Büyük Çilenin Şairi: Necip Fazıl Kısakürek (İstanbul, 26 Mayıs, 1904 - 25 Mayıs, 1983)
- Mehmet Atilla Maraş

- 26 Ağu 2025
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 28 Ağu 2025
Bir gün anlaşılır şiir
Çoğu gitti azı kaldı
Ekmek gibi azizleşir
çoğu gitti azı kaldı
Kendisi aslen Maraşlı bir aileden gelmektedir. Çocukluğu dedesinin Çemberlitaş'daki konağında geçmiştir. 1916 da Heybeliada Numune mektebinde, daha sonra Heybeliada Bahriye mektebinde okur. (Deniz lisesi) Bu okulda hoca olan şair Yahya Kemal'den Tarih, İbrahim Aşki Bey'den Tasavvuf Edebiyatı dersleri alır. "Ne oldumsa bu mektep de oldum" dediği Bahriye mektebinde şair Nazım Hikmet de öğrencidir. Üstadın şiire ilgisi bu okulda başlar. 1921 de Bahriye mektebinin son sınıfından ayrılarak Darülfünun Felsefe şubesine kaydolur. Genç yaşta yazdığı güçlü ve metafizik ürpertili şiirleri için dönemin ünlü şairlerinden Ahmet Haşim ona "Çocuk bu sesi nereden buldun" diyerek onu takdir eder. Yahya Kemal ve Ahmet Haşim gibi önemli şairlerin yazdığı Yeni mecmua'da şiirleri yayınlanır. Şair Ahmet Kutsi Tecer ve Ahmet Hamdi Tanpınar'la Darülfünunda arkadaş olurlar. Maarif Vekâleti'nin açtığı bir imtihanı kazanarak Paris'e felsefe tahsiline gider. Orada bir çeşit bohem hayatı yaşar. Bu durum bir nevi, kendinden ve benliğinden kaçıştır.
1925 de, tahsilini yarıda bırakarak İstanbul'a döner. Ve ilk şiir kitabı Örümcek Ağı'nı yayınlar. Bu kitaptaki şiirler, şairin kendi trajedisini yansıtır. Ölüm korkusu ruh burkuntusu, ve metafizik gerilimi şiire taşıyarak, modern insanın varoluş kaygısını şiir diliyle anlatır. Bu, Türk şiirinde o zaman için büyük bir yeniliktir.
1926 da bankacılığa başlar. Çeşitli bankalarda çalışır. Ünlü kaldırımlar şiirini 24 yaşındayken Paris'te yazar. Bu şiiriyle şöhretin zirvesine çıkar. 1928 de Kaldırımlar adlı ikinci şiir kitabını yayınlar. 1929 da Ankara'da İş bankasında işe başlar. Hakimiyeti Milliye gazetesinde yazılar yazar. 1932 de Ben ve Ötesi adlı ilk toplu şiirlerini yayınlar. Bu kitabı büyük yankı uyandırır.
1934 de hayat felsefesinin değişmesine sebep olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır. Bir daha da ondan kopmaz. Bu tarih, onun hayatının bir dönüm noktası olur. Bohem bir şair iken İslamcı bir şair olur. Eski çevresinden tamamen kopar.
Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız
Ruhuma büyük temel çivisini çaktınız
Bütün telakkilerini, hayata bakışını, dünya görüşünü yeniden gözden geçirir. Benliğinde, büyük bir değişim ve dönüşüm başlar.
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum
Gök yüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum
Bu tarihte (1934) otuz yaşındadır ve artık bambaşka bir Necip Fazıl vardır. Kalabalıklar içinde yalnız yaşadı. "İnsanlar içinde en yalnız insan"dı artık.
Bu değişimden sonra üstün bir ahlak felsefesini savunduğu tiyatro eserlerini, peş peşe yazarak Türk edebiyatına kazandırır. 1935 de yazdığı ilk tiyatro eseri olan Tohum'u İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Yönetmeni Muhsin Ertuğrul sahneye koyar. 1936 da Ankara'da Ağaç dergisini yayınlamaya başlar. Dergi 7. sayıdan sonra İstanbul'a taşınır. (Ağaç Dergisi, 17 sayı yayınlandıktan sonra kapanır.)
