top of page

Melâl Neslinden Delâl Bir Şair :Metin Önal Mengüşoğlu

  • Yazarın fotoğrafı: Mehmet Atilla Maraş
    Mehmet Atilla Maraş
  • 25 Ağu 2025
  • 12 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 28 Ağu 2025

           

      Melali anlamayan nesle aşina değiliz / Ahmet Haşim

      

Adı: Metin, Soyadı: Önal. Mesleği: yazarlık, özelliği, şair. 'Mengüşoğlu' müstearını, atalarının Erzincan-Kemah-Divriği ve Elâzığ yöresinde hüküm sürmüş olan Mengücek Beyliği'ne dayandığını belirtmek için kullanıyor.


(Melâl; Gamlı, hüzünlü ve kederli anlamlarına gelir. Hazan mevsimini çağrıştırır. Delâl; Değerli, hoş ve aziz anlamlarına gelir. Saflığı ve estetiği temsil eder. )


 Mengüşoğlu, 17 Mayıs 1947 de Elâzığ’da dünyaya geldi. Babasının 'Demiryolcu' olması nedeniyle İlk okulu Diyarbakır, Liseyi Malatya'da okudu. İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdi. Mezuniyetten sonra avukatlık yapmadı. Diplomasını, çerçeveletip asacak bir duvar bulamayınca dörde katlayarak yırtıp attı. Kardeşleri ile Bursa'ya yerleşti. Uzun bir süre iplik üretimi ve satışı yaparken, ticareti bıraktı, fabrikayı kardeşlerine devrederek bütün zamanını yazı hayatına ayırdı. Öyle ki, bir zamanlar kazandığı paralarla dergi çıkarma, öğrencilere burs verme noktasına gelmişken iş hayatından ayrıldıktan sonra kardeşlerinin yanında sigortalı çalışır göründü ve emekli oldu. Mütevazı ve münzevi, sakin bir hayatı tercih etti. Bu yaşayış biçimi, yazı hayatının ve eser vermenin birinci koşulu oldu.


Hiçbir cemaat ve cemiyete, hiç bir tarikata ve tekkeye, hiç bir siyasi partiye ilgi duymadı. Türkiye Yazarlar Birliği hariç, hiçbir sivil toplum kuruluşuna, derneğe ve vakfa üye olmadı.


Metin Önal Mengüşoğlu, bir başına özgür ve serazattır. Bu bağlamda bağımsız ve bağlantısızdır. Ama İnancına bağlı, Kuran ve Allahın resulüne bağlı ve bağımlıdır. Tek kelime ile Müslüman, Mümin ve Muvahhittir. O bütüncül bir dünya görüşünü (Tevhit), bütün bir hayatı boyunca savundu ve yaşadı.


Lisede öğrenciyken, Malatya'ya bir konferans vermek için gelen şair Necip Fazıl Kısakürek'le tanışır. Üstadın konferansında takdimcilik yapar, onu sahneye davet eder. Ondan aldığı ilhamla şiirler yazar. İlerleyen yıllarda kendisi de üstadı gibi Anadolu'da konferanslar verir.


Türkçeye hakimdir. Sahneye çıkınca şiiri, o güzel ses tonuyla, tiyetral jest ve mimiklerle, yaşayarak okur. Sahne hayatına yabancı değildir. Çünkü daha lise yıllarında Malatya'da, Belediye tarafından kurulan 'Şehir Tiyatrosu'nda aktörlük yapar ve birkaç oyunda rol alır.


