top of page

Fikir Adamı Atasoy Müftüoğlu'nun Düşünce Dünyası

  • Yazarın fotoğrafı: Mehmet Atilla Maraş
    Mehmet Atilla Maraş
  • 30 Tem 2025
  • 10 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 28 Ağu 2025



Dilsizler haberini

Kulaksız dinleyesi

Dilsiz kulaksız sözü

Can gerek anlayası

   Yunus Emre

          


Atasoy Müftüoğlu; gerek denemelerinde ve gerekse söyleşilerinde Doğu'yu ve Batı'yı eleştirel bir gözle incelemektedir. 15. yüzyılda, İslam'ın tarihten düşmesinden sonra, 21. yüzyılda yeniden tarihe çıkması için yapılan çalışmalarda, Türkiye'de bir öncü olması açısından önemli bir düşünce adamı ve yazardır. Duruş sahibi, gerçek bir entelektüeldir.


Kendisiyle çeşitli zamanlarda yapılan söyleşilerde, soruşturmalara verdiği cevaplarda, yurtiçi ve yurt dışında verdiği konferanslarda, hep yüce İslam dininin bugünü ve geleceği ile ilgili düşüncelerini, açık bir dille ve yalın bir şekilde ortaya koymuştur. O, bu mücadeleye bütün bir ömrünü vermiş bir muvahhit, bir öncüdür.


Bu yazıda; Atasoy Müftüoğlu'nun kitaplarından yaptığım okumalarda, olaylara ve olgulara nasıl yaklaştığını, ayrıca, 18 Ocak 2020 de Ankara Mazlum-Der'de verdiği konferanstan aldığım notlar ışığında, onun düşünce dünyasını tespit etme açısından kullandığı kavramları incelemeye çalışacağım. Bu da bize, onun düşünce dünyasının nasıl oluştuğunu gösterecektir.


Olay nedir, Olgu nedir? Olaylarla ilgilenenler "Orada ne oluyor" sorusuna cevap ararlar. Halbuki Olgu'larla ilgilenenler "neden oluyor" sorusuna cevap ararlar. Ne oluyor Olay, neden oluyor, Olgu'dur. Olaylarla ilgilenmek kolaydır. Ancak Olgu'larla ilgilenmek birikim ister.


Her iki batıyı (AB, ABD) iyi anlamamız ve kavramamız gerektiğini vurguladıktan sonra, Batı'yı; yani Sekülerizmi, Moderniteyi, Kolonyalizmi, (sömürgeciliği) Oryantalizmi ve Emperyalizmi doğru anlamamızı ister. Bütün bu kavram ve olgular modernleşmenin bir sonucudur.


200 yıldır batılılaşmamızın bizi getirip bıraktığı yer burasıdır: 'Yabancılaşma'. Önce aydınlarımız ve entelektüellerimiz yabancılaştı, modernleşti ve seküler oldular. Batının kural ve kavramlarıyla düşünür oldular. 1789 Fransız İhtilâlı'ndan sonra bütün modern, liberal, seküler kavramların kaynağı Judeo- Cristian kaynaklardır. Önce Rönesans ve Reformlar sonra Fransız Devrimi, Aydınlanma ve Sömürgecilik. İşte batı budur.



Aydınlanma: Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan tarihsel dönem, 18. yüzyıldır. Bu bir paradigma olup entelektüel ve politik hareketleri çevrelemektedir. Bilim, felsefe, sanat ve toplumsal gelişmeleri içeren aydınlanma hareketinin başlıca temsilcileri şunlardır: Hobbes, Voltaire, Rousseau, Hume, Spinoza, Kant, Hegel, John Stuart Mill ve Karl Marks. Birbirlerine karşıt dünya görüşleri ve felsefe farklılıklarına rağmen bir çağı etkilemişlerdir. Aydınlanmanın ana projesi olarak, yerel ve geleneksel ahlâk ilkeleri yerine, evrensel sayılan yeni ahlâk ilkelerini ikame etmişlerdir. Bunlar Sekülerizm ve Hümanizm'dir.



Sekülerizm: Toplumda, ahretten ve diğer dini ruhani meselelerden ziyade, dünya hayatına odaklanılması hareketidir. Dünyevileşme kavramının karşılığıdır.


