diye kendi paramla elde kalan üç tabloyu satın aldım ve akşam mesaiden sonra eve götürdüm.
O hatıra tablolar, uzun yıllar, evimin misafir odasının duvarında asılı kaldılar.
3.
Ankara'dayım. Bir gün, beni gece üç sıralarında aradı. Derin uykudan aniden uyanarak telefona koştum. Gecenin bu saatinde kim arıyor, ne oldu? Merak ettim. Baktım Alaeddin Ağabey. Ne oldu ağabey gecenin bu saatinde, hayırdır inşallah. “ Hayır, ya kötü bir durum yok. Ben hep bu saatlerde uyanığım. Yazılarımı gecenin bu saatinde yazıyorum ki daktilomun tıkırtılarından alt ve üst komşularım rahatsız olmasın. Malum bu saatler, derin bir uykunun ölüm sessizliğidir. Top patlasa kimse duymaz. Ben de rahat rahat yazılarımı, şiirlerimi yazıyorum.” İyi de dedim. Beni niye aradın, uyandırdın bu saatte? “Ya canım sıkıldı, kimi arayayım bu saatte dedim. İlk aklıma sen geldin. Beni o anlar, bir şair bir şairi daha iyi anlar dedim.” Ey etmişsin ağabey dedim. On, on beş dakika sohbet ettik geçinin o saatinde. Sonra hayırlı geceler diyerek telefonu kapattı.
Hassasiyete bakar mısınız? Bir tarafta, komşular gece rahatsız olmasın diyen bir düşünce, bir incelik, diğer tarafta, aynı saatlerde bir dostu uyandırıp onunla sohbet etme isteği. Bu, tam bir paradokstur. İlginç bir adamdı Alaeddin Ağabey.
Şair İsmet Özel'in, bu konuya ilişkin, "Karlı bir kış günü bir dostu uyandırmak" adlı bir şiiri vardı galiba.
4.
Sene 1997. Aramızda Alaeddin Ağabey de olmak üzere şiir şöleni için bir uçak dolusu şair, Van’a gidiyoruz. Türkiye Yazarlar Birliği’ne üye şairler olarak Van Belediyesi’nin davetlisiyiz. Ben o tarihlerde Ankara’da Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nda Genel Müdür yardımcısı olarak çalışmaktayım.
Van Hava alanında uçaktan inince, bizi şölene davet eden belediyenin ilgilileri karşıladı. Şairlerin şehre intikali için bir büyük minibüs tahsis etmişlerdi. Ben, kurumumuzun Van Şube Müdürü arkadaşıma daha önceden telefon etmiş, resmi bir daireden bir makam aracı temin edip bizi öyle karşıla diye talimat vermiştim. Bütün resmi daire müdürlerinin resmi makam araçları olur ama ne hikmetse bizim şube müdürlüğünün bir makam aracı yoktu o zamanlar.
Müdür bey dediğimi yapmış, bizi siyah renkli Renault marka makam aracıyla hava alanında karşıladı. Alaeddin Ağabey’e dedim ki; “Ben ve sen dolmuşa binmeyelim. Şimdi bizim makam aracı gelecek onunla intikal ederiz dedim. Hoşuna gitti ve sevindi. Şube müdürü arkadaşım, önceden tembihlediğim gibi sağ arka kapıyı açarak Alaeddin Bey’i arabaya davet etti ve makam sahibinin yeri olan arka sağ koltuğa oturttu. Ben de arka sol koltuğa Alaeddin Beyin yanına oturdum. Müdür ön koltukta olduğu halde şehre doğru yol almaya başladık. Arabada konuşuyoruz. “Bak müdür bey, şu an yanımda oturan misafirimiz Türkiye’nin önemli şairlerinden Alaeddin Özdenören’dir” Müdür, ”Memnun oldum, müşerref oldum efendim” dedi. Kalacağımız otelin önüne gelince müdür bey aracı durdurdu. Yerinden fırlayarak Alaeddin Ağabey’in kapısın açtı ve buyurun efendim dedi. Aynı anda makam aracının şoförü de oturduğum yerin kapısını açtı, “Buyurun efendim” dedi. Araçtan indik Resepsiyona doğru ilerlerken şoförümüz eşyalarımızı asansöre kadar taşıdı. Otele yerleştik.