1966 Haziran ayında Urfa Lisesini yeni bitirmiştim. O yıl üç arkadaşımla birlikte 'Balıklı Göl' adlı, ancak altı sayı sürecek olan bir edebiyat dergisi çıkarmıştık. Bu arkadaşların üçü de benim gibi şiir yazıyorlardı. (Ben o tarihte henüz Aney şiirini yazmamıştım.) Bunlar; Ahmet Fazıl Döğücü, Mehmet Taplamacı ve Celal Ülgen. Ahmet Fazıl Döğücü'nün abisi Fethi Döğücü ile ortak bir matbaaları vardı ve günlük 'Şafak Gazetesi'ni çıkarıyorlardı. Urfa'dan dışarıya adımını atmadı. Mahalli kaldı ve daha sonraları şiir yazmayı ve yayınlamayı bıraktı. Mehmet Taplamacı'nın Şafak Gazetesi'nin sanat sayfasında şiirleri yayınlanıyordu. Sonraki yıllarda İzmir'e yerleşti. Şiir yazmaya devam etti. Birkaç şiir kitabı yayınladı. 2022 de İzmir'de vefat etti. Celal Ülgen, Urfa Lisesini bitirdikten sonra İstanbul Hukuk Fakültesine girdi. Sonraları şiir yazmayı bıraktı. İstanbul’da iyi bir avukat olarak ünlendi. Mesleki kitaplar yazdı. Birçok ünlü insanın davalarının avukatlığını yaptı.


Bizim bu arkadaşlarla Urfa'da, Balıklı Göl Dergisi'ni çıkardığımız 1966 yılında, Malatya'da 'Dal' Dergisi çıkmaya başlar. O dönemde Dal Dergisi'nde şiir yazan şu imzalar vardı: Zülfikar Sezen, Cumali Ünaldı, Ebubekir Eroğlu, Ahmet Yücel ve Metin Önal Mengüşoğlu. Bunların her biri, ilerleyen zaman içinde kendi alanlarında tanınmış birer isim oldular. Şair Metin Önal Mengüşoğlu ismini ta o yıllardan tanımaktayım, bilmekteyim.


Aynı yıl Urfa'da bir gurup arkadaşla "Halk Eğitim Tiyatrosu'nu kurmuş, birkaç oyun sahnelemiştik. Oyunlara hazırlanmadan önce tiyatroya ait teorik dersler almış, tiyatro oyunlarıyla ilgili sahne bilgisi, teknik terimler ve kavramları öğrenmiştik. Bize 'Tiyatroya Giriş’ dersleri veren, bizden bir kaç yaş büyük ama tiyatroya karşı ilgisi ve hevesi bizden çok daha fazla olan Günay Güner'di. Onun en büyük ideali, ünlü bir filim oyuncusu olmaktı. Kendinden birkaç yaş küçük olan kardeşi Tuncay Güner de bizimle beraber, kurduğumuz tiyatroda oynuyordu.


O yıl Urfa'da, Turgut Özakman'ın meşhur oyunu “Duvarların Ötesi"ni sahnelemiştik. Başrolde Günay Güner vardı. Tevafuk bu ya, aynı yıl Malatya'da "Belediye Şehir tiyatrosu" kurulmuştu. Bu tiyatroyu, profesyonel olarak İstanbul 'Genar Tiyatrosu’dan oyuncu Dilaver Uyanık Bey yönetiyordu. İstanbul Genar Tiyatrosu, Urfa'ya bir oyunu sergilemek için geldiğinde, 'Duvarların Ötesi'nde baş rol oynayan Günay Güner'in performansını görmüş, beğenmiş ve onunla sözleşme yaparak alıp Urfa'dan Malatya'ya götürmüşlerdi. İşte Metin Önal Mengüşoğlu, o tarihte daha liseyi bitirmemiş ama Malatya Belediye Şehir Tiyatrosu'na oyuncu olarak alınmıştı. Benim ve Metin'in lisede başlayan tiyatro sevdamız, üniversite yıllarında da devam etti. Ben, Erzurum'a o İstanbul'a yüksek tahsil için gittik. Ben Erzurum'da üniversitede kurulan "Yurt Kur Tiyatrosu'nda oyunculuğa devam ettim, turnelere bile çıktık.


İstanbul'da 1966 Ocak ayında Ezel Erverdi yönetiminde ilk sayısı yayınlanan "Fikir ve Sanatta Hareket" dergisinde, Metin'in 1967, benim 1969’dan itibaren şiir ve yazılarımız yayınlandı.