Sekülerizm Türkçeye laiklik, çağdaşlaşma veya dünyevileşme olarak üç ayrı ve farklı terimlerle çevrilebilmektedir. Aydınlanma, İnsan aklının önderliğinde yeni bir evrensel medeniyet inşa etmeyi hedeflemişti. Marksizm ve Liberalizmin bütün çeşitlerine hayat veren bu proje ile Yeni Liberalizm'in ve Yeni Muhafazakârlığın da zeminini teşkil etti.



Hümanizm : Bireysel olarak insanın değerini vurgulayan doğma ve batıl inançları kabul etmek yerine, düşünceyi ve ahlakı tercih eden felsefi bir düşüncedir. İtalyan Rönesansı sırasında ortaya çıkmış ve Aydınlanma Çağı'nda bilim ve teknolojideki ilerlemelerle yeniden güçlenmiştir. Günümüzde Hümanizm, bireyleri teşvik etme ve geliştirmekten sorumlu olarak, insan refahı, özgürlük ve ilerlemeyi vurgulayan, dini olmayan seküler bir harekettir. Hümanizm; Bu gün için, sosyal adalet, katılımcı demokrasi ve açık bir toplumun oluşması için çaba sarf eder. Hümanizm; insan sevgisini benimsemiş, evrensel olmaya önem veren, insanı, üstün bin varlık olarak görür. Akıl ve insan yetenekleri aracılığıyla ve sorgulama ruhuyla daha insancıl bir toplum inşa etmeyi öngörür.


Atasoy Müftüoğlu'nun; 'Doğu' kültürlerini, medeniyetlerini incelerken, Geleneksel İslami Anlayışları eleştirdiğini görüyoruz. Yeni bir 'Tarih Felsefesi'ne duyulan ihtiyacı dile getirdiğini, İslam'ın 500 yıldır tarihten çekildiğini, bu çekilişin, 'İçtihat Kapısının Kapatılması'na bağladığını özellikle vurgulamaktadır.



Tarihten Kopuş: İslam'ın ve Müslümanların, tarih içinde Hz. Muhammed ve Hz. Ömer zamanında tarih sahnesine çıktıktan 700 yıl sonra, tarihin dışına itilişmiş ve 1492'den itibaren tarihten düşmüştür. Endülüs İslam Medeniyeti'nin sonu, coğrafi keşiflerin başlaması, Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfi, sömürge ve sömürgeleştirme çalışmaları ile, akla veda ettiğimiz gün, tarihe de veda ettik. Müslümanların sonraki 500 yıllık tarihi süreç içinde alt-üst oluşlarını kaydederken, bize bir tarihi arka plan ve tarih şuuru vermektedir. Bu süre zarfında birçok medeniyetle tanışma, kültürel alışverişler sonunda gerçek İslam dinine karışan hurafe, bidat, masal, hikâye, menkıbe gibi söylencelerin (mitoloji) İslam toplumunu ne hale getirdiğine dikkatlerimizi çekmektedir. Müslümanların kültürel alışveriş sonunda, bu toplumlardan aldığı din dışı olguların, İslam Ümmeti'ni tanınmaz hale getirdiğini gözler önüne sermektedir.



Mistik Anlayışa Yönelim: Mistisizm, duygu ve sezgi ile gerçeğe ulaşma anlayışıdır. Allah'a ve Hakikat'e Vahiy ve akıl yolu ile değil, gönül yolu ile ulaşma iştiyakıdır. Mistisizm; insanın iç dünyasını ve ruh dünyasını konu edinen bir disiplindir. Mistisizm, bütün Vahiy dışı dinlerin temelini oluşturan bir inanç sistemidir. Mistisizmin İslami ıstılahtaki karşılığı Tasavvuf'tur.


Müslüman toplumların mistik yönelimlerle uhrevileştiğini, uyutulduğunu, uyuşturulduğunu, rüyalarla amel ettiğini ve bu yüzden keşifler çağında Emperyalistler tarafından yer altı ve yer üstü kaynaklarının nasıl talan edildiğini, yağmalandığını anlatmaktadır.


İslam toplumları, coğrafi keşiflerden sonra kolonyalistler tarafından çevrelendi. Toplumlarımızı ÇİT içine aldılar. Şimdi ne yapıyorsak bu çitin içinde kalarak yapıyoruz. Böylece tarihsizleştirildik, dilsizleştirildik, dinsizleştirildik. Etrafımızdaki bu çit sayesinde Din, folklorik bir yapıya indirgendi.