1937 de Bir Adam yaratmak adlı piyesini yazar. Bu eseri, iki dönem kapalı gişe oynar. 1939 da çalıştığı bankadan istifa eder. Son Telgraf Gazetesi'nde Çerçeve başlığı altında fikir ağırlıklı başyazılar yazar. 1940 yılında Babanzade Neslihan Hanımla evlenir. Ondan beş çocuğu olur. 1943 yılının Eylül ayında Büyük Doğu dergisini neşretmeye başlar. Bu dergi çeşitli aralıklarla çıkar. Kapanır tekrar çıkar. Dergide; daha çok insanın varoluş problemi çevresindeki yazılar ve şiirler yayınlanır. Necip Fazıl bir şiirinde Allah'a seslenerek şöyle der:
Nazarlar önünde perdesin Allah
Neden bir görünmez yerdesin Allah
Bu dem ta gönülden gelirken sesin
Söyle nerdesin nerdesin Allah
1962 de bütün şiirlerini gözden geçirir gerekli değişiklik ve düzeltmeleri yapar. Bütün şiirlerini ÇİLE adlı bir kitapta toplar.
1966 - 77 yılları arasında Anadolu'yu bir baştan bir başa dolaşarak konferanslar verir. Konferansları halk tarafından büyük bir ilgi ile izlenir. Yüze yakın yerde, iki yüz kadar konferans vermiştir. Üstat, bu konferanslarıyla gerek halk ve gerekse entelektüel aydınlar tarafından büyük ilgi ve taktir toplamıştır.
1973 yılında Hacca gider. Dönüşünde Büyük Doğu Yayınları'nı kurar. Büyük Doğu Yayınları tarafından bütün eserleri yayınlanır. Yayınlanmış toplam eserlerinin sayısı 135 tir.
1975 yılında MTTB tarafından jübilesi yapılır. Hatıralarını yazmaya başlar. Bu yazıları Babâli adıyla kitaplaşır.
1980 yılında, Türk Edebiyatı Vakfı'nca Sultan-ı Şuara (Şairler Sultanı) sıfatı ile ödüllendirilir.
25 Mayıs 1983 yılında vefat eder. Cenazesi, büyük bir kalabalık tarafından İstanbul Fatih Camisi'nden alınarak Edirnekapı'ya kadar omuzlar üzerinde taşınır. Eyüp Sultandaki kabristana defnedilir. Ruhu şad, mekanı Cennet olsun.
Son gün olmasın dostum çelengim top arabam
Tabutumu taşısın tam inanmış dört adam
POETİKA
Necip Fazıl'a göre şiir; bir üstün idrak müessesesidir. Şair ise, kaybı kurcalayan adam'dır. Türk şiirinde Poetikasını yazan ender şairlerdendir. Sırasıyla Tanzimat şairlerinden Ziya Paşa Harabat adlı eserinin önsözünde şiir sanatına bakışını, Şiir ve İnşa başlığı altında anlatır. Şair Ahmet Haşim, şiir sanatına dair görüşlerini, Piyale adlı şiir kitabının girişinde 'Şiire Ait Bazı Mülahazalar' başlığı altında anlatır. Orhan Veli, şiir görüşünü 'Garip' adlı kitabında anlatır. Necip Fazıl, Çile adlı toplu şiirlerin bulunduğu kitabının sonuna Poetika'sına ekler. Burada şiir sanatına dair görüşlerini detaylı bir şekilde anlatır. Ona göre: Şiir, Mutlak hakikati arama işidir. Mutlak hakikat ise Allah'tır.
Anladım işi sanat Allah'ı aramakmış
Marifet bu gayrısı yalnız çelik çomakmış
Şiir, Allah'ı sır ve güzellik yolunda arama işidir. Necip Fazıl'a göre şair odur ki; renk, çizgi, ses, ahenk, hacim, pırıltı, boyut, hareket, eda, mana, her tecelliyi şiir, şiiri de Allah için bilir.
ÇİLE
Necip Fazıl'da Çile, önemli ve bambaşka bir kavramdır. Aslında dava, bu kavramda gizlidir. Çilesi olmayanın davası olmaz. İnan adamın yani şairin fikir çilesi, varlık çilesi, ölüm ve ötesi çilesi, vardır. Benlik duygusu, varlığının belirgin bir göstergesidir. Bu ben, sadece yüksek ego demek değildir. Bu bir ontolojik sorundur onda adeta
Hep ben ayna ve hayal
hep ben pervane ve mum
Sonra münker ve nekir
baş dönmesi uçurum
Ben kimim ve bu hal neyin nesi? Aynalar söyleyin ben kimim? üst üste sorular sorular, varlık çilesi ve cinnet, hafakan..
Fikir çilesi çeken şair, öyle ki delirmek ve cinnet derecesinde kendini sorgular. Varlık çilesi (ontoloji), kendini tanıma, kimliğini sorgulama, her insan için can alıcı bir meseledir çünkü.
