Türküyü ve Şiiri Bize Sevdiren Adam Şair Mehmet Ragıp Karcı
- Mehmet Atilla Maraş

- 26 Ağu 2025
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 28 Ağu 2025
Şair, müzisyen ve belgesel yönetmeni Mehmet Ragıp Karcı, 14 haziran 1945’te Siverek’te doğdu. Kendisi, kendi deyimiyle İflah olmaz bir Sivereklidir. Bir süre Erzincan Askeri Lisesi'nde okudu. 1962 de Askeri lise kapatılınca, Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi'ne geçti ve buradan mezun oldu. Ankara’ya gelerek Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesine kaydoldu. Bu fakültenin Farsça bölümünü bitirdi.
TRT ye, 1974 de açılan bir imtihanı kazanarak girdi. Burada önce kameraman, sonra yapımcı ve yönetmen olarak çalıştı. Birçok önemli belgesele imza attı. Dört Mevsim Ilgaz, Yusufeli İçin Methiye, Kaçkar. Bunlardan ‘Kaçkar’ belgeseli, oldukça dikkat çekti. TRT’den emekli olduktan sonra, kendi adına ve Kültür Bakanlığı desteği ile birkaç belgesel daha yaptı. Bunlardan biri, Van Edremit’teki Şamran Suyunun Serüveni, diğeri, ‘Iğdır’ belgeselidir.
İlk şiiri 1968 de Türk Yurdu dergisinde yayınlandı. Şiirleri; Deneme, Gelişme, Edebiyat, Mavera, Yönelişler, Ay Vakti, Yedi İklim ve Hece dergilerinde yayınlandı.
18. 05. 2013 te TYB Ankara Şubesi, ‘Yaşayan Yazarlara Saygı’ programı çerçevesinde onun için bir ‘Anma ve Saygı Gecesi’ düzenledi. Bu gecede konuşan yazar Osman Güzelgöz, onu, 'Türküyü ve şiiri bize sevdiren adam’ diye takdim etti.
Şiir, türkü ve çiğköfte, bir Urfalının üç önemli vazgeçilmezidir. Karcı’daki şiir damarı; Urfalı Divan Şairi Nabi’den, Türkü damarı, Urfalı Tenekeci Mahmut Usta’dan gelmektedir.
İlk şiir kitabı, Yeni Bir Sevda Süleymanı 1988 de İstanbul’da Yazı Yayıncılık tarafından yayınlandı. Kitaba adını veren şiirini, o dönem muhafazakar aydınların 'abi'si olan Fethi Gemuhluoğlu’na ithaf etti. Şair, kitaba, bir halk türküsünden alıntıyla giriş yapıyor:
Kefen yetişmezmiş garip ölene
Meğer yârin yazmasına saralar
Kitabın yayınlanmasından bir yıl sonra şiir kitabını bana imzaladı. Şöyle demiş:
“Hemşerim, Şair M. Atilla Maraş kardeşime muhabbetle, Ankara, 12 Ekim 1989
2017 de adı, Siverek’te bir ilk okula verildi. Kendisi de bütün kitaplarını bu okula bağışladı.
Halk şiiri ve Divan şiirinden beslenen bir duyarlıkla, günümüz insanının yaşadığı hayatın içindeki konumunu arayan bir tavır geliştirdi. Bu tavrıyla birlikte daha çok İkinci Yeni Şiiri'ne yakın durdu. Bu akımın iki usta şairi olan Sezai Karakoç ve Cemal Süreya’yı çok sevdi ve benimsedi. Kendisiyle yapılan bir söyleşide, ‘Şiir sanatında, bir melali yakalamak lazımdır. Bu sanatın, bir ‘ima’ sanatı olduğunu' vurguladı.
Şiirde; kelimelerin önyüzü olan sözlük anlamına değil, arka planındaki anlam yüküne bakmak gerekir diyerek, dikkatlerimizi görünene değil, şiirin görünmeyen yüzüne çekti.
Şiir yazarken bir şairin, özel hal olarak kendi deminde ve tavında olması gerektiğini savundu.
Halk türkülerinin, Ragıp Karcı'nın hayatında çok önemli bir yeri vardır. Uzun kış gecelerden söz ederken bile onu türkülere benzetir:
Anlatılmaz bir uzun havadır geceler
Bozlaklar tadında uzun
Şair Mehmet Ragıp Karcı, az ama usta işi şiirler yazdı. Türk şiirinde, ‘68 Kuşağı’nın, İslami duyarlılıkla yazan şairlerinden biri olarak tanındı.