Müslüman toplumların tarihsel trajedileri, 'İçtihada ve akla' veda ettikleri dönemle birlikte başladı. Biz, tarihin son 500 yılını 'zihinsiz beden' olarak yaşadık. İslam dünyasının bu düşüşü yaşamasında ne Haçlılar, ne Moğollar ve ne de İspanya'da yaşananlar esas sebep değildir. Esas olan, İçtihad yolunun kapatılmasıyla birlikte zamanın dondurulması, tarihin dondurulması, bilincin dondurulmasıdır.


Tarihin son 200 yılında batılılarca Müslümanların zihinsel ve kültürel anlamda esir alındığını, zihinlerinin işgal edildiğini, Sekülerizm sayesinde nasıl dünyevileştirildiğini gözler önüne sermektedir. Bu sayede İslami bütünlüğümüzü ve şuurumuzu kaybettiğimizi bize hatırlatmaktadır. Bunun içindir ki bize acilen zihinsel, entelektüel bir dönüşüm gerekiyor. Mutlaka etrafımızı çevreleyen bu çiti aşıp çıkmalıyız.


Ne Doğu ne Batı, yeryüzü bir bütündür. (O Allah, İki Doğu'nun ve iki Batı'nın sahibidir. Rahman suresi, 17. ayet ) 'Tevhidi Düşünce'yi savunmamızı, bunun için 'sömürgeleştirilmiş bir zihin'den arınmamızı, yeni bir 'İslami Bilinç'e bağlanmamızı tavsiye etmektedir.



Emperyalizm: Günümüzde batılılar zihnimizi ve zenginliklerimizi işgal ve talan ederken, İslam toplumlarının kendi içinde kabilelere, ırklara, hiziplere, mezheplere, (Şii, Sünni, Vahabi, vs.) cemaatlere, milliyetlere vurgular yaparak alabildiğine bölünmemize ve atomize olmamıza çalıştılar. Ulus-Devlet süreçleriyle birlikte; Türk tipi İslam, (Anadolu İslam'ı), Arap tarzı İslam, Suudi tarzı İslam (Vahabilik), İran tarzı İslam (Şia), Politik İslam (Radikal İslam), Ilımlı İslam gibi muğlak tanımlar hayatımıza girdi. Böylece birliğimiz ve dirliğimiz bozuldu.


Son yüzyılda Yakındoğu, 'Sykes-Pickot Antlaşması' çerçevesinde milletler devletçiklere ayrıldı. Başlarına ülkeyi yönetecek diktatörler getirildi. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde ise Ortadoğu'daki devletçiklerin başındaki o diktatörler görevden uzaklaştırıldı veya bir şekilde öldürüldü. 'Yeni bir dünya düzeni' küreselleşme (globalizm) sayesinde sömürge zihniyeti devam ettirildi.



İçe ve Geçmişe Kapanmak: İslam toplumlarında birinci kırılma noktası, 'içe ve geçmişe kapanmakla' başlar. Bugün için İslam dünyası, yeni bir şey üretmeden geçmişe ve içe kapanıyor, çağın ruhuna yeni bir şey söylemiyor. Bu gün bizim yeni bir kültür üretememek gibi çok ciddi, kronik bir problemimiz vardır. Çünkü biz, bir taraftan gelenek, bir taraftan modernite ile baskılanıyoruz. Öncelikle bu baskılardan kurtulmak gerekir.


İçe kapanmak nedir? İnsanın, yer aldığı dış dünyadan ziyade, zihninde cereyan eden hayatı tercih etmesi anlamına gelir. Böyle bir toplum sessiz, tedirgin, sorunlu ve patolojik bir bir toplumdur. İçe kapanma döneminden çıkarak topluma, hayata, tarihe ve yeryüzüne dönmemiz, hayati bir zorunluluk haline gelmelidir. Akla, bilgiye dayalı bilinci, sezgi, sevgi ve aşka dayalı bilinçle birleştirmeliyiz.