Metin Önal Mengüşoğlu, 1973'te kendi yayını olan bir hikâye kitabını İstanbul'da neşreder. Adı: 'Gavur Kayırıcılar'. Metin o tarihte İstanbul Hukuk Fakültesi'nde öğrencidir. Gavur Kayırıcılar, bir hikâye kitabıdır. Yayınlandığında pek fazla rağbet görmedi. Bunun birçok nedeni varsa da bir şairden beklenen, öncelikle yazdığı şiirlerini bir kitapta toplayıp yayınlamaktır. Bu yayın önceliği beni de o zamanlar şaşırtmıştı. Zira ben ve yakın edebiyat çevremiz, onu bir hikâyeci olarak değil, bir şair olarak tanımıştık.


Anadolu'da 1950'li ve 1960'lı yıllarda terzilik mesleği oldukça revaçtaydı. O zamanlar konfeksiyon diye bir olay yoktu. Halk, takım elbiselerini terzi dükkanlarına giderek bedenine göre diktirirdi. Anadolu'daki birçok şehirden birçok tanınmış terzi, Paris'e gidip diploma alarak gelirlerdi. Bu terzilere, "Paris'ten makas almış" derlerdi.


O tarihlerde Anadolu'daki terzi dükkanları, önemli birer halk mektebi niteliğindeydi. Şehrin berber dükkanlarında, günlük havadisler teati edilir, entipüften dedikodular yapılırdı. Ama terzi dükkanları öyle değildi. Mesela bunlardan en meşhur olanı, sol düşünceli insanların devam ettiği , Ordu-Fatsa’daki Terzi Fikri'nin dükkanıdır.


Malatya’daki terzilerin en tanınmışı 'Terzi Sait Çekmegil' ve onun terzi dükkanıdır. Şehrin okumuş yazmış takımı, lise öğrencileri, öğleden sonra belirli saatlerde bu dükkâna gelir, fikri, edebi ve dini sohbetleri Sait Çekmegil'den dinlerdi. İşte Metin'in Malatya'da uğrak yerlerinden biri de Sait Çekmegil'in terzi dükkanıydı. Metin'in üzerinde büyük tesiri olan iki Sait'ten söz edilir. Biri Terzi Sait Çekmegil (Senih adında meşhur bir de kütüphanesi vardı.) Öbürü, Sait Ertürk Hoca. (Nam-ı diğer Topal Sait Hoca).


Anadolu'da terzi dükkanları, şehrin birer 'İrfan Mektebi' hüviyetindeydi. Benim doğduğum şehir olan Urfa’da da böyle bir terzi dükkânı vardı. Bu, Terzi Ekrem Kara'nın Kapaklı Pasajı'ndaki dükkanıdır. Biz de arkadaşlarla o dükkâna devam ederdik. (İbrahim Halil Çelik, Mehmet Oymak, Halil Soran, Müslüm Çiftçi, Mehmet Okay ) Terzi Ekrem, Mütevaziliği ve alçak gönüllüğü ile kalplerimizi fethetmişti. Ekrem, Risaleyi Nur talebesiydi. İlk okul mezunuydu ama çok güzel hikâyeler yazardı. Hitabeti ve güzel Türkçe konuşması, Risalelerden okuduğu pasajlarla dinleyeni hayran bırakırdı. Ne yazık ki, çok genç bir yaşta, terzi dükkanında mastar atarken, gelen bir kalp sektesiyle hayatını kaybetti.


Metin Önal, Varide adlı dergide müstear bir isimle (İzzet Hanifi) yazdığı bir yazısında kendi kuşağından şairlere değinirken, müstakil olarak benden bahsediyor, son zamanlarda az yazı ve şiir yazdığımdan, edebiyat dergilerinde ve edebi ortamlarda görünmediğimden söz ediyordu. Bugüne kadar da kısmet olmadığından yüz yüze görüşemediğimizi yazıyordu.


