İlhamını Kuran'dan Alan Şair: Mehmet Akif Ersoy (İstanbul, 1873 - 27 Aralık 1936)
- Mehmet Atilla Maraş

- 26 Ağu 2025
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 28 Ağu 2025
Bir millet, uzun bir süre, kendi kültür ve medeniyetinden (milli ve manevi değerlerinden), kendi tarihinden, kendi edebiyatından, kısaca kendi öz kimliğinden kaçamaz. Söz konusu bu millet 'Türk Milleti' ise onun milli bir kimliği vardır ve bu kimlik, bu milletin Müslüman oluşunda yatar. Evet bu millet, Müslüman bir millettir.
Cumhuriyet, başlangıçta "Reddi miras" üzerine kuruldu. Eski olan her şey ret veya inkâr edildi. Geçmişin tarihi, edebiyatı ve İslami olan kültürü, bin yıllık birikiminde ne varsa ret edildi. Peki ne adına bu ret ve bu inkar? Yeni bir millet yaratma adına. 'Yeni İnsan, Yeni lisan' adına, kısaca Batılılaşma adına. Bir yanda "On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan" diye marşlar söylenirken, diğer yanda dönemin Maarif Vekili Hasan Âli Yücel;
"Eskiyi unut / Yeni yolu tut / Türklüğe umut / Sen ol çocuğum" diyordu.
Eski yani köhne olan şeyler yaşanmış, denenmiş şeylerdir. Ama bir şey yeni ise onun cazibesi, çekiciliği ve hatta büyüsü vardır.
Yeni bir dil anlayışı için Türk Dil Kurumu, yeni bir tarih anlayışı için de Türk Tarih Kurumu'nun kurulması tesadüf değildir. Harf devrimi yapılarak eski yazıdan yeni Lâtin harflerine geçilmiştir.
Cumhuriyetle birlikte yeni bir 'Ulus Devlet' kuruldu. Bu devletin bir resmi ideolojisi vardı. 'Devlet-i Âli Osman' yıkılınca, Osmanlıcılık ideali de yok oldu.
Bu yeni dönemin büyük ideologu Ziya Gökalp'tır. Bütün fikirlerini Türkleşmek İslamlaşmak Batılılaşmak adlı bir kitapta topladı. Türkçülüğün Esasları'nı yazdı. Yeni ulus devleti kuran Mustafa Kemal'in danışmanı, fikir babasıydı.
Dilde Sadeleşme hareketi başlatıldı. Ziya Gökalp, Selanik'te Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem ile "Genç Kalemler" dergisini çıkardı. 'Yeni lisan, Yeni İnsan' sloganıyla hareket edildi.
Yeni bir millet yaratmak için devrimler peş peşe geldi. ve "Avrupalı gibi olmak", çağdaş ve modern olmak için gerekçe neydi? 'Muasır Medeniyet Seviyesi'ne ' (Çağdaş Uygarlık Düzeyi) ulaşmak için, 'Batı Medeniyeti' işaret edildi ve hedef gösterildi.
Tanzimat'la başlayan 'Batılılaşma Hareketi' Cumhuriyetin ilanı ile son buldu. Batılılaşma süreci, resmen ulus-devlet eliyle başlatılmış oldu. Giyim kuşam değişti. 'Tevhid-i Tedrisat Kanunu' ile mektep ve medrese eğitimi birleştirildi. Şapka giymek kadın erkek herkes için mecburi oldu. Giymeyenler ya hicret etti ya da 'İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanarak idam edildi. (Mesela Erzurum'da şapka kanununa muhalefetten tam otuz üç kişi idam edildi. Onlardan birisi de bir kadındı.)
Devlet memurları, o şehrin Ordu Evleri'nde (mağfel) hafta sonu dans etmeye zorlandı, mecbur tutuldu. Bunun adına da modernleşme, çağdaşlaşma denildi. Halkın geleneksel hayat tarzına müdahale edilerek tepeden inme (jakoben) bir hayat tarzı dayatıldı.
Bu kısa girişten sonra gelelim, İslami Edebiyat ve onun öncü şair ve yazarlarına.