Popülizm; halkla ilgili her şeyi yüceltme eğilim ve tutumu anlamındadır. Halkın çıkarlarına, önyargılarına ve öfkelerine hitap eden bir öğretidir. Bu doktrin, bir çeşit halk yağcılığıdır. İslam dünyası toplumları, birkaç yüzyılını çok etkili uyuşturuculara maruz kalarak geçirdikleri için ayılmaları zor oluyor. Bu uyuşturuculardan biri Politik Popülizm, diğeri Dini Popülizm'dir. Geçmiş tarihe yaslanarak yeni bir tarih üretilemez. Eski olan, tekrar ve taklit edilmiş olur. Yapısal bir değişiklik olmaz. Ancak şekilsel (kozmetik) değişiklik olur. Bugün için hem dini popülizm, hem politik popülizm toplumumuzu baskılamakta ve uyuşturmaktadır.



Vulgarize etmek: Bir olguyu, bir algıyı, bir olayı, bir içeriği, halkın anlayacağı bir dille basite indirgeyerek anlatmak vulgarize etmek demektir. Örneğin, dini bir olguyu, basite indirgemek gibi. (Meselâ Günümüzde bir Parti'nin İslam adına yaptığı gibi. O parti; muhafazakâr oportünistlerle (fırsatçı) ve muhafazakâr pragmatistlerle (çıkarcı) doldurulmuş ise 'ilke'(Prensip) ve ahlâk gündemlerinden çıkmış demektir. Artık hamaset dili ve din dili ile siyaset yapma dönemi bitmiştir. İktidar sahipleri, gençliğe sahip çıkmadılar. Hamaset yaparak genç kuşakların yeteneklerini mahvettiler. Parti gençliği, stadyum gençliği gibi sloganlar atar oldu. Kendi kimliğine duyarsız bir gençlik oluştu.)



Gelenek: (İkinci kırılma noktası) Öteden beri yapıla gelen işler, alışkanlıklar, geçmişle olan bağlantılar, bir kuşaktan diğer bir kuşağa aktarılan beşeri uygulama, inanç, alışılmış usul ve ritüeller, kültür ve sanata ait tarz ve icra biçimlerini ifade etmek için kullanılır.


 Gelenekçiler, yeniliklere kapalıdırlar. Atadan, babadan ne görmüşlerse onu tekrarlayıp devam ettirmek isterler. Eski olanı doğru mu, yanlış mı diye sorgulamadan olduğu gibi devam ettirirler. Bunlara karşılık, yenilikçi guruplar oluşur.


Bizim toplumumuzda gelenek, dinin yerine ikame edilmiştir. Geleneksel alışkanlıklarımız, din gibi algılanmıştır. Oysa gerçek din Allah indinde 'İslam'dır. (Âli İmran: 19) Bu din, indirilen dindir. Gelenekleşmiş ritüeller ve inançlar uydurulmuştur ve din gibi algılanmıştır. Bu gün Türkiye'de İslam; bireysel dindarlık anlamında, kültürel miras biçiminde yaşatılmaktadır. 


Gelenekçiler, düşünce üretmeye ihtiyaç duymuyor. Bugün biz, gelenek ve modernitenin tesiri altındayız. Vesayet altındaki bir toplumlar asla iflah olmazlar. İktidar sahipleri, 'Orta çağ Batıniliği'nin, kişilerinin kitaplarını tavsiye ediyor, okutuyor bizlere.



Cemaat: Bir cemaat, düşünen adamlardan oluşmuyorsa o cemaat sürüden ibarettir. Cemaatler, bir kişinin, karizmatik, politik bir figürün emirlerine itaat ediyorlar. Körü körüne itaat ederek bireysel özgürlüklerini kaybediyorlar. Akıl, Bilgi, Vahy, ve Sezgi'nin yol göstericiliği ile birlikte bu düşünce edilgenliği kırılabilir. İslami akıl (Ulul el bab) ile rüşt sahibi olmak, bireylerin edilgenliğini kırabilir.



