top of page

Mescid-i Aksa Şairi: Mehmet Akif İnan

  • Yazarın fotoğrafı: Mehmet Atilla Maraş
    Mehmet Atilla Maraş
  • 7 Ağu 2025
  • 7 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 26 Ağu 2025

( 1940 - 6 Ocak 2000 )

Adı, yeni dönem şiirimizde Mescid-i Aksa şairi olarak anılan Mehmet Akif İnan'ın, 'Cumhuriyet

Devri Türk Şiiri'nde 'İslami Şiir Akımı' içinde yer aldığını, edebiyat tarihçisi, yazar Ahmet

Kabaklı'nın 'Türk Edebiyatı' adlı dört ciltlik eserinin son cildinden öğreniyoruz. Bu akımın

köklerinin divan şairi Fuzuli'ye dayandığını, oradan 17.yy.ın zirve şairi Urfalı şair Nabi'ye

bağlandığını, divan şiirinin son ustası Şeyh Galip'le devam ettiğini, II. Meşrutiyete gelince, şair

Muallim Naci ile temsil edildiğini, Cumhuriyet döneminin başlarında ise şair Mehmet Akif

Ersoy'la açıklığa kavuştuğu bilinmektedir. Buraya kadar saydığımız şairler, şiirlerini aruz vezni

ile yazmışlardır.


Mehmet Akif Ersoy'dan sonra İslami Şiir Akımı, Necip Fazıl Kısakürek'te hece ile devam etmiş,

şair Sezai Karakoç'ta ise bu akım, serbest vezinle kendini zirveye çıkarmıştır.


Sezai Karakoç şiiri hem modern şiirdir, hem de İslami duyarlığı taşıması bakımından

kendinden önce adı geçen şairlere geleneksel ve tarihsel olarak bağlanmaktadır. Karakoç

kültür ve medeniyetimize, İslami duyarlığa bağlı kalarak şiirimize, yepyeni açılımlar ve

imgeler getirmiştir. Bu açıdan İslami Şiir'in günümüzdeki en büyük şairi hiç kuşkusuz Sezai

Karakoç'tur.


S. Karakoç'tan sonra onun açtığı yolda İslami Duyarlılıkla şiir yazan şairler giderek çoğalır.


Çağdaş şiirimizde, 1960 kuşağı diye anılan şairler zümresi içinde bu geleneğe bağlı kalarak şiir

yazan şairler; Mehmet Akif İnan, Erdem Bayazıt, Cahit zarifoğlu, Alaeddin Özdenören ve

İsmet Özel'dir.


Bu gelenek içinde, 1970 ve sonrası kuşakta yer alan birçok şair adı saymak mümkündür.

Ahmet Kabaklının 4 ciltlik 'Türk Edebiyat Tarihi' adlı eserinin 4. cildinde bu isimler şöyle

sıralanmıştır: Osman Sarı, Mehmet Ragıp Karcı, Metin Önal Mengüşoğlu, Mehmet Atilla

Maraş, Cumali Ünaldı, Ebubekir Eroğlu, Abdülvahap Akbaş, Avni Doğan, Arif Ay, Turan Koç,

Ahmet Kot, Mustafa Özçelik.


M. Akif İnan'ın şiiri, bir yandan geleneksel, bir yandan çağdaş bir şiirdir. Şairin esas itibarıyla

yetişme dönemi ve gençliği Urfa'da geçmiştir. O dönemlerde Urfa'da bir divan edebiyatı

geleneği, hem halk nezdinde ve hem de aydınlar katında canlı olarak yaşamaktadır. Mesela

esnaftan bir çok sanatkar, divan şairlerinin gazellerini ezberleyerek değişik makamlarda

okuyup icra etmişlerdir. Bu divan geleneğinin günümüze kadar gelip yaşamasında şüphesiz

büyük divan şairi Urfalı Yusuf Nabi'nin etkisi büyüktür.


İlk gençlik yıllarında divan tarzında ve aruzla şiirler kaleme alan M. Akif İnan'ın şiirini

besleyen damar, kuşkusuz Şair Nabi'den gelmektedir.


M. Akif İnan, taşradan (Urfa'dan, Maraş'tan) merkeze (Ankara'ya) geldiğinde modern şiirle

tanışmıştır. Yayınladığı iki şiir kitabına, Urfa'da iken aruz vezni ile yazdığı hiç bir şiirini

almamıştır. Ancak gerek Hicret (1972, 23 şiir) ve gerekse Tenha Sözler' (1993, 33 şiir) deki

bütün şiirleri, 11'li hece vezninde olup çoğu beyit düzeni ile yazılmıştır. Böylece şeklen klâsik

ve geleneksel şiiri bağlı kalsa da öz olarak İslami duyarlılıkla yeni ve çağdaş şiirler üretmiştir.