1860'lardan itibaren 'Batı' etkisinde kalan edebiyatımızın, Tanzimat Dönemi'ndeki şairleri olarak Namık Kemal ve Ziya Paşa'yı görürüz. Devlet-i Âli Osman yıkıma ve çöküşe doğru giderken 'Müslüman Kimliğimiz' dönemin aydınları tarafından sorgulanıyordu. Bu durumu Ziya Paşa şöyle tespit ediyordu:
İslam imiş devlete pâ-bendi terakki
Evvel yoğ idi iş bu rivayet yeni çıktı
Milliyeti nisyan ederek her işimizde
Erbab-ı Fırenge tebaiyet yeni çıktı
Devletin ilerlemesine güya İslam ayak bağı oluyormuş, önce böyle bir şey yoktu. Her işimizde milliyetimizi unutarak batılılara ayak uydurmak yeni çıktı.
II. Meşrutiyet veya 1908 devrimi, Namık Kemal ve arkadaşlarının etkisiyle olmuştur. 23 Temmuz 1908 tarihinde Padişah II. Abdülhamit'in yönetiminin sona ermesi ve Meşrutiyetin yeniden ilanı talebiyle gerçekleşen bir devrimdir.
II. Meşrutiyet Dönemi'nde "Üç Tarz-ı Siyaset" diye anılan, Osmanlıcılık-Türkçülük-İslamcılık gibi düşünce akımları oluşur. Mehmet Akif, İslamcı Düşünce Akımı içinde yer alır. 'Sırat-ı Müstakim' dergisini çıkarır. (Doğru Yol) Sırat-ı Müstakim'i Mehmet Akif Bey'le birlikte çıkarmış olan Eşref Edip bu dergi için şöyle demektedir:
"Hürriyet ilânı (23 Temmuz 1908, İkinci Meşrutiyet) ile birlikte biz de haftalık bir gazete çıkarmaya karar verdik, Adını Sırat-ı Müstakim koyduk. Mehmet Akif gazetenin baş muharriri, Ahmet Naim, Manastırlı İsmail Hakkı, Musa Kazım, Bereketzade, Tahirül Mevlevi, Halim Sabit gibi kıymetli âlimler de muharrirlerimizdi." Bu hareketi, Sait Halim Paşa da maddi ve manevi olarak destekliyordu.
İstiklâlimizin ve istikbâlimizin şairi olan Mehmet Akif, felaketimizin İslam'dan kopmakla başladığını, ancak kurtuluşun da İslam'a dönmekle mümkün olacağını savunuyordu. Bir nevi 'Yiğit, düştüğü yerden kalkar' diyordu.
Bu dergi, milli mücadele yıllarında Sebilürreşat adıyla devam etti. Bu dönemde Mehmet Akif, şiirleriyle, makaleleriyle, çağdaş İslam düşünürlerinden yaptığı çevirileriyle aydınlara hakikatleri anlatmaya çalıştı. İslam'dan kopmanın acı felaketlerini gösterdi.
Çağdaş İslam Düşüncesi
İslamcılık yada bir başka adıyla Panislamizm (Ümmetçilik); siyasi bir ideoloji olup Müslümanların tek bir "İslam Devleti" altında veya uluslararası bir örgüt altında birleşmesini savunan siyasi bir hareketin adıdır. İslamcılık, Batılılaşma sürecine karşı mücadele etmek amacıyla 19. yüz yılın sonlarında II. Abdülhamit tarafından başlatılmıştır.
Akif'in arkadaşlarıyla beraber İslami faaliyetler yaptığı yıllarda, 'Çağdaş İslam Düşüncesi' Mısır ve Hindistan'da da yayılıyordu. Mısır'da Ferit Vecdi, Reşit Rıza, Muhammed Abduh Hindistan'da şair Muhammed İkbal, Cemalettin Afganî gibi şair ve düşünürler önderliğinde İslami faaliyetler yapılıyordu. Mehmet Akif'in İstanbul'da çıkardığı Sırat-ı Müstakim dergisi bütün Müslüman coğrafyalara gidiyor ve yirmi bin adet basılıyordu.