Dil ve Sanat: Atasoy Müftüoğlu'nun, denemelerinde kullandığı dil, 'uyarıcı' bir dildir. Yeni dil, uyarıcı , sorgulayıcı ve eleştirel bir dil olmalıdır. 'Tebliğ' ve uyarı yapılırken kullandığımız dil, en güzel bir dil olmalıdır. Kur'an bu konuda bizleri uyarıyor: En güzel dille anlatın diyor. Dilimizi kötü şeylerden arındırmamızı, iyilikleri çoğaltmamızı istiyor. (Emri bil maruf) Kötülükleri çirkinlikleri (Fahşa) azaltmamızı istiyor. (Nehyi anıl münker) Şablon, klişe, slogan dışında yeni bir dil kurmalı ve kullanmalıyız.


Kuranın koyduğu sınırlarda sanat ve edebiyat yapmalıyız. Müslümanlar olarak sorumsuz ve sınırsız bir sanat ve edebiyat yapamayız.



Müslüman sanat adamı: Her gün, her sabah yeni bir hayata, yeni bir duyarlığa, yeni bir davranışa, yeni bir ilişki biçimine ve yeni bir bilince açılmalıdır. Mevcudun dışında, var olanın dışında, yeni, aykırı bir sese, bir tavra, yeni bir tarza odaklanmalıdır. Hakikati aramak için, mevcut anlayışa karşı aykırı bir duruş sergilemek gereklidir. Bu yanıyla Müslüman bir sanat adamı muhafazakâr olamaz. Soruşturma ve sorgulama yetenekleri uyuşturulmuş günümüz insanı; çevrem ne der, kalabalıklar ne der, mahallem ne der endişe ve korkusuyla statükocu ve konformist tercihler yaparlar. Bunu yapanlar, klasik muhafazakârlardır.



Zihin Dünyamızı Özgürleştirmek: Bugün biz, seküler bir dilin ve kültürün işgali altındayız. Üzerimizde düşünsel ve kültürel kapitülasyonlar var. Toplumumuz, seküler bir eğitim anlayışının etkisi altındadır.


Önce zihnimizi özgürleştirmeliyiz. Zihinlerimiz yıllardır batının işgali altındadır. Zihnimizi sekülerizm‘in işgalinden kurtarmalıyız. Zihinlerimiz, çölleşmiştir. Geleceğimizi özgürleştirmek için, huzur ve güvenin tesisi için düşüncenin özgürce ifade edilmesi gerekir. Önce zihnimiz bağımsızlaşmalı. Zihinsel işgali kırmalıyız. Bu işgalden ötürü, kendi kavramlarımızı üretemiyoruz, kullanamıyoruz. Bunun için aziz İslam'ı ve aziz Kuran'ı referans almalıyız. Kuran merkezli düşünmeye alışmalıyız.


Yeni umutlar, yeni ufuklar, büyük çabalar ister. Gelenekçilik, ufukları kapatıyor. Geçmişe kapanmak, geleneklere bağlanıp kalmaktır. Ümit, insanın kendini gerçekleştirme yolundaki kararlılığıdır. Ufuk; yerle göğün birleştiği gibi görünen yer, düşünce gücü, düşünce yeteneği, anlayış, görüş kavrayış anlamındadır. Ufuk, yatay bir düzlemin sonunu ifade eder.


'Büyük umutlarla yürümek, büyük çabalar üretmekle mümkündür'.



Sorular ve Sorunlar: Hayali sorunlar, sorular var. Hayati sorunlar, sorular var. Hayati sorunlarla yüzleşmemiz, bizim sorumluluk (mesuliyet) almamızı gerektirir. Hayali sorunları için sorumluluk almamıza gerek yoktur. Hayati sorunları ele alacak sorumluluk sahibi nitelikli kadrolara ihtiyaç vardır. Her alanda nitelikli, yetişmiş genç beyinlere ihtiyacımız vardır.



Maruz Kalmak: Bugün insan, biyoteknoloji aracılığı ile geliştirilen saldırılara maruz kalıyor. Gündelik hayat, ahlaki çatışmalar ve gerginlikler içerisinde yaşanıyor. İnsanın tutkuları, hislerini denetleyecek ahlaki ve vicdani denetim mekanizmaları birer birer yıkılıyor.


Biyoteknolojik çalışmalar, insan fıtratına müdahale etmeye çalışıyor. İnsanı, kendisine hükmedilebilen bir nesne ve eşya konumuna indirgiyor.


Müslümanlar bugün büyük saldırılara maruz kalıyor. Dışarıdan bir etkiye maruz kaldığımız için, kendimiz bir etki ve içerik üretemiyoruz.