Şiirlerini onar yıl arayla üç kitapta topladı. İlki, Yeni Bir Sevda Süleymanı, 1986 da, ikincisi, Bir Başkasının Kitabı, 1996 da, üçüncüsü, Yakarış Temrinleri, 2006 yılında yayınlandı. Bir on yıl sonra, üç şiir kitabı bir arada, toplu şiirler olarak 'Tut Elimden Düşmeyelim', adıyla 2016 da Hece Yayınları’ndan çıktı. Bu kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği Şiir Ödülü’nü aldı. Böylece şiir sanatındaki serüvenini, kırk yılda tamamlamış oldu.
Ragıp Karcı’nın, deneme türünde Türkü Okuma Kılavuzu adlı bir eseri daha bulunmaktadır. Onun, Yeni Bir Sevda Süleymanı kitabında yer alan ve modern tarzda yazılmış bir Naat’ı vardır. Bu üç bölümlük bir şiirdir. Birinci bölümünü buraya alıyorum:
Kâinatın Efendisine
Senin bir tek hatırana
bütün aşklarımı bağışlayabilirim
kederli ve memnun türkülerimi
çiçeklerimle ağaçlarımla gözyaşlarımla
övgüler geçirip damarlarımın karanlığından
sözlerin ve kalbimin
el pençe divan durduğu
bakışına
zamana ve toprağa dayayıp alnımı
ve ellerimi
sen parmaklarından güneşler emziren çeşme
doyur beni
Üçüncü ve son şiir kitabı olan Yakarış Temrinlerinin açıklama kısmında şöyle diyor:
“Bu, şiirlerimin temelindeki arzudan kaynaklanan bir duygunun izharıdır. Yani yakarmak. Bunu kadim şiirimizin zirveleri olan naat, münacat ve nefesler olarak söylenen örneklerine özenmek gayreti olduğu da söylenebilir. Ama ben o yakarışlar karşısında iddia sahibi olmak gibi bir tehlikeden uzak durmayı tercih ediyorum. Bu yüzden iddia etmektense temrinler halinde söylemenin daha edepli bir tavır olduğunu düşünerek kitaba Yakarış Temrinleri adını koydum.”
Bu açıklama bir nevi bu kitaba bir ‘önsöz’ mahiyetindedir. Yazıyı şöyle bitiriyor: “Galiba beni en iyi aşağıdaki dörtlük anlatıyor.”
Ben de bu diyara geldim geleli
Bir ahdine sadık yar bulamadım
Yağmur ile yağdım yel ile estim
Yanmış yüreğime kor bulamadım
Hayatta en çok sevdiği şeyler; çiğköfteyi kendi eliyle yoğurup arkadaşlarına ikram etmek, türkü söylemek ve bağlama çalmaktı. Bağlama çalmakta tavır sahibi bir usta idi. Urfa’da, saz çalıp söylemek, ‘Türkü çığırmak’ çok olağan, gündelik işlerden biri gibidir.
Saz çalmaya olan merakı, 1962 yılında Erzincan Askeri Lisesindeyken başlamıştır. Halk şairlerinden Pir Sultan Abdal’ı beğenir, alevi deyiş ve nefeslerini çok güzel çalarak yorumlardı. Bunlardan ‘Haydar, Haydar’ türküsü, severek yorumladığı bir eserdir. Hatta oğlunun adı Mehmet Haydar’dır. Kendisi alevi olmadığı halde alevi meşrep bir şairdi. Çok sevdiği ve 'ABİ' dediği Fethi Gemuhluoğlu gibi.
Ragıp Karcının annesi Erzurumludur. Bu yüzden Karcı, bir Erzurum Türküsü olan Tatyan makamındaki şu parçayı çalıp söylerken kendinden geçerdi:
Dün gece yar hanesinde yastığım bir taş idi
Altım çamur üstüm yağmur yine gönlüm hoş idi
Aman aman aman aman
Ben yandım seni bilmem
Türkünün ara nakaratı olan ”Ben yandım seni bilmem’ dizesi, Ragıp Karcının, ‘Bir Başkasının Kitabı’ndaki bir şiirinde, bu türküden bir alıntı olarak geçer.
Osmanlı Türkçesini ve özellikle Divan Şiirini gayet iyi bilir, bilgilerini ve birikimini, merakı olan öğrencilerine de aktarırdı. Özellikle Fuzulî ve Hafız-ı Şirazî’nin şiirlerini severek okurdu.
Divan şiirini bilmeyen bir şair adayının, şiire hiç başlamaması gerektiğini savunurdu. Yıllarca Türkiye Yazarlar Birliği’nin okuma ve yazma odalarında, meccanen, hiç para talep etmeden, Osmanlıca yazmayı ve okumayı öğrenmek isteyen öğrencilerine aylarca süren dersler vermiştir. Öyle ki Osmanlıca ve Divan şiiri, onda bir tutkuya dönüşmüştü. Yer bulamadığı zamanlarda bile öğrencilerini alır, Diyarbakırlı bir dostunun Kızılay’daki künefe dükkânında, yemek saatinden sonra masalara oturtur, onlara Divan Şiiri öğretirdi. Bu, benim dikkatimi çeken çok önemli olaylardan biridir. Onunla olan bir hatıramı nakledeyim.