Milli Mücadele'den galip çıkan milletimiz, tamamen sefalet içindeydi. Akif, içinde yaşadığı cemiyetin acılarını, yokluk ve yoksulluğunu şiirleriyle terennüm etti. Kendi halkıyla hemhal oldu. Ankara'ya gelip Tacettin Dergâhı'na yerleşerek bir yandan İstiklal Savaşı'nın ruhunun devamı için çalışıyor, bir yandan da yeni kurulan devletin manevi karakterini koruması için çaba sarf ediyordu. Dergahta Balıkesir mebusu Hasan Basri Çantay ile kalıyordu.
Mehmet Akif, D. Mehmet Doğan'ın tanımıyla 'Camideki Şair'dir. İstanbul'dayken Süleymaniye ve Fatih camii kürsülerinde, Anadolu'ya geçince de Balıkesir Zagnos Paşa ve Kastamonu Nasrullah (kadı) camiinde vaazlar veriyor, Konya'ya gidiyor, konuşmalar yaparak halkı milli mücadeleye hazırlıyordu.
SAFAHAT
Akif'in bize miras olarak bıraktığı yedi kitaptan oluşan eserinin adı Safahat'tır. Bu kitabı dikkatle okuyup incelediğimizde, onun nasıl bir mustarip, bir münzevi ve bir mesuliyet adamı olduğunu anlarız. Daha Safahatın ilk sayfasında kendini okuyucusuna tanıtırken iyi bir sanatkar olmadığını, tasannu bilmediğini, ancak ortaya koyduğu bu eserin, kendi aczinin gözyaşları olduğunu beyan eder:
Şiir için gözyaşı derler onu bilmem yalnız
Aczimin giryesidir bence bütün asarım
Ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem
Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım
Safahat; bir milletin yaşanmış en acıklı destanı, bir milletin adeta bir 'Milli Mutabakat Metni'dir. Safahatında yaşattığı ruh hallerinin zenginliği ve bu halleri ifadede kullandığı hüner göz önünde tutulursa, Mehmet Akif'in usta bir sanatkâr olduğu hemen ortaya çıkar.
Akif, şiirle düşünmeyi edebiyatımıza sokan bir şairdir. O, ömrü boyuncu hakikat'in peşinde koşmuş gerçek bir şairidir.
Akif'in şiirlerinde; fikir, eşya ve insan bir kaynaşma, bir bütünlük içindedir.
Hayal ile yoktur benim alışverişim
İnan ki ne demişsem görüp de söylemişim
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
Sözüm odun gibi olsun hakikat olsun tek
İlk iki Safahat, çıraklık döneminin ürünüdür. Üçüncü Safahat'ta, kendi ideali olan İslam'ın ve Kuran'ın yolunu açıklar. (Hakkın Sesleri)
Dördüncü Safahatta halkın ve aydınların durumunu inceler. (Fatih Kürsüsünde) Beşinci Safahat'ta hatıralarını dile getirir. Altıncı Safahat 'Asım', onun olgunluk döneminin eseridir.
O, Kuran'ın ruhuna bağlı bir cemiyetin ve topluluğun içinde yaşamanın bir anlamı olacağına inanıyordu. Onun gözünde bu toplum İslam toplumuydu. Her büyük düşünce ve fikir adamı gibi bir nesil arayışı içindeydi. Bu nesil inanmış, Müslüman bir nesil olacaktı.