Metin Mengüşoğlu'nun 1983'te, ilk şiir kitabı 'Ben Asyalı Bir Ozan' çıktığında, Urfa'da Harran Dergisi'nde ilk tanıtma ve inceleme yazısını ben yazmıştım. 'İşte nihayet Metin, ete - kemiğe bürünmüş olan bu şiir kitabıyla şair olarak göründü' demiştim. O ilk şiir kitabı hakkında yazdığım yazıdan tam on yıl sonra Metin Önal Bursa'ya yerleşmiş, kardeşleriyle beraber iplik ticaretini kendine iş edinmişti. Ben de o tarihte, Balıkesir'de resmi görevim gereği bulunuyordum. İktisadi bir devlet kuruluşunun bölge müdürlüğünü yapıyordum. (TZDK, 1993) Metinin Varide dergisinde hakkımda yazdığı o yazıyı kendime bahane ederek ve dahi uzun yıllar süren gıyabi görüşmemizi vicahi'ye çevirmek kastıyla kalktım Balıkesir'den Bursa'ya gittim. Bursa'da kadim dostum, Bursa Dergâh Kitapevi'nin sahibi, aziz kardeşim Cahit Çollak'a uğradım. 'Beni derhal Metin Önal'a götür dedim. Cahit, Metin'e telefon ederek kendisine geleceğini ve yanında da sürpriz bir ziyaretçisinin olduğunu söyledi. Cahit'le kitapçı dükkanından çıkıp Metin'e gittik. Dükkâna vardığımızda, Metin, oturduğu masadan kalkarak bize doğru gelmeye başladı. O kadife gibi yumuşak sesi ile 'Atilla Maraş'! dedi. 'Evet' dedim ben Mehmet Atilla Maraş. Yılların hasretiyle bir güzel kucaklaştık, sarıldık. Sevinci ve heyecanı yüzüne yansımıştı.


1966'dan beri tanıdığım şair, yazar dostum, güzel insan Metinle, tam 27 yıl sonra yüz yüze gelebilmiştik. Metin'in mütevazi dükkanında uzun yılların verdiği hasretle, bir de aynı yörenin insanı olmamız hesabi ile, gurbet elde koyulaştırdığımız sohbet, akşamın geç saatlerine kadar devam etti. Karşılıklı şiirler okuduk, edebiyat ortamından, dergilerden, müşterek dostlarımızdan söz ettik. Bundan sonraki zamanlarda Metinle buluşmalarımız, telefonla görüşmelerimiz sık olarak sürdü.


Ertesi yıl 1994'te, onu Balıkesir - Dursun Bey'de her yıl yapılan "Su Çıktı Şiir Akşamları'na davet ettim. 'Su Çıktı', Balıkesir'in Dursunbey ilçesine bağlı bir mesire yeridir. Ve isminden de anlaşıldığı gibi bu mesire yerinin her tarafından serin, berrak sular fışkırıp akmaktadır. Böyle nefis bir yer, şiir okumak için biçilmiş bir kaftandı. 'Su Çıktı Şiir Şöleni'nin 1993'te ilkini gerçekleştirdiğimiz bu yer, arkadaşlarımızla piknik yapmak için keşfettiğimiz bir mekândı. O mesire yeri, 1993 ten itibaren her yıl yapılan şiir etkinliklerine güzel bir mekân oldu.


Aynı yıl Bursa Kültür Park'ta yapılan 'Kitap Fuarı'nda, Kitapçı Cahit Çollak'ın kitap standında birlikte, yeni çıkan kitaplarımızı okuyucularımıza imzaladık. Metinin bir de şiir kaseti vardı. Şiirlerinin bir kısmını, kendi sesiyle seslendirmiş, kendi yorumuyla kasete okumuştu. Şiir kaseti yapmak, bizim kuşak şair şairleri için yeni bir imkândı. Nitekim ertesi yıl, 1995'te ben ve Mehmet Akif İnan, şiir kaseti yapmak için otobüsle bir yaz günü, 'Azim Dağıtım'ın daveti üzerine Ankara'dan İstanbul'a hareket etmiştik.