Hayatı boyunca onlarca şiir yazmasına rağmen kitaplaştırdığı şiirinin toplamı 55 adettir.

İnan'ın şiirlerinin teması; aşk, ölüm ve ölüm ötesidir. (mavera) Şiirlerinde, insanın yeryüzü

serüveni ve kimliği üzerinde yoğunlaşmış, insan denen varlığı adeta sorgulamıştır.


Mehmet Akif İnan'ın şiirleri; divan geleneğine yaslanarak, ses ve musikinin, yeni bir söylemle

ölçülü ve ahenkli, beyit düzeni içinde seyreder. Zaman zaman mistik bir ürpertiye dönüşen,

zaman zaman da hayal ufkunun ve rüya âleminin derinliklerinde, soyut, gerçeküstü, olağan

dışılıklara kadar varan ama hep aynı duyarlılıkla, inancın 'helal' ve 'haram' sınırlarını

kollayarak inşa edilmiştir.


Şairin özgürlük arayışları, bağımsızlık, ruhun kendi kalıbının dışına çıkma iştiyak ve arzusu,

sevgiliye kavuşma hayali (aşk), ölümsüzlük, ebedi varoluş, ölüm ötesi (mavera), güzellikler

yurdu (cennet hayali), ve cemal sıfatına mazhariyet...Bütün bu zincirleme olgular, mümin bir

şairin hem hayatının ve hem de ontolojik varoluşunun, hem sanatının, hem bütün hayat

serüveninin ana hedefleri olarak görülmelidir.


Mehmet Akif İnan’la Tanışmam


1966 Haziran ayında Urfa Türk Ocağı açıldığında, Şube Başkanı olarak Zübeyir Yetik Bey’e

yetki verilmişti. O tarihte Ankara’da Türk Ocağı’nın merkez müdürü hemşerimiz Mehmet Akif

İnan’dı. Akif İnan ismini ilk defa o zaman duymuştum. Daha önce de Ankara’da Hilal

Dergisi’nin yazı işlerini yürütüyordu.


Akif İnan’la ilk defa yüz yüze tanışmamız, 1973 yılında bir yaz günü, Urfa’da 'Balıklı Göl Çay

Bahçesi’nde olmuştur. Ben o tarihte, Antalya Aksu Öğretmen Okulu’nda 'Tarım Öğretmeni'

olarak çalışıyordum.


Haziran ayındayız. Hava oldukça sıcak. Okullar tatile girmiş, ben de bu vesileyle Urfa’ya, baba

ocağına dönmüştüm.


Vakitlerden bir ikindi vakti, bu bahçede üç kişiyiz. Mehmet Akif İnan, İbrahim Halil Çelik ve

ben Mehmet Atilla Maraş. O güne kadar biri birimizi isim olarak biliyoruz. Ancak yüz yüze

tanışmamızın tarihi, Urfa, Haziran, 1973’tür.


Çay bahçesinin garsonu demli çayları getiriyor. Sohbeti Akif Abi başlatıyor. Ama her nedense

hep Akif Abi konuşuyor, Halil’le ben dinliyoruz. Hep dinlemede kalıyoruz.


O tarihlerde, Ankara’da, Nuri Pakdil’in 1969‘dan buyana büyük bir titizlikle çıkardığı 'Edebiyat

Dergisi’nde şiirleri ve yazıları yayınlanıyor. O bunu çok önemsiyor, kendini, Nuri Pakdil’den

mülhem, bir 'İslam Devrimcisi' olarak tanımlıyordu.


Bizimle sohbet ederken, bir yandan sigarasını tellendiriyor, sigarayı, adeta su gibi içiyordu.

Sigaraları peş peşe yakıp yakıp söndürüyordu. Bu huyunu, galiba Üstadı Necip Fazıl’dan

kapmıştı. (Çünkü o da yaman bir sigara tiryakisi idi.) Yüksek perdeden konuşmayı ve karşı

tarafa hiç söz hakkı tanımamayı da sanrım ondan.