Gaiplerden bir ses geldi bu adam
Gezdirsin boşluğu ense kökünde
Ve uçtu tepemden birden bire dam
Gök devrildi künde üstün künde
varlı ve yokluk yani ölüm çilesi.
Niçin küçülüyor eşya uzakta
Gözsüz görüyorum rüyada nasıl
zamanın raksı ne bu yuvarlakta
Sonum varmış onu öğrensem asıl
Çilesi devam eden şairin, hayatı boyunca mevcut sistemi eleştirdiği için hapislere girer, çıkar, tekrar girer. Ankara'da Ulucanlarda, Malatya'da, İstanbul' da hakimlerin huzuruna defalarca çıkar kendini ve davasını savunur. Sonunda çile biter. ruhu aradığını bulur ve huzura kavuşur, Çünkü o şöyle der:
Bildim seni ey rab bilinmez meşhur
Diz çök ey zorlu nefs önümde diz çök
Heybem hayat dolu deste ve yumak
sen bütün dalların birleştiği kök
Biricik meselem sonsuza varmak
O bir çilenin şairidir. Çile adamıdır ve çilenin büyük şairidir. Bu çile, Allah'a, sonsuza varma çilesidir. Bu çile, entelektüellerde (Havas) daha belirgin daha yoğun yaşanmaktadır. Halkta, avamda bu denli bir çile olmaz. Bu çile aynı zamanda bir 'metafizik ürperti'dir. (Kriz de entelektüel) Metafizik, yani mavera..
Rüzgar öyle esti öyle esti ki
Her şey uçup gitti kaldı yaradan
Ayna düştü hayal perdelerdeki
Bir aksicik gibi çıktı aradan
sırtımı uykuda dürten bir el
Fırla yatağından koşar adım gel
O bir minicik zar kabuğunu del
Seni çağıran var ta maveradan
Necip Fazıl, hece vezninin en iyi şairidir. Hece, halk şiiri ölçüsüdür. Bir nevi köy, kır şiirlerinin, dağ bayır, çimen çayır edebiyatının ölçüsü hecedir. Dadaloğlu'nun Karacaoğlan'ın, Köroğlu'nun şiir vezni hecedir. Necip Fazıl köylü değil şehirli bir şair olduğundan heceyi de şehirleştirmiştir adeta. Heceyle yazdığı şiirlerinde, evrensel insanın trajedisini konu edinir. Şiirleri somut değil soyut bir düzlemde seyreder. Şiirde tecridi(mücerret) savunur. Onunki, fevkalade bir üst düzey şiirdir. Şiirlerinde, zıtlar arasında, benzerler arasında mukayeseler yapar. (Hakla Batıl, Doğu ile Batı mukayesesi gibi..) Onun şiirlerinde İslam, cami hutbelerinden çıkıp yüksek bir seviyeye ulaşır. Kendisi, günün sonunda, Batı'da değil 'Büyük Doğu'da karar kılar. Özlediği ve beklediği genç nesil, Büyük Doğu Nesli'dir. 'Gençliğe Hitabe'sinde gençlere şöyle seslenir:
"Bir gençlik, bir gençlik, Bu gençlik zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik.. Kökü ezelde ve dalı ebed de bir sistemin(İslam) aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik. "Kim var" diye seslenilince sağına, soluna bakmadan fert fert "ben varım" cevabını verici, her ferdi "Benim olmadığım yerde kimse yoktur" duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik!" diye devam eder . Üstat bu gençliğe güven ve umut bağlamıştır.
Aydınlarımız, uzun bir zamandan beri Batı'yı baş tacı edip, dini ve dini hayatı dışlayıp seküler bir hayatı benimsemişlerdi.
1930'lar dan itibaren Türkiye entelijansyası, dini duygu ve düşünceyi önceleyen bir aydın tipine kavuştu. İşte Necip Fazıl şehirli bir aydın olarak İslam'ı ve İslam Düşünce ve Medeniyetini benimseyen, savunan aydınların öncülerindendir. Allah demenin bile yasak olduğu bir devirde meydanlara çıkıp, agoraya iner:
Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak
Durun durun bir dünya iniyor tepemizden
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden
Sesini yükselterek insanımızı uyarır. O, Türk şiirinin yenileyicisi, meydanlarımızın fatihidir.