O gün kitap fuarında ilginç bir olay oldu. Metinle yan yana aynı masaya oturmuş okuyucularımıza şiir kitaplarımızı imzalıyorduk. Kitaplarımızın önünde isimliklerimiz vardı. Ancak ne hikmetse ben Metin'in, Metin de benim isimliğimin arkasına oturmuşuz. İşin farkında değiliz tabii. Beni, 'Aney' şiirimden tanıyan üniversiteli bir genç geldi Metin Önal'ın önünde durdu. Heyecanlı bir şekilde 'Mehmet Atilla Maraş siz misiniz'? diye sorunca Metin 'Hayır ben değilim, Mehmet Atilla Maraş yanımda oturan arkadaşımdır' dedi. Üniversiteli genç şok olmuştu. Bana 'Hocam ver elini öpeyim. Sizi hep merak etmişimdir, kim bu 'Aney' şairi diye. Bu şiiriniz, bizim gibi gurbette memleket hasreti çeken, annesini özleyen öğrencilere adeta ilaç gibi geliyordu. Gencin heyecandan adeta dili tutulmuş, konuşurken kesik kesik konuşuyordu. Hayranı olduğu şairi karşısında canlı görünce bu böyle oluyordu. O gencin, karşımda edepli ve hayranlık uyandıran duruşuna, ben de hayran kalmıştım.


İlki 1992 yılında Bursa'da yapılan, 'Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni'ne Metin'in katkıları büyük olmuştur. Gerek ev sahipliğinde ve gerekse organizasyondaki emek ve çabalarından dolayı. 1993'te Kazakistan Almatı'da yapılan 'Türkçenin Uluslararası II. Şiir Şöleni'ne beraber katıldık.


Mayıs 1995'te Türkçenin Uluslararası III. Şiir Şöleni, Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat'ta yapıldı. Dünyanın birçok yerinden ve Türkiye'den gelen seçkin şairlerle beraber ben ve Mengüşoğlu da katılmıştık. Sevgili Metin'in tiyaral şiir okuyuşu ve yorumu meşhurdur. Bunu, daha önceki yıllarda yaptığı tiyatro oyunculuğuna borçludur. Özellikle sahnelenmeye müsait olan şiirleri çok güzel seslendirir. Mesela Üstat Necip Fazıl'ın Sakarya, Çile ve Zindandan Mehmet'e Mektup şiirlerini... Söz konusu şiirleri değişik şair ve şiir yorumcusu sanatkârlardan dinledim. Ancak Metin Mengüşoğlu gibi şiirin hakkını tam vererek okuyan ve yorumlayanını görmedim. Nasıl mı? İşte bir örneği:


Yıl, 1995 Mayıs'ın ilk günleri, Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat'tayız. Akşam, mehtabın olduğu bir gecede hipodromdayız. Çevremizde soylu koşu atları ve Türkmen çadırları var. Meydana koca bir ateş yakılmış, ateşin etrafına geniş bir daire oluşturacak şekilde masalar ve sandalyeler dizilmişti. Ateşin etrafına dizilen sandalyelere, dünyanın birçok yerinden gelen ünlü şairler, teker teker oturdular. Türkiye'den bu şölene katılan bizler de yerlerimize oturduk. Aramızda; Mehmet Akif İnan, Bahattin Karakoç, A. Vahap Akbaş, Tahir Kutsi Makal gibi şairler var. Şairler sırası geldikçe birer şiir okudular. Türkmenistan Yazarlar Birliği Başkanı Ata Murat Atabayev, Türkmenistan'ın en ünlü şairlerinden. Kendi şairliği konusunda 'Benden başkası yok.' diyor adeta. Yani bizim tabirle 'Adı kulağına değmiş bir şair'. Sıra ona gelince çıkıp şiirini okudu. Ardından sıra Metin Önal'a gelmişti. Ateşin halkalandığı meydana çıktı ve üstadın 'Çile' şiirini okumaya başladı. Sanki tiyatro sahnesindeymiş gibi bir okuyor, bir okuyor... Yerde harlanmış ateş çemberi, gökyüzünde ay ışığı, mehtap. Ve seyircisinin tamamı şair olan bir şiir ortamı. Çıt yok, herkes lâl kesilmiş Metini dinliyor. Ve Metin, jestler, mimikler eşliğinde beden dilini konuşturuyor. Temiz bir Türkçe ve güzel bir ses tonuyla şiir okuyuşunu, büyük alkış alarak bitiriyor ve gelip yerine oturuyor. Baktım, şair Ata Murat, ellerini çenesinin altına almış, masaya iyice yaslanmış, gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde bizim Metini dinliyor.