Biraz sonra, Halilürrahman Gölü’nün bitişiğindeki Rızvaniye Camisi’nin minaresinden

müezzin, İkindi ezanını okumaya başladı. 'Buyurun abi namaza gidelim' dedik. “Siz gidin, kılın

gelin. Ben sizi burada bekliyorum” dedi. Çelik’le ikimiz gidip ikindi namazını kılıp geldik.

Sohbet, akşam saatlerine kadar tek taraflı sürmüştü.


Kanal Yedi ’de Şiir Programı


Yıllar sonra Akif İnan, Kanal Yedi ‘de haftada bir Edebiyat, Medeniyet ve Kültür konularında

program yapıyordu. Her programa bir konuk alıyor. Konuklar; daha çok kültür, sanat ve

edebiyat çevrelerinden, özellikle tanınmış şairlerden oluşuyordu.


Beni de mutlaka bu programa davet edecek diye bekliyorum. Ancak programın icra edildiği

sahne ve dekor, herhangi bir okuldaki öğretmenler odasından farksızdı. Kocaman dikdörtgen

bir masa, masanın bir ucunda konuk, bir ucunda Akif İnan. Başka da bir şey yok. Yalın ve

sade. Ancak konukla programcı arasındaki mesafe, masanın uzunluğundan ötürü çok fazla.

Yani odanın hiçbir lüksü, hiçbir albenisi yok. Bu bir. İkincisi; Ev sahibi sıfatıyla Akif İnan,

uzunca sorular soruyor, programa konuk olan kişi, sorulan soruya karşı cevabını tam

bitirmeden ardından uzun bir ikinci soru geliyor. Derken üç, dört, beş. Sorular sorulmuş ve

fakat karşı taraf, yanıtını bitirmeden sözü kesiliyor ve bu defa da kendisinin sorduğu soruyu,

kendisinin verdiği cevapla tamamlıyor. Bu iki olumsuz duruma çok canım sıkıldı. Elbet beni de

arar ve kendisiyle bu konuları görüşürüm dedim.


Bir ay sonra telefonum nihayet çaldı. Baktım, Akif İnan. ”Atillacığım, benim yaptığım edebiyat

programlarını izliyorsundur sanırım. Hazır ol, seni de konuk edeceğim bu programa” dedi.

Ben hemen atıldım; ”Ağabey senin yaptığın bu programa katılmayacağım!” dedim. Akif abi

şok oldu. Neden Atillacığım?” Dedim ki iki sebepten ötürü. Birincisi; ne o öyle, o basit dekor?

Tıpkı sizin okulun öğretmenler odasına benziyor. İkincisi, yahu abi, hep sen konuşuyorsun.

Soruyu soruyorsun, adam daha sözünü tamamlamadan sorunun cevabını sen tamamlıyorsun.

Bu hep böyle olacaksa bence programa hiç konuk alma, kendin tek başına bu programı yürüt.

Konuk olacak kişi, senin orada adeta bir figüran gibi kalıyor. Adam, hiçbir kimlik belirtisi

gösteremeden program tamamlanıyor. Böyle yaptığın için, böyle bir programa kusura bakma

konuk olamam” dedim. Çok bozuldu ama beni de çok sevdiğinden "Ya nasıl yapalım peki?"

Dedim ki; ”Önce o basit dekoru değiştir. Küçük bir sehpa, iki yanına da iki koltuk koy. Bir

başka sehpa, üstünde bir vazo, içinde bir demet çiçek olsun. Ama çiçekler plastikten, yapma

çiçekler değil, sahici, gerçek, mevsimin gereği ne ise o çiçeklerden olsun. Odanın bir köşesinde, bir küçük kitaplık, içinde ünlü eserlerden birkaç ciltli kitap, birkaç tane de ciltsiz kitap olsun. Böylece daha canlı ve renkli söyleşi odası ve dekoru hazırlanmalı.


İkincisi ve en önemlisi; sen bana sorunu soracaksın ve bekleyeceksin. Ben konuşmamı ve

sorunuzun cevabını tamamlamadan sakın sözlerime müdahale etmeyeceksin. Sonra ikinci

sorunu soracaksın ve bekleyeceksin. Böyle böyle program, kendi doğal akışı içinde gidecek.

Tamam, mı, anlaştık mı? “Tamam, Atillacığım, anlaştık” dedi.


Bir hafta sonra beni programa davet etti. Kalktım gittim. Program, Kanal Yedi Televizyonu için

Ankara’da stüdyoda paket olarak çekiliyor, daha sonra İstanbul’a gönderiliyordu.