TRT’de çalıştığı yıllarda Eskişehir’de Ramazan programlarında yayınlanmak üzere camilerde çekim yapıyorlar. Ben de o tarihlerde Eskişehir’de bir kamu kuruluşunda yönetici olarak çalışıyorum. Ragıp'la Eskişehir Reşadiye Cami'inde bir ikindi namazı öncesi buluştuk. Ragıp, sabit çekim İçin orta kamerayı kullanıyor. Bir ara kameranın başından ayrılıp yanıma geldi. Cami bomboş. Daha namaz vakti gelmemiş. Biraz sohbet ettik. Sonra caminin pencerelerinden birinin yanına geldik. O tarihlerde Ragıp yaman bir sigara tiryakisi. Cebinden çıkardığı sigara paketinden bir sigarayı bana ikram etti, birini de kendine ayırdı. Ben sigarayı bırakalı hayli zaman olmuştu. Ragıp caminin içinde sigarasını tellendirmeye başladı. Ben dedim ne oluyoruz yahu! Burada sigara içilmez, burası Allah’ın evi. Bana ne derse beğenirsiniz; “İyi ya Mehmet, burası Allah’ın eviyse ben de onun bir kuluyum. Demek ki yanlış bir durum yok”.
Ragıp Karcı ile arkadaşlık yapacaksanız onunla iyi geçinmeniz gerekir. Çünkü hiç affetmez hemen söyleyeceğini söyler. Onun tabiriyle ‘Kurre’ bir yanı vardır. Ne de olsa iflah olmaz bir Sivereklidir. Suları sert, taşları granittir Siverek’in. Hıncını, senin şiirlerine çatarak veya şairliğine çatarak almaya çalışır. En iyisi ‘Selamet der kenarest’ deyip ona takılmamak. Ya da her şairin hoşuna gideceği gibi, rüşveti kelam kabilinden ona iltifatta bulunmak. Ben de bir şiirimi Ragıp’a ithaf etmiştim.
YAZA
Ragıp Karcı’ya
Yaz deyince özel bir destan yazmalıyız yaza
Dağlarda karın hükmettiği uçkun beyaza
Getirsin karcı karlıktan buza dönmüş karları
Doldursun içimizin kızgın sularındaki havuzları
Bir kış günü yazı düşünmek nasıl bir şeydir
Kanun çalarken ney üflemek gibi bir şeydir
Terin alnımızda bir rekora erdiği günde
Sabah güneşi karşılar bizi gül renginde
Yaz gelir hazırlıksız yakalar bizi ah bilemedik
Denize ve kumsala koşmayı bir türlü öğrenemedik
Sazlar susarken hava birden dönüşür ayaza
Bütün hevesler kalır bir başka yaza
Otlara meraklıydı. Bir otacı gibiydi adeta. Hangi otun, hangi ağacın yaprağının, hangi derde deva olacağını bilirdi. Bahar gelince, gider kendini dağlara vurur, başta kekik olmak üzere çeşitli otları toplar getirirdi. Bizim oralarda baharda çıkan kengeri çok severdi. Baharda sılayı rahim edip her Urfa’ya gittiğimde sana ne getireyim Ragıp derdim, o da İsot ve kenger derdi.
13 Ocak 2010 da Ankara’da Pursaklar Belediyesi’nin tertiplemiş olduğu bir ‘Şiir Gecesi’ne dört şair davet edilmiştik. Ben, Metin Önal Mengüşoğlu, Mehmet Çelik ve Mehmet Ragıp Karcı. O gece, şairler olarak şiir sanatı üstüne kendi aramızda, bir sohbeti gerçekleştirdik. Sonra birer şiir okuduk. Sıra Mehmet Ragıp Karcı’ya geldi. O, şiir okumaktan çok sazını konuşturmaya başladı. Okuduğu Türkülerle hepimizi büyüledi, seyirciyi ve dinleyiciyi çok etkiledi ve büyük alkış aldı.
Mehmet Ragıp Karcı’yı, 26 Şubat 2020 de Darül Beka’ya irtihal etti. Bu geçici konakta, dünya serüvenini tamamladı. Ebedi yurduna göç etti. Onu vefatının beşinci yılında rahmetle anıyorum.
Not:
Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Şubat 2025, Ankara, 1109. sayısında yayınlanmıştır.