Alkış ve tezahürat bitince, Ata Murat Atabey ayağa kalktı ve şöyle konuştu: "Vay ki vay! Men de sanıyordum ki Türkmenistan'ın en böyyük şairi menem. Belii, Metin Bey kardaşım, sen menden daha büyükmüşsen. Seni candan, özümden tebrik edirem." Tabii, Ata Murat Bey okunan şiirin üstat Necip Fazıl'a ait olduğunu bilmiyordu. Ama o gece Metin'in şiir okuyuşuna hayran kalmayan bir tek şair yoktu, o ateşin etrafına halkalanmış masalarda oturan...


Metin'le o yıllardan bu yana birçok şiir şöleninde beraber olduk Urfa'da, Konya'da, Ankara'da, Balıkesir'de, İstanbul'da, Ordu'da, Trabzon'da ve Gebze'de.

Metin'le beraber 1999 da, Irak Yazarlar Birliği'nin daveti üzerine, Bağdat'ta yapılan 15. Merbit Şiir Akşamları'na (Mihrican Merbit, Leyali Şi'r) Türkiye'yi temsilen gittik. ABD'nin Ambargosu yüzünden Bağdat'a hiçbir yerden uçak kalkmıyordu. Biz de bir iş adamı arkadaşımızın aracıyla karayoluyla Bağdat'a gittik. Önce Ankara'dan yola çıkarak memleketim olan Urfa'ya geldik. Sabah erkenden karayolu ile Mardin'e, oradan da Habur sınır kapısına vardık. Habur'u geçince Irak topraklarına ayak bastık. Mesut Barzani'nin Irak Kürt Özerk Bölgesi'nden geçtik. Gece yarısından sonra başkent Bağdat'a vardık. Kalacağımız oteli ararken Dicle Nehri üstündeki köprülerden birini dönüp dolaşıp tekrar geçtiğimizde, Bağdat polisi aracımızı durdurdu. Direksiyonda Dr. Mehmet Sılay vardı. Arapçası iyiydi. Durumu izah etti.


Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in özel davetlisi olarak Türkiye'den gelen şairler olduğumuzu, Türkiye'den gelirken Irak Büyük Elçiliği'nden aldığımız 'özel davetli' olduğumuza dair belgeyi gösterdik. Bizi, önce alıp karakola götürmeye çalışan polis ekibi, elçiliğin yazısını görünce önümüze düşüp bize eskort oldular. Kalacağımız otel olan 'Finduk Mila Mansur'a gece bir sularında vardık. Şölen boyunca hep bu otelde kaldık. Şair Fuzuli'nin makamı Kerbela'daydı, gidip ziyaret ettik.


1996 da 'Beş şair, on şiir kitabı' diye bir projem vardı. Projeyi hazırladım, tam kitapları yayınlayacağımız zaman anlaştığım yayıncı askere alındı. Dolayısıyla projem gerçekleşmedi. O arada Metinle görüştüm bu yayın projemi. Metin de Malatyalı hemşerisi, Beyan Yayınları'nın sahibi Ali Kemal Temizer'le konuştu. Ali Kemal Bey de; 'Eğer sanat danışmanı sen olursan beş şair değil, 40 kitaplık bir dizi yapabilirim' demiş, anlaşmışlar. Böylece Metinin Sanat Danışmanlığı'nda, Beyan Yayınları 40 kitaplık bir şiir dizisi yapıp yayınladı. Bu proje, Bir çok şair arkadaşımızın şiirlerinin gün yüzüne çıkmasına ve kimilerinin tanınmasına vesile oldu. Zira yayınevleri, para getirmeyen şiir kitaplarına pek fazla rağbet etmezler. Ali Kemal Bey'in bu cesareti, şiir sanatına karşı verdiği değer ve önem asla unutulmaz. Kendilerine ve Metin Beye, kitabı yayınlanan şair arkadaşlar adına teşekkür borçluyum.