Bir anekdot:
Hareket adamı Nurettin Topçu Hocayla Necip Fazıl arasında geçer. Nurettin Topçu hastadır ve hastanede yatmaktadır. Ömrünün son günlerini geçirmektedir. Sene 1975. Necip Fazıl Nurettin Topçuyu hastanede ziyarete gider. Hocaya derki: " Nurettin sen yiğit bir çocuksun. Bir ömür, ruhunun çektiği ızdırabın yanında bedeninin çektiği bu acı ne ki... Allah demenin yasak olduğu bir devirde seninle birlikte bayrak açtık. Korkma öte tarafa giderken. Vur tekmeyi kapıya gir içeri!". Topçu merhum tebessüm ederek " Deli oğlan onu ancak sen yaparsın" der.
İkinci bir anekdot:
Necip Fazıl son derece şık giyinen üstüne başına dikkat eden bir adamdır. Hapis yatarken bile bu prensibini hiç bozmamıştır. Duruşmalara da böyle çıkmıştır hep. Bir gün traşı uzamış, saçı sakalı biri birine karışmış, dağınık bir şekilde hakimin huzuruna çıkar. Necip Fazılı hiç böyle görmemiş olan hakim, gayri ihtiyarı olarak "Bu ne hal Necip Fazıl! Tıpkı maymuna dönmüşsün" deyince hazır cevap olan üstat taşı hemen gediğine koyar: " Öyleyse duvara dönelim" der.
Necip Fazılla Tanışmam
11 Mayıs 1978 / İstanbul
İkindiden sonra, gazeteci, yazar Zübeyir Yetik, Adana MTTB Başkanı Abdülmuttalip Dere ve ben, Cağaloğlunda üstadı ziyaret için ‘Büyük Doğu’ dergisinin bürosuna uğradık. Zübeyir ağabey beni üstat Necip Fazıl ile tanıştırdı. İlk defa yüz yüze geliyorduk üstatla. Yüzü, harita gibiydi. Çağdaş şiirden söz açılınca Cahit Zarifoğlu’nun şiirleri için hiç de iyi şeyler söylemedi. Ben bu duruma hayret ettim, Üstat zaten kendisinden başka hiç kimseyi şair olarak kabul etmezdi. Bir gün hayranlarından biri ona “Üstat, bu ülkede iki tane büyük şair var” der demez, hemen sorar, ”Öteki kim evladım?”
O tarihlerde Mavera Dergisi çıkalı iki yıl olmuştu. Maveranın kurucu ekibi; önce Üstat ve onun Büyük Doğu dergisinden, sonra da Nuri Pakdil ve onun Edebiyat dergisinden ayrılmış, Mavera dergisini kurmuşlardı. Belki de bu yüzden üstat onlara kızgındı.
Yetmiş yaşını aşmış olmasına rağmen hala dipdiriydi. Kendi yazıhanesinde çalışıyor, derginin bütün işlerini kendisi tek başına yürütüyordu. Büyük Doğu’nun bu yeni dönemdeki sayılarını tek başına hazırlıyordu. Bu dönemde dergi ancak dört sayı çıkarabildi.
Derginin bu döneminde üstat, Süleyman Demirel’i destekliyordu. MSP hareketine ve Necmettin Erbakan’a da kızgındı. Bu yeni siyasal harekete, İslam davasına içerden vurulan bir darbe nazarıyla bakıyordu.
Üstat bahar sigarası içiyordu. Paketi açtı önce bana ikram etti. “Teşekkür ederim üstadım kullanmıyorum” dedim nezaketen. Oysa o tarihlerde çok koyu bir sigara tiryakisi idim. Bu, sağ elimin parmaklarının sararmasından, gözlerimin altındaki mor halkalardan belliydi. A. Muttalip’i üstat es geçti, o hiç sigara kullanmıyordu ve yazar değildi. Ardından sigara paketini Zübeyir Yetik’e uzattı. Zübeyir Yetik bir tane aldı, önce üstadın sonra da kendi sigarasını yaktı. O esnada üstat sigarasından bir yudum çektikten sonra tekrar bana döndü, “yak, yak” dedi.” “Sen kimi kandırıyorsun der gibi.” O an Zübeyir’le göz göze geldik, başıyla al işareti yaptı. Ben de ikram edilen Bahar sigarasından bir tane alarak yaktım. Meğerse büyüklerin ikramını geri çevirmemek lazımmış. Oysa ben üstadın yanında sigara içmenin edepsizlik sayılacağını düşünmüştüm. Akşam saat 21.00 de Otobüsle Aydın’a hareket ettim.
Yazıyı onun şu dizeleriyle bitirelim.
Gideriz nur yolu izde gideriz
Taş bağırda sular dizde gideriz
Bir gün akşam olur biz de gideriz
Kalır dudaklarda şarkımız bizim
Bu yazı, Sebilürreşad Dergisi'nin Ekim 2024 ,1105. sayısında yayınlanmıştır.