"Güce dayalı egemenlik anlayışı; siyasal, sosyal, toplumsal felaketler, sömürgeleştirmeler gerçekleştiriyor."


"Modern gelişmelere, yönelişlere, yapılara, kavramlara eleştirel olara yaklaştığımızda, adımız 'Bilim Düşmanı'na çıkıyor."


"Yüzeylerle, yüzeydeki gerçekliklerle meşgul olmak yerine, derinlerdeki gerçekliklerle meşgul olmalıyız."



Direniş Bilinci: İslam'ın kendi asli amaçlarına ulaşabilmesi için kendi doğal özellikleri doğrultusunda dönüştürülmesi zorunludur. Hayat; yalnızca yüksek teknoloji ve endüstriyel sistemden ibaret değildir. Müslümanların yeni bir gelecek kurabilmesi için yeni bir bilinç örgüsü dokumaya ihtiyaçları vardır. Cami inşa etmeyelim, bilinç inşa edelim. Bu ülkede Müslümanların sadece cami inşa etme özgürlükleri var. Bu ülkede 90 bin cami var. Ne işe yarar bu mekanlar? Sorgulayalım. Camilere gidin ve fakat bize gelmeyin, kendinize gelin.


21. yüzyılda; Şura, İstişare ve Meşveret'le İslam; yeniden tarih sahnesine çıkıyor, yüzyıllar sonra hayata dönüyor, tarihe dönüyor .


Sömürge kültürüne bağlı ve bağımlı çevreler, emperyalist bir sözlüğün sözcükleri ve kavramları ile yazıyor, konuşuyor. Bu sözlük bizi etkiliyor.


Aziz İslam, her türlü zulme, isyana, tuğyana karşıdır. Ulusal, bölgesel kültür kalıplarına sıkıştırılan Müslümanlar, Amerikancı siyasetlerden rahatsızlık duymuyor. Geleneksel kültür kalıpları ABD ile uzlaşılacağını telkin ediyor. Amerika demek; 1. Magazin ve pop kültürü demek, 2. Tüketim çılgınlığı demek, 3. Şiddet, soygun ve vurgun demektir. 4. Her türlü ahlâksızlık salgını, her türlü uyuşturucu salgını, her türlü cinayet salgını, demektir.


 Amerika, her türlü ırkçılık salgınının toplumsal gerçekçilik halinde boy gösterdiği bir ülkedir. Amerikan hayat tarzı, bir cinnettir. Amerika, kişilik bunalımı içindedir.



İletişim: Bugünün dünyasında bütün iletişim imparatorlukları, beyin yıkayıcı bir enformasyon üretiyor. İletişim sistemleri egemen ideolojinin çıkarlarına göre işliyor. İnsanımız, hukuki, insani ve ahlaki olan üstünlüğe değil, gücün üstünlüğüne inandırılmaktadır. Hukukun üstünlüğü değil üstünlerin hukukuna inandırılıyor.


İslam dünyasında yeni bir bilinç haritası çizmek gerekiyor. İslam, kuşatma altındadır. Yanlış din anlayışı; yöresellik, ufuksuzluk, boyutsuzluğu getiriyor.


İnsanlığı, hayatı, dünyayı anlamlı kılan insanların Allah için ortaya koyacağı eylemler, mübarek eylemlerdir. Ancak düşünsel ve ahlâki bir derinlik sağlanmadan yeni bir inşa ameliyesine girilemez.


Bilim ve teknoloji, bu çağın yeni dinidir. Öykünmeci ve kopyacı aydınlar hiçbir zaman özgün olamazlar.



Ortadoğu Devletleri; Batı emperyalizminin kendi çıkarları doğrultusunda oluşturduğu siyasi varlıklardır. Bu varlıklar bir tür kabile, aşiret düzenleridir. Örnek: Libya'da Muammer Kaddafi, Mısır'da General Necip, Enver Sedat, Hüsnü Mübarek ve Sisi. Hepsi de asker kökenli. Arabistan'da Suudi Kralları Sülalesi, Irak da Saddam Hüseyin; asker kökenli, diktatör, Baas Partisi lideri. Suriye'de Hafız Esad; Baas Partisi Başkanı, asker kökenli, Nusayri, diktatör. Yerine geçen oğlu Beşar Esad, diktatör. Ürdün'ü, Şerif Hüseyin'in oğlu Kral Abdullah yönetiyor. Lübnan: çok karışık bir halk var orada. Birleşik Arap Emirlikleri, Aşiret devletçikleri.