Kitaplardan söz açılmışken, Metin'in, 2000 yılında, Türkiye Yazarlar Birliği'nin şehir kitapları ödülünü alan Harput Şehrengizi'nden söz etmeliyiz. Edebiyatımızda şehir Kitaplarının ilki olan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 'Beş Şehir'inden sonra yazılan Ahmet Turan Alkan'ın Altıncı Şehir Sivas'ından sonra yazılmış yedinci şehir kitabı, Harput Şehrengizi'dir. Bu kitap hem bir şehir biyografisi, hem de genç yaşta vefat eden oğlu Yasir'in acısını hafifleten bir ağıt hükmündedir.


Evlat acısını yaşayan bir başka ortak dostumuz daha var. Dergâh Yayınları'nın sahibi Ezel Erverdi. O da oğlu Osman'ı bir trafik kazasında kaybedince evlat acısını iliklerine kadar yaşamıştı. Hele ki o evlat gençliğinin baharında ise...


Ortak dostumuz olan bir şair daha var evlat acısı gören, Alaeddin Özdenören. O, ilk okula giden oğlu Kerem’i bir trafik kazasında kaybetmişti. Oğluna şiir tarzında ne ağıtlar yakmıştı. O şiirlerden en çok tanınanı ‘Kerem'in Çantası' şiiridir.


Metin'in her 'Keklik Bizden Uzaklaştı' deyişinde, genç yaşta kaybettiği oğlunun acısını, bir babanın yüzünde oluşan derin bir hüznü ve melâli görmemek imkânsızdır.


Bir gün Metinin Bursa'daki evine yatılı konuk oldum. Kütüphanesinin yanı başında bir saz asılıydı. Saz çalıyor musun? dedim, evet dedi. Elazığlı, Harputlu olup da saz çalmayı bilmemek olur mu? Urfa, Elâzığ ve Kerkük, türkü bağlamında aynı tavrı, aynı tınıyı taşır. Keklik Bizden Uzaklaştı, o bir şarkıdır ve sözlerinin bir kısmı şöyledir:


Keklik bizden uzaklaştı

Yolumuz sarpa dolaştı

Hünkâr kalasını aştı

Belki yavrusuna kavuştu

Ağlarım ben kekliğime

Seherde öten bülbüle

İpeklenmiş tüylerine

Yanaktaki benlerine

Ağlarım ben kekliğime



Metin Önal Mengüşoğlu'nun Şiir ve Sanat Anlayışı

Metin Önal Mengüşoğlu, sadece bir şair ve yazar değil o, aynı zaman da 'imal-i fikr eden' bir fikir işçisi, bir mütefekkirdir. Genelde 'Sanat', özelde 'Şiir Sanatı' üzerine düşünmüş ve düşüncelerini yazıya dökmüştür. Konuya ilişkin iki deneme kitabı vardır. Birinin adı Düşünmek Farzdır, diğeri 'Vahy ve Sanat'


"Toplumumuz Cumhuriyet tarihi boyunca ve hatta ondan önceki zamanlarda korkutulmuş, ürkütülmüştür. İtikaden olsun, siyaseten olsun toplum, yukarıdan aşağıya doğru korkutulmuştur. Dolayısıyla bireyler kendi başlarına düşünmekten alıkonulduğu için onların yerine düşünenler, ahkam kesenler, onları idare edenler hep olmuştur. Bu açıdan baktığımızda bizim toplum düşünmeyen, akl etmeyen bir topluluktur. İnsanlarımız; göçebeliği sırtından atamamış, bir türlü şehirli olamamış, yıllardır masallarla, efsanelerle ve menkıbelerle uyutulmuştur."