Selam vererek içeri girdim. Beni sevinçle karşıladı. “Önce stüdyoya bakalım dedi. Senin

olumlu ikazların üzerine bakalım yaptığımız değişikleri beğenecek misin?” Evet, dedim bir

müfettiş edasıyla. Neleri nasıl söylemişsem o derece güzel bir dekor hazırlanmış. Söyleşi

odası, öğretmenler odası olmaktan çıkmış, güzel bir konuk odasına dönüşmüş. Beğendiyseniz

beyefendi, programa başlayabiliriz.” dedi. Tamam, efendim dedim ve yerlerimize oturduk,

Yakalarımıza mikrofonlar takıldı. Akif Abi bana dedi ki; “Atillacığım, senin dediğin şekilde

sorularımı soracağım ve hiçbir şekilde sana müdahalede bulunmayacağım. Tamam mı?”

Eyvallah Ağabey! Dedim.


Çok güzel olan bir programı, profesyonel bir şekilde gerçekleştirdik. Benden sonra konuk

olarak gelenlere de Akif Ağabey, artık sorusunu sormaktan öteye başka bir şeye

karışmıyordu. Yıllar önce Urfa'da tanıdığım üstenci tavırlı Akif İnan gitmiş, yerine, birlikte kısa

dönem askerlik yaptığımız Akif İnan Ağabey gelmişti.


TENHA SÖZLER


Sene, 1993. Yaz ayları. Ben görevim gereği Balıkesir’de ikamet ediyorum. Akif Bey Ankara’da

Fen Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak çalışıyor.


Akif Bey; İkinci şiir kitabı olan ‘Tenha Sözler ’in birinci baskısının çok hatalı basılması

yüzünden, İkinci baskısını yapmak zorunda kalmıştı.


Kitabın arka kapağında, kendi şiir sanatı hakkında söz söyleyen üç kişiye yer vermişti: Rasim

Özdenören, Prof. Dr. Ramazan Kaplan ve Ceyhun Atıf Kansu. İkinci baskı için benden kendi

şiiri hakkında bir değerlendirme yazısı istedi kitabına koymak için. Ben her zamanki muhalif

tavrımla, ”Yazmam Ağabey!” dedim. Yine şok oldu benim bu beklenmeyen tavrım karşısında.

“Neden yahu, senin değerlendirmeni önemsediğim için bu teklifi yapıyorum

Atillacığım. ”dedi. Teşekkür ederim Ağabey dedim. Yazarım ama bir şartla. ”Neymiş o şart?”

dedi. “Kitabın arka kapağında değerlendirme yazısı olan şair Ceyhun Atıf Kansu’yu

çıkaracaksın. Onun imzasının yanında görünmek istemem.” Dedim. O zamanlar, tavizsiz

ideolojik tavırlar içinde olduğumdan, Ceyhun Atıf Kansu da bizim mahallenin şairi olmadığı

için onunla yan yana olmaya tahammül edemezdim. (Şimdiki aklımla böyle düşünmüyorum

tabii.)


Akif Ağabey, benim bu tavrıma “Le havle” çekerek razı oldu. O zatın kısa olan değerlendirme

yazısını çıkardı. Benim değerlendirme yazımı koydu. Böylece; Yeni Türk Edebiyatı Profesörü,

Dr. Ramazan Kaplan, hikâyeci Rasim Özdenören ve benim değerlendirme yazılarımız, ‘Tenha

Sözler’ şiir kitabının arka kapağında yer aldı.


Mescid-i Aksa Şiiri


Mescidi Aksa'yı gördüm düşümde

Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu

Varıp eşiğine alnımı koydum

Sanki bir yeraltı nehri kaynıyordu


Gözlerim yollarda bekler dururum

Nerde kardeşlerim diyordu bir ses

İlk kıblesi benimdim ulu Nebimin

Unuttu mu bunu acaba herkes


Şimdi kimsecikler varmaz yanıma

Resulden yoksunum tek ve tenhayım

Rüzgarlar silemez göz yaşlarımı

Çöllerde kayıp bir yetim vahayım


Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde

Götür Müslüman'a selam diyordu

Dayanamıyorum bu ayrılığa

Kucaklasın beni İslam diyordu


Mehmet Akif İnan


06 Ocak 2000'de Urfa'da vefat etti. Kabri, Harran Kapı mezarlığındadır. Vefatının 25. yılında

onu rahmetle anıyorum.


Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Ocak 2025 ,1108. sayısında yayınlanmıştır.

bottom of page