Ortadoğu'daki bölge halkları, İslam adına üretilen efsanelerle, masallarla, menkıbelerle, hamasetle, uyutuluyor. Buna karşı aydınların bir hesaplaşma yapmaları gerekir. Bu hesaplaşma tarihsel, düşünsel ve kültürel bir hesaplaşma olmalıdır. Bütün İslam halkları İslami Bir tarih bilincine sahip olmalıdırlar.

Müslümanlar, yaşadığımız yüzyılın fıkhına sahip olmadıkları için yaşadığımız yüzyıla özgü İslami sorumluluğu yerine getiremiyorlar. Müslümanlar; hamasete, kehanete dayalı yorumlar nedeniyle, içinde yaşadıkları dönemin ruhuna nüfuz edemiyorlar.



Modern Kültür ve Yabancılaşma: Siyasi zemini, teknolojiyi, bilimi, gücü, parayı, cinselliği olabildiğince putlaştırıyor. Modern kültür; özgürlüğü, kuralsızlık, ölçüsüzlük, başıboşluk ve keyfilik olarak anlıyor. Batılılaşmanın bizi getirip bıraktığı yer. Bu aynı zamanda kendi kültürümüzden uzaklaştığımızın da bir göstergesidir. Yabancılaşma, kendi kültür ve uygarlığımızdan uzaklaşma anlamına gelir. Önce aydınların, entelektüellerin batıcılıkları sebebiyle yabancılaştılar, modernleştiler, seküler oldular.


Bugün İslam'ın evrenselleşememesinin önündeki en büyük engel, yerel ve bölgesel kültür kalıplarıdır. Müslümanlar için gerekli olan, gelenekleri yaşatmak değil temel İslami değer ve ilkeleri yaşamak ve yaşatmaktır.


Müslüman topluluklar, yüzyıllar boyunca siyasal kültür zeminin dışında bırakıldıkları için bugün siyasal eylemler üretemiyorlar. Siyasa şarttır ama kara siyasa değil.


Netice itibarıyla;


Bizim gibi taşralı kültürlerde, partizan bir böcek, bir düşünürden daha değerlidir. Vesselam.



Atasoy Müftüoğlu, 1942 Trabzon - Çaykara doğumludur. Büyük Doğu, Diriliş ve Millet gibi düşünce dergilerinin çevresiyle tanıştı. 1960 yılında Trabzon'da başladığı yazarlık hayatına, Eskişehir'de devam etti. Edebiyat ve Mavera dergilerinde denemeleri yayınlandı. Büyük Doğu, Yeni İstiklal, Yeni İstanbul, Yeni Devir, Yeni Şafak olmak üzere kimi gazetelerde aralıklı olarak köşe yazarlığı yaptı. Diriliş, Deneme, Edebiyat, Mavera, Selam, Edebi Pankart, Vuslat, İktibas, Ümran, Bilge Adam dergileri olmak üzere pek çok edebiyat, sanat, düşünce, kültür ve siyaset dergilerinde denemeler yazdı. Vakti Kuşanmak adlı kitabıyla 1982 yılında TYB deneme ödülünü aldı. Halen Eskişehir'de ikamet etmektedir.

Atasoy Müftüoğlu ile yapılan söyleşiler, (konuşmalar) ayrı zamanlarda 4 kitap halinde yayınlandı. Bu kitapları okuyarak, onun düşünce dünyasına girmek ve onu anlama imkânımız her zaman vardır.

1. kitap: 'Söyleşiler' adıyla Hece Yayınları, 1989, Ankara

2. kitap: 'Sözün Erimi' (Konuşmalar) Hece Yayınları, 2008, Ankara

3. Kitap: 'Evrensel Ufkun İmkânları' Beyan Yayınları, 2017, İstanbul

4. Kitap: 'Umut ve Sorumluluk' Beyan Yayınları, 2017, İstanbul


Bu yazı, Edebiyat Ortamı Dergisi'nin 2025 , Mayıs-Haziran sayısında yayınlanmıştır.

bottom of page