Asım'ın Nesli diyordum ya nesilmiş gerçek
İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek
Yedinci Safahat 'Gölgeler' de, öte âleme yönelir. Metafizik (Mavera) şiirleri bu bölümde yer alır. Hicran, Gece, Secde şiirleri, şairin ebedilik için kendini unutma denemeleri olarak karşımıza çıkar. Bu bölümdeki şiirler vefatından birkaç yıl önce yazılmış şiirlerdir. Yalnız ve münzevi bir hayatı yaşayan şair şöyle diyordu:
Toprakta gezinen gölgeme toprak çekilince
Günler, şu heyulayı da er geç silecektir
Rahmetle anılmak ebediyet budur amma
sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir
Mehmet Akif, Teşkilat-ı Mahsusa'nın başkanı Eşref Kuşçubaşı'na, ömrünün son dönemlerinde Mısır'dan yazdığı 18 Mart 1931 tarihli mektubunda şöyle diyor:
"Sebilürreşad'ı çıkarırken, şuraya buraya koşarken oldukça müteselli idim. Hisseme düşen vazifeyi ifa ediyordum. İnsan, çalışmakla mükellef, muvaffak olmakla mükellef değil diyorum. Lâkin şimdi elim ayağım bağlı oturdukça büsbütün sinirleniyorum. Gaye uğrunda çalışmak, didinmek, nihayet ölmek! Ah ne güzel meşgale. O ne hoş eğlence, o ne hoş hatime imiş...
Ben şimdi onu adamakıllı hissediyorum. Acaba o günler yine geri gelecek mi? yani gayemiz uğrunda canımızla, başımızla çalışabilecek miyiz? Çıkmadık canda ümit var derler değil mi kardeşim! Allah büyük. Elbette bizim de atıl ve batıl oturmaktan kurtulacağımız günler gelecektir."
Bir hareket (aksiyon) adamının, bir gaye adamının ömrünün sonuna gelmiş olsa dahi çalışma azim ve iştiyakının sönmediğini bu satırlarda görmek mümkündür.
Büyük düşünür ve hareket adamı Nurettin Topçu, Akif için şunları söylüyor:
"Allah yolcusu olan ve rehberi Hz. Muhammed olan bir büyük kervanın varlığında, kendini kaybetmek sevdasında idi. Bu sevdanın rüyası içinde gözlerini dünyaya açtı. Ancak devirler, olaylar geçen zaman içinde onu şaşırttı. Cemaat, onun romantik hayalini yerden yere vurdu. Rabbinin hicranında yalnız olduğunu bildikten sonra, bir de cemaatin ruhsuzluğu karşısında bunalan kalbin yalnızlığını duydu. insanların rahatlığı ve duyarsızlığı karşısında şöyle haykırdı:
Bu sessiz kubbenin altında insandan eser yokmuş!
İdeal adamı nasıldır? o eserleriyle hayatını birleştiren adamdır. O, büyük adamdır. Bütün bir ömründe aynı kanaatin, aynı imanın sahibi olan adam, büyük adamdır. Büyük adam, cemiyete, göre değişmez, çevreye uymaz, çevreyi kendine uydurur. Toplumu sürükler, cemiyetten daha güçlüdür. Bu karaktere sahip büyük insanlar zekâsıyla, kalbiyle, hisleriyle ve iradesiyle insanlara ve cemiyete üstündür.
Akif, hilkatin (yaratılışın) lütfuna uğramış nadir şahsiyetlerdendir. Onun bu iradesini, İslam ahlâkı ve terbiyesi ile Allah'a olan imanı belirliyordu.
Büyük adam olmanın bir başka vasfı, devletin ikbal ve mevkilerinden, makamlarından uzak durmaktır. kader onları bir mevki ve maka getirmiş olsa dahi, onların ahlâkı, kendilerini gizlemeyi gerektirir. Onlar bu mevkilere kanmazlar. Bu makamlar onları asla kandırmaz. Onların esas mevki ve yerleri, mücadelenin saflarıdır. İstiklal mücadelemizde, hem de katır sırtındaki matbaasıyla şehir şehir dolaşarak, halkı irşat eden, vaazlar veren o büyük adam Mehmet Akif'tir."
Büyük şair ve düşünce adamı Sezai Karakoç da Akif için şöyle diyordu:
'Boşuna yaşamadın, boşuna savaşmadın ve boşuna ölmedin.'
Bu ideal, bu aşk, bu ilham, bu dünyayı ve hayatı, yaratılışı ve varlığı algılayışı, hiç şüphesiz ona Kuran'dan gelmiştir. Nihayet Mehmet Akif , insanımıza ve bize şöyle sesleniyordu:
Doğrudan doğruya Kuran'dan alarak ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı.
Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Aralık 2024 1107. sayısında yayınlanmıştır.