Van’da iki gün kaldık Birinci günün akşamı şiir şölenini gerçekleştirdik. İkinci gün şehir ve çevre gezine katıldık. İkindiye doğru arkadaşlarımız geldikleri minibüsle tekrar hava alanına intikal ederken, az sonra bizim makam aracı geldi ve bizi alarak doğruca Van Pazarı’na gittik. Oradan hediyelik, otlu Van peyniri, birer teneke kutu Van balı, kahvaltılık tereyağı alarak İki ayrı koli yaptırdım. Sonra aracımız bizi havaalanına bıraktı. Bizi getiren müdür ve makam şoförüyle vedalaştık.
Uçağımız, Esenboğa Hava Alanı'na inince bu kez benim Ankara'daki makam şoförüm bizi karşıladı. Ben ve Alaeddin Ağabey Van’daki gibi aynı minval üzere makam aracına bindik. Benim şoför de, bir Genel Müdür’e yapılan muameleyi Alaeddin Bey‘e yaptı. Bu hal ve gidiş, şairin çok hoşuna gitmişti.
Alaeddin bey, o tarihlerde Sincan’da emekli maaşıyla aldığı bir evde oturuyordu. Evine kadar getirdim, yengeye sağ salim teslim ettim. Ayrılırken “Başka bir emrin var mı Ağabey?” dedim. “Daha ne olsun Atillacığım. Beni ihya ettin, mahcup ettin.” Dedi. Yok, estağfurullah dedim.
Ertesi gün Akif İnan Ağabey’le buluşmuşlar. Van’da olup biteni Akif Ağabey’e bir bir anlatmış. Demiş ki; ”Yahu Akif, bu Atilla ne kral adam be! Beni de krallar gibi ağırladı. Ben bunca senin öğretmeniyim, hayatımızda buna benzer bir ilgi görmedik. ”demiş. Tabi Akif Ağabey, Alaeddin’in anlattıklarına gülümseyerek mukabele etmiş. Benimle karşılaştığında, “Yahu Atillacığım sen bizim Alaeddin’e neler yapmışsın. Yaptığın muameleleri ballandıra ballandıra anlatıyor yahu!”
Alaeddin Ağabey, 1984 yılında, bir trafik kazası sonucu, on bir yaşındaki oğlu Kerem’in ölümünden sonra hiç iflah olmadı. Bu mükedder baba, belki bu yüzden eşinden ayrılmak zorunda kaldı. Sonra yeniden bir başkasıyla evlendi. Bu yeni evliliğinden bir oğlu oldu.
Kültür Bakanlığından müşavir olarak emekli olunca, bir müddet sonra Ankara, Sincan’dan ayrılıp, yeni eşinin memleketi olan Balıkesir’e yerleşti.
Oğlu Kerem’in vefatı üzerine ağıt türünde birçok şiir yazdı. Her biri, canlı olarak yaşanmış bir acının somut belgeleridir. O şiirlerden biri:
KEREMİN ÇANTASI
Senin çantanın oğlum
Bir gözünde gülücüklerin vardı
Ağlayan çocukların yanaklarına yapıştırırdın
Bir gözünde defterin vardı
Ki her yaprağında
Yıldız gibi çırpınırdı minik kalbin
Bir gözünde üzüntülerin vardı
Saklardın
Bir gözüne kuşlar yuva yapmıştı
Kulpundansa keremcik
Kedercikler sızardı
Çantan ne ağır çantaydı
Şair ve deneme yazarı Alaeddin Özdenören, 20 Mayıs 1940 'ta Maraş'ta Hikayeci Rasim Özdenören'in ikizi olarak dünyaya geldi. Maraş Lisesindeyken şiir ve denemeler yazmaya başladı. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe bölümünden mezun oldu. Yeni İstiklal, Diriliş ve Edebiyat Dergileri'nde, 1976 dan itibaren kurucularından birisi olduğu Mavera Dergisi'nde şiirleri, yazıları yayınlandı. Yeni Devir ve Milli Gazete'de 'Bilal Davut' müstearı ile fikri ve kültürel yazılar yazdı. Son yıllarda Edebiyat Ortamı,Yedi İklim, Hece, Ay vakti, gibi dergilerde şiir ve denemeleri yayınlandı.
26 Haziran 2003'te Balıkesir'de vefat etti.
Eserleri :
Şiir: Güneş Donanması, Yalnızlık Gide Gide, Bütün şiirleri,
Deneme: Şiirin geçitleri, Batılılaşma Üzerine
Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Mart 2025 ,1110. sayısında yayınlanmıştır.