Metin Önal Mengüşoğlu'na göre şiir, hayatımızın bahanesidir. Sanat ve ideoloji, bir insanın dünyaya bakışını ve dünyayı algılayışını belirler. Bir sanatçının düşünce dünyası, eserlerine de yansır. Eser'den Müessir'e gitmek lazımdır. Bu açıdan hiçbir sanatkâr, inançlarından bağımsız değildir.


Müslüman bir sanatçı, bir hüner sahibi, İlahi-vahyi ışığında kalem oynatmak ve yazmak durumundadır. Mengüşoğlu, sanat anlayışını 'Vahiy' bağlamında ortaya koyar. 'Vahy ve Sanat' kitabı, Mengüşoğlu’nun bir nevi 'poetika'sıdır. Şiir ve sanat anlayışını, Vahy'in penceresinden bakarak şekillendirmiştir.


Sanat, ya taklittir ya yaratmadır. İnsan tabiattaki bir modele bakarak yaratır. (Mimesis) Yani burada yaratma, gerçek değil taklittir. Esas yaratma, yüce yaratıcıya aittir. İnsandaki yaratma, esas yaratımın izdüşümü, gölgesi, bir yansımasıdır. Katarsis; bayağılıktan arınma, sanatı üst akla doğru yürütme, icat etmektir.


Bizim mahallede İslami duyarlılıkla edebiyat yapanların nerdeyse tamamına yakını, 'geleneksel' olana yaslanırlar. Oysa geleneksel anlayış ve tutumdan çıkarak Müslüman sanatçıların yaslanacağı temel dayanak, Kuran yani 'ilahi vahy' olmalıdır. Vahy, insan fıtratına daha uygundur. Çünkü sanat, hayatın bizzat kendisidir.


İnsan, Allahın yarattığı en büyük eserdir. Onu yeryüzüne halife kılmıştır. Allah, meleklere seslenerek yeryüzünde bir halife (Âdem) yaratacağım demiş ve ona eşyanın bütün isimlerini öğretmiştir. Ona hür bir irade ile sanat yapma yetisi vermiştir. (Kuran 2/32) Böylece insan, kendi fiillerinin ve eylemlerinin yaratıcısı ve sorumlusu olmuştur. Kendisiyle yapılan bir söyleşide Mengüşoğlu şöyle diyor; 'İnancım odur ki, sanat yetisi, idrak gibi fıtratımıza, Rabb'ın ruhundan üflenmiş bir keramettir. (Ay Vakti, Sayı: 11, Ağustos, 2001)


Metin Önal'ın şiirlerindeki düşüncenin ana yapısı, 'Tevhit'tir. "Önce besmele ile Kuran'dan başlamak gerekir." Şairin düşünce dünyasında yüce kitabımız Kuran vardır. Şiirlerinde, İslami bir duyarlılıkla eşya ve olayları yorumlar. Yaşadığı çağın topluluklarına ve kurumlarına eleştiriler yöneltir. Kendi toplumumuzun batıl inançlarını ve itikatlarını eleştirir.


ama ağıt mı yakacağız

yas mı tutacağız

biz de güneş tutulur

yas tutulmaz

bizde dayanmanın adı şükür

bizde bilenmenin adı sabır

bizde savaş ölüm değil hayattır

bizde düşman insan değil

fikirdir

silaha karşı silahla karşı koymanın

yeri vardır

yalnız kalleşlere uygulanmaz

(Ben Asyalı Bir Ozan, sf. 22)


Netice:

Evet biz, bir 'melâl' nesliyiz. Zaten melâli anlamayan nesle de aşina değiliz. Bizden sonraki nesiller maalesef bu 'Melâl Denizi'ni görmediler. Kendinden önce gelen kuşakları da bilmiyorlar, okumuyorlar, dolayısıyla tanımıyorlar.


Yeni nesiller öylesine hoyrat, öylesine çilesiz, öylesine hazıra konan insanlar ki, önlerinde hazır buldukları bir edebiyat ortamında gezinip duruyorlar. Kendi inancından, (ilahi vahiy'den) ilham alamamak, kendi öz kültür ve medeniyetine yabancılaşmak ne kadar üzücü ne kadar hüzün verici...

bottom of page